<?xml version="1.0"?>
<feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom" xml:lang="tr">
	<id>https://nurpedia.org/api.php?action=feedcontributions&amp;feedformat=atom&amp;user=Halil+Do%C4%9Fan</id>
	<title>Nurpedia.org - İman ve İslam Hakikatlerine Dair Nur Ansiklopedisi - Kullanıcı katkıları [tr]</title>
	<link rel="self" type="application/atom+xml" href="https://nurpedia.org/api.php?action=feedcontributions&amp;feedformat=atom&amp;user=Halil+Do%C4%9Fan"/>
	<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/wiki/%C3%96zel:Katk%C4%B1lar/Halil_Do%C4%9Fan"/>
	<updated>2026-06-23T07:17:59Z</updated>
	<subtitle>Kullanıcı katkıları</subtitle>
	<generator>MediaWiki 1.43.1</generator>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61057</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61057"/>
		<updated>2026-02-27T07:59:04Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şehir]]&lt;br /&gt;
[[Dosya:Balıklıgöl.jpg|thumb|left|Balıklıgöl]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Şanlıurfa&#039;&#039;&#039; veya eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde yer alır ve bu bölgenin en kalabalık şehridir. Peygamberler diyarı olarak bilinen bu şehirde Hz. Eyyûb&#039;un (as) kabr-i şerifi vardır. Hz. İbrahim&#039;in doğum yeri hakkında en kuvvetli ihtimal Urfa&#039;dır. Ayrıca halk hikâyelerinde ve dini inançlarda Hz. İbrahim&#039;in Kral Nemrud tarafından ateşe atılma hadisesinin Urfa&#039;da gerçekleştiğine inanılır. Hz. Yakub, Hz. Şuayb, Hz. Musa ve Hz. İsa&#039;nın Urfa&#039;da menzili ve konakları olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 12.000 sene öncesine tarihlenen ve dünyanın bilinen en eski tapınağı olan Göbeklitepe yine Urfa sınırları içindedir.&amp;lt;ref&amp;gt;https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa ilk olarak Hz. Ömer zamanında 639 yılında Müslüman Araplar tarafından fethedildi. Zaman zaman hıristiyan ve müslümanlar arasında el değiştiren şehir 1516&#039;da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı sınırları içine katıldı. 1919 yılında önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler (orduya yardımcı olarak görev alan halk gücü) tarafından işgalden kurtarılmıştır. Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından adı 2004&#039;te Şanlıurfa olarak değiştirilmiş, 2016&#039;da ise TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya Ziyaretleri&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır. İlk olarak, 1910 yılı Mart başlarında İstanbul&#039;dan ayrıldıktan sonra Şam&#039;a giderken 1910 yılının yaz aylarından sonra Van&#039;dan başlayarak Hakkari, Bitlis, Muş, Ağrı, Diyarbekir ve Urfa Şehir merkezleriyle etrafındaki bazı köy ve aşiretleri dolaşarak Meşrutiyet hakkında bilgi verdi. Buralarda sorulan yüzlerce suale cevab verdi. Şehir merkezlerinde de konferanslar tertibledi. Urfa&#039;ya geldiğinde medreseleri ziyaret etti ve birkaç gün medreselerde misafir kaldı. O sıralarda 32 yaşlarında olan Bediüzzaman&#039;ı tanımayan birkaç polis o zamanın bir aşiret reisi gibi olan kıyafetinden dolayı Bediüzzaman&#039;a ilişse de Urfa Meb&#039;usu Meşhur Siverekli Ali Efendi&#039;nin tanıtmasıyla meşhur Molla Said olduğu anlaşılınca polisler ondan özür diledi. Ali Efendi&#039;de bir hafta kadar misafir kalan Bediüzzaman gündüzleri Urfa&#039;daki medreseleri ve Ulemayı ve ayrıca Suruç ve Birecik dahil köy ve kazaları ziyaret etti. Urfa&#039;da Yusuf Paşa Camii’nde halka hitaben 1,5 saatlik bir konuşma yaptı. Bu doğu seyahatlerinden sonra Münazarat ve Muhakemat eserlerini yazmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya ikinci gelişi vefatından 2 gün öncedir. 20 Mart 1960 pazar günü Isparta&#039;dan talebeleri [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]], [[Bayram Yüksel]] ve arabayı kullanan [[Hüsnü Bayramoğlu]] ile birlikte sabah saat 9&#039;da ayrıldı ve 21 Mart 1960 Pazartesi günü sabah saat on-onbir sıralarında Urfa&#039;ya ulaştı. İpek Palas oteline yerleşti. Normalde ziyaretçi kabul etmeyen Bediüzzaman 1,5 gün boyunca ziyaretlerine gelen herkesi ağır hasta haliyle kabul etti. Zamanın hükümeti ise endişe içinde Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;yı terk etmesini istedi. Bediüzzaman&#039;ın buna cevabı &amp;quot;Urfa&#039;ya ölmeye geldim&amp;quot; oldu. Ramazan&#039;ın 25. gecesine karşılık gelen 23 Mart 1960 gecesi vefat etti. Büyük bir kalabalıkla kılınan cenaze namazından sonra Urfa&#039;daki Halil İbrahim Dergâhına gömüldü. Gömüldüğü yer aslen 1952 senesinde Şeyh Müslim Hafız Efendi&#039;nin Mevlid-i Halil Camii avlusunun kuzey tarafına yaptırdığı ve &amp;quot;sahibi yakında gelecek&amp;quot; dediği türbe yeriydi. Ancak Bediüzzaman vasiyetinde kabrinin gayet gizli, bir iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmediği bir yerde olmasını ve kabrinin ziyaret edilmesi yerine uzaktan Fatiha okunmasını beyan etmişti. Vefatından 3,5 ay sonra, 12 Temmuz 1960&#039;ta, 27 Mayıs ihtilalini yapanlar tarafından kabri kırılarak açıldı ve kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Nursi]] &#039;den zorla alınan muvafakatname ile galvanizli bir tabut içinde uçakla Afyon askeri havaalanına, oradan da arabayla bilinmeyen bir yere götürülerek kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid ]]&#039;in de hazır bulunduğu ortamda gömüldü. Gömüldüğü yerin daha sonra Isparta Doğancı mezarlığı olduğu ve tabutla gömüldüğü yıllar sonra anlaşılmış ve talebeleri kabrini buradan bilinmeyen bir yere nakletmişlerdir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Urfa&#039;da Risale-i Nur ile İman Hizmetlerinin Başlaması&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların birinci talebesi Hulusi bey Mondros mütarekesinden sonra Viranşehir ile Urfa ortasında bir kamp kurarak Urfa&#039;daki Fransızların Mardin&#039;in Ermeni ve Hıristiyanlarıyla muhaberelerini kesmek ve aynı zamanda Urfa&#039;nın kurtuluşunda çalışan kimselere harp usulunü bilen adam yetiştirme hizmetlerinde bulunmuştu. 1948-49&#039;da Albay rütbesiyle Kars&#039;dan Urfa Askerlik Şubesine tayin olduğunda Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlattı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Mevlana Halid-i Bağdadi&#039;den kendisine ulaşan müceddidlik cübbesini iki kat yatak, bir portatif somya, büyük bir sandık dolusu en kıymetli ve hususi el yazma, müsahhah Nur kitapları ile birlikte 1951 sonlarında Urfa&#039;ya gönderdi ve kendisinin de yakında Urfa&#039;ya geleceğini söyledi (fakat ancak vefatından 2 gün önce gelebilmiştir).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman talebesi Ceylan Çalışkan&#039;ı iman hizmeti için 1950&#039;de 6 aylığına Urfa&#039;ya gönderdi. 1951 yılı içinde talebesi Abdullah Yeğin&#039;i Ceylan Çalışkan&#039;ın yerine Urfa&#039;ya Nur hizmeti için gönderdi. Bu sıralarda yakın talebelerinden [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]] PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulundu. Daha sonra talebesi [[Hüsnü Bayramoğlu]]&#039;nu da yanlarına gönderdi. Böylece Bediüzzaman&#039;ın 3 talebesi Urfa&#039;da 1,5 sene kadar kaldı. 1953 başlarında Urfa&#039;da Nurculuk yapmak, çocuk okutmak vesaireden tevkif edildiler ve Urfa hapishanesinde 40 gün kadar yattılar. Türkiye&#039;de Nurculuk dosyalarını birleştirmek isteyen Isparta savcılığının sevkiyle Urfa&#039;dan Isparta&#039;ya götürülüp Isparta&#039;da 2 ay kadar hapis kaldılar. Tahliyeden sonra İstanbul&#039;da Üstad&#039;ın yanına gittiler. Bediüzzaman Abdullah Yeğin ile [[Hüsnü Bayramoğlu]]nu 1953 yılı yaz aylarında tekrar Urfa&#039;ya gönderdi. Bu arada Risale-i Nur&#039;u çoğaltmak için İnebolu ve Isparta&#039;da kullanılmaya başlanan teksir makinelerine ilave olarak talebesi Abdülkadir Badıllı&#039;nın gayret ve maddi fedakarlığıyla Urfa&#039;ya da bir teksir makinesi alındı.&amp;lt;ref name=&#039;a&#039;&amp;gt;Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı&amp;lt;/ref&amp;gt; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bu Konu Hakkında Risale-i Nur&#039;daki Derslerin Özeti==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman talebesine yazdığı bir mektupta Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i Nuriye&#039;nin ileride teşekkül etmesini kuvvetle ümit ettiğini belirtmiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;nın taşıyla toprağıyla mübarek olduğunu ve hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmünde olduğundan Nurların Urfa&#039;da yerleşmesi halinde o üç memlekette intişarına vesile olacağını söylemiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;ya gönderdiği genç talebelerinin (Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram) 1953&#039;te Urfa&#039;da Nurculuk yapmak ve çocuk okutmak gibi sebeplerle mahkemeye verildiklerinde yaptıkları savunma &amp;quot;Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&amp;quot; başlığıyla Nur Çeşmesi adlı küçük kitapta yer alır.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;yı kendi öz vatanı Nurs gibi sevdiği ve ahalisine akrabası gibi dua ettiği için oraya talebelerini gönderdiğini, Urfa ve havalisine doğum yeri olan Nursdan ziyade ehemmiyet verdiğini ve bazı mühim sebepler olmasaydı hayatının son kısmını orada geçirmek istediğini söylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bilgiler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Diğer İsimleri:&#039;&#039;&#039; Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İnşa/Kuruluş Tarihi:&#039;&#039;&#039; MÖ 10.000 seneleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Niteliği:&#039;&#039;&#039; Şehir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Yüzölçümü (km2):&#039;&#039;&#039; 20.000 (Şanlıurfa vilayeti)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kıta:&#039;&#039;&#039; Asya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Ülke:&#039;&#039;&#039; Türkiye&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Vilayet/Eyalet:&#039;&#039;&#039; Şanlıurfa &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İlçe/Kasaba:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Mahalle/Köy:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Harita konumu:&#039;&#039;&#039; [https://maps.app.goo.gl/3PPDDyDDgzZ9GgFfA]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Nurpedia Haritası Konumu:&#039;&#039;&#039; [https://www.google.com/maps/d/u/1/edit?mid=1VylFzlFJnLWKSm5J4fdWFrN-JxPgHAQ&amp;amp;ll=37.12176027602784%2C38.61115058115234&amp;amp;z=12]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#1|{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#3|{{Arabi|اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık, fedakâr kardeşimiz Hacı Ali!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gönderdiğiniz kıymettar ve bilhassa Hazret-i Üstadı pek çok sevindiren mektubunuzu aldık. Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, bu zamanda kâfidir. On sene medresede okuyanlar, Risale-i Nur’la bir senede aynı istifadeyi ettiklerine şahit, binler ehl-i ilim var. Madem Hacı Kılınç Ali bir buçuk sene bütün Risale-i Nur eczalarına sahip çıkmış, kısmen okumuş; nazarımızda yirmi senelik bir Nur talebesidir. Ben her sabah haslar içinde onun ismiyle bütün manevî kazançlarıma, defter-i a’maline geçmek için hissedar ediyorum. Öyle ise o da bütün hayatını Risale-i Nur’a vermeye mükelleftir. Demek, şimdiye kadar Camiü’l-Ezhere gitmeye muvaffak olmaması ehemmiyetli bir hikmet içindir ki Nurlar ona kâfi imiş. Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan [[Urfa]]’da bir medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz. Kılınç Ali ile beraber Eski Said’in gayet kıymettar bir talebesi olan Şam’daki Molla Abdülmecid, Urfa’daki Nur’un talebelerinden Seyyid Salih ve onun yanına giden Nur’un fedakâr bir talebesiyle muhabere etsinler. Ben hem Molla Abdülmecid’e hem Hacı Ali’ye hem Şam’daki Risale-i Nur’la alâkadar olanlara pek çok selâm ediyorum. Ve dualarını ve o mevki-i mübarekede bana dua etmelerini rica ediyorum.” dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, kahraman kardeşimiz Hacı Ali; Hazret-i Üstad daima sizin fedakârlığınızı izhar buyuruyorlar. Biz de sizi tahsinlerle tebrik ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın hizmetinde bulunan kusurlu [[Mustafa Sungur | Sungur ]], [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]], Ziya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Birinci_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#17._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Râbian: Gerek Hüsrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. [[Urfa]]’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallah onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâmisen: Reisicumhurun nutkundan gelen müjdeli istihracın tahakkuk etmesini eltaf-ı İlahiyeden niyaz ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâdisen: Nur’un neşri ve fütuhatı için Rahîm ve Kerîm Rabb’imiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız lillahi’l-hamd devam ediyor. Akşamları Nurlu cemaatten mürekkeb fakirhanemize gelen cemaate tedrisat-ı Nuriyede devam olunuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: “Büyük Doğuculuk siyasî bir teşekkül müdür?” diye sordum. “Evet” dedikleri için “Sizin yalnız imanî ve Kur’anî mesaildeki müşküllerinizi ve izahını arzu ettiğiniz noktaları Risale-i Nur’un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuurum taalluk etmeden Risale-i Nur dairesinde istihdamdan ibarettir. İman ve Kur’an meselelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigal edemem.” mealinde cevap verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur’anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim. Malatya, Urfa, Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizane yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesai-i Nuriyem böyledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhibb-i muhlisiniz Hulusi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#1._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Çok muhterem kardeşimiz Salih,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız sana ve iki dindar ve hakiki milletvekillerine çok selâm ve dua eder, sana ve onlara “Bin bârekellah” der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben çok zaman evvel bekliyordum ki [[Urfa]] tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sahip olmaya çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki Seyyid Salih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havalinin çok kıymettar ve hamiyetkâr ve dindar iki milletvekili Nurlara sahip çıkmaya başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar tarafından istedikleri halde, ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Seyyid Salih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşâallah Kur’an ve imana tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehra ve Mısır’daki Camiü’l-Ezherin küçük bir numunesi haline getirmeye vesile olmaya ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiyenin bir numunesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlahiyeden ümit ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem madem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise [[İbrahim (as)|İbrahim Halilullah]]’ın bir menzilidir. İnşâallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz-ı hürmet ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur hizmetinde bulunan kardeşiniz Ziya ve Mehmed&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah dua ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana dua etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#13._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Nur Kahramanı Hüsrev’in Bir Mektubudur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlem-i İslâm merkezlerindeki mübarek Müslüman kardeşlere!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sizleri, bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Eserleriyle fuhûl-ü ulemanın ve fuhûl-ü müfessirînin en yükseği olan Bedîüzzaman Hazretlerine, kıymettar ve mübarek bir mücahid âlim tarafından yazılmış olan bir tebriği takdim etmiştik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bedîüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdığı cevabî mektuplarında o kıymettar, bînazir Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiş ve Anadolu’da Kur’an ve iman kahramanlarının halefleri olan Nurcularla, Arabistan’daki hakikat-i Kur’aniyeye müteveccih İslâmları, iki kardeş olarak hizbü’l-Kur’an’ın dairesi içinde çok saflardan iki mütevafık ve müterafık saf teşkil ettiklerini müjdelemiş ve o mü’min kardeşlerimizin Risale-i Nur’la ciddi alâkalarıyla beraber, bir kısmını Arapçaya tercüme edip neşretmek niyetlerinizden fevkalâde memnun olduklarını ve mübarek İslâm cemaatlerinin [[Urfa]]’daki Nur şakirdleriyle ve Nur eczalarıyla himayetkârane alâkadar olmasını yazmaklığımızı bizlere emretmiş bulunuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Nur_Kahramanı_Hüsrev’in_Bir_Mektubudur|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Isparta’daki Hayatından Muhtelif Safhalar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]] ve Diyarbakır’daki faal Nur talebeleri birer medrese-i Nuriye kurdular. Risale-i Nur’u her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemaate okumak suretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe-i ulûmun şerefini ihya ettiler. Şark havalisinde büyük hizmet-i imaniye îfa olundu. Bir aralık Diyarbakır’da orada Nurlarla imana ve Kur’an’a hizmet eden [[Mehmed Kayalar|faal bir Nur talebesi]] aleyhine dava açıldı, beraetle neticelendi; mü’minlerin sürur ve minnettarlığına vesile oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların Neşri: Anadolu’nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa medrese-i Nuriyeleri yalnız bulundukları muhitte değil, çok geniş bir sahada hizmet-i imaniyede bulundular. Bu hizmetleri yalnız bir kişi değil, bir merkez değil, yalnız malûm şahıslar değil; hizmet-i Kur’aniye olduğu için pek çok vecihlerde, pek çok zatlar tarafından îfa edildi. İsmi bilinmeyen nice hâlis talebeler, sadık mü’minler, bu hizmet-i kudsiyede çalıştılar, nur-u Muhammedî’nin yayılmasına gayret ettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Isparta’daki_Hayatından_Muhtelif_Safhalar|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem Hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müsaadenizle bir iki maruzatımı mecburen söyleyeceğim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi bu vatanın her tarafında ve âlem-i İslâm’ın hattâ diğer ecnebi memleketlerinin mühim merkezlerinde Kur’an namına intişar etmiş ve milyonlarla kimselerin imanlarını taklitten tahkike çevirmiş ve bu millete en kıymetli ve büyük tesirini feyizli dersleriyle ispat etmiş, Kur’an’ın nuru Risale-i Nur’un neşretmemesi ve bizim gibi hayatı tehlikede, imansızlık ve dalalet vâdilerinde koşan bîçarelerin okumaması için dinimizin gizli düşmanları olan komünist veya tabiiyyun olan farmasonlar türlü desiselerle adliyeleri ve hükûmetleri şaşırtmak için çok çalıştılar. Kaç defa Nurları okuyan mübarek talebeleri ve başta dâhî bir mütefekkir ve kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’yi mahkemelere verdirdiler. Eskişehir, Isparta, Denizli, Ankara, Afyon, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri… Neticede gizli ders, tarîkatçılık, cemiyet kurmak gibi ittihamların tamamen hilaf-ı hakikat olduğu ispat edilerek beraetler verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahkemelerce tebeyyün etti ki: Risale-i Nur serâpa İslâmiyet, Kur’an, iman hakikatlerinden ibarettir ve Nur talebeleri Kur’an’a kopmaz rabıtalarla bağlanmışlardır. Dini hiçbir şahsî, dünyevî, süflî menfaatlere âlet etmedikleri ve sadece rıza-yı İlahî için çalıştıkları güneş gibi tezahür etti. Çünkü Risale-i Nur bin seneden beri İslâmiyet aleyhine ve insaniyet zararına tahribatçı, küllî cereyanlara karşı sarsılmaz delil ve hüccetlerle tam mukabele edip din düşmanlarının temellerini dağıtıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte biz de bizim ebedî hayatımızı ve ebedî saadetimizin anahtarı imanımızı bu dalalet asrında bize kazandıran Risale-i Nur’u okurken ve yazdıklarımızı tashih ederken sanki dinsiz, komünistlerin saçma ve düzmece zehir saçan evraklarını okuyormuşuz gibi yakalanıp mahkemeye veriliyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Masum dindarların aleyhinde olan dinsiz komünistler hem etrafa evham vererek bizim gibi gurbette, yalnız dersleriyle alâkadar, siyasetten hattâ dünyadan habersiz iki üç talebenin birkaç kişi yanına gelip gitmesiyle ve onların kendi derslerini bir iki kişinin dinlemesiyle hem bizi hem adliyeyi hem zabıtayı manasız meşgalelerle uğraştırıyorlar. Her asırda en az üç yüz elli milyon mensubu bulunan, milyonlarla hâfızların lisanında her zaman tekrarlanan Kur’an’ımızın emsalsiz tefsiri Risale-i Nur talebeleri olan bizleri, hayatımızdan daha çok sevdiğimiz imanî derslerimizden mahrum etmek istiyorlar. Habbeyi kubbe yaparak, formalitelere uydurarak, bir isim takarak, lastikli bir kanun maddesine rast getirip bizi kanunen mes’ul göstermek istiyorlar. Fakat âdil, vicdanlı hâkimler neticede hakikati meydana çıkarıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: Bu son defa Afyon Mahkemesi dört sene devam ettiği halde, sonunda zaten serbest olan Risale-i Nur yine serbest bırakıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün yüksek makamlara verilen Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî’nin müdafaasından bir küçük parçası şu ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Haşirdeki mahkeme-i kübraya bir arzuhaldir ve dergâh-ı İlahiyeye bir şekvadır ve bu zamanda Mahkeme-i Temyiz ve istikbaldeki dârülfünunların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
… Ben de otuz kırk sene hayatımı bilenleri ve Nur’un binler has şakirdlerini işhad ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngiliz’in Başkumandanı İslâm içinde ihtilaf atıp hattâ Şeyhülislâmı ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilafçı, ittihatçı fırkaları birbirine uğraştırmasıyla ve Yunan’ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvat-ı Sitte” eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab ve neşretmekle o kumandanın dehşetli planını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara’ya kaçmayan ve esarette Rus’un Başkumandanının idam kararına ehemmiyet vermeyen ve 31 Mart Hâdisesi’nde sekiz taburu bir nutukla itaate getiren ve Divan-ı Harb-i Örfîde, mahkemedeki paşaların; sen mürtecisin, şeriat istemişsin diye suallerine karşı idama beş para ehemmiyet vermeyip “Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise bütün cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciyim ve şeriatın bir tek meselesine ruhumu feda etmeye hazırım.” diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevk edip idamını beklerken beraetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken ve onlara teşekkür etmeyerek “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da Divan-ı Riyasette M. Kemal ona hiddetle dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyan edesin, sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilaf verdin.” Ona karşı “İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir… Hainin hükmü merduddur…” diye kırk elli mebusun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri alan ve altı vilayet zabıtası ve hükûmeti asayişin ihlâline dair bir tek madde kaydetmeyen ve yüz binlerle Nur şakirdlerinin hiçbir vukuatı görünmeyen, hiçbir şakirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslah eden ve yüz binler nüsha Risale-i Nur’dan intişar etmekle beraber menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmi üç sene hayatının üç hükûmet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur’un kıymetini bilen yüz bin şakirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle ispat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazip edenlere beddua etmeyen bir adam hakkında “Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, öyle ise suçludur.” diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler, yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i kübrada hesabını verecekler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir İslâm kahramanı ve bu asrın ve istikbalimizin bir hidayet serdarı ve eşine rastlanmayan İslâmiyet fedaisi Bedîüzzaman’ın eserlerini okumak; dinsizlerin, komünistlerin, imandan bîhaberlerin elbette işine gelmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız Bedîüzzaman’ın beyanı ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur koca bir cennetin fiyatı olacak bir servet ve hayat-ı ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve hakikate muarız bütün feylesofları ilzam edip hayrette bırakacak bir keşfiyattır. Risale-i Nur sahabe-i kiramın âlî seciyesini ve Hazret-i Peygamber (asm) nurani meşrebini beyan eden bir nur ve feyiz hazinesidir. Risale-i Nur bu asırda Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesi; hakiki, yüksek ve parlak bir tefsiridir. Risale-i Nur şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğunu yüz binlerle kimseler tarafından idrak ve tasdik edilen bir eser külliyatıdır. Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikatü’l-hakaike yol açmış cadde-i kübra-i Kur’aniyedir. Bunun içindir ki Avrupa’nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerh edilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hakikatler içindir ki Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaşımla tashihat yaparken yakalanıp müsadere edilen, Denizli’de beraet eden ve Temyiz’in de tasdik ettiği büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin bir yerinde, kâinat Hâlık’ını ve sahibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zatın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitap, bizim Hâlık’ımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel manevî i’caz-ı Kur’aniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri gördü ve Risaleti’n-Nur bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki onun üstadı ve menbaı olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniye olan [[Yirmi Beşinci Söz]] ve [[On Dokuzuncu Mektup]]’un âhiri Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki kim görmüş ise değil tenkit ve itiraz belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte muhterem heyet-i hâkime! Madem hakikat budur. Ben de Üstadım gibi derim: “Madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem gözünü kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar. Ve madem cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz talebeler Risale-i Nur’un güneş gibi hakikatlerine karşı gözümüzü kapayamıyoruz…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakikat-i Kur’aniye güneşi ise üflemekle sönmez. Nurlananlar da Nur yolundan hiçbir beşerî kuvvetle dönmez. Gizli din düşmanlarımız zabıtayı, hükûmeti, adliyeyi iğfal etmeye çalışanlar dünyamızı başımıza ateş yapsalar Nurları okuyacağız ve yazacağız. İnşâallah adalet namına hareket edenleri, o müfsidler aldatamayacaklardır. Diğer mahkemelerde hak namına adalet için çalışanların Kur’an’ın lemaatı ve tereşşuhatı olan ve beşeri gaflet sersemliğinden ikaz eden Risale-i Nur’u serbest bırakmaları gösteriyor ki zikrettiğim gibi bu asrın Kur’an dellâlı olan Risale-i Nur’a herkesin çok büyük ihtiyacı vardır. Ve Risale-i Nur şahsî, süflî, dünyevî menfaatlere âlet olamıyor. Bizim gibi masum dindarlara musallat olanlar ve onları imanî derslerinden ayırmayı tevehhüm edenler, laiklik prensibini dinsizliğe ve komünizme âlet etmek isteyenlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asrımızın dâhîsi büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile: Ekser-i enbiyanın Şark’ta ve Asya’da zuhurları ve ağleb-i hükemanın Garp’ta ve Avrupa’da gelmeleri kader-i ezelînin bir işaretidir ki Asya’da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen Asya’da hüküm süren, dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Hakîm, bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El-iyazü billah, Kur’an küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak; akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebep olmak akıldan uzak değildir. Evet Kur’an, ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zincirdir, bir hablullahtır. Cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur’an-ı Azîmüşşan’ın hakiki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmi sekiz seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlahiye ve sönmez bir mu’cize-i Kur’aniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vazgeçirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bütün bu cerhedilmez hakikatlerden sonra, yine evet Risale-i Nur’la meşguliyete dünyada hiçbir âdil mahkeme suç diyemez. Fakat size bir ad takıp bir bahane ile işkence yapmak istiyorlar, denilse: Ben de derim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kadıoğlu Camii mevkiinde mukim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Abdullah Yeğin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizlere yapılan gizli mektep zan veya ittihamı bütün bütün hakikat hilafınadır. Çünkü bulunduğumuz cami önünde çeşmeler var, buraya ve camiye günde iki yüz kişinin gelmesi, böyle bir yerin gizli olamayacağı, çocukların dahi bileceği bir hakikattir. Hem bizim şehrin en işlek bir yerinde kalmamız gösteriyor ki gizlilikle ve gizli şeylerle alâkamız yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mektep açmışsınız sözü de büsbütün yanlış bir şâyiadır. Bunu işitenler gülüyorlar. Biz Kur’an-ı Kerîm’in gayet parlak ve yüksek tefsiri Risale-i Nur’a çalışan talebeleriz. Evet, aslâ inkâr etmeyiz. Biz okurken gelip dinleyenler oluyor, bu bir mektep midir? Şahitlerin görüşleri doğrudur fakat hükümleri yanlıştır, hakikat hilafınadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz o gün arkadaşımla kendi elimizle yazdığımız iki adet Âyetü’l-Kübra Risalesi’ni tashih etmek için beraber okuyorduk ve o iki arkadaş da dinliyordu. Bu vaziyette, sanki komünistlerin ve dinsizlerin eserlerini okuyormuşuz gibi hem adliyeyi hem zabıtayı hem mahkemeyi bizimle meşgul ederek bir bahane ile mahkemelere sevk ettiriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sizlerin de bildiğiniz gibi Urfa’nın ekseri evlerinde dinî bir kitabı, biri okuyup diğerleri dikkatle dinliyorlar. Hem bir yerde, yasak olmayan bir eseri okuyup başkalarının dinlemesiyle bir mektep mi açılmış olur? Sadece kitap okumak ve dinlemekten ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu vaziyetten anlaşılıyor ki biz yalnız bu asırda Kur’an’ın yüksek ve parlak bir tefsiri ve kâinatta en yüksek olan iman hakikatlerini beyan eden Risale-i Nur’u okuyoruz. İmanî ve İslâmî kitapları okuyup dinlemeye tedrisat süsü vermek, kuvvetli bir icbarla üzerimize mektep açmışsınız etiketini yapıştırmaya gayret etmek olduğunu; bizim masum, dindar, iman ve âhiretiyle meşgul olan gençler olduğumuzu herkesin bildiği gibi sizce de malûmdur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem dâhî mütefekkir Üstadımız Bedîüzzaman otuz seneden beri siyaseti terk etmiş {{Arabi|اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ‌}} demiş ve talebelerine de “Biz imanın cereyanındayız, gayemiz rıza-yı İlahiyedir, siyasî cereyanlara girmeyiniz.” diye ders verdiğinden hiçbir siyasî ve dünyevî süflî şeylerle alâkamız yoktur. Hem altı vilayetin zabıtası, Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî hakkında: “Bedîüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri imanla kafalara bir yasakçı bırakıp emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar.” diye rapor vermişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizim bütün okuyup yazdığımız ve daima meşgul olacağımız Risale-i Nur, bütün mahkemelerde beraet etmiş ve sırf İslâmiyet ve iman ve Kur’an hakikatlerinden ibaret olduğu güneş gibi tezahür ederek kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Son Afyon Mahkemesinde bütün kitap, risale ve mektupları iade etmeye ittifaken karar vermişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur: Yüz otuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur’aniyeyi mezc ve telif ederek, bu asra kadar hiçbir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatçe, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika’ya kadar inkişaf etmiş. Müellifi büyük İslâm dâhîsi Bedîüzzaman Said Nursî Risale-i Nur hakkında şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, manevî hakikatleri ve iman ilmini Avrupa’nın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken ispat eder. Risale-i Nur, hal ve istikbalin ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevap verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. Risale-i Nur’da başka eserlerden nakil yoktur, Kur’an’ın mu’cize-i maneviyesidir. Risale-i Nur, yüz manevî keşfiyatı hâvi ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır. Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. Risale-i Nur, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüz binlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un gayet hârika bir cüzü olan Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin beyanı vechiyle: Madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Bir saadet-i ebediyenin, bir hayat-ı bâkiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan imanı sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’la mübareze edilmez, o mağlup olmaz, yirmi senedir en muannid feylesofları da susturuyor. (Şimdi yirmi sekiz sene oldu.) İman hakikatlerini güneş gibi gösteriyor, bu memlekete hükmeden onun kuvvetinden istifade etmek gerektir. Risale-i Nur, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Onun talebeleri başkalara benzemezler, mağlup olmazlar. Risale-i Nur’u mağlup edebilmek için kâinatı elinde tutan bir kuvvet lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Risale-i Nur dünyevî işlere, şahsî ve süflî menfaatlere âlet olamaz. Güneş gibi hakikat-i imaniye ve Kur’aniye yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi o hakikati tanıyan, Risale-i Nur’u değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Risale-i Nur’un vazifesi ise hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatleriyle gayet kat’î ve en mütemerrid zındık feylesofları da imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’an’a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur’u hiçbir şeye âlet edemeyiz ve bilfiil öyleyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin seneden beri Kur’an’ın bayraktarı ve mücahidi ve âlem-i İslâm’ın kahraman mücahidi olan ve Kur’an’ı cihanın cihat-ı sittesinde ilan eden necip ve mübarek kahraman ecdadımızın evlatlarını nur-u imandan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefahir-i âliyesine zıt olarak maddî ve manevî helâketlere maruz bırakmak olan dehşetli sû-i kasdlara ve o kahraman ecdadın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrum etmek olan dehşetli dinsizlik telkinlerine karşı; Kur’an-ı Kerîm’in on dördüncü asr-ı Muhammedîdeki (asm) aziz dellâlı ve bu asrın bir hidayet medarı ve bu müthiş zamanın müthiş zulümatına karşı Nur-u Kur’an’la mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur’un yüz binler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur’anî tesis eden muhteşem kahramanı Bedîüzzaman Said Nursî ve yüz bin başlar feda oldukları hakikate başımız dahi feda olsun diyerek nur-u İslâm’ı söndürmek ve nur-u imanı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden; istibdatlara, icbarlara karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza ve şeref-i imanı âleme ilan eden, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan kalb-i münevverlerine gelen ve iman hakikatlerini güneş gibi parlak delil ve hüccetlerle ispat eden ve Risale-i Nur’la dinsizlik, dalalet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silah edip vatan ve millet ve İslâmiyet’e hıyanet etmem ve hakikat-i Kur’an’a feda olan bu başı zalimlere eğmem.” diyen ve ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dava ettiği gibi bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bedîüzzaman ve Risale-i Nur’dan bizi uzaklaştıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur. Hem Risale-i Nur iki hayatımızın halâskârı ve sermaye-i ömrümüz ve gaye-i hayatımızdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar eğer mümkün olsa derimizi kâğıt ve kanımızı mürekkep yapıp yine Risale-i Nur’u yazacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime bilsinler ki: Halife-i rûy-i zemin Hazret-i Ömer (ra) hilafeti zamanında âdi bir Hristiyan ile birlikte mahkemede muhakeme oldular (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu hakikati Üstadımız İstanbul Adliyesinde beyan etmiştir.&amp;lt;/ref&amp;gt;). Halbuki o Hristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki: Adalet hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirlik güdemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bunun içindir ki mahkemede kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i imandan bütün gelenler maziye gidenlere mağfiret dualarıyla ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binaen Denizli Mahkemesinde demiştim: Mahkeme-i haşirde milyarlar ehl-i imandan davacılar tarafından, Kur’an hakikatlerine hizmet eden Nur talebelerini mahkûm ve perişan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Serbestiyet kanunlarıyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cemiyetlerine müsamahakârane bakıp ilişmediğiniz halde; vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan, vatandaşları ölümün idam-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan Risale-i Nur talebelerini hapisler ve tazyiklerle perişan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa ne cevap vereceksiniz, biz de sizlerden soruyoruz diye o zaman onlara demiştim, o zaman o insaflı ve adaletli zatlar bizi beraet ettirdiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Hâkimler! Bu âlî hakikatlere rağmen bize deseniz ki sizi mahkemeye sevk ettirmek ve biçilmiş bir kaftan giydirmek istiyorlar. Bu takdirde şu âyet-i kerîmenin kale-i kudsiyesine iltica ediyorum: {{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesinde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsnü Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır_(2)|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Vukufsuz Ehl-i Vukufa Cevap&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Medar-ı hayret bir taarruzdur ki; kırk küsûr sene (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu cevap 1953 senesine aittir. (Naşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;) evvel yazılmış ve mükerreren tab&#039; edilmiş bir meseleyi, [[Urfa]] Ehl-i Vukufu bütün bütün yanlış mânâ vererek; hem güya bu sene yazılmış diye bir propağanda namı vermişler. O mesele de budur:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eski Harb-i Umumi&#039;nin bidayetinde ve içinde, o harpte müttefikimiz olan Alman&#039;la alâkamızı kırmak ve Garplılaşmak perdesi altında bir purutluğa, yani siyaseti dinsizliğe alet yapmaya çalışan bazı münafıklar diyordular ki: &amp;quot;Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dinimize zarar verecek...&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de o zaman demiştim: &amp;quot;Sosyalistlik İslâmiyete ilişemez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat Garblılaşmak, İngiliz ve Fransızın medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenalıkları iyiliklerine galebe eden böyle medeniyet; bizim müttefikimiz olan Almanın sosyalistliği dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyorum&amp;quot; diye o zaman demiştim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte mes&#039;elenin hakikati bu iken, kırk sene evvel bu mes&#039;ele yazılmış ve neşredilmiş, kimse ilişmemiş ve mahkemelerde beraat görmüşlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi hasta olduğum için, müdde-i umumî ifademi almaya yanıma geldi ve dedi ki: &amp;quot;Urfa&#039;daki ehl-i vukuf Hutbe-i Şamiye&#039;nin zeylindeki vecizelerden, &amp;quot;sosyalistlik Garbî medeniyetlere müreccahtır&amp;quot; diye olan kelimesine bolşevikliğin lehinde bir propaganda yapılıyor&amp;quot; demişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim. Bolşeviklik ayrı, sosyalistlik ayrıdır. Sosyalist Alman nerede? Komünist Rus nerede? Hem bu kadar mânâsız, kırk küsür sene evvel yazılan bir meseleden dolayı Nur&#039;un Urfa&#039;daki üç kahraman talebelerini hapsettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine müdde-i umumî dedi ki: &amp;quot;Ehl-i vukuf bir cümleyi daha medar-ı mes&#039;uliyet yapıyor, o da: Sizin M. Kemâl&#039;e &#039;Kemal, namaz kılmayan haindir&#039; dediğindir.. Hem: Namaz kılanlarla kılmayanlar arasına bir tefrika sokuyor. O halde suçludur.&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim: &amp;quot;Yüzer ayât-ı Kur&#039;âniyede müslümanlar için en büyük hakîkat, imandan sonra namaz olduğunu mükerreren emrediyor. Hem o zaman Meclis-i Meb&#039;usanda benim M. Kemâl&#039;e bu sözü söylediğim halde, o bana ilişmediği ve itiraz etmediği halde; otuzbeş sene sonra böyle vukufsuz ehl-i vukufun yanlış raporlarıyla Nur&#039;un kahraman fedailerine ilişmek, bence Rus hesabına bir propagandadır veya Rus hesabına propagandaya alet olmuşlardır ki, Kur&#039;ânın hakâikiyle Komünist Rus&#039;a cephe alan ve tam mücadele eden dinin fedailerine ilişiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said-i Nursî &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Vukufsuz_Ehl-i_Vukufa_Cevap_(Asar-ı_Bediiyye)|Asar-ı Bediiyye]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
HAZRET-İ ÜSTAD&#039;A MERSİYE ŞEKLİNDE BİR HİTABE&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kutlu olsun, mutlu olsun sana ol âlî makam,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fitnenin narı hemen oldu sana berd ü selâm&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&#039;nın topraklarında değildir Üstadımız&amp;lt;ref&amp;gt;Bu şiir, Üstadımızın irtihalinin hemen akibinde yazıldığından ve henüz Üstadımızın kabr-i pürmünevverleri vahşî canavarların saldırısına uğramamış olduğundan, kerametkârane bir nevi îma-i ihbarîden hâlî değildir gibi bana geliyor. (Nâşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pek sıcak kardeşlerin kalbindedir serdarımız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Kızıl_İcazdan_Bazı_Parçalar_(Mesnevi_Badıllı)#HAZRET-İ_ÜSTAD&#039;A_MERSİYE_ŞEKLİNDE_BİR_HİTABE|Mesnevi-i Nuriye (Badıllı)]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Diğer Bahisler===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hususi muhabere mektuplarından:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Bu mektuplar 1951-1960 arası Üstad&#039;dan Urfa&#039;ya gelen mektuplarındandır)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;... Ben Urfa&#039;ya eskiden de varmışım. Urfa&#039;lılarla çok alâkadarım. Hatta burada (Emirdağında) kalmamın bir sebebi de, burada Urfa&#039;lıların bulunmasıdır. Urfa halkını çok sevdiğim için, Hüsnü&#039;yü oraya gön derdim ve onların hatırı için Hüsnü&#039;ye bu kadar zahmetler çektirdim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;yı kendi öz vatanım Nurs gibi sevdiğim ve ahalisine akrabam gibi dua ettiğim için, oraya talebelerimi gönderdim. Yoksa vilayat-ı şarkiye umumen Nur talebesidir. O mübarek Urfa halkına çok selâm ve dualar edip dualarını beklerim...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başka bir mektubundan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Rabian: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Ben Urfa ve havalisine meskat-ı re&#039;sim olan Nursdan ziyade ehemmiyet veriyorum. Bazı esbab-ı mühimme olmasaydı, ahir hayatımı orada geçirecektim. İnşaallah hayatta kalsam belki ona da muvaffak olurum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben nasıl Nurs köyünü, sağ ve ölü umumen duama alıyorum.. Urfa&#039;yı da sağ ve ölü umumen duamdadır Hatta nerede bir Urfa&#039;lı bana rastgelse, bir akrabam nazarıyla bakıyorum. Hususan orada Medrese-i nuriyeyi himaye eden alimlere çok minnettarım. Ben de o zatlara itimaden iki hâs talebemi orada bırakıyorum...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir başka mektuptan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Hamisen: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Madem Urfa halkı benim manevî evlâdlarım ve talebelerime himayet ve şefkatle samimi alâkadardırlar. Urfa halkının hatırı için bir mani’ olmazsa, Urfa&#039;ya veya yakınına gelmek arzum var, İstiyorum. Fakat ne vakit kısmet olsa... Hem Abdullah. Hüsnü gibi evlâdlarım aynı Ceylan ve [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] gibi olduklarından, onları yanıma alacaktım. Madem Urfa halkı bu derece samimi ve hamiyetkârdırlar. O kadar sevdiğim evlâdlarımı Urfa halkına veriyorum. Urfa halkına minnettarlığımı ve teşekkürlerimi beyan etsinler. Hükûmet ne yapsa, Urfa halkının hatırı için helâl ediyorum.” dedi ve sizin Urfa&#039;da kalmanızdan ruhu rahat etti.. Hem lüzum var.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Kaynak: Mufassal Tarihçe-i Hayat, A. Badıllı)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;daki Diğer Alakalı Yerler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Ölüm Belgesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Ölüm Belgesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Urfa.jpeg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Saidnursi mezar1.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said nursi makamı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yerin (makam) bugünkü hali&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman Çeşmesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamının yanındaki çeşme&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Makam yazısı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamında yer alan açıklama&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Naaşın nakli için kardeşinden zorla alınan muvafakatname.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Naaşının Urfa&#039;dan nakli için kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Nursi]]&#039;den zorla alınan muvafakatname&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Urfa&#039;daki kabirden naaşın çıkarıldığına dair resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Urfa&#039;daki kabrinden çıkarıldığına dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Isparta nakil resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Isparta&#039;ya nakline dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;T.C. Urfa C. Müdde-i Umumiliği&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sayı: 2293 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa: 23.3.960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok aceledir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TEREKE HÂKİMLİĞİNE - URFA&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
21.3.1960 günü vilayetimize gelerek İpek Palas otelinin 20 nolu odasına inen Said-i Nursi&#039;nin 23.3.960 günü saat 10&#039;da kendi eceliyle vefat ettiği Urfa Emniyet Müdürlüğünün 23.3.960 tarih ve 1 sayılı yazısıyla bildirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TİM.11O&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adı geçenin sahipsiz bulunması hasebiyle yedindeki eşyasının hâkimliğinizce tesbit ve gereğinin ifası rica olunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
C. Müdde-i Umumisi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pertev Savaşçıoğlu&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke hâkiminin otele gelerek Üstad&#039;ın cenazesi başında tesbit ettiği eşya ve aldığı kararı da şöyledir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
T.C. URFA TEREKE HÂKİMLİĞİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Esas: 1960/1&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kâtip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyalar yed-i emin olarak [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] Gündûzalp, [[Bayram Yüksel]] ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildiğ&#039;inde kendileri bugün hâkimliğimize müracaatla müteveffanın yegâne vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda bulunan Arapça öğretmeni [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]]&#039;un olduğunu bildirerek eşyanın oraya gönderilmesini taleb ettiler. G.D. mütevaffanın yakınlarının beyanına göre vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]]&#039;un olduğu beyan edildiğinden, mumaileyh müteveffanın yegâne varisi olup olmadığı tesbit edilerek, kendisinden başka vârisi yoksa eşyaların nüfus kaydı veya veraset ilâmı mucibince kendisine ödenmesi için Konya tereke hakimliğine müzekkere yazılmasına, eşyaların mezkûr hakimliğe gönderilmesine karar verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
26/3/1960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyaların Konya Tereke Hâkimliğine 26.3. tarihinde 741, 742, 743, 744, 745, 746 numaralı posta makbuzuyla gönderildiği, posta masrafı olarak üç bin dörtyüz elli kuruş masraf yapıldığı ve terekede bulunan onbeş liranın buna mahsup edildiği görülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
G.D. &lt;br /&gt;
Dosyanın hıfza kaldırılmasına karar verildi. 26/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke Hâkimliğinin Üstad&#039;ın odasında tesbit ettiği eşyalarının listesi:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eşyanın cinsi Adedi Kıymeti -kuruş&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cizlavet marka bir çift lastik: 1 500&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sepet içinde:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
dört adet sefer tası içi, bir adet çinko tencere küçük, bir tane küçük çaydanlık, bir ayaklı bardak, iki tane ayaksız bardak: 150&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet eski çarşaf,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski frenk gömleği,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir tane eski iç gömlek,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
sarık üzerine sarılacak bez,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
üç tane mendil, bir havlu,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir de pamuklu hırka, bir eski gömlek&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski çarşaf ve mendil, bir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
eski bohça 1750&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet havlu 200 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet kırık gözlük, bir adet dua kitabı, eski yazı takvim, iki adet kalem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başkaca tesbit edilecek eşyası kalmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffanın yanında bulunanlardan Said-i Nursi&#039;nin Afyon vilayetinin Emirdağ kazasında tüccar Kadir Çalışkan&#039;a ait bir taksi mevcud olduğunu ve müteveffanın onunla seyahat etmekte bulunduğunu, müteveffanın Konya&amp;quot;da İmam-Hatip okulunda Arapça öğretmeni olan [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]] isminde bir kardeşi bulunduğunu başkaca kardeşi olmadığını, Said-i Nursi&#039;nin de hayatında evlenmemiş bulunduğunu, müteveffanın nüfus cüzdanı bulunmadığını, Emirdağı nüfusunda kayıtlı olduğunu bildirdiler. Müteveffa ile birlikte bulunan ve ibraz ettiği nüfus kaydına göre Zonguldak&#039;ın Safranbolu kazası Babasultan mahallesinde hane no: 58 cild 1, 67 numarada kayıtlı [[Hüsnü Bayramoğlu]]...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bu tutanakta Üstad&#039;la beraber Urfa&#039;ya gelmiş bulunan diğer iki talebesinin isim ve künyeleri kaydedildikten.. ve arabanın plaka numarası, motor numarası vesair tesbit edildikten sonra şöyle denilmektedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Bu sırada müteveffanın üzerinde onbeş lira bozuk para çıktı. Ruhsatnamede görünen kahverengi vasıtanın halen Hüsnü Bayram&#039;ın şoförlüğünü yapmakta olduğu vasıta anlaşılmakla, eşyalar yed-i emin olarak ve taksinin sahibi bulunan Kadir Çalışkan&#039;a teslim edilmek üzere, yed-i emin olarak [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Ziver Gündüzalp]], [[Bayram Yüksel]] ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildi. Tanzim olunan zabıt birlikte imza altına alındı. 23/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Katip Mübaşir Bilirkişi Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ö.Türker İ.Dedeşah S.Dur Cemal Çopur Hüsnü&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yediemin Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Ziver Gündüzalp]] [[Bayram Yüksel]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i Üstad&#039;ın beraberinde Urfa&#039;ya gelen ve kucaklarında Üstad&#039;ın vefat&lt;br /&gt;
ettiği sadık hizmetkârları; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler/Kategoriler==&lt;br /&gt;
*[[Mustafa Sungur | Sungur ]]: Tam adı Mustafa Sungur. Said Nursi&#039;nin talebesi&lt;br /&gt;
* [[Bayram Yüksel]]: Bediüzaman&#039;ın Urfa&#039;da vefatı esnasında da yanındaki talebesi.&lt;br /&gt;
* [[Abdülmecid Ünlükul]]: Bediüzzaman Said Nursinin kardeşi. Abisi Said Nursi&#039;nin  cenazesinin Urfa&#039;dan nakli için kendisinden zorla muvafakatname alınmıştır.&lt;br /&gt;
* [[Eyyüb (as)]]: Kabr-i şerifi Urfa sınırları içerisinde bulunan peygamber&lt;br /&gt;
* [[İbrahim (as)]]: Doğum yeri hakkında çeşitli rivayetler içerisinde en kuvvetlisi Urfa, Harran olan ve ateşe atılma hadisesi Urfa&#039;da yaşanan peygamber&lt;br /&gt;
* [[Said Nursi&#039;nin Kabri]]: Said Nursi vefat ettiğinde Urfa&#039;ya gömülmüştü&lt;br /&gt;
* [[Hulusi Yahyagil]]: Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;da Kurtuluş savaşında hizmetleri olan ve Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlatan asker talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]]: PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulunan talebesi&lt;br /&gt;
* [[Ceylan Çalışkan]]: Bediüzzaman&#039;ın sevkiyle iman hizmeti için Urfa&#039;ya gelip 6 ay hizmet eden talebesi&lt;br /&gt;
* [[Abdullah Yeğin]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hüsnü Bayramoğlu]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hayat-ül Harrani]]: Urfa Harran’daki zâviyesinde irşad faaliyetinde bulunmuş olan ve iyi hali ve kerametleriyle tanınan veli zat.&lt;br /&gt;
* [[Abdülkadir Badıllı]]: Urfa&#039;da genç yaşında Risale-i Nuru tanıdıktan sonra vefatına kadar Urfa ve havalisi başta olmak üzere iman ve Kur&#039;an hizmetinde bulunmuş nur talebesi.&lt;br /&gt;
* [[Salih Özcan]]: Özellikle hariç memleketlerde Risale-i Nur ile hizmet etmiş ve Bediüzzaman&#039;ın vasiyetinde ismi geçen Urfalı nur talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mahmut Kamil Toker]]: Urfa&#039;da yetişmiş din âlimlerinden olup Risale-i Nur’un ehemmiyetini tam takdir ettiğini Üstad el yazma Emirdağ Lahikasında geçen bir mektupta sitayişle beyan etmiştir.&lt;br /&gt;
* [[:Kategori:Kabri Urfa&#039;da Olanlar|Risalelerde bahsi geçen kişilerden kabri Urfa&#039;da olanların listesi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61056</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61056"/>
		<updated>2026-02-27T07:56:56Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şehir]]&lt;br /&gt;
[[Dosya:Balıklıgöl.jpg|thumb|left|Balıklıgöl]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Şanlıurfa&#039;&#039;&#039; veya eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde yer alır ve bu bölgenin en kalabalık şehridir. Peygamberler diyarı olarak bilinen bu şehirde Hz. Eyyûb&#039;un (as) kabr-i şerifi vardır. Hz. İbrahim&#039;in doğum yeri hakkında en kuvvetli ihtimal Urfa&#039;dır. Ayrıca halk hikâyelerinde ve dini inançlarda Hz. İbrahim&#039;in Kral Nemrud tarafından ateşe atılma hadisesinin Urfa&#039;da gerçekleştiğine inanılır. Hz. Yakub, Hz. Şuayb, Hz. Musa ve Hz. İsa&#039;nın Urfa&#039;da menzili ve konakları olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 12.000 sene öncesine tarihlenen ve dünyanın bilinen en eski tapınağı olan Göbeklitepe yine Urfa sınırları içindedir.&amp;lt;ref&amp;gt;https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa ilk olarak Hz. Ömer zamanında 639 yılında Müslüman Araplar tarafından fethedildi. Zaman zaman hıristiyan ve müslümanlar arasında el değiştiren şehir 1516&#039;da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı sınırları içine katıldı. 1919 yılında önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler (orduya yardımcı olarak görev alan halk gücü) tarafından işgalden kurtarılmıştır. Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından adı 2004&#039;te Şanlıurfa olarak değiştirilmiş, 2016&#039;da ise TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya Ziyaretleri&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır. İlk olarak, 1910 yılı Mart başlarında İstanbul&#039;dan ayrıldıktan sonra Şam&#039;a giderken 1910 yılının yaz aylarından sonra Van&#039;dan başlayarak Hakkari, Bitlis, Muş, Ağrı, Diyarbekir ve Urfa Şehir merkezleriyle etrafındaki bazı köy ve aşiretleri dolaşarak Meşrutiyet hakkında bilgi verdi. Buralarda sorulan yüzlerce suale cevab verdi. Şehir merkezlerinde de konferanslar tertibledi. Urfa&#039;ya geldiğinde medreseleri ziyaret etti ve birkaç gün medreselerde misafir kaldı. O sıralarda 32 yaşlarında olan Bediüzzaman&#039;ı tanımayan birkaç polis o zamanın bir aşiret reisi gibi olan kıyafetinden dolayı Bediüzzaman&#039;a ilişse de Urfa Meb&#039;usu Meşhur Siverekli Ali Efendi&#039;nin tanıtmasıyla meşhur Molla Said olduğu anlaşılınca polisler ondan özür diledi. Ali Efendi&#039;de bir hafta kadar misafir kalan Bediüzzaman gündüzleri Urfa&#039;daki medreseleri ve Ulemayı ve ayrıca Suruç ve Birecik dahil köy ve kazaları ziyaret etti. Urfa&#039;da Yusuf Paşa Camii’nde halka hitaben 1,5 saatlik bir konuşma yaptı. Bu doğu seyahatlerinden sonra Münazarat ve Muhakemat eserlerini yazmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya ikinci gelişi vefatından 2 gün öncedir. 20 Mart 1960 pazar günü Isparta&#039;dan talebeleri [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]], [[Bayram Yüksel]] ve arabayı kullanan [[Hüsnü Bayramoğlu]] ile birlikte sabah saat 9&#039;da ayrıldı ve 21 Mart 1960 Pazartesi günü sabah saat on-onbir sıralarında Urfa&#039;ya ulaştı. İpek Palas oteline yerleşti. Normalde ziyaretçi kabul etmeyen Bediüzzaman 1,5 gün boyunca ziyaretlerine gelen herkesi ağır hasta haliyle kabul etti. Zamanın hükümeti ise endişe içinde Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;yı terk etmesini istedi. Bediüzzaman&#039;ın buna cevabı &amp;quot;Urfa&#039;ya ölmeye geldim&amp;quot; oldu. Ramazan&#039;ın 25. gecesine karşılık gelen 23 Mart 1960 gecesi vefat etti. Büyük bir kalabalıkla kılınan cenaze namazından sonra Urfa&#039;daki Halil İbrahim Dergâhına gömüldü. Gömüldüğü yer aslen 1952 senesinde Şeyh Müslim Hafız Efendi&#039;nin Mevlid-i Halil Camii avlusunun kuzey tarafına yaptırdığı ve &amp;quot;sahibi yakında gelecek&amp;quot; dediği türbe yeriydi. Ancak Bediüzzaman vasiyetinde kabrinin gayet gizli, bir iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmediği bir yerde olmasını ve kabrinin ziyaret edilmesi yerine uzaktan Fatiha okunmasını beyan etmişti. Vefatından 3,5 ay sonra, 12 Temmuz 1960&#039;ta, 27 Mayıs ihtilalini yapanlar tarafından kabri kırılarak açıldı ve kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Nursi]] &#039;den zorla alınan muvafakatname ile galvanizli bir tabut içinde uçakla Afyon askeri havaalanına, oradan da arabayla bilinmeyen bir yere götürülerek kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid ]]&#039;in de hazır bulunduğu ortamda gömüldü. Gömüldüğü yerin daha sonra Isparta Doğancı mezarlığı olduğu ve tabutla gömüldüğü yıllar sonra anlaşılmış ve talebeleri kabrini buradan bilinmeyen bir yere nakletmişlerdir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Urfa&#039;da Risale-i Nur ile İman Hizmetlerinin Başlaması&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların birinci talebesi Hulusi bey Mondros mütarekesinden sonra Viranşehir ile Urfa ortasında bir kamp kurarak Urfa&#039;daki Fransızların Mardin&#039;in Ermeni ve Hıristiyanlarıyla muhaberelerini kesmek ve aynı zamanda Urfa&#039;nın kurtuluşunda çalışan kimselere harp usulunü bilen adam yetiştirme hizmetlerinde bulunmuştu. 1948-49&#039;da Albay rütbesiyle Kars&#039;dan Urfa Askerlik Şubesine tayin olduğunda Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlattı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Mevlana Halid-i Bağdadi&#039;den kendisine ulaşan müceddidlik cübbesini iki kat yatak, bir portatif somya, büyük bir sandık dolusu en kıymetli ve hususi el yazma, müsahhah Nur kitapları ile birlikte 1951 sonlarında Urfa&#039;ya gönderdi ve kendisinin de yakında Urfa&#039;ya geleceğini söyledi (fakat ancak vefatından 2 gün önce gelebilmiştir).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman talebesi Ceylan Çalışkan&#039;ı iman hizmeti için 1950&#039;de 6 aylığına Urfa&#039;ya gönderdi. 1951 yılı içinde talebesi Abdullah Yeğin&#039;i Ceylan Çalışkan&#039;ın yerine Urfa&#039;ya Nur hizmeti için gönderdi. Bu sıralarda yakın talebelerinden [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]] PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulundu. Daha sonra talebesi [[Hüsnü Bayramoğlu]]&#039;nu da yanlarına gönderdi. Böylece Bediüzzaman&#039;ın 3 talebesi Urfa&#039;da 1,5 sene kadar kaldı. 1953 başlarında Urfa&#039;da Nurculuk yapmak, çocuk okutmak vesaireden tevkif edildiler ve Urfa hapishanesinde 40 gün kadar yattılar. Türkiye&#039;de Nurculuk dosyalarını birleştirmek isteyen Isparta savcılığının sevkiyle Urfa&#039;dan Isparta&#039;ya götürülüp Isparta&#039;da 2 ay kadar hapis kaldılar. Tahliyeden sonra İstanbul&#039;da Üstad&#039;ın yanına gittiler. Bediüzzaman Abdullah Yeğin ile [[Hüsnü Bayramoğlu]]nu 1953 yılı yaz aylarında tekrar Urfa&#039;ya gönderdi. Bu arada Risale-i Nur&#039;u çoğaltmak için İnebolu ve Isparta&#039;da kullanılmaya başlanan teksir makinelerine ilave olarak talebesi Abdülkadir Badıllı&#039;nın gayret ve maddi fedakarlığıyla Urfa&#039;ya da bir teksir makinesi alındı.&amp;lt;ref name=&#039;a&#039;&amp;gt;Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı&amp;lt;/ref&amp;gt; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bu Konu Hakkında Risale-i Nur&#039;daki Derslerin Özeti==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman talebesine yazdığı bir mektupta Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i Nuriye&#039;nin ileride teşekkül etmesini kuvvetle ümit ettiğini belirtmiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;nın taşıyla toprağıyla mübarek olduğunu ve hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmünde olduğundan Nurların Urfa&#039;da yerleşmesi halinde o üç memlekette intişarına vesile olacağını söylemiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;ya gönderdiği genç talebelerinin (Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram) 1953&#039;te Urfa&#039;da Nurculuk yapmak ve çocuk okutmak gibi sebeplerle mahkemeye verildiklerinde yaptıkları savunma &amp;quot;Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&amp;quot; başlığıyla Nur Çeşmesi adlı küçük kitapta yer alır.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;yı kendi öz vatanı Nurs gibi sevdiği ve ahalisine akrabası gibi dua ettiği için oraya talebelerini gönderdiğini, Urfa ve havalisine doğum yeri olan Nursdan ziyade ehemmiyet verdiğini ve bazı mühim sebepler olmasaydı hayatının son kısmını orada geçirmek istediğini söylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bilgiler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Diğer İsimleri:&#039;&#039;&#039; Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İnşa/Kuruluş Tarihi:&#039;&#039;&#039; MÖ 10.000 seneleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Niteliği:&#039;&#039;&#039; Şehir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Yüzölçümü (km2):&#039;&#039;&#039; 20.000 (Şanlıurfa vilayeti)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kıta:&#039;&#039;&#039; Asya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Ülke:&#039;&#039;&#039; Türkiye&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Vilayet/Eyalet:&#039;&#039;&#039; Şanlıurfa &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İlçe/Kasaba:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Mahalle/Köy:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Harita konumu:&#039;&#039;&#039; [https://maps.app.goo.gl/3PPDDyDDgzZ9GgFfA]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Nurpedia Haritası Konumu:&#039;&#039;&#039; [https://www.google.com/maps/d/u/1/edit?mid=1VylFzlFJnLWKSm5J4fdWFrN-JxPgHAQ&amp;amp;ll=37.12176027602784%2C38.61115058115234&amp;amp;z=12]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#1|{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#3|{{Arabi|اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık, fedakâr kardeşimiz Hacı Ali!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gönderdiğiniz kıymettar ve bilhassa Hazret-i Üstadı pek çok sevindiren mektubunuzu aldık. Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, bu zamanda kâfidir. On sene medresede okuyanlar, Risale-i Nur’la bir senede aynı istifadeyi ettiklerine şahit, binler ehl-i ilim var. Madem Hacı Kılınç Ali bir buçuk sene bütün Risale-i Nur eczalarına sahip çıkmış, kısmen okumuş; nazarımızda yirmi senelik bir Nur talebesidir. Ben her sabah haslar içinde onun ismiyle bütün manevî kazançlarıma, defter-i a’maline geçmek için hissedar ediyorum. Öyle ise o da bütün hayatını Risale-i Nur’a vermeye mükelleftir. Demek, şimdiye kadar Camiü’l-Ezhere gitmeye muvaffak olmaması ehemmiyetli bir hikmet içindir ki Nurlar ona kâfi imiş. Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan [[Urfa]]’da bir medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz. Kılınç Ali ile beraber Eski Said’in gayet kıymettar bir talebesi olan Şam’daki Molla Abdülmecid, Urfa’daki Nur’un talebelerinden Seyyid Salih ve onun yanına giden Nur’un fedakâr bir talebesiyle muhabere etsinler. Ben hem Molla Abdülmecid’e hem Hacı Ali’ye hem Şam’daki Risale-i Nur’la alâkadar olanlara pek çok selâm ediyorum. Ve dualarını ve o mevki-i mübarekede bana dua etmelerini rica ediyorum.” dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, kahraman kardeşimiz Hacı Ali; Hazret-i Üstad daima sizin fedakârlığınızı izhar buyuruyorlar. Biz de sizi tahsinlerle tebrik ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın hizmetinde bulunan kusurlu [[Mustafa Sungur | Sungur ]], [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]], Ziya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Birinci_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#17._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Râbian: Gerek Hüsrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. [[Urfa]]’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallah onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâmisen: Reisicumhurun nutkundan gelen müjdeli istihracın tahakkuk etmesini eltaf-ı İlahiyeden niyaz ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâdisen: Nur’un neşri ve fütuhatı için Rahîm ve Kerîm Rabb’imiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız lillahi’l-hamd devam ediyor. Akşamları Nurlu cemaatten mürekkeb fakirhanemize gelen cemaate tedrisat-ı Nuriyede devam olunuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: “Büyük Doğuculuk siyasî bir teşekkül müdür?” diye sordum. “Evet” dedikleri için “Sizin yalnız imanî ve Kur’anî mesaildeki müşküllerinizi ve izahını arzu ettiğiniz noktaları Risale-i Nur’un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuurum taalluk etmeden Risale-i Nur dairesinde istihdamdan ibarettir. İman ve Kur’an meselelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigal edemem.” mealinde cevap verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur’anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim. Malatya, Urfa, Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizane yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesai-i Nuriyem böyledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhibb-i muhlisiniz Hulusi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#1._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Çok muhterem kardeşimiz Salih,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız sana ve iki dindar ve hakiki milletvekillerine çok selâm ve dua eder, sana ve onlara “Bin bârekellah” der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben çok zaman evvel bekliyordum ki [[Urfa]] tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sahip olmaya çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki Seyyid Salih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havalinin çok kıymettar ve hamiyetkâr ve dindar iki milletvekili Nurlara sahip çıkmaya başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar tarafından istedikleri halde, ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Seyyid Salih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşâallah Kur’an ve imana tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehra ve Mısır’daki Camiü’l-Ezherin küçük bir numunesi haline getirmeye vesile olmaya ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiyenin bir numunesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlahiyeden ümit ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem madem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise [[İbrahim (as)|İbrahim Halilullah]]’ın bir menzilidir. İnşâallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz-ı hürmet ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur hizmetinde bulunan kardeşiniz Ziya ve Mehmed&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah dua ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana dua etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#13._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Nur Kahramanı Hüsrev’in Bir Mektubudur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlem-i İslâm merkezlerindeki mübarek Müslüman kardeşlere!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sizleri, bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Eserleriyle fuhûl-ü ulemanın ve fuhûl-ü müfessirînin en yükseği olan Bedîüzzaman Hazretlerine, kıymettar ve mübarek bir mücahid âlim tarafından yazılmış olan bir tebriği takdim etmiştik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bedîüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdığı cevabî mektuplarında o kıymettar, bînazir Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiş ve Anadolu’da Kur’an ve iman kahramanlarının halefleri olan Nurcularla, Arabistan’daki hakikat-i Kur’aniyeye müteveccih İslâmları, iki kardeş olarak hizbü’l-Kur’an’ın dairesi içinde çok saflardan iki mütevafık ve müterafık saf teşkil ettiklerini müjdelemiş ve o mü’min kardeşlerimizin Risale-i Nur’la ciddi alâkalarıyla beraber, bir kısmını Arapçaya tercüme edip neşretmek niyetlerinizden fevkalâde memnun olduklarını ve mübarek İslâm cemaatlerinin [[Urfa]]’daki Nur şakirdleriyle ve Nur eczalarıyla himayetkârane alâkadar olmasını yazmaklığımızı bizlere emretmiş bulunuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Nur_Kahramanı_Hüsrev’in_Bir_Mektubudur|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Isparta’daki Hayatından Muhtelif Safhalar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]] ve Diyarbakır’daki faal Nur talebeleri birer medrese-i Nuriye kurdular. Risale-i Nur’u her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemaate okumak suretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe-i ulûmun şerefini ihya ettiler. Şark havalisinde büyük hizmet-i imaniye îfa olundu. Bir aralık Diyarbakır’da orada Nurlarla imana ve Kur’an’a hizmet eden [[Mehmed Kayalar|faal bir Nur talebesi]] aleyhine dava açıldı, beraetle neticelendi; mü’minlerin sürur ve minnettarlığına vesile oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların Neşri: Anadolu’nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa medrese-i Nuriyeleri yalnız bulundukları muhitte değil, çok geniş bir sahada hizmet-i imaniyede bulundular. Bu hizmetleri yalnız bir kişi değil, bir merkez değil, yalnız malûm şahıslar değil; hizmet-i Kur’aniye olduğu için pek çok vecihlerde, pek çok zatlar tarafından îfa edildi. İsmi bilinmeyen nice hâlis talebeler, sadık mü’minler, bu hizmet-i kudsiyede çalıştılar, nur-u Muhammedî’nin yayılmasına gayret ettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Isparta’daki_Hayatından_Muhtelif_Safhalar|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem Hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müsaadenizle bir iki maruzatımı mecburen söyleyeceğim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi bu vatanın her tarafında ve âlem-i İslâm’ın hattâ diğer ecnebi memleketlerinin mühim merkezlerinde Kur’an namına intişar etmiş ve milyonlarla kimselerin imanlarını taklitten tahkike çevirmiş ve bu millete en kıymetli ve büyük tesirini feyizli dersleriyle ispat etmiş, Kur’an’ın nuru Risale-i Nur’un neşretmemesi ve bizim gibi hayatı tehlikede, imansızlık ve dalalet vâdilerinde koşan bîçarelerin okumaması için dinimizin gizli düşmanları olan komünist veya tabiiyyun olan farmasonlar türlü desiselerle adliyeleri ve hükûmetleri şaşırtmak için çok çalıştılar. Kaç defa Nurları okuyan mübarek talebeleri ve başta dâhî bir mütefekkir ve kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’yi mahkemelere verdirdiler. Eskişehir, Isparta, Denizli, Ankara, Afyon, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri… Neticede gizli ders, tarîkatçılık, cemiyet kurmak gibi ittihamların tamamen hilaf-ı hakikat olduğu ispat edilerek beraetler verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahkemelerce tebeyyün etti ki: Risale-i Nur serâpa İslâmiyet, Kur’an, iman hakikatlerinden ibarettir ve Nur talebeleri Kur’an’a kopmaz rabıtalarla bağlanmışlardır. Dini hiçbir şahsî, dünyevî, süflî menfaatlere âlet etmedikleri ve sadece rıza-yı İlahî için çalıştıkları güneş gibi tezahür etti. Çünkü Risale-i Nur bin seneden beri İslâmiyet aleyhine ve insaniyet zararına tahribatçı, küllî cereyanlara karşı sarsılmaz delil ve hüccetlerle tam mukabele edip din düşmanlarının temellerini dağıtıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte biz de bizim ebedî hayatımızı ve ebedî saadetimizin anahtarı imanımızı bu dalalet asrında bize kazandıran Risale-i Nur’u okurken ve yazdıklarımızı tashih ederken sanki dinsiz, komünistlerin saçma ve düzmece zehir saçan evraklarını okuyormuşuz gibi yakalanıp mahkemeye veriliyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Masum dindarların aleyhinde olan dinsiz komünistler hem etrafa evham vererek bizim gibi gurbette, yalnız dersleriyle alâkadar, siyasetten hattâ dünyadan habersiz iki üç talebenin birkaç kişi yanına gelip gitmesiyle ve onların kendi derslerini bir iki kişinin dinlemesiyle hem bizi hem adliyeyi hem zabıtayı manasız meşgalelerle uğraştırıyorlar. Her asırda en az üç yüz elli milyon mensubu bulunan, milyonlarla hâfızların lisanında her zaman tekrarlanan Kur’an’ımızın emsalsiz tefsiri Risale-i Nur talebeleri olan bizleri, hayatımızdan daha çok sevdiğimiz imanî derslerimizden mahrum etmek istiyorlar. Habbeyi kubbe yaparak, formalitelere uydurarak, bir isim takarak, lastikli bir kanun maddesine rast getirip bizi kanunen mes’ul göstermek istiyorlar. Fakat âdil, vicdanlı hâkimler neticede hakikati meydana çıkarıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: Bu son defa Afyon Mahkemesi dört sene devam ettiği halde, sonunda zaten serbest olan Risale-i Nur yine serbest bırakıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün yüksek makamlara verilen Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî’nin müdafaasından bir küçük parçası şu ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Haşirdeki mahkeme-i kübraya bir arzuhaldir ve dergâh-ı İlahiyeye bir şekvadır ve bu zamanda Mahkeme-i Temyiz ve istikbaldeki dârülfünunların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
… Ben de otuz kırk sene hayatımı bilenleri ve Nur’un binler has şakirdlerini işhad ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngiliz’in Başkumandanı İslâm içinde ihtilaf atıp hattâ Şeyhülislâmı ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilafçı, ittihatçı fırkaları birbirine uğraştırmasıyla ve Yunan’ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvat-ı Sitte” eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab ve neşretmekle o kumandanın dehşetli planını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara’ya kaçmayan ve esarette Rus’un Başkumandanının idam kararına ehemmiyet vermeyen ve 31 Mart Hâdisesi’nde sekiz taburu bir nutukla itaate getiren ve Divan-ı Harb-i Örfîde, mahkemedeki paşaların; sen mürtecisin, şeriat istemişsin diye suallerine karşı idama beş para ehemmiyet vermeyip “Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise bütün cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciyim ve şeriatın bir tek meselesine ruhumu feda etmeye hazırım.” diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevk edip idamını beklerken beraetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken ve onlara teşekkür etmeyerek “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da Divan-ı Riyasette M. Kemal ona hiddetle dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyan edesin, sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilaf verdin.” Ona karşı “İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir… Hainin hükmü merduddur…” diye kırk elli mebusun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri alan ve altı vilayet zabıtası ve hükûmeti asayişin ihlâline dair bir tek madde kaydetmeyen ve yüz binlerle Nur şakirdlerinin hiçbir vukuatı görünmeyen, hiçbir şakirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslah eden ve yüz binler nüsha Risale-i Nur’dan intişar etmekle beraber menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmi üç sene hayatının üç hükûmet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur’un kıymetini bilen yüz bin şakirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle ispat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazip edenlere beddua etmeyen bir adam hakkında “Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, öyle ise suçludur.” diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler, yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i kübrada hesabını verecekler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir İslâm kahramanı ve bu asrın ve istikbalimizin bir hidayet serdarı ve eşine rastlanmayan İslâmiyet fedaisi Bedîüzzaman’ın eserlerini okumak; dinsizlerin, komünistlerin, imandan bîhaberlerin elbette işine gelmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız Bedîüzzaman’ın beyanı ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur koca bir cennetin fiyatı olacak bir servet ve hayat-ı ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve hakikate muarız bütün feylesofları ilzam edip hayrette bırakacak bir keşfiyattır. Risale-i Nur sahabe-i kiramın âlî seciyesini ve Hazret-i Peygamber (asm) nurani meşrebini beyan eden bir nur ve feyiz hazinesidir. Risale-i Nur bu asırda Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesi; hakiki, yüksek ve parlak bir tefsiridir. Risale-i Nur şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğunu yüz binlerle kimseler tarafından idrak ve tasdik edilen bir eser külliyatıdır. Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikatü’l-hakaike yol açmış cadde-i kübra-i Kur’aniyedir. Bunun içindir ki Avrupa’nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerh edilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hakikatler içindir ki Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaşımla tashihat yaparken yakalanıp müsadere edilen, Denizli’de beraet eden ve Temyiz’in de tasdik ettiği büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin bir yerinde, kâinat Hâlık’ını ve sahibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zatın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitap, bizim Hâlık’ımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel manevî i’caz-ı Kur’aniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri gördü ve Risaleti’n-Nur bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki onun üstadı ve menbaı olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniye olan [[Yirmi Beşinci Söz]] ve [[On Dokuzuncu Mektup]]’un âhiri Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki kim görmüş ise değil tenkit ve itiraz belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte muhterem heyet-i hâkime! Madem hakikat budur. Ben de Üstadım gibi derim: “Madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem gözünü kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar. Ve madem cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz talebeler Risale-i Nur’un güneş gibi hakikatlerine karşı gözümüzü kapayamıyoruz…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakikat-i Kur’aniye güneşi ise üflemekle sönmez. Nurlananlar da Nur yolundan hiçbir beşerî kuvvetle dönmez. Gizli din düşmanlarımız zabıtayı, hükûmeti, adliyeyi iğfal etmeye çalışanlar dünyamızı başımıza ateş yapsalar Nurları okuyacağız ve yazacağız. İnşâallah adalet namına hareket edenleri, o müfsidler aldatamayacaklardır. Diğer mahkemelerde hak namına adalet için çalışanların Kur’an’ın lemaatı ve tereşşuhatı olan ve beşeri gaflet sersemliğinden ikaz eden Risale-i Nur’u serbest bırakmaları gösteriyor ki zikrettiğim gibi bu asrın Kur’an dellâlı olan Risale-i Nur’a herkesin çok büyük ihtiyacı vardır. Ve Risale-i Nur şahsî, süflî, dünyevî menfaatlere âlet olamıyor. Bizim gibi masum dindarlara musallat olanlar ve onları imanî derslerinden ayırmayı tevehhüm edenler, laiklik prensibini dinsizliğe ve komünizme âlet etmek isteyenlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asrımızın dâhîsi büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile: Ekser-i enbiyanın Şark’ta ve Asya’da zuhurları ve ağleb-i hükemanın Garp’ta ve Avrupa’da gelmeleri kader-i ezelînin bir işaretidir ki Asya’da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen Asya’da hüküm süren, dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Hakîm, bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El-iyazü billah, Kur’an küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak; akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebep olmak akıldan uzak değildir. Evet Kur’an, ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zincirdir, bir hablullahtır. Cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur’an-ı Azîmüşşan’ın hakiki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmi sekiz seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlahiye ve sönmez bir mu’cize-i Kur’aniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vazgeçirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bütün bu cerhedilmez hakikatlerden sonra, yine evet Risale-i Nur’la meşguliyete dünyada hiçbir âdil mahkeme suç diyemez. Fakat size bir ad takıp bir bahane ile işkence yapmak istiyorlar, denilse: Ben de derim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kadıoğlu Camii mevkiinde mukim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Abdullah Yeğin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizlere yapılan gizli mektep zan veya ittihamı bütün bütün hakikat hilafınadır. Çünkü bulunduğumuz cami önünde çeşmeler var, buraya ve camiye günde iki yüz kişinin gelmesi, böyle bir yerin gizli olamayacağı, çocukların dahi bileceği bir hakikattir. Hem bizim şehrin en işlek bir yerinde kalmamız gösteriyor ki gizlilikle ve gizli şeylerle alâkamız yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mektep açmışsınız sözü de büsbütün yanlış bir şâyiadır. Bunu işitenler gülüyorlar. Biz Kur’an-ı Kerîm’in gayet parlak ve yüksek tefsiri Risale-i Nur’a çalışan talebeleriz. Evet, aslâ inkâr etmeyiz. Biz okurken gelip dinleyenler oluyor, bu bir mektep midir? Şahitlerin görüşleri doğrudur fakat hükümleri yanlıştır, hakikat hilafınadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz o gün arkadaşımla kendi elimizle yazdığımız iki adet Âyetü’l-Kübra Risalesi’ni tashih etmek için beraber okuyorduk ve o iki arkadaş da dinliyordu. Bu vaziyette, sanki komünistlerin ve dinsizlerin eserlerini okuyormuşuz gibi hem adliyeyi hem zabıtayı hem mahkemeyi bizimle meşgul ederek bir bahane ile mahkemelere sevk ettiriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sizlerin de bildiğiniz gibi Urfa’nın ekseri evlerinde dinî bir kitabı, biri okuyup diğerleri dikkatle dinliyorlar. Hem bir yerde, yasak olmayan bir eseri okuyup başkalarının dinlemesiyle bir mektep mi açılmış olur? Sadece kitap okumak ve dinlemekten ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu vaziyetten anlaşılıyor ki biz yalnız bu asırda Kur’an’ın yüksek ve parlak bir tefsiri ve kâinatta en yüksek olan iman hakikatlerini beyan eden Risale-i Nur’u okuyoruz. İmanî ve İslâmî kitapları okuyup dinlemeye tedrisat süsü vermek, kuvvetli bir icbarla üzerimize mektep açmışsınız etiketini yapıştırmaya gayret etmek olduğunu; bizim masum, dindar, iman ve âhiretiyle meşgul olan gençler olduğumuzu herkesin bildiği gibi sizce de malûmdur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem dâhî mütefekkir Üstadımız Bedîüzzaman otuz seneden beri siyaseti terk etmiş {{Arabi|اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ‌}} demiş ve talebelerine de “Biz imanın cereyanındayız, gayemiz rıza-yı İlahiyedir, siyasî cereyanlara girmeyiniz.” diye ders verdiğinden hiçbir siyasî ve dünyevî süflî şeylerle alâkamız yoktur. Hem altı vilayetin zabıtası, Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî hakkında: “Bedîüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri imanla kafalara bir yasakçı bırakıp emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar.” diye rapor vermişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizim bütün okuyup yazdığımız ve daima meşgul olacağımız Risale-i Nur, bütün mahkemelerde beraet etmiş ve sırf İslâmiyet ve iman ve Kur’an hakikatlerinden ibaret olduğu güneş gibi tezahür ederek kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Son Afyon Mahkemesinde bütün kitap, risale ve mektupları iade etmeye ittifaken karar vermişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur: Yüz otuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur’aniyeyi mezc ve telif ederek, bu asra kadar hiçbir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatçe, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika’ya kadar inkişaf etmiş. Müellifi büyük İslâm dâhîsi Bedîüzzaman Said Nursî Risale-i Nur hakkında şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, manevî hakikatleri ve iman ilmini Avrupa’nın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken ispat eder. Risale-i Nur, hal ve istikbalin ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevap verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. Risale-i Nur’da başka eserlerden nakil yoktur, Kur’an’ın mu’cize-i maneviyesidir. Risale-i Nur, yüz manevî keşfiyatı hâvi ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır. Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. Risale-i Nur, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüz binlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un gayet hârika bir cüzü olan Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin beyanı vechiyle: Madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Bir saadet-i ebediyenin, bir hayat-ı bâkiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan imanı sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’la mübareze edilmez, o mağlup olmaz, yirmi senedir en muannid feylesofları da susturuyor. (Şimdi yirmi sekiz sene oldu.) İman hakikatlerini güneş gibi gösteriyor, bu memlekete hükmeden onun kuvvetinden istifade etmek gerektir. Risale-i Nur, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Onun talebeleri başkalara benzemezler, mağlup olmazlar. Risale-i Nur’u mağlup edebilmek için kâinatı elinde tutan bir kuvvet lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Risale-i Nur dünyevî işlere, şahsî ve süflî menfaatlere âlet olamaz. Güneş gibi hakikat-i imaniye ve Kur’aniye yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi o hakikati tanıyan, Risale-i Nur’u değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Risale-i Nur’un vazifesi ise hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatleriyle gayet kat’î ve en mütemerrid zındık feylesofları da imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’an’a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur’u hiçbir şeye âlet edemeyiz ve bilfiil öyleyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin seneden beri Kur’an’ın bayraktarı ve mücahidi ve âlem-i İslâm’ın kahraman mücahidi olan ve Kur’an’ı cihanın cihat-ı sittesinde ilan eden necip ve mübarek kahraman ecdadımızın evlatlarını nur-u imandan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefahir-i âliyesine zıt olarak maddî ve manevî helâketlere maruz bırakmak olan dehşetli sû-i kasdlara ve o kahraman ecdadın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrum etmek olan dehşetli dinsizlik telkinlerine karşı; Kur’an-ı Kerîm’in on dördüncü asr-ı Muhammedîdeki (asm) aziz dellâlı ve bu asrın bir hidayet medarı ve bu müthiş zamanın müthiş zulümatına karşı Nur-u Kur’an’la mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur’un yüz binler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur’anî tesis eden muhteşem kahramanı Bedîüzzaman Said Nursî ve yüz bin başlar feda oldukları hakikate başımız dahi feda olsun diyerek nur-u İslâm’ı söndürmek ve nur-u imanı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden; istibdatlara, icbarlara karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza ve şeref-i imanı âleme ilan eden, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan kalb-i münevverlerine gelen ve iman hakikatlerini güneş gibi parlak delil ve hüccetlerle ispat eden ve Risale-i Nur’la dinsizlik, dalalet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silah edip vatan ve millet ve İslâmiyet’e hıyanet etmem ve hakikat-i Kur’an’a feda olan bu başı zalimlere eğmem.” diyen ve ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dava ettiği gibi bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bedîüzzaman ve Risale-i Nur’dan bizi uzaklaştıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur. Hem Risale-i Nur iki hayatımızın halâskârı ve sermaye-i ömrümüz ve gaye-i hayatımızdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar eğer mümkün olsa derimizi kâğıt ve kanımızı mürekkep yapıp yine Risale-i Nur’u yazacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime bilsinler ki: Halife-i rûy-i zemin Hazret-i Ömer (ra) hilafeti zamanında âdi bir Hristiyan ile birlikte mahkemede muhakeme oldular (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu hakikati Üstadımız İstanbul Adliyesinde beyan etmiştir.&amp;lt;/ref&amp;gt;). Halbuki o Hristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki: Adalet hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirlik güdemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bunun içindir ki mahkemede kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i imandan bütün gelenler maziye gidenlere mağfiret dualarıyla ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binaen Denizli Mahkemesinde demiştim: Mahkeme-i haşirde milyarlar ehl-i imandan davacılar tarafından, Kur’an hakikatlerine hizmet eden Nur talebelerini mahkûm ve perişan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Serbestiyet kanunlarıyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cemiyetlerine müsamahakârane bakıp ilişmediğiniz halde; vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan, vatandaşları ölümün idam-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan Risale-i Nur talebelerini hapisler ve tazyiklerle perişan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa ne cevap vereceksiniz, biz de sizlerden soruyoruz diye o zaman onlara demiştim, o zaman o insaflı ve adaletli zatlar bizi beraet ettirdiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Hâkimler! Bu âlî hakikatlere rağmen bize deseniz ki sizi mahkemeye sevk ettirmek ve biçilmiş bir kaftan giydirmek istiyorlar. Bu takdirde şu âyet-i kerîmenin kale-i kudsiyesine iltica ediyorum: {{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesinde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsnü Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır_(2)|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Vukufsuz Ehl-i Vukufa Cevap&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Medar-ı hayret bir taarruzdur ki; kırk küsûr sene (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu cevap 1953 senesine aittir. (Naşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;) evvel yazılmış ve mükerreren tab&#039; edilmiş bir meseleyi, [[Urfa]] Ehl-i Vukufu bütün bütün yanlış mânâ vererek; hem güya bu sene yazılmış diye bir propağanda namı vermişler. O mesele de budur:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eski Harb-i Umumi&#039;nin bidayetinde ve içinde, o harpte müttefikimiz olan Alman&#039;la alâkamızı kırmak ve Garplılaşmak perdesi altında bir purutluğa, yani siyaseti dinsizliğe alet yapmaya çalışan bazı münafıklar diyordular ki: &amp;quot;Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dinimize zarar verecek...&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de o zaman demiştim: &amp;quot;Sosyalistlik İslâmiyete ilişemez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat Garblılaşmak, İngiliz ve Fransızın medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenalıkları iyiliklerine galebe eden böyle medeniyet; bizim müttefikimiz olan Almanın sosyalistliği dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyorum&amp;quot; diye o zaman demiştim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte mes&#039;elenin hakikati bu iken, kırk sene evvel bu mes&#039;ele yazılmış ve neşredilmiş, kimse ilişmemiş ve mahkemelerde beraat görmüşlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi hasta olduğum için, müdde-i umumî ifademi almaya yanıma geldi ve dedi ki: &amp;quot;Urfa&#039;daki ehl-i vukuf Hutbe-i Şamiye&#039;nin zeylindeki vecizelerden, &amp;quot;sosyalistlik Garbî medeniyetlere müreccahtır&amp;quot; diye olan kelimesine bolşevikliğin lehinde bir propaganda yapılıyor&amp;quot; demişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim. Bolşeviklik ayrı, sosyalistlik ayrıdır. Sosyalist Alman nerede? Komünist Rus nerede? Hem bu kadar mânâsız, kırk küsür sene evvel yazılan bir meseleden dolayı Nur&#039;un Urfa&#039;daki üç kahraman talebelerini hapsettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine müdde-i umumî dedi ki: &amp;quot;Ehl-i vukuf bir cümleyi daha medar-ı mes&#039;uliyet yapıyor, o da: Sizin M. Kemâl&#039;e &#039;Kemal, namaz kılmayan haindir&#039; dediğindir.. Hem: Namaz kılanlarla kılmayanlar arasına bir tefrika sokuyor. O halde suçludur.&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim: &amp;quot;Yüzer ayât-ı Kur&#039;âniyede müslümanlar için en büyük hakîkat, imandan sonra namaz olduğunu mükerreren emrediyor. Hem o zaman Meclis-i Meb&#039;usanda benim M. Kemâl&#039;e bu sözü söylediğim halde, o bana ilişmediği ve itiraz etmediği halde; otuzbeş sene sonra böyle vukufsuz ehl-i vukufun yanlış raporlarıyla Nur&#039;un kahraman fedailerine ilişmek, bence Rus hesabına bir propagandadır veya Rus hesabına propagandaya alet olmuşlardır ki, Kur&#039;ânın hakâikiyle Komünist Rus&#039;a cephe alan ve tam mücadele eden dinin fedailerine ilişiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said-i Nursî &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Vukufsuz_Ehl-i_Vukufa_Cevap_(Asar-ı_Bediiyye)|Asar-ı Bediiyye]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
HAZRET-İ ÜSTAD&#039;A MERSİYE ŞEKLİNDE BİR HİTABE&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kutlu olsun, mutlu olsun sana ol âlî makam,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fitnenin narı hemen oldu sana berd ü selâm&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&#039;nın topraklarında değildir Üstadımız&amp;lt;ref&amp;gt;Bu şiir, Üstadımızın irtihalinin hemen akibinde yazıldığından ve henüz Üstadımızın kabr-i pürmünevverleri vahşî canavarların saldırısına uğramamış olduğundan, kerametkârane bir nevi îma-i ihbarîden hâlî değildir gibi bana geliyor. (Nâşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pek sıcak kardeşlerin kalbindedir serdarımız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Kızıl_İcazdan_Bazı_Parçalar_(Mesnevi_Badıllı)#HAZRET-İ_ÜSTAD&#039;A_MERSİYE_ŞEKLİNDE_BİR_HİTABE|Mesnevi-i Nuriye (Badıllı)]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Diğer Bahisler===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hususi muhabere mektuplarından:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Bu mektuplar 1951-1960 arası Üstad&#039;dan Urfa&#039;ya gelen mektuplarındandır)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;... Ben Urfa&#039;ya eskiden de varmışım. Urfa&#039;lılarla çok alâkadarım. Hatta burada (Emirdağında) kalmamın bir sebebi de, burada Urfa&#039;lıların bulunmasıdır. Urfa halkını çok sevdiğim için, Hüsnü&#039;yü oraya gön derdim ve onların hatırı için Hüsnü&#039;ye bu kadar zahmetler çektirdim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;yı kendi öz vatanım Nurs gibi sevdiğim ve ahalisine akrabam gibi dua ettiğim için, oraya talebelerimi gönderdim. Yoksa vilayat-ı şarkiye umumen Nur talebesidir. O mübarek Urfa halkına çok selâm ve dualar edip dualarını beklerim...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başka bir mektubundan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Rabian: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Ben Urfa ve havalisine meskat-ı re&#039;sim olan Nursdan ziyade ehemmiyet veriyorum. Bazı esbab-ı mühimme olmasaydı, ahir hayatımı orada geçirecektim. İnşaallah hayatta kalsam belki ona da muvaffak olurum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben nasıl Nurs köyünü, sağ ve ölü umumen duama alıyorum.. Urfa&#039;yı da sağ ve ölü umumen duamdadır Hatta nerede bir Urfa&#039;lı bana rastgelse, bir akrabam nazarıyla bakıyorum. Hususan orada Medrese-i nuriyeyi himaye eden alimlere çok minnettarım. Ben de o zatlara itimaden iki hâs talebemi orada bırakıyorum...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir başka mektuptan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Hamisen: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Madem Urfa halkı benim manevî evlâdlarım ve talebelerime himayet ve şefkatle samimi alâkadardırlar. Urfa halkının hatırı için bir mani’ olmazsa, Urfa&#039;ya veya yakınına gelmek arzum var, İstiyorum. Fakat ne vakit kısmet olsa... Hem Abdullah. Hüsnü gibi evlâdlarım aynı Ceylan ve [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] gibi olduklarından, onları yanıma alacaktım. Madem Urfa halkı bu derece samimi ve hamiyetkârdırlar. O kadar sevdiğim evlâdlarımı Urfa halkına veriyorum. Urfa halkına minnettarlığımı ve teşekkürlerimi beyan etsinler. Hükûmet ne yapsa, Urfa halkının hatırı için helâl ediyorum.” dedi ve sizin Urfa&#039;da kalmanızdan ruhu rahat etti.. Hem lüzum var.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Kaynak: Mufassal Tarihçe-i Hayat, A. Badıllı)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;daki Diğer Alakalı Yerler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Ölüm Belgesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Ölüm Belgesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Urfa.jpeg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Saidnursi mezar1.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said nursi makamı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yerin (makam) bugünkü hali&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman Çeşmesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamının yanındaki çeşme&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Makam yazısı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamında yer alan açıklama&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Naaşın nakli için kardeşinden zorla alınan muvafakatname.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Naaşının Urfa&#039;dan nakli için kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Nursi]]&#039;den zorla alınan muvafakatname&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Urfa&#039;daki kabirden naaşın çıkarıldığına dair resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Urfa&#039;daki kabrinden çıkarıldığına dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Isparta nakil resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Isparta&#039;ya nakline dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;T.C. Urfa C. Müdde-i Umumiliği&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sayı: 2293 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa: 23.3.960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok aceledir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TEREKE HÂKİMLİĞİNE - URFA&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
21.3.1960 günü vilayetimize gelerek İpek Palas otelinin 20 nolu odasına inen Said-i Nursi&#039;nin 23.3.960 günü saat 10&#039;da kendi eceliyle vefat ettiği Urfa Emniyet Müdürlüğünün 23.3.960 tarih ve 1 sayılı yazısıyla bildirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TİM.11O&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adı geçenin sahipsiz bulunması hasebiyle yedindeki eşyasının hâkimliğinizce tesbit ve gereğinin ifası rica olunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
C. Müdde-i Umumisi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pertev Savaşçıoğlu&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke hâkiminin otele gelerek Üstad&#039;ın cenazesi başında tesbit ettiği eşya ve aldığı kararı da şöyledir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
T.C. URFA TEREKE HÂKİMLİĞİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Esas: 1960/1&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kâtip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyalar yed-i emin olarak [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] Gündûzalp, [[Bayram Yüksel]] ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildiğ&#039;inde kendileri bugün hâkimliğimize müracaatla müteveffanın yegâne vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda bulunan Arapça öğretmeni [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]]&#039;un olduğunu bildirerek eşyanın oraya gönderilmesini taleb ettiler. G.D. mütevaffanın yakınlarının beyanına göre vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]]&#039;un olduğu beyan edildiğinden, mumaileyh müteveffanın yegâne varisi olup olmadığı tesbit edilerek, kendisinden başka vârisi yoksa eşyaların nüfus kaydı veya veraset ilâmı mucibince kendisine ödenmesi için Konya tereke hakimliğine müzekkere yazılmasına, eşyaların mezkûr hakimliğe gönderilmesine karar verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
26/3/1960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyaların Konya Tereke Hâkimliğine 26.3. tarihinde 741, 742, 743, 744, 745, 746 numaralı posta makbuzuyla gönderildiği, posta masrafı olarak üç bin dörtyüz elli kuruş masraf yapıldığı ve terekede bulunan onbeş liranın buna mahsup edildiği görülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
G.D. &lt;br /&gt;
Dosyanın hıfza kaldırılmasına karar verildi. 26/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke Hâkimliğinin Üstad&#039;ın odasında tesbit ettiği eşyalarının listesi:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eşyanın cinsi Adedi Kıymeti -kuruş&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cizlavet marka bir çift lastik: 1 500&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sepet içinde:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
dört adet sefer tası içi, bir adet çinko tencere küçük, bir tane küçük çaydanlık, bir ayaklı bardak, iki tane ayaksız bardak: 150&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet eski çarşaf,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski frenk gömleği,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir tane eski iç gömlek,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
sarık üzerine sarılacak bez,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
üç tane mendil, bir havlu,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir de pamuklu hırka, bir eski gömlek&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski çarşaf ve mendil, bir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
eski bohça 1750&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet havlu 200 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet kırık gözlük, bir adet dua kitabı, eski yazı takvim, iki adet kalem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başkaca tesbit edilecek eşyası kalmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffanın yanında bulunanlardan Said-i Nursi&#039;nin Afyon vilayetinin Emirdağ kazasında tüccar Kadir Çalışkan&#039;a ait bir taksi mevcud olduğunu ve müteveffanın onunla seyahat etmekte bulunduğunu, müteveffanın Konya&amp;quot;da İmam-Hatip okulunda Arapça öğretmeni olan [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]] isminde bir kardeşi bulunduğunu başkaca kardeşi olmadığını, Said-i Nursi&#039;nin de hayatında evlenmemiş bulunduğunu, müteveffanın nüfus cüzdanı bulunmadığını, Emirdağı nüfusunda kayıtlı olduğunu bildirdiler. Müteveffa ile birlikte bulunan ve ibraz ettiği nüfus kaydına göre Zonguldak&#039;ın Safranbolu kazası Babasultan mahallesinde hane no: 58 cild 1, 67 numarada kayıtlı [[Hüsnü Bayramoğlu]]...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bu tutanakta Üstad&#039;la beraber Urfa&#039;ya gelmiş bulunan diğer iki talebesinin isim ve künyeleri kaydedildikten.. ve arabanın plaka numarası, motor numarası vesair tesbit edildikten sonra şöyle denilmektedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Bu sırada müteveffanın üzerinde onbeş lira bozuk para çıktı. Ruhsatnamede görünen kahverengi vasıtanın halen Hüsnü Bayram&#039;ın şoförlüğünü yapmakta olduğu vasıta anlaşılmakla, eşyalar yed-i emin olarak ve taksinin sahibi bulunan Kadir Çalışkan&#039;a teslim edilmek üzere, yed-i emin olarak [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Ziver Gündüzalp]], [[Bayram Yüksel]] ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildi. Tanzim olunan zabıt birlikte imza altına alındı. 23/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Katip Mübaşir Bilirkişi Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ö.Türker İ.Dedeşah S.Dur Cemal Çopur Hüsnü&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yediemin Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Ziver Gündüzalp]] [[Bayram Yüksel]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i Üstad&#039;ın beraberinde Urfa&#039;ya gelen ve kucaklarında Üstad&#039;ın vefat&lt;br /&gt;
ettiği sadık hizmetkârları; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler/Kategoriler==&lt;br /&gt;
*[[Mustafa Sungur | Sungur ]]: Said Nursi&#039;nin talebesi&lt;br /&gt;
* [[Bayram Yüksel]]: Bediüzaman&#039;ın Urfa&#039;da vefatı esnasında da yanındaki talebesi.&lt;br /&gt;
* [[Abdülmecid Ünlükul]]: Bediüzzaman Said Nursinin kardeşi. Abisi Said Nursi&#039;nin  cenazesinin Urfa&#039;dan nakli için kendisinden zorla muvafakatname alınmıştır.&lt;br /&gt;
* [[Eyyüb (as)]]: Kabr-i şerifi Urfa sınırları içerisinde bulunan peygamber&lt;br /&gt;
* [[İbrahim (as)]]: Doğum yeri hakkında çeşitli rivayetler içerisinde en kuvvetlisi Urfa, Harran olan ve ateşe atılma hadisesi Urfa&#039;da yaşanan peygamber&lt;br /&gt;
* [[Said Nursi&#039;nin Kabri]]: Said Nursi vefat ettiğinde Urfa&#039;ya gömülmüştü&lt;br /&gt;
* [[Hulusi Yahyagil]]: Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;da Kurtuluş savaşında hizmetleri olan ve Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlatan asker talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]]: PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulunan talebesi&lt;br /&gt;
* [[Ceylan Çalışkan]]: Bediüzzaman&#039;ın sevkiyle iman hizmeti için Urfa&#039;ya gelip 6 ay hizmet eden talebesi&lt;br /&gt;
* [[Abdullah Yeğin]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hüsnü Bayramoğlu]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hayat-ül Harrani]]: Urfa Harran’daki zâviyesinde irşad faaliyetinde bulunmuş olan ve iyi hali ve kerametleriyle tanınan veli zat.&lt;br /&gt;
* [[Abdülkadir Badıllı]]: Urfa&#039;da genç yaşında Risale-i Nuru tanıdıktan sonra vefatına kadar Urfa ve havalisi başta olmak üzere iman ve Kur&#039;an hizmetinde bulunmuş nur talebesi.&lt;br /&gt;
* [[Salih Özcan]]: Özellikle hariç memleketlerde Risale-i Nur ile hizmet etmiş ve Bediüzzaman&#039;ın vasiyetinde ismi geçen Urfalı nur talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mahmut Kamil Toker]]: Urfa&#039;da yetişmiş din âlimlerinden olup Risale-i Nur’un ehemmiyetini tam takdir ettiğini Üstad el yazma Emirdağ Lahikasında geçen bir mektupta sitayişle beyan etmiştir.&lt;br /&gt;
* [[:Kategori:Kabri Urfa&#039;da Olanlar|Risalelerde bahsi geçen kişilerden kabri Urfa&#039;da olanların listesi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61055</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61055"/>
		<updated>2026-02-27T07:53:08Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şehir]]&lt;br /&gt;
[[Dosya:Balıklıgöl.jpg|thumb|left|Balıklıgöl]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Şanlıurfa&#039;&#039;&#039; veya eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde yer alır ve bu bölgenin en kalabalık şehridir. Peygamberler diyarı olarak bilinen bu şehirde Hz. Eyyûb&#039;un (as) kabr-i şerifi vardır. Hz. İbrahim&#039;in doğum yeri hakkında en kuvvetli ihtimal Urfa&#039;dır. Ayrıca halk hikâyelerinde ve dini inançlarda Hz. İbrahim&#039;in Kral Nemrud tarafından ateşe atılma hadisesinin Urfa&#039;da gerçekleştiğine inanılır. Hz. Yakub, Hz. Şuayb, Hz. Musa ve Hz. İsa&#039;nın Urfa&#039;da menzili ve konakları olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 12.000 sene öncesine tarihlenen ve dünyanın bilinen en eski tapınağı olan Göbeklitepe yine Urfa sınırları içindedir.&amp;lt;ref&amp;gt;https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa ilk olarak Hz. Ömer zamanında 639 yılında Müslüman Araplar tarafından fethedildi. Zaman zaman hıristiyan ve müslümanlar arasında el değiştiren şehir 1516&#039;da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı sınırları içine katıldı. 1919 yılında önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler (orduya yardımcı olarak görev alan halk gücü) tarafından işgalden kurtarılmıştır. Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından adı 2004&#039;te Şanlıurfa olarak değiştirilmiş, 2016&#039;da ise TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya Ziyaretleri&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır. İlk olarak, 1910 yılı Mart başlarında İstanbul&#039;dan ayrıldıktan sonra Şam&#039;a giderken 1910 yılının yaz aylarından sonra Van&#039;dan başlayarak Hakkari, Bitlis, Muş, Ağrı, Diyarbekir ve Urfa Şehir merkezleriyle etrafındaki bazı köy ve aşiretleri dolaşarak Meşrutiyet hakkında bilgi verdi. Buralarda sorulan yüzlerce suale cevab verdi. Şehir merkezlerinde de konferanslar tertibledi. Urfa&#039;ya geldiğinde medreseleri ziyaret etti ve birkaç gün medreselerde misafir kaldı. O sıralarda 32 yaşlarında olan Bediüzzaman&#039;ı tanımayan birkaç polis o zamanın bir aşiret reisi gibi olan kıyafetinden dolayı Bediüzzaman&#039;a ilişse de Urfa Meb&#039;usu Meşhur Siverekli Ali Efendi&#039;nin tanıtmasıyla meşhur Molla Said olduğu anlaşılınca polisler ondan özür diledi. Ali Efendi&#039;de bir hafta kadar misafir kalan Bediüzzaman gündüzleri Urfa&#039;daki medreseleri ve Ulemayı ve ayrıca Suruç ve Birecik dahil köy ve kazaları ziyaret etti. Urfa&#039;da Yusuf Paşa Camii’nde halka hitaben 1,5 saatlik bir konuşma yaptı. Bu doğu seyahatlerinden sonra Münazarat ve Muhakemat eserlerini yazmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya ikinci gelişi vefatından 2 gün öncedir. 20 Mart 1960 pazar günü Isparta&#039;dan talebeleri [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]], [[Bayram Yüksel]] ve arabayı kullanan [[Hüsnü Bayramoğlu]] ile birlikte sabah saat 9&#039;da ayrıldı ve 21 Mart 1960 Pazartesi günü sabah saat on-onbir sıralarında Urfa&#039;ya ulaştı. İpek Palas oteline yerleşti. Normalde ziyaretçi kabul etmeyen Bediüzzaman 1,5 gün boyunca ziyaretlerine gelen herkesi ağır hasta haliyle kabul etti. Zamanın hükümeti ise endişe içinde Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;yı terk etmesini istedi. Bediüzzaman&#039;ın buna cevabı &amp;quot;Urfa&#039;ya ölmeye geldim&amp;quot; oldu. Ramazan&#039;ın 25. gecesine karşılık gelen 23 Mart 1960 gecesi vefat etti. Büyük bir kalabalıkla kılınan cenaze namazından sonra Urfa&#039;daki Halil İbrahim Dergâhına gömüldü. Gömüldüğü yer aslen 1952 senesinde Şeyh Müslim Hafız Efendi&#039;nin Mevlid-i Halil Camii avlusunun kuzey tarafına yaptırdığı ve &amp;quot;sahibi yakında gelecek&amp;quot; dediği türbe yeriydi. Ancak Bediüzzaman vasiyetinde kabrinin gayet gizli, bir iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmediği bir yerde olmasını ve kabrinin ziyaret edilmesi yerine uzaktan Fatiha okunmasını beyan etmişti. Vefatından 3,5 ay sonra, 12 Temmuz 1960&#039;ta, 27 Mayıs ihtilalini yapanlar tarafından kabri kırılarak açıldı ve kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Nursi]] &#039;den zorla alınan muvafakatname ile galvanizli bir tabut içinde uçakla Afyon askeri havaalanına, oradan da arabayla bilinmeyen bir yere götürülerek kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid ]]&#039;in de hazır bulunduğu ortamda gömüldü. Gömüldüğü yerin daha sonra Isparta Doğancı mezarlığı olduğu ve tabutla gömüldüğü yıllar sonra anlaşılmış ve talebeleri kabrini buradan bilinmeyen bir yere nakletmişlerdir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Urfa&#039;da Risale-i Nur ile İman Hizmetlerinin Başlaması&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların birinci talebesi Hulusi bey Mondros mütarekesinden sonra Viranşehir ile Urfa ortasında bir kamp kurarak Urfa&#039;daki Fransızların Mardin&#039;in Ermeni ve Hıristiyanlarıyla muhaberelerini kesmek ve aynı zamanda Urfa&#039;nın kurtuluşunda çalışan kimselere harp usulunü bilen adam yetiştirme hizmetlerinde bulunmuştu. 1948-49&#039;da Albay rütbesiyle Kars&#039;dan Urfa Askerlik Şubesine tayin olduğunda Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlattı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Mevlana Halid-i Bağdadi&#039;den kendisine ulaşan müceddidlik cübbesini iki kat yatak, bir portatif somya, büyük bir sandık dolusu en kıymetli ve hususi el yazma, müsahhah Nur kitapları ile birlikte 1951 sonlarında Urfa&#039;ya gönderdi ve kendisinin de yakında Urfa&#039;ya geleceğini söyledi (fakat ancak vefatından 2 gün önce gelebilmiştir).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman talebesi Ceylan Çalışkan&#039;ı iman hizmeti için 1950&#039;de 6 aylığına Urfa&#039;ya gönderdi. 1951 yılı içinde talebesi Abdullah Yeğin&#039;i Ceylan Çalışkan&#039;ın yerine Urfa&#039;ya Nur hizmeti için gönderdi. Bu sıralarda yakın talebelerinden [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]] PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulundu. Daha sonra talebesi [[Hüsnü Bayramoğlu]]&#039;nu da yanlarına gönderdi. Böylece Bediüzzaman&#039;ın 3 talebesi Urfa&#039;da 1,5 sene kadar kaldı. 1953 başlarında Urfa&#039;da Nurculuk yapmak, çocuk okutmak vesaireden tevkif edildiler ve Urfa hapishanesinde 40 gün kadar yattılar. Türkiye&#039;de Nurculuk dosyalarını birleştirmek isteyen Isparta savcılığının sevkiyle Urfa&#039;dan Isparta&#039;ya götürülüp Isparta&#039;da 2 ay kadar hapis kaldılar. Tahliyeden sonra İstanbul&#039;da Üstad&#039;ın yanına gittiler. Bediüzzaman Abdullah Yeğin ile [[Hüsnü Bayramoğlu]]nu 1953 yılı yaz aylarında tekrar Urfa&#039;ya gönderdi. Bu arada Risale-i Nur&#039;u çoğaltmak için İnebolu ve Isparta&#039;da kullanılmaya başlanan teksir makinelerine ilave olarak talebesi Abdülkadir Badıllı&#039;nın gayret ve maddi fedakarlığıyla Urfa&#039;ya da bir teksir makinesi alındı.&amp;lt;ref name=&#039;a&#039;&amp;gt;Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı&amp;lt;/ref&amp;gt; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bu Konu Hakkında Risale-i Nur&#039;daki Derslerin Özeti==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman talebesine yazdığı bir mektupta Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i Nuriye&#039;nin ileride teşekkül etmesini kuvvetle ümit ettiğini belirtmiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;nın taşıyla toprağıyla mübarek olduğunu ve hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmünde olduğundan Nurların Urfa&#039;da yerleşmesi halinde o üç memlekette intişarına vesile olacağını söylemiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;ya gönderdiği genç talebelerinin (Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram) 1953&#039;te Urfa&#039;da Nurculuk yapmak ve çocuk okutmak gibi sebeplerle mahkemeye verildiklerinde yaptıkları savunma &amp;quot;Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&amp;quot; başlığıyla Nur Çeşmesi adlı küçük kitapta yer alır.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;yı kendi öz vatanı Nurs gibi sevdiği ve ahalisine akrabası gibi dua ettiği için oraya talebelerini gönderdiğini, Urfa ve havalisine doğum yeri olan Nursdan ziyade ehemmiyet verdiğini ve bazı mühim sebepler olmasaydı hayatının son kısmını orada geçirmek istediğini söylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bilgiler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Diğer İsimleri:&#039;&#039;&#039; Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İnşa/Kuruluş Tarihi:&#039;&#039;&#039; MÖ 10.000 seneleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Niteliği:&#039;&#039;&#039; Şehir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Yüzölçümü (km2):&#039;&#039;&#039; 20.000 (Şanlıurfa vilayeti)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kıta:&#039;&#039;&#039; Asya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Ülke:&#039;&#039;&#039; Türkiye&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Vilayet/Eyalet:&#039;&#039;&#039; Şanlıurfa &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İlçe/Kasaba:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Mahalle/Köy:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Harita konumu:&#039;&#039;&#039; [https://maps.app.goo.gl/3PPDDyDDgzZ9GgFfA]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Nurpedia Haritası Konumu:&#039;&#039;&#039; [https://www.google.com/maps/d/u/1/edit?mid=1VylFzlFJnLWKSm5J4fdWFrN-JxPgHAQ&amp;amp;ll=37.12176027602784%2C38.61115058115234&amp;amp;z=12]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#1|{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#3|{{Arabi|اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık, fedakâr kardeşimiz Hacı Ali!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gönderdiğiniz kıymettar ve bilhassa Hazret-i Üstadı pek çok sevindiren mektubunuzu aldık. Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, bu zamanda kâfidir. On sene medresede okuyanlar, Risale-i Nur’la bir senede aynı istifadeyi ettiklerine şahit, binler ehl-i ilim var. Madem Hacı Kılınç Ali bir buçuk sene bütün Risale-i Nur eczalarına sahip çıkmış, kısmen okumuş; nazarımızda yirmi senelik bir Nur talebesidir. Ben her sabah haslar içinde onun ismiyle bütün manevî kazançlarıma, defter-i a’maline geçmek için hissedar ediyorum. Öyle ise o da bütün hayatını Risale-i Nur’a vermeye mükelleftir. Demek, şimdiye kadar Camiü’l-Ezhere gitmeye muvaffak olmaması ehemmiyetli bir hikmet içindir ki Nurlar ona kâfi imiş. Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan [[Urfa]]’da bir medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz. Kılınç Ali ile beraber Eski Said’in gayet kıymettar bir talebesi olan Şam’daki Molla Abdülmecid, Urfa’daki Nur’un talebelerinden Seyyid Salih ve onun yanına giden Nur’un fedakâr bir talebesiyle muhabere etsinler. Ben hem Molla Abdülmecid’e hem Hacı Ali’ye hem Şam’daki Risale-i Nur’la alâkadar olanlara pek çok selâm ediyorum. Ve dualarını ve o mevki-i mübarekede bana dua etmelerini rica ediyorum.” dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, kahraman kardeşimiz Hacı Ali; Hazret-i Üstad daima sizin fedakârlığınızı izhar buyuruyorlar. Biz de sizi tahsinlerle tebrik ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın hizmetinde bulunan kusurlu Sungur, [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]], Ziya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Birinci_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#17._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Râbian: Gerek Hüsrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. [[Urfa]]’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallah onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâmisen: Reisicumhurun nutkundan gelen müjdeli istihracın tahakkuk etmesini eltaf-ı İlahiyeden niyaz ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâdisen: Nur’un neşri ve fütuhatı için Rahîm ve Kerîm Rabb’imiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız lillahi’l-hamd devam ediyor. Akşamları Nurlu cemaatten mürekkeb fakirhanemize gelen cemaate tedrisat-ı Nuriyede devam olunuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: “Büyük Doğuculuk siyasî bir teşekkül müdür?” diye sordum. “Evet” dedikleri için “Sizin yalnız imanî ve Kur’anî mesaildeki müşküllerinizi ve izahını arzu ettiğiniz noktaları Risale-i Nur’un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuurum taalluk etmeden Risale-i Nur dairesinde istihdamdan ibarettir. İman ve Kur’an meselelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigal edemem.” mealinde cevap verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur’anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim. Malatya, Urfa, Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizane yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesai-i Nuriyem böyledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhibb-i muhlisiniz Hulusi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#1._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Çok muhterem kardeşimiz Salih,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız sana ve iki dindar ve hakiki milletvekillerine çok selâm ve dua eder, sana ve onlara “Bin bârekellah” der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben çok zaman evvel bekliyordum ki [[Urfa]] tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sahip olmaya çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki Seyyid Salih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havalinin çok kıymettar ve hamiyetkâr ve dindar iki milletvekili Nurlara sahip çıkmaya başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar tarafından istedikleri halde, ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Seyyid Salih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşâallah Kur’an ve imana tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehra ve Mısır’daki Camiü’l-Ezherin küçük bir numunesi haline getirmeye vesile olmaya ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiyenin bir numunesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlahiyeden ümit ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem madem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise [[İbrahim (as)|İbrahim Halilullah]]’ın bir menzilidir. İnşâallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz-ı hürmet ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur hizmetinde bulunan kardeşiniz Ziya ve Mehmed&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah dua ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana dua etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#13._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Nur Kahramanı Hüsrev’in Bir Mektubudur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlem-i İslâm merkezlerindeki mübarek Müslüman kardeşlere!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sizleri, bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Eserleriyle fuhûl-ü ulemanın ve fuhûl-ü müfessirînin en yükseği olan Bedîüzzaman Hazretlerine, kıymettar ve mübarek bir mücahid âlim tarafından yazılmış olan bir tebriği takdim etmiştik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bedîüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdığı cevabî mektuplarında o kıymettar, bînazir Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiş ve Anadolu’da Kur’an ve iman kahramanlarının halefleri olan Nurcularla, Arabistan’daki hakikat-i Kur’aniyeye müteveccih İslâmları, iki kardeş olarak hizbü’l-Kur’an’ın dairesi içinde çok saflardan iki mütevafık ve müterafık saf teşkil ettiklerini müjdelemiş ve o mü’min kardeşlerimizin Risale-i Nur’la ciddi alâkalarıyla beraber, bir kısmını Arapçaya tercüme edip neşretmek niyetlerinizden fevkalâde memnun olduklarını ve mübarek İslâm cemaatlerinin [[Urfa]]’daki Nur şakirdleriyle ve Nur eczalarıyla himayetkârane alâkadar olmasını yazmaklığımızı bizlere emretmiş bulunuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Nur_Kahramanı_Hüsrev’in_Bir_Mektubudur|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Isparta’daki Hayatından Muhtelif Safhalar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]] ve Diyarbakır’daki faal Nur talebeleri birer medrese-i Nuriye kurdular. Risale-i Nur’u her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemaate okumak suretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe-i ulûmun şerefini ihya ettiler. Şark havalisinde büyük hizmet-i imaniye îfa olundu. Bir aralık Diyarbakır’da orada Nurlarla imana ve Kur’an’a hizmet eden [[Mehmed Kayalar|faal bir Nur talebesi]] aleyhine dava açıldı, beraetle neticelendi; mü’minlerin sürur ve minnettarlığına vesile oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların Neşri: Anadolu’nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa medrese-i Nuriyeleri yalnız bulundukları muhitte değil, çok geniş bir sahada hizmet-i imaniyede bulundular. Bu hizmetleri yalnız bir kişi değil, bir merkez değil, yalnız malûm şahıslar değil; hizmet-i Kur’aniye olduğu için pek çok vecihlerde, pek çok zatlar tarafından îfa edildi. İsmi bilinmeyen nice hâlis talebeler, sadık mü’minler, bu hizmet-i kudsiyede çalıştılar, nur-u Muhammedî’nin yayılmasına gayret ettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Isparta’daki_Hayatından_Muhtelif_Safhalar|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem Hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müsaadenizle bir iki maruzatımı mecburen söyleyeceğim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi bu vatanın her tarafında ve âlem-i İslâm’ın hattâ diğer ecnebi memleketlerinin mühim merkezlerinde Kur’an namına intişar etmiş ve milyonlarla kimselerin imanlarını taklitten tahkike çevirmiş ve bu millete en kıymetli ve büyük tesirini feyizli dersleriyle ispat etmiş, Kur’an’ın nuru Risale-i Nur’un neşretmemesi ve bizim gibi hayatı tehlikede, imansızlık ve dalalet vâdilerinde koşan bîçarelerin okumaması için dinimizin gizli düşmanları olan komünist veya tabiiyyun olan farmasonlar türlü desiselerle adliyeleri ve hükûmetleri şaşırtmak için çok çalıştılar. Kaç defa Nurları okuyan mübarek talebeleri ve başta dâhî bir mütefekkir ve kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’yi mahkemelere verdirdiler. Eskişehir, Isparta, Denizli, Ankara, Afyon, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri… Neticede gizli ders, tarîkatçılık, cemiyet kurmak gibi ittihamların tamamen hilaf-ı hakikat olduğu ispat edilerek beraetler verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahkemelerce tebeyyün etti ki: Risale-i Nur serâpa İslâmiyet, Kur’an, iman hakikatlerinden ibarettir ve Nur talebeleri Kur’an’a kopmaz rabıtalarla bağlanmışlardır. Dini hiçbir şahsî, dünyevî, süflî menfaatlere âlet etmedikleri ve sadece rıza-yı İlahî için çalıştıkları güneş gibi tezahür etti. Çünkü Risale-i Nur bin seneden beri İslâmiyet aleyhine ve insaniyet zararına tahribatçı, küllî cereyanlara karşı sarsılmaz delil ve hüccetlerle tam mukabele edip din düşmanlarının temellerini dağıtıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte biz de bizim ebedî hayatımızı ve ebedî saadetimizin anahtarı imanımızı bu dalalet asrında bize kazandıran Risale-i Nur’u okurken ve yazdıklarımızı tashih ederken sanki dinsiz, komünistlerin saçma ve düzmece zehir saçan evraklarını okuyormuşuz gibi yakalanıp mahkemeye veriliyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Masum dindarların aleyhinde olan dinsiz komünistler hem etrafa evham vererek bizim gibi gurbette, yalnız dersleriyle alâkadar, siyasetten hattâ dünyadan habersiz iki üç talebenin birkaç kişi yanına gelip gitmesiyle ve onların kendi derslerini bir iki kişinin dinlemesiyle hem bizi hem adliyeyi hem zabıtayı manasız meşgalelerle uğraştırıyorlar. Her asırda en az üç yüz elli milyon mensubu bulunan, milyonlarla hâfızların lisanında her zaman tekrarlanan Kur’an’ımızın emsalsiz tefsiri Risale-i Nur talebeleri olan bizleri, hayatımızdan daha çok sevdiğimiz imanî derslerimizden mahrum etmek istiyorlar. Habbeyi kubbe yaparak, formalitelere uydurarak, bir isim takarak, lastikli bir kanun maddesine rast getirip bizi kanunen mes’ul göstermek istiyorlar. Fakat âdil, vicdanlı hâkimler neticede hakikati meydana çıkarıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: Bu son defa Afyon Mahkemesi dört sene devam ettiği halde, sonunda zaten serbest olan Risale-i Nur yine serbest bırakıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün yüksek makamlara verilen Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî’nin müdafaasından bir küçük parçası şu ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Haşirdeki mahkeme-i kübraya bir arzuhaldir ve dergâh-ı İlahiyeye bir şekvadır ve bu zamanda Mahkeme-i Temyiz ve istikbaldeki dârülfünunların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
… Ben de otuz kırk sene hayatımı bilenleri ve Nur’un binler has şakirdlerini işhad ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngiliz’in Başkumandanı İslâm içinde ihtilaf atıp hattâ Şeyhülislâmı ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilafçı, ittihatçı fırkaları birbirine uğraştırmasıyla ve Yunan’ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvat-ı Sitte” eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab ve neşretmekle o kumandanın dehşetli planını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara’ya kaçmayan ve esarette Rus’un Başkumandanının idam kararına ehemmiyet vermeyen ve 31 Mart Hâdisesi’nde sekiz taburu bir nutukla itaate getiren ve Divan-ı Harb-i Örfîde, mahkemedeki paşaların; sen mürtecisin, şeriat istemişsin diye suallerine karşı idama beş para ehemmiyet vermeyip “Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise bütün cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciyim ve şeriatın bir tek meselesine ruhumu feda etmeye hazırım.” diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevk edip idamını beklerken beraetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken ve onlara teşekkür etmeyerek “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da Divan-ı Riyasette M. Kemal ona hiddetle dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyan edesin, sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilaf verdin.” Ona karşı “İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir… Hainin hükmü merduddur…” diye kırk elli mebusun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri alan ve altı vilayet zabıtası ve hükûmeti asayişin ihlâline dair bir tek madde kaydetmeyen ve yüz binlerle Nur şakirdlerinin hiçbir vukuatı görünmeyen, hiçbir şakirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslah eden ve yüz binler nüsha Risale-i Nur’dan intişar etmekle beraber menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmi üç sene hayatının üç hükûmet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur’un kıymetini bilen yüz bin şakirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle ispat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazip edenlere beddua etmeyen bir adam hakkında “Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, öyle ise suçludur.” diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler, yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i kübrada hesabını verecekler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir İslâm kahramanı ve bu asrın ve istikbalimizin bir hidayet serdarı ve eşine rastlanmayan İslâmiyet fedaisi Bedîüzzaman’ın eserlerini okumak; dinsizlerin, komünistlerin, imandan bîhaberlerin elbette işine gelmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız Bedîüzzaman’ın beyanı ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur koca bir cennetin fiyatı olacak bir servet ve hayat-ı ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve hakikate muarız bütün feylesofları ilzam edip hayrette bırakacak bir keşfiyattır. Risale-i Nur sahabe-i kiramın âlî seciyesini ve Hazret-i Peygamber (asm) nurani meşrebini beyan eden bir nur ve feyiz hazinesidir. Risale-i Nur bu asırda Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesi; hakiki, yüksek ve parlak bir tefsiridir. Risale-i Nur şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğunu yüz binlerle kimseler tarafından idrak ve tasdik edilen bir eser külliyatıdır. Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikatü’l-hakaike yol açmış cadde-i kübra-i Kur’aniyedir. Bunun içindir ki Avrupa’nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerh edilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hakikatler içindir ki Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaşımla tashihat yaparken yakalanıp müsadere edilen, Denizli’de beraet eden ve Temyiz’in de tasdik ettiği büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin bir yerinde, kâinat Hâlık’ını ve sahibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zatın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitap, bizim Hâlık’ımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel manevî i’caz-ı Kur’aniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri gördü ve Risaleti’n-Nur bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki onun üstadı ve menbaı olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniye olan [[Yirmi Beşinci Söz]] ve [[On Dokuzuncu Mektup]]’un âhiri Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki kim görmüş ise değil tenkit ve itiraz belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte muhterem heyet-i hâkime! Madem hakikat budur. Ben de Üstadım gibi derim: “Madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem gözünü kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar. Ve madem cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz talebeler Risale-i Nur’un güneş gibi hakikatlerine karşı gözümüzü kapayamıyoruz…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakikat-i Kur’aniye güneşi ise üflemekle sönmez. Nurlananlar da Nur yolundan hiçbir beşerî kuvvetle dönmez. Gizli din düşmanlarımız zabıtayı, hükûmeti, adliyeyi iğfal etmeye çalışanlar dünyamızı başımıza ateş yapsalar Nurları okuyacağız ve yazacağız. İnşâallah adalet namına hareket edenleri, o müfsidler aldatamayacaklardır. Diğer mahkemelerde hak namına adalet için çalışanların Kur’an’ın lemaatı ve tereşşuhatı olan ve beşeri gaflet sersemliğinden ikaz eden Risale-i Nur’u serbest bırakmaları gösteriyor ki zikrettiğim gibi bu asrın Kur’an dellâlı olan Risale-i Nur’a herkesin çok büyük ihtiyacı vardır. Ve Risale-i Nur şahsî, süflî, dünyevî menfaatlere âlet olamıyor. Bizim gibi masum dindarlara musallat olanlar ve onları imanî derslerinden ayırmayı tevehhüm edenler, laiklik prensibini dinsizliğe ve komünizme âlet etmek isteyenlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asrımızın dâhîsi büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile: Ekser-i enbiyanın Şark’ta ve Asya’da zuhurları ve ağleb-i hükemanın Garp’ta ve Avrupa’da gelmeleri kader-i ezelînin bir işaretidir ki Asya’da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen Asya’da hüküm süren, dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Hakîm, bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El-iyazü billah, Kur’an küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak; akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebep olmak akıldan uzak değildir. Evet Kur’an, ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zincirdir, bir hablullahtır. Cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur’an-ı Azîmüşşan’ın hakiki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmi sekiz seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlahiye ve sönmez bir mu’cize-i Kur’aniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vazgeçirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bütün bu cerhedilmez hakikatlerden sonra, yine evet Risale-i Nur’la meşguliyete dünyada hiçbir âdil mahkeme suç diyemez. Fakat size bir ad takıp bir bahane ile işkence yapmak istiyorlar, denilse: Ben de derim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kadıoğlu Camii mevkiinde mukim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Abdullah Yeğin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizlere yapılan gizli mektep zan veya ittihamı bütün bütün hakikat hilafınadır. Çünkü bulunduğumuz cami önünde çeşmeler var, buraya ve camiye günde iki yüz kişinin gelmesi, böyle bir yerin gizli olamayacağı, çocukların dahi bileceği bir hakikattir. Hem bizim şehrin en işlek bir yerinde kalmamız gösteriyor ki gizlilikle ve gizli şeylerle alâkamız yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mektep açmışsınız sözü de büsbütün yanlış bir şâyiadır. Bunu işitenler gülüyorlar. Biz Kur’an-ı Kerîm’in gayet parlak ve yüksek tefsiri Risale-i Nur’a çalışan talebeleriz. Evet, aslâ inkâr etmeyiz. Biz okurken gelip dinleyenler oluyor, bu bir mektep midir? Şahitlerin görüşleri doğrudur fakat hükümleri yanlıştır, hakikat hilafınadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz o gün arkadaşımla kendi elimizle yazdığımız iki adet Âyetü’l-Kübra Risalesi’ni tashih etmek için beraber okuyorduk ve o iki arkadaş da dinliyordu. Bu vaziyette, sanki komünistlerin ve dinsizlerin eserlerini okuyormuşuz gibi hem adliyeyi hem zabıtayı hem mahkemeyi bizimle meşgul ederek bir bahane ile mahkemelere sevk ettiriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sizlerin de bildiğiniz gibi Urfa’nın ekseri evlerinde dinî bir kitabı, biri okuyup diğerleri dikkatle dinliyorlar. Hem bir yerde, yasak olmayan bir eseri okuyup başkalarının dinlemesiyle bir mektep mi açılmış olur? Sadece kitap okumak ve dinlemekten ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu vaziyetten anlaşılıyor ki biz yalnız bu asırda Kur’an’ın yüksek ve parlak bir tefsiri ve kâinatta en yüksek olan iman hakikatlerini beyan eden Risale-i Nur’u okuyoruz. İmanî ve İslâmî kitapları okuyup dinlemeye tedrisat süsü vermek, kuvvetli bir icbarla üzerimize mektep açmışsınız etiketini yapıştırmaya gayret etmek olduğunu; bizim masum, dindar, iman ve âhiretiyle meşgul olan gençler olduğumuzu herkesin bildiği gibi sizce de malûmdur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem dâhî mütefekkir Üstadımız Bedîüzzaman otuz seneden beri siyaseti terk etmiş {{Arabi|اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ‌}} demiş ve talebelerine de “Biz imanın cereyanındayız, gayemiz rıza-yı İlahiyedir, siyasî cereyanlara girmeyiniz.” diye ders verdiğinden hiçbir siyasî ve dünyevî süflî şeylerle alâkamız yoktur. Hem altı vilayetin zabıtası, Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî hakkında: “Bedîüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri imanla kafalara bir yasakçı bırakıp emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar.” diye rapor vermişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizim bütün okuyup yazdığımız ve daima meşgul olacağımız Risale-i Nur, bütün mahkemelerde beraet etmiş ve sırf İslâmiyet ve iman ve Kur’an hakikatlerinden ibaret olduğu güneş gibi tezahür ederek kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Son Afyon Mahkemesinde bütün kitap, risale ve mektupları iade etmeye ittifaken karar vermişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur: Yüz otuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur’aniyeyi mezc ve telif ederek, bu asra kadar hiçbir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatçe, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika’ya kadar inkişaf etmiş. Müellifi büyük İslâm dâhîsi Bedîüzzaman Said Nursî Risale-i Nur hakkında şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, manevî hakikatleri ve iman ilmini Avrupa’nın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken ispat eder. Risale-i Nur, hal ve istikbalin ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevap verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. Risale-i Nur’da başka eserlerden nakil yoktur, Kur’an’ın mu’cize-i maneviyesidir. Risale-i Nur, yüz manevî keşfiyatı hâvi ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır. Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. Risale-i Nur, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüz binlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un gayet hârika bir cüzü olan Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin beyanı vechiyle: Madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Bir saadet-i ebediyenin, bir hayat-ı bâkiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan imanı sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’la mübareze edilmez, o mağlup olmaz, yirmi senedir en muannid feylesofları da susturuyor. (Şimdi yirmi sekiz sene oldu.) İman hakikatlerini güneş gibi gösteriyor, bu memlekete hükmeden onun kuvvetinden istifade etmek gerektir. Risale-i Nur, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Onun talebeleri başkalara benzemezler, mağlup olmazlar. Risale-i Nur’u mağlup edebilmek için kâinatı elinde tutan bir kuvvet lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Risale-i Nur dünyevî işlere, şahsî ve süflî menfaatlere âlet olamaz. Güneş gibi hakikat-i imaniye ve Kur’aniye yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi o hakikati tanıyan, Risale-i Nur’u değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Risale-i Nur’un vazifesi ise hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatleriyle gayet kat’î ve en mütemerrid zındık feylesofları da imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’an’a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur’u hiçbir şeye âlet edemeyiz ve bilfiil öyleyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin seneden beri Kur’an’ın bayraktarı ve mücahidi ve âlem-i İslâm’ın kahraman mücahidi olan ve Kur’an’ı cihanın cihat-ı sittesinde ilan eden necip ve mübarek kahraman ecdadımızın evlatlarını nur-u imandan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefahir-i âliyesine zıt olarak maddî ve manevî helâketlere maruz bırakmak olan dehşetli sû-i kasdlara ve o kahraman ecdadın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrum etmek olan dehşetli dinsizlik telkinlerine karşı; Kur’an-ı Kerîm’in on dördüncü asr-ı Muhammedîdeki (asm) aziz dellâlı ve bu asrın bir hidayet medarı ve bu müthiş zamanın müthiş zulümatına karşı Nur-u Kur’an’la mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur’un yüz binler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur’anî tesis eden muhteşem kahramanı Bedîüzzaman Said Nursî ve yüz bin başlar feda oldukları hakikate başımız dahi feda olsun diyerek nur-u İslâm’ı söndürmek ve nur-u imanı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden; istibdatlara, icbarlara karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza ve şeref-i imanı âleme ilan eden, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan kalb-i münevverlerine gelen ve iman hakikatlerini güneş gibi parlak delil ve hüccetlerle ispat eden ve Risale-i Nur’la dinsizlik, dalalet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silah edip vatan ve millet ve İslâmiyet’e hıyanet etmem ve hakikat-i Kur’an’a feda olan bu başı zalimlere eğmem.” diyen ve ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dava ettiği gibi bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bedîüzzaman ve Risale-i Nur’dan bizi uzaklaştıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur. Hem Risale-i Nur iki hayatımızın halâskârı ve sermaye-i ömrümüz ve gaye-i hayatımızdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar eğer mümkün olsa derimizi kâğıt ve kanımızı mürekkep yapıp yine Risale-i Nur’u yazacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime bilsinler ki: Halife-i rûy-i zemin Hazret-i Ömer (ra) hilafeti zamanında âdi bir Hristiyan ile birlikte mahkemede muhakeme oldular (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu hakikati Üstadımız İstanbul Adliyesinde beyan etmiştir.&amp;lt;/ref&amp;gt;). Halbuki o Hristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki: Adalet hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirlik güdemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bunun içindir ki mahkemede kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i imandan bütün gelenler maziye gidenlere mağfiret dualarıyla ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binaen Denizli Mahkemesinde demiştim: Mahkeme-i haşirde milyarlar ehl-i imandan davacılar tarafından, Kur’an hakikatlerine hizmet eden Nur talebelerini mahkûm ve perişan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Serbestiyet kanunlarıyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cemiyetlerine müsamahakârane bakıp ilişmediğiniz halde; vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan, vatandaşları ölümün idam-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan Risale-i Nur talebelerini hapisler ve tazyiklerle perişan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa ne cevap vereceksiniz, biz de sizlerden soruyoruz diye o zaman onlara demiştim, o zaman o insaflı ve adaletli zatlar bizi beraet ettirdiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Hâkimler! Bu âlî hakikatlere rağmen bize deseniz ki sizi mahkemeye sevk ettirmek ve biçilmiş bir kaftan giydirmek istiyorlar. Bu takdirde şu âyet-i kerîmenin kale-i kudsiyesine iltica ediyorum: {{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesinde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsnü Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır_(2)|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Vukufsuz Ehl-i Vukufa Cevap&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Medar-ı hayret bir taarruzdur ki; kırk küsûr sene (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu cevap 1953 senesine aittir. (Naşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;) evvel yazılmış ve mükerreren tab&#039; edilmiş bir meseleyi, [[Urfa]] Ehl-i Vukufu bütün bütün yanlış mânâ vererek; hem güya bu sene yazılmış diye bir propağanda namı vermişler. O mesele de budur:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eski Harb-i Umumi&#039;nin bidayetinde ve içinde, o harpte müttefikimiz olan Alman&#039;la alâkamızı kırmak ve Garplılaşmak perdesi altında bir purutluğa, yani siyaseti dinsizliğe alet yapmaya çalışan bazı münafıklar diyordular ki: &amp;quot;Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dinimize zarar verecek...&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de o zaman demiştim: &amp;quot;Sosyalistlik İslâmiyete ilişemez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat Garblılaşmak, İngiliz ve Fransızın medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenalıkları iyiliklerine galebe eden böyle medeniyet; bizim müttefikimiz olan Almanın sosyalistliği dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyorum&amp;quot; diye o zaman demiştim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte mes&#039;elenin hakikati bu iken, kırk sene evvel bu mes&#039;ele yazılmış ve neşredilmiş, kimse ilişmemiş ve mahkemelerde beraat görmüşlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi hasta olduğum için, müdde-i umumî ifademi almaya yanıma geldi ve dedi ki: &amp;quot;Urfa&#039;daki ehl-i vukuf Hutbe-i Şamiye&#039;nin zeylindeki vecizelerden, &amp;quot;sosyalistlik Garbî medeniyetlere müreccahtır&amp;quot; diye olan kelimesine bolşevikliğin lehinde bir propaganda yapılıyor&amp;quot; demişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim. Bolşeviklik ayrı, sosyalistlik ayrıdır. Sosyalist Alman nerede? Komünist Rus nerede? Hem bu kadar mânâsız, kırk küsür sene evvel yazılan bir meseleden dolayı Nur&#039;un Urfa&#039;daki üç kahraman talebelerini hapsettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine müdde-i umumî dedi ki: &amp;quot;Ehl-i vukuf bir cümleyi daha medar-ı mes&#039;uliyet yapıyor, o da: Sizin M. Kemâl&#039;e &#039;Kemal, namaz kılmayan haindir&#039; dediğindir.. Hem: Namaz kılanlarla kılmayanlar arasına bir tefrika sokuyor. O halde suçludur.&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim: &amp;quot;Yüzer ayât-ı Kur&#039;âniyede müslümanlar için en büyük hakîkat, imandan sonra namaz olduğunu mükerreren emrediyor. Hem o zaman Meclis-i Meb&#039;usanda benim M. Kemâl&#039;e bu sözü söylediğim halde, o bana ilişmediği ve itiraz etmediği halde; otuzbeş sene sonra böyle vukufsuz ehl-i vukufun yanlış raporlarıyla Nur&#039;un kahraman fedailerine ilişmek, bence Rus hesabına bir propagandadır veya Rus hesabına propagandaya alet olmuşlardır ki, Kur&#039;ânın hakâikiyle Komünist Rus&#039;a cephe alan ve tam mücadele eden dinin fedailerine ilişiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said-i Nursî &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Vukufsuz_Ehl-i_Vukufa_Cevap_(Asar-ı_Bediiyye)|Asar-ı Bediiyye]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
HAZRET-İ ÜSTAD&#039;A MERSİYE ŞEKLİNDE BİR HİTABE&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kutlu olsun, mutlu olsun sana ol âlî makam,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fitnenin narı hemen oldu sana berd ü selâm&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&#039;nın topraklarında değildir Üstadımız&amp;lt;ref&amp;gt;Bu şiir, Üstadımızın irtihalinin hemen akibinde yazıldığından ve henüz Üstadımızın kabr-i pürmünevverleri vahşî canavarların saldırısına uğramamış olduğundan, kerametkârane bir nevi îma-i ihbarîden hâlî değildir gibi bana geliyor. (Nâşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pek sıcak kardeşlerin kalbindedir serdarımız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Kızıl_İcazdan_Bazı_Parçalar_(Mesnevi_Badıllı)#HAZRET-İ_ÜSTAD&#039;A_MERSİYE_ŞEKLİNDE_BİR_HİTABE|Mesnevi-i Nuriye (Badıllı)]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Diğer Bahisler===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hususi muhabere mektuplarından:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Bu mektuplar 1951-1960 arası Üstad&#039;dan Urfa&#039;ya gelen mektuplarındandır)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;... Ben Urfa&#039;ya eskiden de varmışım. Urfa&#039;lılarla çok alâkadarım. Hatta burada (Emirdağında) kalmamın bir sebebi de, burada Urfa&#039;lıların bulunmasıdır. Urfa halkını çok sevdiğim için, Hüsnü&#039;yü oraya gön derdim ve onların hatırı için Hüsnü&#039;ye bu kadar zahmetler çektirdim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;yı kendi öz vatanım Nurs gibi sevdiğim ve ahalisine akrabam gibi dua ettiğim için, oraya talebelerimi gönderdim. Yoksa vilayat-ı şarkiye umumen Nur talebesidir. O mübarek Urfa halkına çok selâm ve dualar edip dualarını beklerim...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başka bir mektubundan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Rabian: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Ben Urfa ve havalisine meskat-ı re&#039;sim olan Nursdan ziyade ehemmiyet veriyorum. Bazı esbab-ı mühimme olmasaydı, ahir hayatımı orada geçirecektim. İnşaallah hayatta kalsam belki ona da muvaffak olurum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben nasıl Nurs köyünü, sağ ve ölü umumen duama alıyorum.. Urfa&#039;yı da sağ ve ölü umumen duamdadır Hatta nerede bir Urfa&#039;lı bana rastgelse, bir akrabam nazarıyla bakıyorum. Hususan orada Medrese-i nuriyeyi himaye eden alimlere çok minnettarım. Ben de o zatlara itimaden iki hâs talebemi orada bırakıyorum...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir başka mektuptan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Hamisen: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Madem Urfa halkı benim manevî evlâdlarım ve talebelerime himayet ve şefkatle samimi alâkadardırlar. Urfa halkının hatırı için bir mani’ olmazsa, Urfa&#039;ya veya yakınına gelmek arzum var, İstiyorum. Fakat ne vakit kısmet olsa... Hem Abdullah. Hüsnü gibi evlâdlarım aynı Ceylan ve [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] gibi olduklarından, onları yanıma alacaktım. Madem Urfa halkı bu derece samimi ve hamiyetkârdırlar. O kadar sevdiğim evlâdlarımı Urfa halkına veriyorum. Urfa halkına minnettarlığımı ve teşekkürlerimi beyan etsinler. Hükûmet ne yapsa, Urfa halkının hatırı için helâl ediyorum.” dedi ve sizin Urfa&#039;da kalmanızdan ruhu rahat etti.. Hem lüzum var.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Kaynak: Mufassal Tarihçe-i Hayat, A. Badıllı)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;daki Diğer Alakalı Yerler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Ölüm Belgesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Ölüm Belgesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Urfa.jpeg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Saidnursi mezar1.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said nursi makamı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yerin (makam) bugünkü hali&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman Çeşmesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamının yanındaki çeşme&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Makam yazısı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamında yer alan açıklama&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Naaşın nakli için kardeşinden zorla alınan muvafakatname.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Naaşının Urfa&#039;dan nakli için kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Nursi]]&#039;den zorla alınan muvafakatname&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Urfa&#039;daki kabirden naaşın çıkarıldığına dair resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Urfa&#039;daki kabrinden çıkarıldığına dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Isparta nakil resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Isparta&#039;ya nakline dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;T.C. Urfa C. Müdde-i Umumiliği&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sayı: 2293 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa: 23.3.960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok aceledir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TEREKE HÂKİMLİĞİNE - URFA&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
21.3.1960 günü vilayetimize gelerek İpek Palas otelinin 20 nolu odasına inen Said-i Nursi&#039;nin 23.3.960 günü saat 10&#039;da kendi eceliyle vefat ettiği Urfa Emniyet Müdürlüğünün 23.3.960 tarih ve 1 sayılı yazısıyla bildirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TİM.11O&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adı geçenin sahipsiz bulunması hasebiyle yedindeki eşyasının hâkimliğinizce tesbit ve gereğinin ifası rica olunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
C. Müdde-i Umumisi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pertev Savaşçıoğlu&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke hâkiminin otele gelerek Üstad&#039;ın cenazesi başında tesbit ettiği eşya ve aldığı kararı da şöyledir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
T.C. URFA TEREKE HÂKİMLİĞİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Esas: 1960/1&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kâtip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyalar yed-i emin olarak [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] Gündûzalp, [[Bayram Yüksel]] ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildiğ&#039;inde kendileri bugün hâkimliğimize müracaatla müteveffanın yegâne vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda bulunan Arapça öğretmeni [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]]&#039;un olduğunu bildirerek eşyanın oraya gönderilmesini taleb ettiler. G.D. mütevaffanın yakınlarının beyanına göre vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]]&#039;un olduğu beyan edildiğinden, mumaileyh müteveffanın yegâne varisi olup olmadığı tesbit edilerek, kendisinden başka vârisi yoksa eşyaların nüfus kaydı veya veraset ilâmı mucibince kendisine ödenmesi için Konya tereke hakimliğine müzekkere yazılmasına, eşyaların mezkûr hakimliğe gönderilmesine karar verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
26/3/1960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyaların Konya Tereke Hâkimliğine 26.3. tarihinde 741, 742, 743, 744, 745, 746 numaralı posta makbuzuyla gönderildiği, posta masrafı olarak üç bin dörtyüz elli kuruş masraf yapıldığı ve terekede bulunan onbeş liranın buna mahsup edildiği görülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
G.D. &lt;br /&gt;
Dosyanın hıfza kaldırılmasına karar verildi. 26/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke Hâkimliğinin Üstad&#039;ın odasında tesbit ettiği eşyalarının listesi:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eşyanın cinsi Adedi Kıymeti -kuruş&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cizlavet marka bir çift lastik: 1 500&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sepet içinde:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
dört adet sefer tası içi, bir adet çinko tencere küçük, bir tane küçük çaydanlık, bir ayaklı bardak, iki tane ayaksız bardak: 150&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet eski çarşaf,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski frenk gömleği,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir tane eski iç gömlek,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
sarık üzerine sarılacak bez,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
üç tane mendil, bir havlu,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir de pamuklu hırka, bir eski gömlek&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski çarşaf ve mendil, bir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
eski bohça 1750&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet havlu 200 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet kırık gözlük, bir adet dua kitabı, eski yazı takvim, iki adet kalem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başkaca tesbit edilecek eşyası kalmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffanın yanında bulunanlardan Said-i Nursi&#039;nin Afyon vilayetinin Emirdağ kazasında tüccar Kadir Çalışkan&#039;a ait bir taksi mevcud olduğunu ve müteveffanın onunla seyahat etmekte bulunduğunu, müteveffanın Konya&amp;quot;da İmam-Hatip okulunda Arapça öğretmeni olan [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]] isminde bir kardeşi bulunduğunu başkaca kardeşi olmadığını, Said-i Nursi&#039;nin de hayatında evlenmemiş bulunduğunu, müteveffanın nüfus cüzdanı bulunmadığını, Emirdağı nüfusunda kayıtlı olduğunu bildirdiler. Müteveffa ile birlikte bulunan ve ibraz ettiği nüfus kaydına göre Zonguldak&#039;ın Safranbolu kazası Babasultan mahallesinde hane no: 58 cild 1, 67 numarada kayıtlı [[Hüsnü Bayramoğlu]]...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bu tutanakta Üstad&#039;la beraber Urfa&#039;ya gelmiş bulunan diğer iki talebesinin isim ve künyeleri kaydedildikten.. ve arabanın plaka numarası, motor numarası vesair tesbit edildikten sonra şöyle denilmektedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Bu sırada müteveffanın üzerinde onbeş lira bozuk para çıktı. Ruhsatnamede görünen kahverengi vasıtanın halen Hüsnü Bayram&#039;ın şoförlüğünü yapmakta olduğu vasıta anlaşılmakla, eşyalar yed-i emin olarak ve taksinin sahibi bulunan Kadir Çalışkan&#039;a teslim edilmek üzere, yed-i emin olarak [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Ziver Gündüzalp]], [[Bayram Yüksel]] ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildi. Tanzim olunan zabıt birlikte imza altına alındı. 23/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Katip Mübaşir Bilirkişi Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ö.Türker İ.Dedeşah S.Dur Cemal Çopur Hüsnü&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yediemin Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Ziver Gündüzalp]] [[Bayram Yüksel]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i Üstad&#039;ın beraberinde Urfa&#039;ya gelen ve kucaklarında Üstad&#039;ın vefat&lt;br /&gt;
ettiği sadık hizmetkârları; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler/Kategoriler==&lt;br /&gt;
* [[Bayram Yüksel]] Bediüzaman&#039;ın Urfa&#039;da vefatı esnasında da yanındaki talebesi.&lt;br /&gt;
* [[Abdülmecid Ünlükul]]: Bediüzzaman Said Nursinin kardeşi. Abisi Said Nursi&#039;nin  cenazesinin Urfa&#039;dan nakli için kendisinden zorla muvafakatname alınmıştır.&lt;br /&gt;
* [[Eyyüb (as)]]: Kabr-i şerifi Urfa sınırları içerisinde bulunan peygamber&lt;br /&gt;
* [[İbrahim (as)]]: Doğum yeri hakkında çeşitli rivayetler içerisinde en kuvvetlisi Urfa, Harran olan ve ateşe atılma hadisesi Urfa&#039;da yaşanan peygamber&lt;br /&gt;
* [[Said Nursi&#039;nin Kabri]]: Said Nursi vefat ettiğinde Urfa&#039;ya gömülmüştü&lt;br /&gt;
* [[Hulusi Yahyagil]]: Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;da Kurtuluş savaşında hizmetleri olan ve Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlatan asker talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]]: PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulunan talebesi&lt;br /&gt;
* [[Ceylan Çalışkan]]: Bediüzzaman&#039;ın sevkiyle iman hizmeti için Urfa&#039;ya gelip 6 ay hizmet eden talebesi&lt;br /&gt;
* [[Abdullah Yeğin]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hüsnü Bayramoğlu]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hayat-ül Harrani]]: Urfa Harran’daki zâviyesinde irşad faaliyetinde bulunmuş olan ve iyi hali ve kerametleriyle tanınan veli zat.&lt;br /&gt;
* [[Abdülkadir Badıllı]]: Urfa&#039;da genç yaşında Risale-i Nuru tanıdıktan sonra vefatına kadar Urfa ve havalisi başta olmak üzere iman ve Kur&#039;an hizmetinde bulunmuş nur talebesi.&lt;br /&gt;
* [[Salih Özcan]]: Özellikle hariç memleketlerde Risale-i Nur ile hizmet etmiş ve Bediüzzaman&#039;ın vasiyetinde ismi geçen Urfalı nur talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mahmut Kamil Toker]]: Urfa&#039;da yetişmiş din âlimlerinden olup Risale-i Nur’un ehemmiyetini tam takdir ettiğini Üstad el yazma Emirdağ Lahikasında geçen bir mektupta sitayişle beyan etmiştir.&lt;br /&gt;
* [[:Kategori:Kabri Urfa&#039;da Olanlar|Risalelerde bahsi geçen kişilerden kabri Urfa&#039;da olanların listesi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61054</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61054"/>
		<updated>2026-02-27T07:50:58Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şehir]]&lt;br /&gt;
[[Dosya:Balıklıgöl.jpg|thumb|left|Balıklıgöl]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Şanlıurfa&#039;&#039;&#039; veya eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde yer alır ve bu bölgenin en kalabalık şehridir. Peygamberler diyarı olarak bilinen bu şehirde Hz. Eyyûb&#039;un (as) kabr-i şerifi vardır. Hz. İbrahim&#039;in doğum yeri hakkında en kuvvetli ihtimal Urfa&#039;dır. Ayrıca halk hikâyelerinde ve dini inançlarda Hz. İbrahim&#039;in Kral Nemrud tarafından ateşe atılma hadisesinin Urfa&#039;da gerçekleştiğine inanılır. Hz. Yakub, Hz. Şuayb, Hz. Musa ve Hz. İsa&#039;nın Urfa&#039;da menzili ve konakları olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 12.000 sene öncesine tarihlenen ve dünyanın bilinen en eski tapınağı olan Göbeklitepe yine Urfa sınırları içindedir.&amp;lt;ref&amp;gt;https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa ilk olarak Hz. Ömer zamanında 639 yılında Müslüman Araplar tarafından fethedildi. Zaman zaman hıristiyan ve müslümanlar arasında el değiştiren şehir 1516&#039;da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı sınırları içine katıldı. 1919 yılında önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler (orduya yardımcı olarak görev alan halk gücü) tarafından işgalden kurtarılmıştır. Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından adı 2004&#039;te Şanlıurfa olarak değiştirilmiş, 2016&#039;da ise TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya Ziyaretleri&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır. İlk olarak, 1910 yılı Mart başlarında İstanbul&#039;dan ayrıldıktan sonra Şam&#039;a giderken 1910 yılının yaz aylarından sonra Van&#039;dan başlayarak Hakkari, Bitlis, Muş, Ağrı, Diyarbekir ve Urfa Şehir merkezleriyle etrafındaki bazı köy ve aşiretleri dolaşarak Meşrutiyet hakkında bilgi verdi. Buralarda sorulan yüzlerce suale cevab verdi. Şehir merkezlerinde de konferanslar tertibledi. Urfa&#039;ya geldiğinde medreseleri ziyaret etti ve birkaç gün medreselerde misafir kaldı. O sıralarda 32 yaşlarında olan Bediüzzaman&#039;ı tanımayan birkaç polis o zamanın bir aşiret reisi gibi olan kıyafetinden dolayı Bediüzzaman&#039;a ilişse de Urfa Meb&#039;usu Meşhur Siverekli Ali Efendi&#039;nin tanıtmasıyla meşhur Molla Said olduğu anlaşılınca polisler ondan özür diledi. Ali Efendi&#039;de bir hafta kadar misafir kalan Bediüzzaman gündüzleri Urfa&#039;daki medreseleri ve Ulemayı ve ayrıca Suruç ve Birecik dahil köy ve kazaları ziyaret etti. Urfa&#039;da Yusuf Paşa Camii’nde halka hitaben 1,5 saatlik bir konuşma yaptı. Bu doğu seyahatlerinden sonra Münazarat ve Muhakemat eserlerini yazmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya ikinci gelişi vefatından 2 gün öncedir. 20 Mart 1960 pazar günü Isparta&#039;dan talebeleri [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]], [[Bayram Yüksel]] ve arabayı kullanan [[Hüsnü Bayramoğlu]] ile birlikte sabah saat 9&#039;da ayrıldı ve 21 Mart 1960 Pazartesi günü sabah saat on-onbir sıralarında Urfa&#039;ya ulaştı. İpek Palas oteline yerleşti. Normalde ziyaretçi kabul etmeyen Bediüzzaman 1,5 gün boyunca ziyaretlerine gelen herkesi ağır hasta haliyle kabul etti. Zamanın hükümeti ise endişe içinde Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;yı terk etmesini istedi. Bediüzzaman&#039;ın buna cevabı &amp;quot;Urfa&#039;ya ölmeye geldim&amp;quot; oldu. Ramazan&#039;ın 25. gecesine karşılık gelen 23 Mart 1960 gecesi vefat etti. Büyük bir kalabalıkla kılınan cenaze namazından sonra Urfa&#039;daki Halil İbrahim Dergâhına gömüldü. Gömüldüğü yer aslen 1952 senesinde Şeyh Müslim Hafız Efendi&#039;nin Mevlid-i Halil Camii avlusunun kuzey tarafına yaptırdığı ve &amp;quot;sahibi yakında gelecek&amp;quot; dediği türbe yeriydi. Ancak Bediüzzaman vasiyetinde kabrinin gayet gizli, bir iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmediği bir yerde olmasını ve kabrinin ziyaret edilmesi yerine uzaktan Fatiha okunmasını beyan etmişti. Vefatından 3,5 ay sonra, 12 Temmuz 1960&#039;ta, 27 Mayıs ihtilalini yapanlar tarafından kabri kırılarak açıldı ve kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Nursi]] &#039;den zorla alınan muvafakatname ile galvanizli bir tabut içinde uçakla Afyon askeri havaalanına, oradan da arabayla bilinmeyen bir yere götürülerek kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid ]]&#039;in de hazır bulunduğu ortamda gömüldü. Gömüldüğü yerin daha sonra Isparta Doğancı mezarlığı olduğu ve tabutla gömüldüğü yıllar sonra anlaşılmış ve talebeleri kabrini buradan bilinmeyen bir yere nakletmişlerdir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Urfa&#039;da Risale-i Nur ile İman Hizmetlerinin Başlaması&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların birinci talebesi Hulusi bey Mondros mütarekesinden sonra Viranşehir ile Urfa ortasında bir kamp kurarak Urfa&#039;daki Fransızların Mardin&#039;in Ermeni ve Hıristiyanlarıyla muhaberelerini kesmek ve aynı zamanda Urfa&#039;nın kurtuluşunda çalışan kimselere harp usulunü bilen adam yetiştirme hizmetlerinde bulunmuştu. 1948-49&#039;da Albay rütbesiyle Kars&#039;dan Urfa Askerlik Şubesine tayin olduğunda Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlattı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Mevlana Halid-i Bağdadi&#039;den kendisine ulaşan müceddidlik cübbesini iki kat yatak, bir portatif somya, büyük bir sandık dolusu en kıymetli ve hususi el yazma, müsahhah Nur kitapları ile birlikte 1951 sonlarında Urfa&#039;ya gönderdi ve kendisinin de yakında Urfa&#039;ya geleceğini söyledi (fakat ancak vefatından 2 gün önce gelebilmiştir).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman talebesi Ceylan Çalışkan&#039;ı iman hizmeti için 1950&#039;de 6 aylığına Urfa&#039;ya gönderdi. 1951 yılı içinde talebesi Abdullah Yeğin&#039;i Ceylan Çalışkan&#039;ın yerine Urfa&#039;ya Nur hizmeti için gönderdi. Bu sıralarda yakın talebelerinden [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]] PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulundu. Daha sonra talebesi [[Hüsnü Bayramoğlu]]&#039;nu da yanlarına gönderdi. Böylece Bediüzzaman&#039;ın 3 talebesi Urfa&#039;da 1,5 sene kadar kaldı. 1953 başlarında Urfa&#039;da Nurculuk yapmak, çocuk okutmak vesaireden tevkif edildiler ve Urfa hapishanesinde 40 gün kadar yattılar. Türkiye&#039;de Nurculuk dosyalarını birleştirmek isteyen Isparta savcılığının sevkiyle Urfa&#039;dan Isparta&#039;ya götürülüp Isparta&#039;da 2 ay kadar hapis kaldılar. Tahliyeden sonra İstanbul&#039;da Üstad&#039;ın yanına gittiler. Bediüzzaman Abdullah Yeğin ile [[Hüsnü Bayramoğlu]]nu 1953 yılı yaz aylarında tekrar Urfa&#039;ya gönderdi. Bu arada Risale-i Nur&#039;u çoğaltmak için İnebolu ve Isparta&#039;da kullanılmaya başlanan teksir makinelerine ilave olarak talebesi Abdülkadir Badıllı&#039;nın gayret ve maddi fedakarlığıyla Urfa&#039;ya da bir teksir makinesi alındı.&amp;lt;ref name=&#039;a&#039;&amp;gt;Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı&amp;lt;/ref&amp;gt; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bu Konu Hakkında Risale-i Nur&#039;daki Derslerin Özeti==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman talebesine yazdığı bir mektupta Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i Nuriye&#039;nin ileride teşekkül etmesini kuvvetle ümit ettiğini belirtmiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;nın taşıyla toprağıyla mübarek olduğunu ve hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmünde olduğundan Nurların Urfa&#039;da yerleşmesi halinde o üç memlekette intişarına vesile olacağını söylemiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;ya gönderdiği genç talebelerinin (Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram) 1953&#039;te Urfa&#039;da Nurculuk yapmak ve çocuk okutmak gibi sebeplerle mahkemeye verildiklerinde yaptıkları savunma &amp;quot;Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&amp;quot; başlığıyla Nur Çeşmesi adlı küçük kitapta yer alır.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;yı kendi öz vatanı Nurs gibi sevdiği ve ahalisine akrabası gibi dua ettiği için oraya talebelerini gönderdiğini, Urfa ve havalisine doğum yeri olan Nursdan ziyade ehemmiyet verdiğini ve bazı mühim sebepler olmasaydı hayatının son kısmını orada geçirmek istediğini söylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bilgiler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Diğer İsimleri:&#039;&#039;&#039; Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İnşa/Kuruluş Tarihi:&#039;&#039;&#039; MÖ 10.000 seneleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Niteliği:&#039;&#039;&#039; Şehir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Yüzölçümü (km2):&#039;&#039;&#039; 20.000 (Şanlıurfa vilayeti)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kıta:&#039;&#039;&#039; Asya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Ülke:&#039;&#039;&#039; Türkiye&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Vilayet/Eyalet:&#039;&#039;&#039; Şanlıurfa &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İlçe/Kasaba:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Mahalle/Köy:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Harita konumu:&#039;&#039;&#039; [https://maps.app.goo.gl/3PPDDyDDgzZ9GgFfA]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Nurpedia Haritası Konumu:&#039;&#039;&#039; [https://www.google.com/maps/d/u/1/edit?mid=1VylFzlFJnLWKSm5J4fdWFrN-JxPgHAQ&amp;amp;ll=37.12176027602784%2C38.61115058115234&amp;amp;z=12]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#1|{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#3|{{Arabi|اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık, fedakâr kardeşimiz Hacı Ali!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gönderdiğiniz kıymettar ve bilhassa Hazret-i Üstadı pek çok sevindiren mektubunuzu aldık. Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, bu zamanda kâfidir. On sene medresede okuyanlar, Risale-i Nur’la bir senede aynı istifadeyi ettiklerine şahit, binler ehl-i ilim var. Madem Hacı Kılınç Ali bir buçuk sene bütün Risale-i Nur eczalarına sahip çıkmış, kısmen okumuş; nazarımızda yirmi senelik bir Nur talebesidir. Ben her sabah haslar içinde onun ismiyle bütün manevî kazançlarıma, defter-i a’maline geçmek için hissedar ediyorum. Öyle ise o da bütün hayatını Risale-i Nur’a vermeye mükelleftir. Demek, şimdiye kadar Camiü’l-Ezhere gitmeye muvaffak olmaması ehemmiyetli bir hikmet içindir ki Nurlar ona kâfi imiş. Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan [[Urfa]]’da bir medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz. Kılınç Ali ile beraber Eski Said’in gayet kıymettar bir talebesi olan Şam’daki Molla Abdülmecid, Urfa’daki Nur’un talebelerinden Seyyid Salih ve onun yanına giden Nur’un fedakâr bir talebesiyle muhabere etsinler. Ben hem Molla Abdülmecid’e hem Hacı Ali’ye hem Şam’daki Risale-i Nur’la alâkadar olanlara pek çok selâm ediyorum. Ve dualarını ve o mevki-i mübarekede bana dua etmelerini rica ediyorum.” dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, kahraman kardeşimiz Hacı Ali; Hazret-i Üstad daima sizin fedakârlığınızı izhar buyuruyorlar. Biz de sizi tahsinlerle tebrik ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın hizmetinde bulunan kusurlu Sungur, [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]], Ziya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Birinci_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#17._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Râbian: Gerek Hüsrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. [[Urfa]]’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallah onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâmisen: Reisicumhurun nutkundan gelen müjdeli istihracın tahakkuk etmesini eltaf-ı İlahiyeden niyaz ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâdisen: Nur’un neşri ve fütuhatı için Rahîm ve Kerîm Rabb’imiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız lillahi’l-hamd devam ediyor. Akşamları Nurlu cemaatten mürekkeb fakirhanemize gelen cemaate tedrisat-ı Nuriyede devam olunuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: “Büyük Doğuculuk siyasî bir teşekkül müdür?” diye sordum. “Evet” dedikleri için “Sizin yalnız imanî ve Kur’anî mesaildeki müşküllerinizi ve izahını arzu ettiğiniz noktaları Risale-i Nur’un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuurum taalluk etmeden Risale-i Nur dairesinde istihdamdan ibarettir. İman ve Kur’an meselelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigal edemem.” mealinde cevap verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur’anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim. Malatya, Urfa, Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizane yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesai-i Nuriyem böyledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhibb-i muhlisiniz Hulusi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#1._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Çok muhterem kardeşimiz Salih,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız sana ve iki dindar ve hakiki milletvekillerine çok selâm ve dua eder, sana ve onlara “Bin bârekellah” der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben çok zaman evvel bekliyordum ki [[Urfa]] tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sahip olmaya çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki Seyyid Salih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havalinin çok kıymettar ve hamiyetkâr ve dindar iki milletvekili Nurlara sahip çıkmaya başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar tarafından istedikleri halde, ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Seyyid Salih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşâallah Kur’an ve imana tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehra ve Mısır’daki Camiü’l-Ezherin küçük bir numunesi haline getirmeye vesile olmaya ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiyenin bir numunesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlahiyeden ümit ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem madem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise [[İbrahim (as)|İbrahim Halilullah]]’ın bir menzilidir. İnşâallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz-ı hürmet ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur hizmetinde bulunan kardeşiniz Ziya ve Mehmed&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah dua ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana dua etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#13._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Nur Kahramanı Hüsrev’in Bir Mektubudur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlem-i İslâm merkezlerindeki mübarek Müslüman kardeşlere!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sizleri, bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Eserleriyle fuhûl-ü ulemanın ve fuhûl-ü müfessirînin en yükseği olan Bedîüzzaman Hazretlerine, kıymettar ve mübarek bir mücahid âlim tarafından yazılmış olan bir tebriği takdim etmiştik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bedîüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdığı cevabî mektuplarında o kıymettar, bînazir Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiş ve Anadolu’da Kur’an ve iman kahramanlarının halefleri olan Nurcularla, Arabistan’daki hakikat-i Kur’aniyeye müteveccih İslâmları, iki kardeş olarak hizbü’l-Kur’an’ın dairesi içinde çok saflardan iki mütevafık ve müterafık saf teşkil ettiklerini müjdelemiş ve o mü’min kardeşlerimizin Risale-i Nur’la ciddi alâkalarıyla beraber, bir kısmını Arapçaya tercüme edip neşretmek niyetlerinizden fevkalâde memnun olduklarını ve mübarek İslâm cemaatlerinin [[Urfa]]’daki Nur şakirdleriyle ve Nur eczalarıyla himayetkârane alâkadar olmasını yazmaklığımızı bizlere emretmiş bulunuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Nur_Kahramanı_Hüsrev’in_Bir_Mektubudur|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Isparta’daki Hayatından Muhtelif Safhalar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]] ve Diyarbakır’daki faal Nur talebeleri birer medrese-i Nuriye kurdular. Risale-i Nur’u her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemaate okumak suretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe-i ulûmun şerefini ihya ettiler. Şark havalisinde büyük hizmet-i imaniye îfa olundu. Bir aralık Diyarbakır’da orada Nurlarla imana ve Kur’an’a hizmet eden [[Mehmed Kayalar|faal bir Nur talebesi]] aleyhine dava açıldı, beraetle neticelendi; mü’minlerin sürur ve minnettarlığına vesile oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların Neşri: Anadolu’nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa medrese-i Nuriyeleri yalnız bulundukları muhitte değil, çok geniş bir sahada hizmet-i imaniyede bulundular. Bu hizmetleri yalnız bir kişi değil, bir merkez değil, yalnız malûm şahıslar değil; hizmet-i Kur’aniye olduğu için pek çok vecihlerde, pek çok zatlar tarafından îfa edildi. İsmi bilinmeyen nice hâlis talebeler, sadık mü’minler, bu hizmet-i kudsiyede çalıştılar, nur-u Muhammedî’nin yayılmasına gayret ettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Isparta’daki_Hayatından_Muhtelif_Safhalar|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem Hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müsaadenizle bir iki maruzatımı mecburen söyleyeceğim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi bu vatanın her tarafında ve âlem-i İslâm’ın hattâ diğer ecnebi memleketlerinin mühim merkezlerinde Kur’an namına intişar etmiş ve milyonlarla kimselerin imanlarını taklitten tahkike çevirmiş ve bu millete en kıymetli ve büyük tesirini feyizli dersleriyle ispat etmiş, Kur’an’ın nuru Risale-i Nur’un neşretmemesi ve bizim gibi hayatı tehlikede, imansızlık ve dalalet vâdilerinde koşan bîçarelerin okumaması için dinimizin gizli düşmanları olan komünist veya tabiiyyun olan farmasonlar türlü desiselerle adliyeleri ve hükûmetleri şaşırtmak için çok çalıştılar. Kaç defa Nurları okuyan mübarek talebeleri ve başta dâhî bir mütefekkir ve kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’yi mahkemelere verdirdiler. Eskişehir, Isparta, Denizli, Ankara, Afyon, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri… Neticede gizli ders, tarîkatçılık, cemiyet kurmak gibi ittihamların tamamen hilaf-ı hakikat olduğu ispat edilerek beraetler verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahkemelerce tebeyyün etti ki: Risale-i Nur serâpa İslâmiyet, Kur’an, iman hakikatlerinden ibarettir ve Nur talebeleri Kur’an’a kopmaz rabıtalarla bağlanmışlardır. Dini hiçbir şahsî, dünyevî, süflî menfaatlere âlet etmedikleri ve sadece rıza-yı İlahî için çalıştıkları güneş gibi tezahür etti. Çünkü Risale-i Nur bin seneden beri İslâmiyet aleyhine ve insaniyet zararına tahribatçı, küllî cereyanlara karşı sarsılmaz delil ve hüccetlerle tam mukabele edip din düşmanlarının temellerini dağıtıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte biz de bizim ebedî hayatımızı ve ebedî saadetimizin anahtarı imanımızı bu dalalet asrında bize kazandıran Risale-i Nur’u okurken ve yazdıklarımızı tashih ederken sanki dinsiz, komünistlerin saçma ve düzmece zehir saçan evraklarını okuyormuşuz gibi yakalanıp mahkemeye veriliyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Masum dindarların aleyhinde olan dinsiz komünistler hem etrafa evham vererek bizim gibi gurbette, yalnız dersleriyle alâkadar, siyasetten hattâ dünyadan habersiz iki üç talebenin birkaç kişi yanına gelip gitmesiyle ve onların kendi derslerini bir iki kişinin dinlemesiyle hem bizi hem adliyeyi hem zabıtayı manasız meşgalelerle uğraştırıyorlar. Her asırda en az üç yüz elli milyon mensubu bulunan, milyonlarla hâfızların lisanında her zaman tekrarlanan Kur’an’ımızın emsalsiz tefsiri Risale-i Nur talebeleri olan bizleri, hayatımızdan daha çok sevdiğimiz imanî derslerimizden mahrum etmek istiyorlar. Habbeyi kubbe yaparak, formalitelere uydurarak, bir isim takarak, lastikli bir kanun maddesine rast getirip bizi kanunen mes’ul göstermek istiyorlar. Fakat âdil, vicdanlı hâkimler neticede hakikati meydana çıkarıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: Bu son defa Afyon Mahkemesi dört sene devam ettiği halde, sonunda zaten serbest olan Risale-i Nur yine serbest bırakıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün yüksek makamlara verilen Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî’nin müdafaasından bir küçük parçası şu ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Haşirdeki mahkeme-i kübraya bir arzuhaldir ve dergâh-ı İlahiyeye bir şekvadır ve bu zamanda Mahkeme-i Temyiz ve istikbaldeki dârülfünunların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
… Ben de otuz kırk sene hayatımı bilenleri ve Nur’un binler has şakirdlerini işhad ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngiliz’in Başkumandanı İslâm içinde ihtilaf atıp hattâ Şeyhülislâmı ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilafçı, ittihatçı fırkaları birbirine uğraştırmasıyla ve Yunan’ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvat-ı Sitte” eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab ve neşretmekle o kumandanın dehşetli planını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara’ya kaçmayan ve esarette Rus’un Başkumandanının idam kararına ehemmiyet vermeyen ve 31 Mart Hâdisesi’nde sekiz taburu bir nutukla itaate getiren ve Divan-ı Harb-i Örfîde, mahkemedeki paşaların; sen mürtecisin, şeriat istemişsin diye suallerine karşı idama beş para ehemmiyet vermeyip “Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise bütün cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciyim ve şeriatın bir tek meselesine ruhumu feda etmeye hazırım.” diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevk edip idamını beklerken beraetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken ve onlara teşekkür etmeyerek “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da Divan-ı Riyasette M. Kemal ona hiddetle dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyan edesin, sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilaf verdin.” Ona karşı “İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir… Hainin hükmü merduddur…” diye kırk elli mebusun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri alan ve altı vilayet zabıtası ve hükûmeti asayişin ihlâline dair bir tek madde kaydetmeyen ve yüz binlerle Nur şakirdlerinin hiçbir vukuatı görünmeyen, hiçbir şakirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslah eden ve yüz binler nüsha Risale-i Nur’dan intişar etmekle beraber menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmi üç sene hayatının üç hükûmet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur’un kıymetini bilen yüz bin şakirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle ispat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazip edenlere beddua etmeyen bir adam hakkında “Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, öyle ise suçludur.” diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler, yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i kübrada hesabını verecekler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir İslâm kahramanı ve bu asrın ve istikbalimizin bir hidayet serdarı ve eşine rastlanmayan İslâmiyet fedaisi Bedîüzzaman’ın eserlerini okumak; dinsizlerin, komünistlerin, imandan bîhaberlerin elbette işine gelmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız Bedîüzzaman’ın beyanı ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur koca bir cennetin fiyatı olacak bir servet ve hayat-ı ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve hakikate muarız bütün feylesofları ilzam edip hayrette bırakacak bir keşfiyattır. Risale-i Nur sahabe-i kiramın âlî seciyesini ve Hazret-i Peygamber (asm) nurani meşrebini beyan eden bir nur ve feyiz hazinesidir. Risale-i Nur bu asırda Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesi; hakiki, yüksek ve parlak bir tefsiridir. Risale-i Nur şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğunu yüz binlerle kimseler tarafından idrak ve tasdik edilen bir eser külliyatıdır. Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikatü’l-hakaike yol açmış cadde-i kübra-i Kur’aniyedir. Bunun içindir ki Avrupa’nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerh edilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hakikatler içindir ki Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaşımla tashihat yaparken yakalanıp müsadere edilen, Denizli’de beraet eden ve Temyiz’in de tasdik ettiği büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin bir yerinde, kâinat Hâlık’ını ve sahibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zatın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitap, bizim Hâlık’ımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel manevî i’caz-ı Kur’aniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri gördü ve Risaleti’n-Nur bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki onun üstadı ve menbaı olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniye olan [[Yirmi Beşinci Söz]] ve [[On Dokuzuncu Mektup]]’un âhiri Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki kim görmüş ise değil tenkit ve itiraz belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte muhterem heyet-i hâkime! Madem hakikat budur. Ben de Üstadım gibi derim: “Madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem gözünü kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar. Ve madem cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz talebeler Risale-i Nur’un güneş gibi hakikatlerine karşı gözümüzü kapayamıyoruz…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakikat-i Kur’aniye güneşi ise üflemekle sönmez. Nurlananlar da Nur yolundan hiçbir beşerî kuvvetle dönmez. Gizli din düşmanlarımız zabıtayı, hükûmeti, adliyeyi iğfal etmeye çalışanlar dünyamızı başımıza ateş yapsalar Nurları okuyacağız ve yazacağız. İnşâallah adalet namına hareket edenleri, o müfsidler aldatamayacaklardır. Diğer mahkemelerde hak namına adalet için çalışanların Kur’an’ın lemaatı ve tereşşuhatı olan ve beşeri gaflet sersemliğinden ikaz eden Risale-i Nur’u serbest bırakmaları gösteriyor ki zikrettiğim gibi bu asrın Kur’an dellâlı olan Risale-i Nur’a herkesin çok büyük ihtiyacı vardır. Ve Risale-i Nur şahsî, süflî, dünyevî menfaatlere âlet olamıyor. Bizim gibi masum dindarlara musallat olanlar ve onları imanî derslerinden ayırmayı tevehhüm edenler, laiklik prensibini dinsizliğe ve komünizme âlet etmek isteyenlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asrımızın dâhîsi büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile: Ekser-i enbiyanın Şark’ta ve Asya’da zuhurları ve ağleb-i hükemanın Garp’ta ve Avrupa’da gelmeleri kader-i ezelînin bir işaretidir ki Asya’da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen Asya’da hüküm süren, dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Hakîm, bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El-iyazü billah, Kur’an küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak; akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebep olmak akıldan uzak değildir. Evet Kur’an, ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zincirdir, bir hablullahtır. Cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur’an-ı Azîmüşşan’ın hakiki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmi sekiz seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlahiye ve sönmez bir mu’cize-i Kur’aniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vazgeçirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bütün bu cerhedilmez hakikatlerden sonra, yine evet Risale-i Nur’la meşguliyete dünyada hiçbir âdil mahkeme suç diyemez. Fakat size bir ad takıp bir bahane ile işkence yapmak istiyorlar, denilse: Ben de derim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kadıoğlu Camii mevkiinde mukim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Abdullah Yeğin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizlere yapılan gizli mektep zan veya ittihamı bütün bütün hakikat hilafınadır. Çünkü bulunduğumuz cami önünde çeşmeler var, buraya ve camiye günde iki yüz kişinin gelmesi, böyle bir yerin gizli olamayacağı, çocukların dahi bileceği bir hakikattir. Hem bizim şehrin en işlek bir yerinde kalmamız gösteriyor ki gizlilikle ve gizli şeylerle alâkamız yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mektep açmışsınız sözü de büsbütün yanlış bir şâyiadır. Bunu işitenler gülüyorlar. Biz Kur’an-ı Kerîm’in gayet parlak ve yüksek tefsiri Risale-i Nur’a çalışan talebeleriz. Evet, aslâ inkâr etmeyiz. Biz okurken gelip dinleyenler oluyor, bu bir mektep midir? Şahitlerin görüşleri doğrudur fakat hükümleri yanlıştır, hakikat hilafınadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz o gün arkadaşımla kendi elimizle yazdığımız iki adet Âyetü’l-Kübra Risalesi’ni tashih etmek için beraber okuyorduk ve o iki arkadaş da dinliyordu. Bu vaziyette, sanki komünistlerin ve dinsizlerin eserlerini okuyormuşuz gibi hem adliyeyi hem zabıtayı hem mahkemeyi bizimle meşgul ederek bir bahane ile mahkemelere sevk ettiriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sizlerin de bildiğiniz gibi Urfa’nın ekseri evlerinde dinî bir kitabı, biri okuyup diğerleri dikkatle dinliyorlar. Hem bir yerde, yasak olmayan bir eseri okuyup başkalarının dinlemesiyle bir mektep mi açılmış olur? Sadece kitap okumak ve dinlemekten ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu vaziyetten anlaşılıyor ki biz yalnız bu asırda Kur’an’ın yüksek ve parlak bir tefsiri ve kâinatta en yüksek olan iman hakikatlerini beyan eden Risale-i Nur’u okuyoruz. İmanî ve İslâmî kitapları okuyup dinlemeye tedrisat süsü vermek, kuvvetli bir icbarla üzerimize mektep açmışsınız etiketini yapıştırmaya gayret etmek olduğunu; bizim masum, dindar, iman ve âhiretiyle meşgul olan gençler olduğumuzu herkesin bildiği gibi sizce de malûmdur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem dâhî mütefekkir Üstadımız Bedîüzzaman otuz seneden beri siyaseti terk etmiş {{Arabi|اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ‌}} demiş ve talebelerine de “Biz imanın cereyanındayız, gayemiz rıza-yı İlahiyedir, siyasî cereyanlara girmeyiniz.” diye ders verdiğinden hiçbir siyasî ve dünyevî süflî şeylerle alâkamız yoktur. Hem altı vilayetin zabıtası, Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî hakkında: “Bedîüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri imanla kafalara bir yasakçı bırakıp emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar.” diye rapor vermişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizim bütün okuyup yazdığımız ve daima meşgul olacağımız Risale-i Nur, bütün mahkemelerde beraet etmiş ve sırf İslâmiyet ve iman ve Kur’an hakikatlerinden ibaret olduğu güneş gibi tezahür ederek kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Son Afyon Mahkemesinde bütün kitap, risale ve mektupları iade etmeye ittifaken karar vermişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur: Yüz otuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur’aniyeyi mezc ve telif ederek, bu asra kadar hiçbir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatçe, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika’ya kadar inkişaf etmiş. Müellifi büyük İslâm dâhîsi Bedîüzzaman Said Nursî Risale-i Nur hakkında şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, manevî hakikatleri ve iman ilmini Avrupa’nın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken ispat eder. Risale-i Nur, hal ve istikbalin ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevap verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. Risale-i Nur’da başka eserlerden nakil yoktur, Kur’an’ın mu’cize-i maneviyesidir. Risale-i Nur, yüz manevî keşfiyatı hâvi ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır. Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. Risale-i Nur, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüz binlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un gayet hârika bir cüzü olan Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin beyanı vechiyle: Madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Bir saadet-i ebediyenin, bir hayat-ı bâkiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan imanı sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’la mübareze edilmez, o mağlup olmaz, yirmi senedir en muannid feylesofları da susturuyor. (Şimdi yirmi sekiz sene oldu.) İman hakikatlerini güneş gibi gösteriyor, bu memlekete hükmeden onun kuvvetinden istifade etmek gerektir. Risale-i Nur, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Onun talebeleri başkalara benzemezler, mağlup olmazlar. Risale-i Nur’u mağlup edebilmek için kâinatı elinde tutan bir kuvvet lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Risale-i Nur dünyevî işlere, şahsî ve süflî menfaatlere âlet olamaz. Güneş gibi hakikat-i imaniye ve Kur’aniye yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi o hakikati tanıyan, Risale-i Nur’u değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Risale-i Nur’un vazifesi ise hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatleriyle gayet kat’î ve en mütemerrid zındık feylesofları da imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’an’a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur’u hiçbir şeye âlet edemeyiz ve bilfiil öyleyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin seneden beri Kur’an’ın bayraktarı ve mücahidi ve âlem-i İslâm’ın kahraman mücahidi olan ve Kur’an’ı cihanın cihat-ı sittesinde ilan eden necip ve mübarek kahraman ecdadımızın evlatlarını nur-u imandan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefahir-i âliyesine zıt olarak maddî ve manevî helâketlere maruz bırakmak olan dehşetli sû-i kasdlara ve o kahraman ecdadın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrum etmek olan dehşetli dinsizlik telkinlerine karşı; Kur’an-ı Kerîm’in on dördüncü asr-ı Muhammedîdeki (asm) aziz dellâlı ve bu asrın bir hidayet medarı ve bu müthiş zamanın müthiş zulümatına karşı Nur-u Kur’an’la mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur’un yüz binler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur’anî tesis eden muhteşem kahramanı Bedîüzzaman Said Nursî ve yüz bin başlar feda oldukları hakikate başımız dahi feda olsun diyerek nur-u İslâm’ı söndürmek ve nur-u imanı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden; istibdatlara, icbarlara karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza ve şeref-i imanı âleme ilan eden, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan kalb-i münevverlerine gelen ve iman hakikatlerini güneş gibi parlak delil ve hüccetlerle ispat eden ve Risale-i Nur’la dinsizlik, dalalet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silah edip vatan ve millet ve İslâmiyet’e hıyanet etmem ve hakikat-i Kur’an’a feda olan bu başı zalimlere eğmem.” diyen ve ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dava ettiği gibi bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bedîüzzaman ve Risale-i Nur’dan bizi uzaklaştıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur. Hem Risale-i Nur iki hayatımızın halâskârı ve sermaye-i ömrümüz ve gaye-i hayatımızdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar eğer mümkün olsa derimizi kâğıt ve kanımızı mürekkep yapıp yine Risale-i Nur’u yazacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime bilsinler ki: Halife-i rûy-i zemin Hazret-i Ömer (ra) hilafeti zamanında âdi bir Hristiyan ile birlikte mahkemede muhakeme oldular (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu hakikati Üstadımız İstanbul Adliyesinde beyan etmiştir.&amp;lt;/ref&amp;gt;). Halbuki o Hristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki: Adalet hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirlik güdemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bunun içindir ki mahkemede kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i imandan bütün gelenler maziye gidenlere mağfiret dualarıyla ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binaen Denizli Mahkemesinde demiştim: Mahkeme-i haşirde milyarlar ehl-i imandan davacılar tarafından, Kur’an hakikatlerine hizmet eden Nur talebelerini mahkûm ve perişan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Serbestiyet kanunlarıyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cemiyetlerine müsamahakârane bakıp ilişmediğiniz halde; vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan, vatandaşları ölümün idam-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan Risale-i Nur talebelerini hapisler ve tazyiklerle perişan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa ne cevap vereceksiniz, biz de sizlerden soruyoruz diye o zaman onlara demiştim, o zaman o insaflı ve adaletli zatlar bizi beraet ettirdiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Hâkimler! Bu âlî hakikatlere rağmen bize deseniz ki sizi mahkemeye sevk ettirmek ve biçilmiş bir kaftan giydirmek istiyorlar. Bu takdirde şu âyet-i kerîmenin kale-i kudsiyesine iltica ediyorum: {{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesinde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsnü Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır_(2)|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Vukufsuz Ehl-i Vukufa Cevap&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Medar-ı hayret bir taarruzdur ki; kırk küsûr sene (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu cevap 1953 senesine aittir. (Naşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;) evvel yazılmış ve mükerreren tab&#039; edilmiş bir meseleyi, [[Urfa]] Ehl-i Vukufu bütün bütün yanlış mânâ vererek; hem güya bu sene yazılmış diye bir propağanda namı vermişler. O mesele de budur:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eski Harb-i Umumi&#039;nin bidayetinde ve içinde, o harpte müttefikimiz olan Alman&#039;la alâkamızı kırmak ve Garplılaşmak perdesi altında bir purutluğa, yani siyaseti dinsizliğe alet yapmaya çalışan bazı münafıklar diyordular ki: &amp;quot;Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dinimize zarar verecek...&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de o zaman demiştim: &amp;quot;Sosyalistlik İslâmiyete ilişemez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat Garblılaşmak, İngiliz ve Fransızın medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenalıkları iyiliklerine galebe eden böyle medeniyet; bizim müttefikimiz olan Almanın sosyalistliği dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyorum&amp;quot; diye o zaman demiştim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte mes&#039;elenin hakikati bu iken, kırk sene evvel bu mes&#039;ele yazılmış ve neşredilmiş, kimse ilişmemiş ve mahkemelerde beraat görmüşlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi hasta olduğum için, müdde-i umumî ifademi almaya yanıma geldi ve dedi ki: &amp;quot;Urfa&#039;daki ehl-i vukuf Hutbe-i Şamiye&#039;nin zeylindeki vecizelerden, &amp;quot;sosyalistlik Garbî medeniyetlere müreccahtır&amp;quot; diye olan kelimesine bolşevikliğin lehinde bir propaganda yapılıyor&amp;quot; demişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim. Bolşeviklik ayrı, sosyalistlik ayrıdır. Sosyalist Alman nerede? Komünist Rus nerede? Hem bu kadar mânâsız, kırk küsür sene evvel yazılan bir meseleden dolayı Nur&#039;un Urfa&#039;daki üç kahraman talebelerini hapsettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine müdde-i umumî dedi ki: &amp;quot;Ehl-i vukuf bir cümleyi daha medar-ı mes&#039;uliyet yapıyor, o da: Sizin M. Kemâl&#039;e &#039;Kemal, namaz kılmayan haindir&#039; dediğindir.. Hem: Namaz kılanlarla kılmayanlar arasına bir tefrika sokuyor. O halde suçludur.&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim: &amp;quot;Yüzer ayât-ı Kur&#039;âniyede müslümanlar için en büyük hakîkat, imandan sonra namaz olduğunu mükerreren emrediyor. Hem o zaman Meclis-i Meb&#039;usanda benim M. Kemâl&#039;e bu sözü söylediğim halde, o bana ilişmediği ve itiraz etmediği halde; otuzbeş sene sonra böyle vukufsuz ehl-i vukufun yanlış raporlarıyla Nur&#039;un kahraman fedailerine ilişmek, bence Rus hesabına bir propagandadır veya Rus hesabına propagandaya alet olmuşlardır ki, Kur&#039;ânın hakâikiyle Komünist Rus&#039;a cephe alan ve tam mücadele eden dinin fedailerine ilişiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said-i Nursî &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Vukufsuz_Ehl-i_Vukufa_Cevap_(Asar-ı_Bediiyye)|Asar-ı Bediiyye]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
HAZRET-İ ÜSTAD&#039;A MERSİYE ŞEKLİNDE BİR HİTABE&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kutlu olsun, mutlu olsun sana ol âlî makam,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fitnenin narı hemen oldu sana berd ü selâm&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&#039;nın topraklarında değildir Üstadımız&amp;lt;ref&amp;gt;Bu şiir, Üstadımızın irtihalinin hemen akibinde yazıldığından ve henüz Üstadımızın kabr-i pürmünevverleri vahşî canavarların saldırısına uğramamış olduğundan, kerametkârane bir nevi îma-i ihbarîden hâlî değildir gibi bana geliyor. (Nâşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pek sıcak kardeşlerin kalbindedir serdarımız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Kızıl_İcazdan_Bazı_Parçalar_(Mesnevi_Badıllı)#HAZRET-İ_ÜSTAD&#039;A_MERSİYE_ŞEKLİNDE_BİR_HİTABE|Mesnevi-i Nuriye (Badıllı)]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Diğer Bahisler===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hususi muhabere mektuplarından:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Bu mektuplar 1951-1960 arası Üstad&#039;dan Urfa&#039;ya gelen mektuplarındandır)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;... Ben Urfa&#039;ya eskiden de varmışım. Urfa&#039;lılarla çok alâkadarım. Hatta burada (Emirdağında) kalmamın bir sebebi de, burada Urfa&#039;lıların bulunmasıdır. Urfa halkını çok sevdiğim için, Hüsnü&#039;yü oraya gön derdim ve onların hatırı için Hüsnü&#039;ye bu kadar zahmetler çektirdim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;yı kendi öz vatanım Nurs gibi sevdiğim ve ahalisine akrabam gibi dua ettiğim için, oraya talebelerimi gönderdim. Yoksa vilayat-ı şarkiye umumen Nur talebesidir. O mübarek Urfa halkına çok selâm ve dualar edip dualarını beklerim...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başka bir mektubundan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Rabian: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Ben Urfa ve havalisine meskat-ı re&#039;sim olan Nursdan ziyade ehemmiyet veriyorum. Bazı esbab-ı mühimme olmasaydı, ahir hayatımı orada geçirecektim. İnşaallah hayatta kalsam belki ona da muvaffak olurum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben nasıl Nurs köyünü, sağ ve ölü umumen duama alıyorum.. Urfa&#039;yı da sağ ve ölü umumen duamdadır Hatta nerede bir Urfa&#039;lı bana rastgelse, bir akrabam nazarıyla bakıyorum. Hususan orada Medrese-i nuriyeyi himaye eden alimlere çok minnettarım. Ben de o zatlara itimaden iki hâs talebemi orada bırakıyorum...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir başka mektuptan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Hamisen: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Madem Urfa halkı benim manevî evlâdlarım ve talebelerime himayet ve şefkatle samimi alâkadardırlar. Urfa halkının hatırı için bir mani’ olmazsa, Urfa&#039;ya veya yakınına gelmek arzum var, İstiyorum. Fakat ne vakit kısmet olsa... Hem Abdullah. Hüsnü gibi evlâdlarım aynı Ceylan ve [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] gibi olduklarından, onları yanıma alacaktım. Madem Urfa halkı bu derece samimi ve hamiyetkârdırlar. O kadar sevdiğim evlâdlarımı Urfa halkına veriyorum. Urfa halkına minnettarlığımı ve teşekkürlerimi beyan etsinler. Hükûmet ne yapsa, Urfa halkının hatırı için helâl ediyorum.” dedi ve sizin Urfa&#039;da kalmanızdan ruhu rahat etti.. Hem lüzum var.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Kaynak: Mufassal Tarihçe-i Hayat, A. Badıllı)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;daki Diğer Alakalı Yerler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Ölüm Belgesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Ölüm Belgesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Urfa.jpeg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Saidnursi mezar1.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said nursi makamı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yerin (makam) bugünkü hali&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman Çeşmesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamının yanındaki çeşme&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Makam yazısı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamında yer alan açıklama&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Naaşın nakli için kardeşinden zorla alınan muvafakatname.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Naaşının Urfa&#039;dan nakli için kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Nursi]]&#039;den zorla alınan muvafakatname&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Urfa&#039;daki kabirden naaşın çıkarıldığına dair resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Urfa&#039;daki kabrinden çıkarıldığına dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Isparta nakil resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Isparta&#039;ya nakline dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;T.C. Urfa C. Müdde-i Umumiliği&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sayı: 2293 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa: 23.3.960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok aceledir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TEREKE HÂKİMLİĞİNE - URFA&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
21.3.1960 günü vilayetimize gelerek İpek Palas otelinin 20 nolu odasına inen Said-i Nursi&#039;nin 23.3.960 günü saat 10&#039;da kendi eceliyle vefat ettiği Urfa Emniyet Müdürlüğünün 23.3.960 tarih ve 1 sayılı yazısıyla bildirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TİM.11O&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adı geçenin sahipsiz bulunması hasebiyle yedindeki eşyasının hâkimliğinizce tesbit ve gereğinin ifası rica olunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
C. Müdde-i Umumisi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pertev Savaşçıoğlu&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke hâkiminin otele gelerek Üstad&#039;ın cenazesi başında tesbit ettiği eşya ve aldığı kararı da şöyledir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
T.C. URFA TEREKE HÂKİMLİĞİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Esas: 1960/1&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kâtip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyalar yed-i emin olarak [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] Gündûzalp, [[Bayram Yüksel]] ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildiğ&#039;inde kendileri bugün hâkimliğimize müracaatla müteveffanın yegâne vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda bulunan Arapça öğretmeni [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]]&#039;un olduğunu bildirerek eşyanın oraya gönderilmesini taleb ettiler. G.D. mütevaffanın yakınlarının beyanına göre vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]]&#039;un olduğu beyan edildiğinden, mumaileyh müteveffanın yegâne varisi olup olmadığı tesbit edilerek, kendisinden başka vârisi yoksa eşyaların nüfus kaydı veya veraset ilâmı mucibince kendisine ödenmesi için Konya tereke hakimliğine müzekkere yazılmasına, eşyaların mezkûr hakimliğe gönderilmesine karar verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
26/3/1960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyaların Konya Tereke Hâkimliğine 26.3. tarihinde 741, 742, 743, 744, 745, 746 numaralı posta makbuzuyla gönderildiği, posta masrafı olarak üç bin dörtyüz elli kuruş masraf yapıldığı ve terekede bulunan onbeş liranın buna mahsup edildiği görülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
G.D. &lt;br /&gt;
Dosyanın hıfza kaldırılmasına karar verildi. 26/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke Hâkimliğinin Üstad&#039;ın odasında tesbit ettiği eşyalarının listesi:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eşyanın cinsi Adedi Kıymeti -kuruş&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cizlavet marka bir çift lastik: 1 500&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sepet içinde:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
dört adet sefer tası içi, bir adet çinko tencere küçük, bir tane küçük çaydanlık, bir ayaklı bardak, iki tane ayaksız bardak: 150&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet eski çarşaf,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski frenk gömleği,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir tane eski iç gömlek,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
sarık üzerine sarılacak bez,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
üç tane mendil, bir havlu,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir de pamuklu hırka, bir eski gömlek&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski çarşaf ve mendil, bir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
eski bohça 1750&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet havlu 200 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet kırık gözlük, bir adet dua kitabı, eski yazı takvim, iki adet kalem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başkaca tesbit edilecek eşyası kalmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffanın yanında bulunanlardan Said-i Nursi&#039;nin Afyon vilayetinin Emirdağ kazasında tüccar Kadir Çalışkan&#039;a ait bir taksi mevcud olduğunu ve müteveffanın onunla seyahat etmekte bulunduğunu, müteveffanın Konya&amp;quot;da İmam-Hatip okulunda Arapça öğretmeni olan [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]] isminde bir kardeşi bulunduğunu başkaca kardeşi olmadığını, Said-i Nursi&#039;nin de hayatında evlenmemiş bulunduğunu, müteveffanın nüfus cüzdanı bulunmadığını, Emirdağı nüfusunda kayıtlı olduğunu bildirdiler. Müteveffa ile birlikte bulunan ve ibraz ettiği nüfus kaydına göre Zonguldak&#039;ın Safranbolu kazası Babasultan mahallesinde hane no: 58 cild 1, 67 numarada kayıtlı [[Hüsnü Bayramoğlu]]...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bu tutanakta Üstad&#039;la beraber Urfa&#039;ya gelmiş bulunan diğer iki talebesinin isim ve künyeleri kaydedildikten.. ve arabanın plaka numarası, motor numarası vesair tesbit edildikten sonra şöyle denilmektedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Bu sırada müteveffanın üzerinde onbeş lira bozuk para çıktı. Ruhsatnamede görünen kahverengi vasıtanın halen Hüsnü Bayram&#039;ın şoförlüğünü yapmakta olduğu vasıta anlaşılmakla, eşyalar yed-i emin olarak ve taksinin sahibi bulunan Kadir Çalışkan&#039;a teslim edilmek üzere, yed-i emin olarak Ziver Gündüzalp, [[Bayram Yüksel]] ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildi. Tanzim olunan zabıt birlikte imza altına alındı. 23/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Katip Mübaşir Bilirkişi Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ö.Türker İ.Dedeşah S.Dur Cemal Çopur Hüsnü&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yediemin Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Ziver Gündüzalp]] [[Bayram Yüksel]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i Üstad&#039;ın beraberinde Urfa&#039;ya gelen ve kucaklarında Üstad&#039;ın vefat&lt;br /&gt;
ettiği sadık hizmetkârları; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler/Kategoriler==&lt;br /&gt;
* [[Bayram Yüksel]] Bediüzaman&#039;ın Urfa&#039;da vefatı esnasında da yanındaki talebesi.&lt;br /&gt;
* [[Abdülmecid Ünlükul]]: Bediüzzaman Said Nursinin kardeşi. Abisi Said Nursi&#039;nin  cenazesinin Urfa&#039;dan nakli için kendisinden zorla muvafakatname alınmıştır.&lt;br /&gt;
* [[Eyyüb (as)]]: Kabr-i şerifi Urfa sınırları içerisinde bulunan peygamber&lt;br /&gt;
* [[İbrahim (as)]]: Doğum yeri hakkında çeşitli rivayetler içerisinde en kuvvetlisi Urfa, Harran olan ve ateşe atılma hadisesi Urfa&#039;da yaşanan peygamber&lt;br /&gt;
* [[Said Nursi&#039;nin Kabri]]: Said Nursi vefat ettiğinde Urfa&#039;ya gömülmüştü&lt;br /&gt;
* [[Hulusi Yahyagil]]: Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;da Kurtuluş savaşında hizmetleri olan ve Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlatan asker talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]]: PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulunan talebesi&lt;br /&gt;
* [[Ceylan Çalışkan]]: Bediüzzaman&#039;ın sevkiyle iman hizmeti için Urfa&#039;ya gelip 6 ay hizmet eden talebesi&lt;br /&gt;
* [[Abdullah Yeğin]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hüsnü Bayramoğlu]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hayat-ül Harrani]]: Urfa Harran’daki zâviyesinde irşad faaliyetinde bulunmuş olan ve iyi hali ve kerametleriyle tanınan veli zat.&lt;br /&gt;
* [[Abdülkadir Badıllı]]: Urfa&#039;da genç yaşında Risale-i Nuru tanıdıktan sonra vefatına kadar Urfa ve havalisi başta olmak üzere iman ve Kur&#039;an hizmetinde bulunmuş nur talebesi.&lt;br /&gt;
* [[Salih Özcan]]: Özellikle hariç memleketlerde Risale-i Nur ile hizmet etmiş ve Bediüzzaman&#039;ın vasiyetinde ismi geçen Urfalı nur talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mahmut Kamil Toker]]: Urfa&#039;da yetişmiş din âlimlerinden olup Risale-i Nur’un ehemmiyetini tam takdir ettiğini Üstad el yazma Emirdağ Lahikasında geçen bir mektupta sitayişle beyan etmiştir.&lt;br /&gt;
* [[:Kategori:Kabri Urfa&#039;da Olanlar|Risalelerde bahsi geçen kişilerden kabri Urfa&#039;da olanların listesi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61053</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61053"/>
		<updated>2026-02-27T07:46:54Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şehir]]&lt;br /&gt;
[[Dosya:Balıklıgöl.jpg|thumb|left|Balıklıgöl]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Şanlıurfa&#039;&#039;&#039; veya eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde yer alır ve bu bölgenin en kalabalık şehridir. Peygamberler diyarı olarak bilinen bu şehirde Hz. Eyyûb&#039;un (as) kabr-i şerifi vardır. Hz. İbrahim&#039;in doğum yeri hakkında en kuvvetli ihtimal Urfa&#039;dır. Ayrıca halk hikâyelerinde ve dini inançlarda Hz. İbrahim&#039;in Kral Nemrud tarafından ateşe atılma hadisesinin Urfa&#039;da gerçekleştiğine inanılır. Hz. Yakub, Hz. Şuayb, Hz. Musa ve Hz. İsa&#039;nın Urfa&#039;da menzili ve konakları olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 12.000 sene öncesine tarihlenen ve dünyanın bilinen en eski tapınağı olan Göbeklitepe yine Urfa sınırları içindedir.&amp;lt;ref&amp;gt;https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa ilk olarak Hz. Ömer zamanında 639 yılında Müslüman Araplar tarafından fethedildi. Zaman zaman hıristiyan ve müslümanlar arasında el değiştiren şehir 1516&#039;da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı sınırları içine katıldı. 1919 yılında önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler (orduya yardımcı olarak görev alan halk gücü) tarafından işgalden kurtarılmıştır. Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından adı 2004&#039;te Şanlıurfa olarak değiştirilmiş, 2016&#039;da ise TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya Ziyaretleri&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır. İlk olarak, 1910 yılı Mart başlarında İstanbul&#039;dan ayrıldıktan sonra Şam&#039;a giderken 1910 yılının yaz aylarından sonra Van&#039;dan başlayarak Hakkari, Bitlis, Muş, Ağrı, Diyarbekir ve Urfa Şehir merkezleriyle etrafındaki bazı köy ve aşiretleri dolaşarak Meşrutiyet hakkında bilgi verdi. Buralarda sorulan yüzlerce suale cevab verdi. Şehir merkezlerinde de konferanslar tertibledi. Urfa&#039;ya geldiğinde medreseleri ziyaret etti ve birkaç gün medreselerde misafir kaldı. O sıralarda 32 yaşlarında olan Bediüzzaman&#039;ı tanımayan birkaç polis o zamanın bir aşiret reisi gibi olan kıyafetinden dolayı Bediüzzaman&#039;a ilişse de Urfa Meb&#039;usu Meşhur Siverekli Ali Efendi&#039;nin tanıtmasıyla meşhur Molla Said olduğu anlaşılınca polisler ondan özür diledi. Ali Efendi&#039;de bir hafta kadar misafir kalan Bediüzzaman gündüzleri Urfa&#039;daki medreseleri ve Ulemayı ve ayrıca Suruç ve Birecik dahil köy ve kazaları ziyaret etti. Urfa&#039;da Yusuf Paşa Camii’nde halka hitaben 1,5 saatlik bir konuşma yaptı. Bu doğu seyahatlerinden sonra Münazarat ve Muhakemat eserlerini yazmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya ikinci gelişi vefatından 2 gün öncedir. 20 Mart 1960 pazar günü Isparta&#039;dan talebeleri [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]], [[Bayram Yüksel]] ve arabayı kullanan Hüsnü Bayramoğlu ile birlikte sabah saat 9&#039;da ayrıldı ve 21 Mart 1960 Pazartesi günü sabah saat on-onbir sıralarında Urfa&#039;ya ulaştı. İpek Palas oteline yerleşti. Normalde ziyaretçi kabul etmeyen Bediüzzaman 1,5 gün boyunca ziyaretlerine gelen herkesi ağır hasta haliyle kabul etti. Zamanın hükümeti ise endişe içinde Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;yı terk etmesini istedi. Bediüzzaman&#039;ın buna cevabı &amp;quot;Urfa&#039;ya ölmeye geldim&amp;quot; oldu. Ramazan&#039;ın 25. gecesine karşılık gelen 23 Mart 1960 gecesi vefat etti. Büyük bir kalabalıkla kılınan cenaze namazından sonra Urfa&#039;daki Halil İbrahim Dergâhına gömüldü. Gömüldüğü yer aslen 1952 senesinde Şeyh Müslim Hafız Efendi&#039;nin Mevlid-i Halil Camii avlusunun kuzey tarafına yaptırdığı ve &amp;quot;sahibi yakında gelecek&amp;quot; dediği türbe yeriydi. Ancak Bediüzzaman vasiyetinde kabrinin gayet gizli, bir iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmediği bir yerde olmasını ve kabrinin ziyaret edilmesi yerine uzaktan Fatiha okunmasını beyan etmişti. Vefatından 3,5 ay sonra, 12 Temmuz 1960&#039;ta, 27 Mayıs ihtilalini yapanlar tarafından kabri kırılarak açıldı ve kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Nursi]] &#039;den zorla alınan muvafakatname ile galvanizli bir tabut içinde uçakla Afyon askeri havaalanına, oradan da arabayla bilinmeyen bir yere götürülerek kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid ]]&#039;in de hazır bulunduğu ortamda gömüldü. Gömüldüğü yerin daha sonra Isparta Doğancı mezarlığı olduğu ve tabutla gömüldüğü yıllar sonra anlaşılmış ve talebeleri kabrini buradan bilinmeyen bir yere nakletmişlerdir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Urfa&#039;da Risale-i Nur ile İman Hizmetlerinin Başlaması&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların birinci talebesi Hulusi bey Mondros mütarekesinden sonra Viranşehir ile Urfa ortasında bir kamp kurarak Urfa&#039;daki Fransızların Mardin&#039;in Ermeni ve Hıristiyanlarıyla muhaberelerini kesmek ve aynı zamanda Urfa&#039;nın kurtuluşunda çalışan kimselere harp usulunü bilen adam yetiştirme hizmetlerinde bulunmuştu. 1948-49&#039;da Albay rütbesiyle Kars&#039;dan Urfa Askerlik Şubesine tayin olduğunda Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlattı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Mevlana Halid-i Bağdadi&#039;den kendisine ulaşan müceddidlik cübbesini iki kat yatak, bir portatif somya, büyük bir sandık dolusu en kıymetli ve hususi el yazma, müsahhah Nur kitapları ile birlikte 1951 sonlarında Urfa&#039;ya gönderdi ve kendisinin de yakında Urfa&#039;ya geleceğini söyledi (fakat ancak vefatından 2 gün önce gelebilmiştir).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman talebesi Ceylan Çalışkan&#039;ı iman hizmeti için 1950&#039;de 6 aylığına Urfa&#039;ya gönderdi. 1951 yılı içinde talebesi Abdullah Yeğin&#039;i Ceylan Çalışkan&#039;ın yerine Urfa&#039;ya Nur hizmeti için gönderdi. Bu sıralarda yakın talebelerinden [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]] PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulundu. Daha sonra talebesi Hüsnü Bayramoğlu&#039;nu da yanlarına gönderdi. Böylece Bediüzzaman&#039;ın 3 talebesi Urfa&#039;da 1,5 sene kadar kaldı. 1953 başlarında Urfa&#039;da Nurculuk yapmak, çocuk okutmak vesaireden tevkif edildiler ve Urfa hapishanesinde 40 gün kadar yattılar. Türkiye&#039;de Nurculuk dosyalarını birleştirmek isteyen Isparta savcılığının sevkiyle Urfa&#039;dan Isparta&#039;ya götürülüp Isparta&#039;da 2 ay kadar hapis kaldılar. Tahliyeden sonra İstanbul&#039;da Üstad&#039;ın yanına gittiler. Bediüzzaman Abdullah Yeğin ile Hüsnü Bayramoğlunu 1953 yılı yaz aylarında tekrar Urfa&#039;ya gönderdi. Bu arada Risale-i Nur&#039;u çoğaltmak için İnebolu ve Isparta&#039;da kullanılmaya başlanan teksir makinelerine ilave olarak talebesi Abdülkadir Badıllı&#039;nın gayret ve maddi fedakarlığıyla Urfa&#039;ya da bir teksir makinesi alındı.&amp;lt;ref name=&#039;a&#039;&amp;gt;Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı&amp;lt;/ref&amp;gt; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bu Konu Hakkında Risale-i Nur&#039;daki Derslerin Özeti==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman talebesine yazdığı bir mektupta Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i Nuriye&#039;nin ileride teşekkül etmesini kuvvetle ümit ettiğini belirtmiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;nın taşıyla toprağıyla mübarek olduğunu ve hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmünde olduğundan Nurların Urfa&#039;da yerleşmesi halinde o üç memlekette intişarına vesile olacağını söylemiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;ya gönderdiği genç talebelerinin (Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram) 1953&#039;te Urfa&#039;da Nurculuk yapmak ve çocuk okutmak gibi sebeplerle mahkemeye verildiklerinde yaptıkları savunma &amp;quot;Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&amp;quot; başlığıyla Nur Çeşmesi adlı küçük kitapta yer alır.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;yı kendi öz vatanı Nurs gibi sevdiği ve ahalisine akrabası gibi dua ettiği için oraya talebelerini gönderdiğini, Urfa ve havalisine doğum yeri olan Nursdan ziyade ehemmiyet verdiğini ve bazı mühim sebepler olmasaydı hayatının son kısmını orada geçirmek istediğini söylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bilgiler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Diğer İsimleri:&#039;&#039;&#039; Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İnşa/Kuruluş Tarihi:&#039;&#039;&#039; MÖ 10.000 seneleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Niteliği:&#039;&#039;&#039; Şehir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Yüzölçümü (km2):&#039;&#039;&#039; 20.000 (Şanlıurfa vilayeti)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kıta:&#039;&#039;&#039; Asya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Ülke:&#039;&#039;&#039; Türkiye&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Vilayet/Eyalet:&#039;&#039;&#039; Şanlıurfa &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İlçe/Kasaba:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Mahalle/Köy:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Harita konumu:&#039;&#039;&#039; [https://maps.app.goo.gl/3PPDDyDDgzZ9GgFfA]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Nurpedia Haritası Konumu:&#039;&#039;&#039; [https://www.google.com/maps/d/u/1/edit?mid=1VylFzlFJnLWKSm5J4fdWFrN-JxPgHAQ&amp;amp;ll=37.12176027602784%2C38.61115058115234&amp;amp;z=12]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#1|{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#3|{{Arabi|اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık, fedakâr kardeşimiz Hacı Ali!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gönderdiğiniz kıymettar ve bilhassa Hazret-i Üstadı pek çok sevindiren mektubunuzu aldık. Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, bu zamanda kâfidir. On sene medresede okuyanlar, Risale-i Nur’la bir senede aynı istifadeyi ettiklerine şahit, binler ehl-i ilim var. Madem Hacı Kılınç Ali bir buçuk sene bütün Risale-i Nur eczalarına sahip çıkmış, kısmen okumuş; nazarımızda yirmi senelik bir Nur talebesidir. Ben her sabah haslar içinde onun ismiyle bütün manevî kazançlarıma, defter-i a’maline geçmek için hissedar ediyorum. Öyle ise o da bütün hayatını Risale-i Nur’a vermeye mükelleftir. Demek, şimdiye kadar Camiü’l-Ezhere gitmeye muvaffak olmaması ehemmiyetli bir hikmet içindir ki Nurlar ona kâfi imiş. Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan [[Urfa]]’da bir medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz. Kılınç Ali ile beraber Eski Said’in gayet kıymettar bir talebesi olan Şam’daki Molla Abdülmecid, Urfa’daki Nur’un talebelerinden Seyyid Salih ve onun yanına giden Nur’un fedakâr bir talebesiyle muhabere etsinler. Ben hem Molla Abdülmecid’e hem Hacı Ali’ye hem Şam’daki Risale-i Nur’la alâkadar olanlara pek çok selâm ediyorum. Ve dualarını ve o mevki-i mübarekede bana dua etmelerini rica ediyorum.” dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, kahraman kardeşimiz Hacı Ali; Hazret-i Üstad daima sizin fedakârlığınızı izhar buyuruyorlar. Biz de sizi tahsinlerle tebrik ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın hizmetinde bulunan kusurlu Sungur, [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]], Ziya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Birinci_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#17._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Râbian: Gerek Hüsrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. [[Urfa]]’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallah onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâmisen: Reisicumhurun nutkundan gelen müjdeli istihracın tahakkuk etmesini eltaf-ı İlahiyeden niyaz ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâdisen: Nur’un neşri ve fütuhatı için Rahîm ve Kerîm Rabb’imiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız lillahi’l-hamd devam ediyor. Akşamları Nurlu cemaatten mürekkeb fakirhanemize gelen cemaate tedrisat-ı Nuriyede devam olunuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: “Büyük Doğuculuk siyasî bir teşekkül müdür?” diye sordum. “Evet” dedikleri için “Sizin yalnız imanî ve Kur’anî mesaildeki müşküllerinizi ve izahını arzu ettiğiniz noktaları Risale-i Nur’un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuurum taalluk etmeden Risale-i Nur dairesinde istihdamdan ibarettir. İman ve Kur’an meselelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigal edemem.” mealinde cevap verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur’anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim. Malatya, Urfa, Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizane yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesai-i Nuriyem böyledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhibb-i muhlisiniz Hulusi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#1._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Çok muhterem kardeşimiz Salih,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız sana ve iki dindar ve hakiki milletvekillerine çok selâm ve dua eder, sana ve onlara “Bin bârekellah” der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben çok zaman evvel bekliyordum ki [[Urfa]] tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sahip olmaya çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki Seyyid Salih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havalinin çok kıymettar ve hamiyetkâr ve dindar iki milletvekili Nurlara sahip çıkmaya başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar tarafından istedikleri halde, ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Seyyid Salih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşâallah Kur’an ve imana tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehra ve Mısır’daki Camiü’l-Ezherin küçük bir numunesi haline getirmeye vesile olmaya ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiyenin bir numunesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlahiyeden ümit ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem madem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise [[İbrahim (as)|İbrahim Halilullah]]’ın bir menzilidir. İnşâallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz-ı hürmet ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur hizmetinde bulunan kardeşiniz Ziya ve Mehmed&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah dua ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana dua etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#13._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Nur Kahramanı Hüsrev’in Bir Mektubudur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlem-i İslâm merkezlerindeki mübarek Müslüman kardeşlere!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sizleri, bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Eserleriyle fuhûl-ü ulemanın ve fuhûl-ü müfessirînin en yükseği olan Bedîüzzaman Hazretlerine, kıymettar ve mübarek bir mücahid âlim tarafından yazılmış olan bir tebriği takdim etmiştik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bedîüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdığı cevabî mektuplarında o kıymettar, bînazir Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiş ve Anadolu’da Kur’an ve iman kahramanlarının halefleri olan Nurcularla, Arabistan’daki hakikat-i Kur’aniyeye müteveccih İslâmları, iki kardeş olarak hizbü’l-Kur’an’ın dairesi içinde çok saflardan iki mütevafık ve müterafık saf teşkil ettiklerini müjdelemiş ve o mü’min kardeşlerimizin Risale-i Nur’la ciddi alâkalarıyla beraber, bir kısmını Arapçaya tercüme edip neşretmek niyetlerinizden fevkalâde memnun olduklarını ve mübarek İslâm cemaatlerinin [[Urfa]]’daki Nur şakirdleriyle ve Nur eczalarıyla himayetkârane alâkadar olmasını yazmaklığımızı bizlere emretmiş bulunuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Nur_Kahramanı_Hüsrev’in_Bir_Mektubudur|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Isparta’daki Hayatından Muhtelif Safhalar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]] ve Diyarbakır’daki faal Nur talebeleri birer medrese-i Nuriye kurdular. Risale-i Nur’u her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemaate okumak suretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe-i ulûmun şerefini ihya ettiler. Şark havalisinde büyük hizmet-i imaniye îfa olundu. Bir aralık Diyarbakır’da orada Nurlarla imana ve Kur’an’a hizmet eden [[Mehmed Kayalar|faal bir Nur talebesi]] aleyhine dava açıldı, beraetle neticelendi; mü’minlerin sürur ve minnettarlığına vesile oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların Neşri: Anadolu’nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa medrese-i Nuriyeleri yalnız bulundukları muhitte değil, çok geniş bir sahada hizmet-i imaniyede bulundular. Bu hizmetleri yalnız bir kişi değil, bir merkez değil, yalnız malûm şahıslar değil; hizmet-i Kur’aniye olduğu için pek çok vecihlerde, pek çok zatlar tarafından îfa edildi. İsmi bilinmeyen nice hâlis talebeler, sadık mü’minler, bu hizmet-i kudsiyede çalıştılar, nur-u Muhammedî’nin yayılmasına gayret ettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Isparta’daki_Hayatından_Muhtelif_Safhalar|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem Hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müsaadenizle bir iki maruzatımı mecburen söyleyeceğim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi bu vatanın her tarafında ve âlem-i İslâm’ın hattâ diğer ecnebi memleketlerinin mühim merkezlerinde Kur’an namına intişar etmiş ve milyonlarla kimselerin imanlarını taklitten tahkike çevirmiş ve bu millete en kıymetli ve büyük tesirini feyizli dersleriyle ispat etmiş, Kur’an’ın nuru Risale-i Nur’un neşretmemesi ve bizim gibi hayatı tehlikede, imansızlık ve dalalet vâdilerinde koşan bîçarelerin okumaması için dinimizin gizli düşmanları olan komünist veya tabiiyyun olan farmasonlar türlü desiselerle adliyeleri ve hükûmetleri şaşırtmak için çok çalıştılar. Kaç defa Nurları okuyan mübarek talebeleri ve başta dâhî bir mütefekkir ve kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’yi mahkemelere verdirdiler. Eskişehir, Isparta, Denizli, Ankara, Afyon, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri… Neticede gizli ders, tarîkatçılık, cemiyet kurmak gibi ittihamların tamamen hilaf-ı hakikat olduğu ispat edilerek beraetler verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahkemelerce tebeyyün etti ki: Risale-i Nur serâpa İslâmiyet, Kur’an, iman hakikatlerinden ibarettir ve Nur talebeleri Kur’an’a kopmaz rabıtalarla bağlanmışlardır. Dini hiçbir şahsî, dünyevî, süflî menfaatlere âlet etmedikleri ve sadece rıza-yı İlahî için çalıştıkları güneş gibi tezahür etti. Çünkü Risale-i Nur bin seneden beri İslâmiyet aleyhine ve insaniyet zararına tahribatçı, küllî cereyanlara karşı sarsılmaz delil ve hüccetlerle tam mukabele edip din düşmanlarının temellerini dağıtıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte biz de bizim ebedî hayatımızı ve ebedî saadetimizin anahtarı imanımızı bu dalalet asrında bize kazandıran Risale-i Nur’u okurken ve yazdıklarımızı tashih ederken sanki dinsiz, komünistlerin saçma ve düzmece zehir saçan evraklarını okuyormuşuz gibi yakalanıp mahkemeye veriliyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Masum dindarların aleyhinde olan dinsiz komünistler hem etrafa evham vererek bizim gibi gurbette, yalnız dersleriyle alâkadar, siyasetten hattâ dünyadan habersiz iki üç talebenin birkaç kişi yanına gelip gitmesiyle ve onların kendi derslerini bir iki kişinin dinlemesiyle hem bizi hem adliyeyi hem zabıtayı manasız meşgalelerle uğraştırıyorlar. Her asırda en az üç yüz elli milyon mensubu bulunan, milyonlarla hâfızların lisanında her zaman tekrarlanan Kur’an’ımızın emsalsiz tefsiri Risale-i Nur talebeleri olan bizleri, hayatımızdan daha çok sevdiğimiz imanî derslerimizden mahrum etmek istiyorlar. Habbeyi kubbe yaparak, formalitelere uydurarak, bir isim takarak, lastikli bir kanun maddesine rast getirip bizi kanunen mes’ul göstermek istiyorlar. Fakat âdil, vicdanlı hâkimler neticede hakikati meydana çıkarıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: Bu son defa Afyon Mahkemesi dört sene devam ettiği halde, sonunda zaten serbest olan Risale-i Nur yine serbest bırakıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün yüksek makamlara verilen Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî’nin müdafaasından bir küçük parçası şu ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Haşirdeki mahkeme-i kübraya bir arzuhaldir ve dergâh-ı İlahiyeye bir şekvadır ve bu zamanda Mahkeme-i Temyiz ve istikbaldeki dârülfünunların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
… Ben de otuz kırk sene hayatımı bilenleri ve Nur’un binler has şakirdlerini işhad ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngiliz’in Başkumandanı İslâm içinde ihtilaf atıp hattâ Şeyhülislâmı ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilafçı, ittihatçı fırkaları birbirine uğraştırmasıyla ve Yunan’ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvat-ı Sitte” eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab ve neşretmekle o kumandanın dehşetli planını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara’ya kaçmayan ve esarette Rus’un Başkumandanının idam kararına ehemmiyet vermeyen ve 31 Mart Hâdisesi’nde sekiz taburu bir nutukla itaate getiren ve Divan-ı Harb-i Örfîde, mahkemedeki paşaların; sen mürtecisin, şeriat istemişsin diye suallerine karşı idama beş para ehemmiyet vermeyip “Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise bütün cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciyim ve şeriatın bir tek meselesine ruhumu feda etmeye hazırım.” diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevk edip idamını beklerken beraetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken ve onlara teşekkür etmeyerek “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da Divan-ı Riyasette M. Kemal ona hiddetle dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyan edesin, sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilaf verdin.” Ona karşı “İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir… Hainin hükmü merduddur…” diye kırk elli mebusun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri alan ve altı vilayet zabıtası ve hükûmeti asayişin ihlâline dair bir tek madde kaydetmeyen ve yüz binlerle Nur şakirdlerinin hiçbir vukuatı görünmeyen, hiçbir şakirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslah eden ve yüz binler nüsha Risale-i Nur’dan intişar etmekle beraber menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmi üç sene hayatının üç hükûmet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur’un kıymetini bilen yüz bin şakirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle ispat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazip edenlere beddua etmeyen bir adam hakkında “Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, öyle ise suçludur.” diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler, yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i kübrada hesabını verecekler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir İslâm kahramanı ve bu asrın ve istikbalimizin bir hidayet serdarı ve eşine rastlanmayan İslâmiyet fedaisi Bedîüzzaman’ın eserlerini okumak; dinsizlerin, komünistlerin, imandan bîhaberlerin elbette işine gelmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız Bedîüzzaman’ın beyanı ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur koca bir cennetin fiyatı olacak bir servet ve hayat-ı ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve hakikate muarız bütün feylesofları ilzam edip hayrette bırakacak bir keşfiyattır. Risale-i Nur sahabe-i kiramın âlî seciyesini ve Hazret-i Peygamber (asm) nurani meşrebini beyan eden bir nur ve feyiz hazinesidir. Risale-i Nur bu asırda Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesi; hakiki, yüksek ve parlak bir tefsiridir. Risale-i Nur şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğunu yüz binlerle kimseler tarafından idrak ve tasdik edilen bir eser külliyatıdır. Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikatü’l-hakaike yol açmış cadde-i kübra-i Kur’aniyedir. Bunun içindir ki Avrupa’nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerh edilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hakikatler içindir ki Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaşımla tashihat yaparken yakalanıp müsadere edilen, Denizli’de beraet eden ve Temyiz’in de tasdik ettiği büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin bir yerinde, kâinat Hâlık’ını ve sahibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zatın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitap, bizim Hâlık’ımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel manevî i’caz-ı Kur’aniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri gördü ve Risaleti’n-Nur bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki onun üstadı ve menbaı olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniye olan [[Yirmi Beşinci Söz]] ve [[On Dokuzuncu Mektup]]’un âhiri Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki kim görmüş ise değil tenkit ve itiraz belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte muhterem heyet-i hâkime! Madem hakikat budur. Ben de Üstadım gibi derim: “Madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem gözünü kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar. Ve madem cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz talebeler Risale-i Nur’un güneş gibi hakikatlerine karşı gözümüzü kapayamıyoruz…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakikat-i Kur’aniye güneşi ise üflemekle sönmez. Nurlananlar da Nur yolundan hiçbir beşerî kuvvetle dönmez. Gizli din düşmanlarımız zabıtayı, hükûmeti, adliyeyi iğfal etmeye çalışanlar dünyamızı başımıza ateş yapsalar Nurları okuyacağız ve yazacağız. İnşâallah adalet namına hareket edenleri, o müfsidler aldatamayacaklardır. Diğer mahkemelerde hak namına adalet için çalışanların Kur’an’ın lemaatı ve tereşşuhatı olan ve beşeri gaflet sersemliğinden ikaz eden Risale-i Nur’u serbest bırakmaları gösteriyor ki zikrettiğim gibi bu asrın Kur’an dellâlı olan Risale-i Nur’a herkesin çok büyük ihtiyacı vardır. Ve Risale-i Nur şahsî, süflî, dünyevî menfaatlere âlet olamıyor. Bizim gibi masum dindarlara musallat olanlar ve onları imanî derslerinden ayırmayı tevehhüm edenler, laiklik prensibini dinsizliğe ve komünizme âlet etmek isteyenlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asrımızın dâhîsi büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile: Ekser-i enbiyanın Şark’ta ve Asya’da zuhurları ve ağleb-i hükemanın Garp’ta ve Avrupa’da gelmeleri kader-i ezelînin bir işaretidir ki Asya’da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen Asya’da hüküm süren, dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Hakîm, bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El-iyazü billah, Kur’an küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak; akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebep olmak akıldan uzak değildir. Evet Kur’an, ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zincirdir, bir hablullahtır. Cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur’an-ı Azîmüşşan’ın hakiki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmi sekiz seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlahiye ve sönmez bir mu’cize-i Kur’aniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vazgeçirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bütün bu cerhedilmez hakikatlerden sonra, yine evet Risale-i Nur’la meşguliyete dünyada hiçbir âdil mahkeme suç diyemez. Fakat size bir ad takıp bir bahane ile işkence yapmak istiyorlar, denilse: Ben de derim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kadıoğlu Camii mevkiinde mukim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Abdullah Yeğin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizlere yapılan gizli mektep zan veya ittihamı bütün bütün hakikat hilafınadır. Çünkü bulunduğumuz cami önünde çeşmeler var, buraya ve camiye günde iki yüz kişinin gelmesi, böyle bir yerin gizli olamayacağı, çocukların dahi bileceği bir hakikattir. Hem bizim şehrin en işlek bir yerinde kalmamız gösteriyor ki gizlilikle ve gizli şeylerle alâkamız yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mektep açmışsınız sözü de büsbütün yanlış bir şâyiadır. Bunu işitenler gülüyorlar. Biz Kur’an-ı Kerîm’in gayet parlak ve yüksek tefsiri Risale-i Nur’a çalışan talebeleriz. Evet, aslâ inkâr etmeyiz. Biz okurken gelip dinleyenler oluyor, bu bir mektep midir? Şahitlerin görüşleri doğrudur fakat hükümleri yanlıştır, hakikat hilafınadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz o gün arkadaşımla kendi elimizle yazdığımız iki adet Âyetü’l-Kübra Risalesi’ni tashih etmek için beraber okuyorduk ve o iki arkadaş da dinliyordu. Bu vaziyette, sanki komünistlerin ve dinsizlerin eserlerini okuyormuşuz gibi hem adliyeyi hem zabıtayı hem mahkemeyi bizimle meşgul ederek bir bahane ile mahkemelere sevk ettiriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sizlerin de bildiğiniz gibi Urfa’nın ekseri evlerinde dinî bir kitabı, biri okuyup diğerleri dikkatle dinliyorlar. Hem bir yerde, yasak olmayan bir eseri okuyup başkalarının dinlemesiyle bir mektep mi açılmış olur? Sadece kitap okumak ve dinlemekten ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu vaziyetten anlaşılıyor ki biz yalnız bu asırda Kur’an’ın yüksek ve parlak bir tefsiri ve kâinatta en yüksek olan iman hakikatlerini beyan eden Risale-i Nur’u okuyoruz. İmanî ve İslâmî kitapları okuyup dinlemeye tedrisat süsü vermek, kuvvetli bir icbarla üzerimize mektep açmışsınız etiketini yapıştırmaya gayret etmek olduğunu; bizim masum, dindar, iman ve âhiretiyle meşgul olan gençler olduğumuzu herkesin bildiği gibi sizce de malûmdur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem dâhî mütefekkir Üstadımız Bedîüzzaman otuz seneden beri siyaseti terk etmiş {{Arabi|اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ‌}} demiş ve talebelerine de “Biz imanın cereyanındayız, gayemiz rıza-yı İlahiyedir, siyasî cereyanlara girmeyiniz.” diye ders verdiğinden hiçbir siyasî ve dünyevî süflî şeylerle alâkamız yoktur. Hem altı vilayetin zabıtası, Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî hakkında: “Bedîüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri imanla kafalara bir yasakçı bırakıp emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar.” diye rapor vermişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizim bütün okuyup yazdığımız ve daima meşgul olacağımız Risale-i Nur, bütün mahkemelerde beraet etmiş ve sırf İslâmiyet ve iman ve Kur’an hakikatlerinden ibaret olduğu güneş gibi tezahür ederek kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Son Afyon Mahkemesinde bütün kitap, risale ve mektupları iade etmeye ittifaken karar vermişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur: Yüz otuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur’aniyeyi mezc ve telif ederek, bu asra kadar hiçbir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatçe, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika’ya kadar inkişaf etmiş. Müellifi büyük İslâm dâhîsi Bedîüzzaman Said Nursî Risale-i Nur hakkında şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, manevî hakikatleri ve iman ilmini Avrupa’nın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken ispat eder. Risale-i Nur, hal ve istikbalin ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevap verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. Risale-i Nur’da başka eserlerden nakil yoktur, Kur’an’ın mu’cize-i maneviyesidir. Risale-i Nur, yüz manevî keşfiyatı hâvi ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır. Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. Risale-i Nur, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüz binlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un gayet hârika bir cüzü olan Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin beyanı vechiyle: Madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Bir saadet-i ebediyenin, bir hayat-ı bâkiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan imanı sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’la mübareze edilmez, o mağlup olmaz, yirmi senedir en muannid feylesofları da susturuyor. (Şimdi yirmi sekiz sene oldu.) İman hakikatlerini güneş gibi gösteriyor, bu memlekete hükmeden onun kuvvetinden istifade etmek gerektir. Risale-i Nur, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Onun talebeleri başkalara benzemezler, mağlup olmazlar. Risale-i Nur’u mağlup edebilmek için kâinatı elinde tutan bir kuvvet lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Risale-i Nur dünyevî işlere, şahsî ve süflî menfaatlere âlet olamaz. Güneş gibi hakikat-i imaniye ve Kur’aniye yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi o hakikati tanıyan, Risale-i Nur’u değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Risale-i Nur’un vazifesi ise hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatleriyle gayet kat’î ve en mütemerrid zındık feylesofları da imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’an’a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur’u hiçbir şeye âlet edemeyiz ve bilfiil öyleyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin seneden beri Kur’an’ın bayraktarı ve mücahidi ve âlem-i İslâm’ın kahraman mücahidi olan ve Kur’an’ı cihanın cihat-ı sittesinde ilan eden necip ve mübarek kahraman ecdadımızın evlatlarını nur-u imandan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefahir-i âliyesine zıt olarak maddî ve manevî helâketlere maruz bırakmak olan dehşetli sû-i kasdlara ve o kahraman ecdadın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrum etmek olan dehşetli dinsizlik telkinlerine karşı; Kur’an-ı Kerîm’in on dördüncü asr-ı Muhammedîdeki (asm) aziz dellâlı ve bu asrın bir hidayet medarı ve bu müthiş zamanın müthiş zulümatına karşı Nur-u Kur’an’la mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur’un yüz binler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur’anî tesis eden muhteşem kahramanı Bedîüzzaman Said Nursî ve yüz bin başlar feda oldukları hakikate başımız dahi feda olsun diyerek nur-u İslâm’ı söndürmek ve nur-u imanı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden; istibdatlara, icbarlara karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza ve şeref-i imanı âleme ilan eden, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan kalb-i münevverlerine gelen ve iman hakikatlerini güneş gibi parlak delil ve hüccetlerle ispat eden ve Risale-i Nur’la dinsizlik, dalalet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silah edip vatan ve millet ve İslâmiyet’e hıyanet etmem ve hakikat-i Kur’an’a feda olan bu başı zalimlere eğmem.” diyen ve ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dava ettiği gibi bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bedîüzzaman ve Risale-i Nur’dan bizi uzaklaştıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur. Hem Risale-i Nur iki hayatımızın halâskârı ve sermaye-i ömrümüz ve gaye-i hayatımızdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar eğer mümkün olsa derimizi kâğıt ve kanımızı mürekkep yapıp yine Risale-i Nur’u yazacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime bilsinler ki: Halife-i rûy-i zemin Hazret-i Ömer (ra) hilafeti zamanında âdi bir Hristiyan ile birlikte mahkemede muhakeme oldular (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu hakikati Üstadımız İstanbul Adliyesinde beyan etmiştir.&amp;lt;/ref&amp;gt;). Halbuki o Hristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki: Adalet hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirlik güdemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bunun içindir ki mahkemede kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i imandan bütün gelenler maziye gidenlere mağfiret dualarıyla ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binaen Denizli Mahkemesinde demiştim: Mahkeme-i haşirde milyarlar ehl-i imandan davacılar tarafından, Kur’an hakikatlerine hizmet eden Nur talebelerini mahkûm ve perişan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Serbestiyet kanunlarıyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cemiyetlerine müsamahakârane bakıp ilişmediğiniz halde; vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan, vatandaşları ölümün idam-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan Risale-i Nur talebelerini hapisler ve tazyiklerle perişan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa ne cevap vereceksiniz, biz de sizlerden soruyoruz diye o zaman onlara demiştim, o zaman o insaflı ve adaletli zatlar bizi beraet ettirdiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Hâkimler! Bu âlî hakikatlere rağmen bize deseniz ki sizi mahkemeye sevk ettirmek ve biçilmiş bir kaftan giydirmek istiyorlar. Bu takdirde şu âyet-i kerîmenin kale-i kudsiyesine iltica ediyorum: {{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesinde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsnü Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır_(2)|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Vukufsuz Ehl-i Vukufa Cevap&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Medar-ı hayret bir taarruzdur ki; kırk küsûr sene (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu cevap 1953 senesine aittir. (Naşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;) evvel yazılmış ve mükerreren tab&#039; edilmiş bir meseleyi, [[Urfa]] Ehl-i Vukufu bütün bütün yanlış mânâ vererek; hem güya bu sene yazılmış diye bir propağanda namı vermişler. O mesele de budur:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eski Harb-i Umumi&#039;nin bidayetinde ve içinde, o harpte müttefikimiz olan Alman&#039;la alâkamızı kırmak ve Garplılaşmak perdesi altında bir purutluğa, yani siyaseti dinsizliğe alet yapmaya çalışan bazı münafıklar diyordular ki: &amp;quot;Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dinimize zarar verecek...&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de o zaman demiştim: &amp;quot;Sosyalistlik İslâmiyete ilişemez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat Garblılaşmak, İngiliz ve Fransızın medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenalıkları iyiliklerine galebe eden böyle medeniyet; bizim müttefikimiz olan Almanın sosyalistliği dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyorum&amp;quot; diye o zaman demiştim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte mes&#039;elenin hakikati bu iken, kırk sene evvel bu mes&#039;ele yazılmış ve neşredilmiş, kimse ilişmemiş ve mahkemelerde beraat görmüşlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi hasta olduğum için, müdde-i umumî ifademi almaya yanıma geldi ve dedi ki: &amp;quot;Urfa&#039;daki ehl-i vukuf Hutbe-i Şamiye&#039;nin zeylindeki vecizelerden, &amp;quot;sosyalistlik Garbî medeniyetlere müreccahtır&amp;quot; diye olan kelimesine bolşevikliğin lehinde bir propaganda yapılıyor&amp;quot; demişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim. Bolşeviklik ayrı, sosyalistlik ayrıdır. Sosyalist Alman nerede? Komünist Rus nerede? Hem bu kadar mânâsız, kırk küsür sene evvel yazılan bir meseleden dolayı Nur&#039;un Urfa&#039;daki üç kahraman talebelerini hapsettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine müdde-i umumî dedi ki: &amp;quot;Ehl-i vukuf bir cümleyi daha medar-ı mes&#039;uliyet yapıyor, o da: Sizin M. Kemâl&#039;e &#039;Kemal, namaz kılmayan haindir&#039; dediğindir.. Hem: Namaz kılanlarla kılmayanlar arasına bir tefrika sokuyor. O halde suçludur.&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim: &amp;quot;Yüzer ayât-ı Kur&#039;âniyede müslümanlar için en büyük hakîkat, imandan sonra namaz olduğunu mükerreren emrediyor. Hem o zaman Meclis-i Meb&#039;usanda benim M. Kemâl&#039;e bu sözü söylediğim halde, o bana ilişmediği ve itiraz etmediği halde; otuzbeş sene sonra böyle vukufsuz ehl-i vukufun yanlış raporlarıyla Nur&#039;un kahraman fedailerine ilişmek, bence Rus hesabına bir propagandadır veya Rus hesabına propagandaya alet olmuşlardır ki, Kur&#039;ânın hakâikiyle Komünist Rus&#039;a cephe alan ve tam mücadele eden dinin fedailerine ilişiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said-i Nursî &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Vukufsuz_Ehl-i_Vukufa_Cevap_(Asar-ı_Bediiyye)|Asar-ı Bediiyye]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
HAZRET-İ ÜSTAD&#039;A MERSİYE ŞEKLİNDE BİR HİTABE&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kutlu olsun, mutlu olsun sana ol âlî makam,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fitnenin narı hemen oldu sana berd ü selâm&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&#039;nın topraklarında değildir Üstadımız&amp;lt;ref&amp;gt;Bu şiir, Üstadımızın irtihalinin hemen akibinde yazıldığından ve henüz Üstadımızın kabr-i pürmünevverleri vahşî canavarların saldırısına uğramamış olduğundan, kerametkârane bir nevi îma-i ihbarîden hâlî değildir gibi bana geliyor. (Nâşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pek sıcak kardeşlerin kalbindedir serdarımız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Kızıl_İcazdan_Bazı_Parçalar_(Mesnevi_Badıllı)#HAZRET-İ_ÜSTAD&#039;A_MERSİYE_ŞEKLİNDE_BİR_HİTABE|Mesnevi-i Nuriye (Badıllı)]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Diğer Bahisler===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hususi muhabere mektuplarından:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Bu mektuplar 1951-1960 arası Üstad&#039;dan Urfa&#039;ya gelen mektuplarındandır)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;... Ben Urfa&#039;ya eskiden de varmışım. Urfa&#039;lılarla çok alâkadarım. Hatta burada (Emirdağında) kalmamın bir sebebi de, burada Urfa&#039;lıların bulunmasıdır. Urfa halkını çok sevdiğim için, Hüsnü&#039;yü oraya gön derdim ve onların hatırı için Hüsnü&#039;ye bu kadar zahmetler çektirdim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;yı kendi öz vatanım Nurs gibi sevdiğim ve ahalisine akrabam gibi dua ettiğim için, oraya talebelerimi gönderdim. Yoksa vilayat-ı şarkiye umumen Nur talebesidir. O mübarek Urfa halkına çok selâm ve dualar edip dualarını beklerim...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başka bir mektubundan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Rabian: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Ben Urfa ve havalisine meskat-ı re&#039;sim olan Nursdan ziyade ehemmiyet veriyorum. Bazı esbab-ı mühimme olmasaydı, ahir hayatımı orada geçirecektim. İnşaallah hayatta kalsam belki ona da muvaffak olurum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben nasıl Nurs köyünü, sağ ve ölü umumen duama alıyorum.. Urfa&#039;yı da sağ ve ölü umumen duamdadır Hatta nerede bir Urfa&#039;lı bana rastgelse, bir akrabam nazarıyla bakıyorum. Hususan orada Medrese-i nuriyeyi himaye eden alimlere çok minnettarım. Ben de o zatlara itimaden iki hâs talebemi orada bırakıyorum...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir başka mektuptan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Hamisen: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Madem Urfa halkı benim manevî evlâdlarım ve talebelerime himayet ve şefkatle samimi alâkadardırlar. Urfa halkının hatırı için bir mani’ olmazsa, Urfa&#039;ya veya yakınına gelmek arzum var, İstiyorum. Fakat ne vakit kısmet olsa... Hem Abdullah. Hüsnü gibi evlâdlarım aynı Ceylan ve [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] gibi olduklarından, onları yanıma alacaktım. Madem Urfa halkı bu derece samimi ve hamiyetkârdırlar. O kadar sevdiğim evlâdlarımı Urfa halkına veriyorum. Urfa halkına minnettarlığımı ve teşekkürlerimi beyan etsinler. Hükûmet ne yapsa, Urfa halkının hatırı için helâl ediyorum.” dedi ve sizin Urfa&#039;da kalmanızdan ruhu rahat etti.. Hem lüzum var.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Kaynak: Mufassal Tarihçe-i Hayat, A. Badıllı)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;daki Diğer Alakalı Yerler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Ölüm Belgesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Ölüm Belgesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Urfa.jpeg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Saidnursi mezar1.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said nursi makamı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yerin (makam) bugünkü hali&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman Çeşmesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamının yanındaki çeşme&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Makam yazısı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamında yer alan açıklama&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Naaşın nakli için kardeşinden zorla alınan muvafakatname.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Naaşının Urfa&#039;dan nakli için kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Nursi]]&#039;den zorla alınan muvafakatname&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Urfa&#039;daki kabirden naaşın çıkarıldığına dair resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Urfa&#039;daki kabrinden çıkarıldığına dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Isparta nakil resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Isparta&#039;ya nakline dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;T.C. Urfa C. Müdde-i Umumiliği&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sayı: 2293 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa: 23.3.960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok aceledir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TEREKE HÂKİMLİĞİNE - URFA&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
21.3.1960 günü vilayetimize gelerek İpek Palas otelinin 20 nolu odasına inen Said-i Nursi&#039;nin 23.3.960 günü saat 10&#039;da kendi eceliyle vefat ettiği Urfa Emniyet Müdürlüğünün 23.3.960 tarih ve 1 sayılı yazısıyla bildirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TİM.11O&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adı geçenin sahipsiz bulunması hasebiyle yedindeki eşyasının hâkimliğinizce tesbit ve gereğinin ifası rica olunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
C. Müdde-i Umumisi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pertev Savaşçıoğlu&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke hâkiminin otele gelerek Üstad&#039;ın cenazesi başında tesbit ettiği eşya ve aldığı kararı da şöyledir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
T.C. URFA TEREKE HÂKİMLİĞİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Esas: 1960/1&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kâtip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyalar yed-i emin olarak [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] Gündûzalp, [[Bayram Yüksel]] ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildiğ&#039;inde kendileri bugün hâkimliğimize müracaatla müteveffanın yegâne vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda bulunan Arapça öğretmeni [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]]&#039;un olduğunu bildirerek eşyanın oraya gönderilmesini taleb ettiler. G.D. mütevaffanın yakınlarının beyanına göre vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]]&#039;un olduğu beyan edildiğinden, mumaileyh müteveffanın yegâne varisi olup olmadığı tesbit edilerek, kendisinden başka vârisi yoksa eşyaların nüfus kaydı veya veraset ilâmı mucibince kendisine ödenmesi için Konya tereke hakimliğine müzekkere yazılmasına, eşyaların mezkûr hakimliğe gönderilmesine karar verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
26/3/1960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyaların Konya Tereke Hâkimliğine 26.3. tarihinde 741, 742, 743, 744, 745, 746 numaralı posta makbuzuyla gönderildiği, posta masrafı olarak üç bin dörtyüz elli kuruş masraf yapıldığı ve terekede bulunan onbeş liranın buna mahsup edildiği görülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
G.D. &lt;br /&gt;
Dosyanın hıfza kaldırılmasına karar verildi. 26/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke Hâkimliğinin Üstad&#039;ın odasında tesbit ettiği eşyalarının listesi:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eşyanın cinsi Adedi Kıymeti -kuruş&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cizlavet marka bir çift lastik: 1 500&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sepet içinde:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
dört adet sefer tası içi, bir adet çinko tencere küçük, bir tane küçük çaydanlık, bir ayaklı bardak, iki tane ayaksız bardak: 150&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet eski çarşaf,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski frenk gömleği,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir tane eski iç gömlek,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
sarık üzerine sarılacak bez,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
üç tane mendil, bir havlu,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir de pamuklu hırka, bir eski gömlek&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski çarşaf ve mendil, bir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
eski bohça 1750&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet havlu 200 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet kırık gözlük, bir adet dua kitabı, eski yazı takvim, iki adet kalem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başkaca tesbit edilecek eşyası kalmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffanın yanında bulunanlardan Said-i Nursi&#039;nin Afyon vilayetinin Emirdağ kazasında tüccar Kadir Çalışkan&#039;a ait bir taksi mevcud olduğunu ve müteveffanın onunla seyahat etmekte bulunduğunu, müteveffanın Konya&amp;quot;da İmam-Hatip okulunda Arapça öğretmeni olan [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]] isminde bir kardeşi bulunduğunu başkaca kardeşi olmadığını, Said-i Nursi&#039;nin de hayatında evlenmemiş bulunduğunu, müteveffanın nüfus cüzdanı bulunmadığını, Emirdağı nüfusunda kayıtlı olduğunu bildirdiler. Müteveffa ile birlikte bulunan ve ibraz ettiği nüfus kaydına göre Zonguldak&#039;ın Safranbolu kazası Babasultan mahallesinde hane no: 58 cild 1, 67 numarada kayıtlı Hüsnü Bayramoğlu...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bu tutanakta Üstad&#039;la beraber Urfa&#039;ya gelmiş bulunan diğer iki talebesinin isim ve künyeleri kaydedildikten.. ve arabanın plaka numarası, motor numarası vesair tesbit edildikten sonra şöyle denilmektedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Bu sırada müteveffanın üzerinde onbeş lira bozuk para çıktı. Ruhsatnamede görünen kahverengi vasıtanın halen Hüsnü Bayram&#039;ın şoförlüğünü yapmakta olduğu vasıta anlaşılmakla, eşyalar yed-i emin olarak ve taksinin sahibi bulunan Kadir Çalışkan&#039;a teslim edilmek üzere, yed-i emin olarak Ziver Gündüzalp, [[Bayram Yüksel]] ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildi. Tanzim olunan zabıt birlikte imza altına alındı. 23/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Katip Mübaşir Bilirkişi Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ö.Türker İ.Dedeşah S.Dur Cemal Çopur Hüsnü&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yediemin Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Ziver Gündüzalp]] [[Bayram Yüksel]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i Üstad&#039;ın beraberinde Urfa&#039;ya gelen ve kucaklarında Üstad&#039;ın vefat&lt;br /&gt;
ettiği sadık hizmetkârları; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler/Kategoriler==&lt;br /&gt;
* [[Bayram Yüksel]] Bediüzaman&#039;ın Urfa&#039;da vefatı esnasında da yanındaki talebesi.&lt;br /&gt;
* [[Abdülmecid Ünlükul]]: Bediüzzaman Said Nursinin kardeşi. Abisi Said Nursi&#039;nin  cenazesinin Urfa&#039;dan nakli için kendisinden zorla muvafakatname alınmıştır.&lt;br /&gt;
* [[Eyyüb (as)]]: Kabr-i şerifi Urfa sınırları içerisinde bulunan peygamber&lt;br /&gt;
* [[İbrahim (as)]]: Doğum yeri hakkında çeşitli rivayetler içerisinde en kuvvetlisi Urfa, Harran olan ve ateşe atılma hadisesi Urfa&#039;da yaşanan peygamber&lt;br /&gt;
* [[Said Nursi&#039;nin Kabri]]: Said Nursi vefat ettiğinde Urfa&#039;ya gömülmüştü&lt;br /&gt;
* [[Hulusi Yahyagil]]: Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;da Kurtuluş savaşında hizmetleri olan ve Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlatan asker talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]]: PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulunan talebesi&lt;br /&gt;
* [[Ceylan Çalışkan]]: Bediüzzaman&#039;ın sevkiyle iman hizmeti için Urfa&#039;ya gelip 6 ay hizmet eden talebesi&lt;br /&gt;
* [[Abdullah Yeğin]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hüsnü Bayramoğlu]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hayat-ül Harrani]]: Urfa Harran’daki zâviyesinde irşad faaliyetinde bulunmuş olan ve iyi hali ve kerametleriyle tanınan veli zat.&lt;br /&gt;
* [[Abdülkadir Badıllı]]: Urfa&#039;da genç yaşında Risale-i Nuru tanıdıktan sonra vefatına kadar Urfa ve havalisi başta olmak üzere iman ve Kur&#039;an hizmetinde bulunmuş nur talebesi.&lt;br /&gt;
* [[Salih Özcan]]: Özellikle hariç memleketlerde Risale-i Nur ile hizmet etmiş ve Bediüzzaman&#039;ın vasiyetinde ismi geçen Urfalı nur talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mahmut Kamil Toker]]: Urfa&#039;da yetişmiş din âlimlerinden olup Risale-i Nur’un ehemmiyetini tam takdir ettiğini Üstad el yazma Emirdağ Lahikasında geçen bir mektupta sitayişle beyan etmiştir.&lt;br /&gt;
* [[:Kategori:Kabri Urfa&#039;da Olanlar|Risalelerde bahsi geçen kişilerden kabri Urfa&#039;da olanların listesi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61052</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61052"/>
		<updated>2026-02-27T07:38:18Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şehir]]&lt;br /&gt;
[[Dosya:Balıklıgöl.jpg|thumb|left|Balıklıgöl]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Şanlıurfa&#039;&#039;&#039; veya eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde yer alır ve bu bölgenin en kalabalık şehridir. Peygamberler diyarı olarak bilinen bu şehirde Hz. Eyyûb&#039;un (as) kabr-i şerifi vardır. Hz. İbrahim&#039;in doğum yeri hakkında en kuvvetli ihtimal Urfa&#039;dır. Ayrıca halk hikâyelerinde ve dini inançlarda Hz. İbrahim&#039;in Kral Nemrud tarafından ateşe atılma hadisesinin Urfa&#039;da gerçekleştiğine inanılır. Hz. Yakub, Hz. Şuayb, Hz. Musa ve Hz. İsa&#039;nın Urfa&#039;da menzili ve konakları olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 12.000 sene öncesine tarihlenen ve dünyanın bilinen en eski tapınağı olan Göbeklitepe yine Urfa sınırları içindedir.&amp;lt;ref&amp;gt;https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa ilk olarak Hz. Ömer zamanında 639 yılında Müslüman Araplar tarafından fethedildi. Zaman zaman hıristiyan ve müslümanlar arasında el değiştiren şehir 1516&#039;da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı sınırları içine katıldı. 1919 yılında önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler (orduya yardımcı olarak görev alan halk gücü) tarafından işgalden kurtarılmıştır. Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından adı 2004&#039;te Şanlıurfa olarak değiştirilmiş, 2016&#039;da ise TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya Ziyaretleri&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır. İlk olarak, 1910 yılı Mart başlarında İstanbul&#039;dan ayrıldıktan sonra Şam&#039;a giderken 1910 yılının yaz aylarından sonra Van&#039;dan başlayarak Hakkari, Bitlis, Muş, Ağrı, Diyarbekir ve Urfa Şehir merkezleriyle etrafındaki bazı köy ve aşiretleri dolaşarak Meşrutiyet hakkında bilgi verdi. Buralarda sorulan yüzlerce suale cevab verdi. Şehir merkezlerinde de konferanslar tertibledi. Urfa&#039;ya geldiğinde medreseleri ziyaret etti ve birkaç gün medreselerde misafir kaldı. O sıralarda 32 yaşlarında olan Bediüzzaman&#039;ı tanımayan birkaç polis o zamanın bir aşiret reisi gibi olan kıyafetinden dolayı Bediüzzaman&#039;a ilişse de Urfa Meb&#039;usu Meşhur Siverekli Ali Efendi&#039;nin tanıtmasıyla meşhur Molla Said olduğu anlaşılınca polisler ondan özür diledi. Ali Efendi&#039;de bir hafta kadar misafir kalan Bediüzzaman gündüzleri Urfa&#039;daki medreseleri ve Ulemayı ve ayrıca Suruç ve Birecik dahil köy ve kazaları ziyaret etti. Urfa&#039;da Yusuf Paşa Camii’nde halka hitaben 1,5 saatlik bir konuşma yaptı. Bu doğu seyahatlerinden sonra Münazarat ve Muhakemat eserlerini yazmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya ikinci gelişi vefatından 2 gün öncedir. 20 Mart 1960 pazar günü Isparta&#039;dan talebeleri [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]], [[Bayram Yüksel]] ve arabayı kullanan Hüsnü Bayramoğlu ile birlikte sabah saat 9&#039;da ayrıldı ve 21 Mart 1960 Pazartesi günü sabah saat on-onbir sıralarında Urfa&#039;ya ulaştı. İpek Palas oteline yerleşti. Normalde ziyaretçi kabul etmeyen Bediüzzaman 1,5 gün boyunca ziyaretlerine gelen herkesi ağır hasta haliyle kabul etti. Zamanın hükümeti ise endişe içinde Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;yı terk etmesini istedi. Bediüzzaman&#039;ın buna cevabı &amp;quot;Urfa&#039;ya ölmeye geldim&amp;quot; oldu. Ramazan&#039;ın 25. gecesine karşılık gelen 23 Mart 1960 gecesi vefat etti. Büyük bir kalabalıkla kılınan cenaze namazından sonra Urfa&#039;daki Halil İbrahim Dergâhına gömüldü. Gömüldüğü yer aslen 1952 senesinde Şeyh Müslim Hafız Efendi&#039;nin Mevlid-i Halil Camii avlusunun kuzey tarafına yaptırdığı ve &amp;quot;sahibi yakında gelecek&amp;quot; dediği türbe yeriydi. Ancak Bediüzzaman vasiyetinde kabrinin gayet gizli, bir iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmediği bir yerde olmasını ve kabrinin ziyaret edilmesi yerine uzaktan Fatiha okunmasını beyan etmişti. Vefatından 3,5 ay sonra, 12 Temmuz 1960&#039;ta, 27 Mayıs ihtilalini yapanlar tarafından kabri kırılarak açıldı ve kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Nursi]] &#039;den zorla alınan muvafakatname ile galvanizli bir tabut içinde uçakla Afyon askeri havaalanına, oradan da arabayla bilinmeyen bir yere götürülerek kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid ]]&#039;in de hazır bulunduğu ortamda gömüldü. Gömüldüğü yerin daha sonra Isparta Doğancı mezarlığı olduğu ve tabutla gömüldüğü yıllar sonra anlaşılmış ve talebeleri kabrini buradan bilinmeyen bir yere nakletmişlerdir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Urfa&#039;da Risale-i Nur ile İman Hizmetlerinin Başlaması&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların birinci talebesi Hulusi bey Mondros mütarekesinden sonra Viranşehir ile Urfa ortasında bir kamp kurarak Urfa&#039;daki Fransızların Mardin&#039;in Ermeni ve Hıristiyanlarıyla muhaberelerini kesmek ve aynı zamanda Urfa&#039;nın kurtuluşunda çalışan kimselere harp usulunü bilen adam yetiştirme hizmetlerinde bulunmuştu. 1948-49&#039;da Albay rütbesiyle Kars&#039;dan Urfa Askerlik Şubesine tayin olduğunda Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlattı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Mevlana Halid-i Bağdadi&#039;den kendisine ulaşan müceddidlik cübbesini iki kat yatak, bir portatif somya, büyük bir sandık dolusu en kıymetli ve hususi el yazma, müsahhah Nur kitapları ile birlikte 1951 sonlarında Urfa&#039;ya gönderdi ve kendisinin de yakında Urfa&#039;ya geleceğini söyledi (fakat ancak vefatından 2 gün önce gelebilmiştir).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman talebesi Ceylan Çalışkan&#039;ı iman hizmeti için 1950&#039;de 6 aylığına Urfa&#039;ya gönderdi. 1951 yılı içinde talebesi Abdullah Yeğin&#039;i Ceylan Çalışkan&#039;ın yerine Urfa&#039;ya Nur hizmeti için gönderdi. Bu sıralarda yakın talebelerinden [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]] PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulundu. Daha sonra talebesi Hüsnü Bayramoğlu&#039;nu da yanlarına gönderdi. Böylece Bediüzzaman&#039;ın 3 talebesi Urfa&#039;da 1,5 sene kadar kaldı. 1953 başlarında Urfa&#039;da Nurculuk yapmak, çocuk okutmak vesaireden tevkif edildiler ve Urfa hapishanesinde 40 gün kadar yattılar. Türkiye&#039;de Nurculuk dosyalarını birleştirmek isteyen Isparta savcılığının sevkiyle Urfa&#039;dan Isparta&#039;ya götürülüp Isparta&#039;da 2 ay kadar hapis kaldılar. Tahliyeden sonra İstanbul&#039;da Üstad&#039;ın yanına gittiler. Bediüzzaman Abdullah Yeğin ile Hüsnü Bayramoğlunu 1953 yılı yaz aylarında tekrar Urfa&#039;ya gönderdi. Bu arada Risale-i Nur&#039;u çoğaltmak için İnebolu ve Isparta&#039;da kullanılmaya başlanan teksir makinelerine ilave olarak talebesi Abdülkadir Badıllı&#039;nın gayret ve maddi fedakarlığıyla Urfa&#039;ya da bir teksir makinesi alındı.&amp;lt;ref name=&#039;a&#039;&amp;gt;Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı&amp;lt;/ref&amp;gt; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bu Konu Hakkında Risale-i Nur&#039;daki Derslerin Özeti==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman talebesine yazdığı bir mektupta Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i Nuriye&#039;nin ileride teşekkül etmesini kuvvetle ümit ettiğini belirtmiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;nın taşıyla toprağıyla mübarek olduğunu ve hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmünde olduğundan Nurların Urfa&#039;da yerleşmesi halinde o üç memlekette intişarına vesile olacağını söylemiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;ya gönderdiği genç talebelerinin (Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram) 1953&#039;te Urfa&#039;da Nurculuk yapmak ve çocuk okutmak gibi sebeplerle mahkemeye verildiklerinde yaptıkları savunma &amp;quot;Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&amp;quot; başlığıyla Nur Çeşmesi adlı küçük kitapta yer alır.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;yı kendi öz vatanı Nurs gibi sevdiği ve ahalisine akrabası gibi dua ettiği için oraya talebelerini gönderdiğini, Urfa ve havalisine doğum yeri olan Nursdan ziyade ehemmiyet verdiğini ve bazı mühim sebepler olmasaydı hayatının son kısmını orada geçirmek istediğini söylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bilgiler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Diğer İsimleri:&#039;&#039;&#039; Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İnşa/Kuruluş Tarihi:&#039;&#039;&#039; MÖ 10.000 seneleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Niteliği:&#039;&#039;&#039; Şehir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Yüzölçümü (km2):&#039;&#039;&#039; 20.000 (Şanlıurfa vilayeti)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kıta:&#039;&#039;&#039; Asya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Ülke:&#039;&#039;&#039; Türkiye&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Vilayet/Eyalet:&#039;&#039;&#039; Şanlıurfa &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İlçe/Kasaba:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Mahalle/Köy:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Harita konumu:&#039;&#039;&#039; [https://maps.app.goo.gl/3PPDDyDDgzZ9GgFfA]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Nurpedia Haritası Konumu:&#039;&#039;&#039; [https://www.google.com/maps/d/u/1/edit?mid=1VylFzlFJnLWKSm5J4fdWFrN-JxPgHAQ&amp;amp;ll=37.12176027602784%2C38.61115058115234&amp;amp;z=12]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#1|{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#3|{{Arabi|اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık, fedakâr kardeşimiz Hacı Ali!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gönderdiğiniz kıymettar ve bilhassa Hazret-i Üstadı pek çok sevindiren mektubunuzu aldık. Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, bu zamanda kâfidir. On sene medresede okuyanlar, Risale-i Nur’la bir senede aynı istifadeyi ettiklerine şahit, binler ehl-i ilim var. Madem Hacı Kılınç Ali bir buçuk sene bütün Risale-i Nur eczalarına sahip çıkmış, kısmen okumuş; nazarımızda yirmi senelik bir Nur talebesidir. Ben her sabah haslar içinde onun ismiyle bütün manevî kazançlarıma, defter-i a’maline geçmek için hissedar ediyorum. Öyle ise o da bütün hayatını Risale-i Nur’a vermeye mükelleftir. Demek, şimdiye kadar Camiü’l-Ezhere gitmeye muvaffak olmaması ehemmiyetli bir hikmet içindir ki Nurlar ona kâfi imiş. Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan [[Urfa]]’da bir medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz. Kılınç Ali ile beraber Eski Said’in gayet kıymettar bir talebesi olan Şam’daki Molla Abdülmecid, Urfa’daki Nur’un talebelerinden Seyyid Salih ve onun yanına giden Nur’un fedakâr bir talebesiyle muhabere etsinler. Ben hem Molla Abdülmecid’e hem Hacı Ali’ye hem Şam’daki Risale-i Nur’la alâkadar olanlara pek çok selâm ediyorum. Ve dualarını ve o mevki-i mübarekede bana dua etmelerini rica ediyorum.” dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, kahraman kardeşimiz Hacı Ali; Hazret-i Üstad daima sizin fedakârlığınızı izhar buyuruyorlar. Biz de sizi tahsinlerle tebrik ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın hizmetinde bulunan kusurlu Sungur, [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]], Ziya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Birinci_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#17._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Râbian: Gerek Hüsrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. [[Urfa]]’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallah onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâmisen: Reisicumhurun nutkundan gelen müjdeli istihracın tahakkuk etmesini eltaf-ı İlahiyeden niyaz ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâdisen: Nur’un neşri ve fütuhatı için Rahîm ve Kerîm Rabb’imiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız lillahi’l-hamd devam ediyor. Akşamları Nurlu cemaatten mürekkeb fakirhanemize gelen cemaate tedrisat-ı Nuriyede devam olunuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: “Büyük Doğuculuk siyasî bir teşekkül müdür?” diye sordum. “Evet” dedikleri için “Sizin yalnız imanî ve Kur’anî mesaildeki müşküllerinizi ve izahını arzu ettiğiniz noktaları Risale-i Nur’un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuurum taalluk etmeden Risale-i Nur dairesinde istihdamdan ibarettir. İman ve Kur’an meselelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigal edemem.” mealinde cevap verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur’anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim. Malatya, Urfa, Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizane yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesai-i Nuriyem böyledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhibb-i muhlisiniz Hulusi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#1._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Çok muhterem kardeşimiz Salih,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız sana ve iki dindar ve hakiki milletvekillerine çok selâm ve dua eder, sana ve onlara “Bin bârekellah” der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben çok zaman evvel bekliyordum ki [[Urfa]] tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sahip olmaya çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki Seyyid Salih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havalinin çok kıymettar ve hamiyetkâr ve dindar iki milletvekili Nurlara sahip çıkmaya başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar tarafından istedikleri halde, ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Seyyid Salih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşâallah Kur’an ve imana tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehra ve Mısır’daki Camiü’l-Ezherin küçük bir numunesi haline getirmeye vesile olmaya ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiyenin bir numunesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlahiyeden ümit ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem madem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise [[İbrahim (as)|İbrahim Halilullah]]’ın bir menzilidir. İnşâallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz-ı hürmet ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur hizmetinde bulunan kardeşiniz Ziya ve Mehmed&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah dua ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana dua etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#13._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Nur Kahramanı Hüsrev’in Bir Mektubudur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlem-i İslâm merkezlerindeki mübarek Müslüman kardeşlere!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sizleri, bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Eserleriyle fuhûl-ü ulemanın ve fuhûl-ü müfessirînin en yükseği olan Bedîüzzaman Hazretlerine, kıymettar ve mübarek bir mücahid âlim tarafından yazılmış olan bir tebriği takdim etmiştik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bedîüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdığı cevabî mektuplarında o kıymettar, bînazir Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiş ve Anadolu’da Kur’an ve iman kahramanlarının halefleri olan Nurcularla, Arabistan’daki hakikat-i Kur’aniyeye müteveccih İslâmları, iki kardeş olarak hizbü’l-Kur’an’ın dairesi içinde çok saflardan iki mütevafık ve müterafık saf teşkil ettiklerini müjdelemiş ve o mü’min kardeşlerimizin Risale-i Nur’la ciddi alâkalarıyla beraber, bir kısmını Arapçaya tercüme edip neşretmek niyetlerinizden fevkalâde memnun olduklarını ve mübarek İslâm cemaatlerinin [[Urfa]]’daki Nur şakirdleriyle ve Nur eczalarıyla himayetkârane alâkadar olmasını yazmaklığımızı bizlere emretmiş bulunuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Nur_Kahramanı_Hüsrev’in_Bir_Mektubudur|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Isparta’daki Hayatından Muhtelif Safhalar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]] ve Diyarbakır’daki faal Nur talebeleri birer medrese-i Nuriye kurdular. Risale-i Nur’u her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemaate okumak suretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe-i ulûmun şerefini ihya ettiler. Şark havalisinde büyük hizmet-i imaniye îfa olundu. Bir aralık Diyarbakır’da orada Nurlarla imana ve Kur’an’a hizmet eden [[Mehmed Kayalar|faal bir Nur talebesi]] aleyhine dava açıldı, beraetle neticelendi; mü’minlerin sürur ve minnettarlığına vesile oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların Neşri: Anadolu’nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa medrese-i Nuriyeleri yalnız bulundukları muhitte değil, çok geniş bir sahada hizmet-i imaniyede bulundular. Bu hizmetleri yalnız bir kişi değil, bir merkez değil, yalnız malûm şahıslar değil; hizmet-i Kur’aniye olduğu için pek çok vecihlerde, pek çok zatlar tarafından îfa edildi. İsmi bilinmeyen nice hâlis talebeler, sadık mü’minler, bu hizmet-i kudsiyede çalıştılar, nur-u Muhammedî’nin yayılmasına gayret ettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Isparta’daki_Hayatından_Muhtelif_Safhalar|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem Hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müsaadenizle bir iki maruzatımı mecburen söyleyeceğim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi bu vatanın her tarafında ve âlem-i İslâm’ın hattâ diğer ecnebi memleketlerinin mühim merkezlerinde Kur’an namına intişar etmiş ve milyonlarla kimselerin imanlarını taklitten tahkike çevirmiş ve bu millete en kıymetli ve büyük tesirini feyizli dersleriyle ispat etmiş, Kur’an’ın nuru Risale-i Nur’un neşretmemesi ve bizim gibi hayatı tehlikede, imansızlık ve dalalet vâdilerinde koşan bîçarelerin okumaması için dinimizin gizli düşmanları olan komünist veya tabiiyyun olan farmasonlar türlü desiselerle adliyeleri ve hükûmetleri şaşırtmak için çok çalıştılar. Kaç defa Nurları okuyan mübarek talebeleri ve başta dâhî bir mütefekkir ve kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’yi mahkemelere verdirdiler. Eskişehir, Isparta, Denizli, Ankara, Afyon, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri… Neticede gizli ders, tarîkatçılık, cemiyet kurmak gibi ittihamların tamamen hilaf-ı hakikat olduğu ispat edilerek beraetler verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahkemelerce tebeyyün etti ki: Risale-i Nur serâpa İslâmiyet, Kur’an, iman hakikatlerinden ibarettir ve Nur talebeleri Kur’an’a kopmaz rabıtalarla bağlanmışlardır. Dini hiçbir şahsî, dünyevî, süflî menfaatlere âlet etmedikleri ve sadece rıza-yı İlahî için çalıştıkları güneş gibi tezahür etti. Çünkü Risale-i Nur bin seneden beri İslâmiyet aleyhine ve insaniyet zararına tahribatçı, küllî cereyanlara karşı sarsılmaz delil ve hüccetlerle tam mukabele edip din düşmanlarının temellerini dağıtıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte biz de bizim ebedî hayatımızı ve ebedî saadetimizin anahtarı imanımızı bu dalalet asrında bize kazandıran Risale-i Nur’u okurken ve yazdıklarımızı tashih ederken sanki dinsiz, komünistlerin saçma ve düzmece zehir saçan evraklarını okuyormuşuz gibi yakalanıp mahkemeye veriliyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Masum dindarların aleyhinde olan dinsiz komünistler hem etrafa evham vererek bizim gibi gurbette, yalnız dersleriyle alâkadar, siyasetten hattâ dünyadan habersiz iki üç talebenin birkaç kişi yanına gelip gitmesiyle ve onların kendi derslerini bir iki kişinin dinlemesiyle hem bizi hem adliyeyi hem zabıtayı manasız meşgalelerle uğraştırıyorlar. Her asırda en az üç yüz elli milyon mensubu bulunan, milyonlarla hâfızların lisanında her zaman tekrarlanan Kur’an’ımızın emsalsiz tefsiri Risale-i Nur talebeleri olan bizleri, hayatımızdan daha çok sevdiğimiz imanî derslerimizden mahrum etmek istiyorlar. Habbeyi kubbe yaparak, formalitelere uydurarak, bir isim takarak, lastikli bir kanun maddesine rast getirip bizi kanunen mes’ul göstermek istiyorlar. Fakat âdil, vicdanlı hâkimler neticede hakikati meydana çıkarıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: Bu son defa Afyon Mahkemesi dört sene devam ettiği halde, sonunda zaten serbest olan Risale-i Nur yine serbest bırakıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün yüksek makamlara verilen Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî’nin müdafaasından bir küçük parçası şu ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Haşirdeki mahkeme-i kübraya bir arzuhaldir ve dergâh-ı İlahiyeye bir şekvadır ve bu zamanda Mahkeme-i Temyiz ve istikbaldeki dârülfünunların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
… Ben de otuz kırk sene hayatımı bilenleri ve Nur’un binler has şakirdlerini işhad ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngiliz’in Başkumandanı İslâm içinde ihtilaf atıp hattâ Şeyhülislâmı ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilafçı, ittihatçı fırkaları birbirine uğraştırmasıyla ve Yunan’ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvat-ı Sitte” eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab ve neşretmekle o kumandanın dehşetli planını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara’ya kaçmayan ve esarette Rus’un Başkumandanının idam kararına ehemmiyet vermeyen ve 31 Mart Hâdisesi’nde sekiz taburu bir nutukla itaate getiren ve Divan-ı Harb-i Örfîde, mahkemedeki paşaların; sen mürtecisin, şeriat istemişsin diye suallerine karşı idama beş para ehemmiyet vermeyip “Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise bütün cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciyim ve şeriatın bir tek meselesine ruhumu feda etmeye hazırım.” diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevk edip idamını beklerken beraetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken ve onlara teşekkür etmeyerek “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da Divan-ı Riyasette M. Kemal ona hiddetle dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyan edesin, sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilaf verdin.” Ona karşı “İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir… Hainin hükmü merduddur…” diye kırk elli mebusun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri alan ve altı vilayet zabıtası ve hükûmeti asayişin ihlâline dair bir tek madde kaydetmeyen ve yüz binlerle Nur şakirdlerinin hiçbir vukuatı görünmeyen, hiçbir şakirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslah eden ve yüz binler nüsha Risale-i Nur’dan intişar etmekle beraber menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmi üç sene hayatının üç hükûmet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur’un kıymetini bilen yüz bin şakirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle ispat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazip edenlere beddua etmeyen bir adam hakkında “Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, öyle ise suçludur.” diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler, yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i kübrada hesabını verecekler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir İslâm kahramanı ve bu asrın ve istikbalimizin bir hidayet serdarı ve eşine rastlanmayan İslâmiyet fedaisi Bedîüzzaman’ın eserlerini okumak; dinsizlerin, komünistlerin, imandan bîhaberlerin elbette işine gelmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız Bedîüzzaman’ın beyanı ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur koca bir cennetin fiyatı olacak bir servet ve hayat-ı ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve hakikate muarız bütün feylesofları ilzam edip hayrette bırakacak bir keşfiyattır. Risale-i Nur sahabe-i kiramın âlî seciyesini ve Hazret-i Peygamber (asm) nurani meşrebini beyan eden bir nur ve feyiz hazinesidir. Risale-i Nur bu asırda Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesi; hakiki, yüksek ve parlak bir tefsiridir. Risale-i Nur şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğunu yüz binlerle kimseler tarafından idrak ve tasdik edilen bir eser külliyatıdır. Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikatü’l-hakaike yol açmış cadde-i kübra-i Kur’aniyedir. Bunun içindir ki Avrupa’nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerh edilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hakikatler içindir ki Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaşımla tashihat yaparken yakalanıp müsadere edilen, Denizli’de beraet eden ve Temyiz’in de tasdik ettiği büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin bir yerinde, kâinat Hâlık’ını ve sahibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zatın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitap, bizim Hâlık’ımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel manevî i’caz-ı Kur’aniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri gördü ve Risaleti’n-Nur bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki onun üstadı ve menbaı olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniye olan [[Yirmi Beşinci Söz]] ve [[On Dokuzuncu Mektup]]’un âhiri Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki kim görmüş ise değil tenkit ve itiraz belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte muhterem heyet-i hâkime! Madem hakikat budur. Ben de Üstadım gibi derim: “Madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem gözünü kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar. Ve madem cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz talebeler Risale-i Nur’un güneş gibi hakikatlerine karşı gözümüzü kapayamıyoruz…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakikat-i Kur’aniye güneşi ise üflemekle sönmez. Nurlananlar da Nur yolundan hiçbir beşerî kuvvetle dönmez. Gizli din düşmanlarımız zabıtayı, hükûmeti, adliyeyi iğfal etmeye çalışanlar dünyamızı başımıza ateş yapsalar Nurları okuyacağız ve yazacağız. İnşâallah adalet namına hareket edenleri, o müfsidler aldatamayacaklardır. Diğer mahkemelerde hak namına adalet için çalışanların Kur’an’ın lemaatı ve tereşşuhatı olan ve beşeri gaflet sersemliğinden ikaz eden Risale-i Nur’u serbest bırakmaları gösteriyor ki zikrettiğim gibi bu asrın Kur’an dellâlı olan Risale-i Nur’a herkesin çok büyük ihtiyacı vardır. Ve Risale-i Nur şahsî, süflî, dünyevî menfaatlere âlet olamıyor. Bizim gibi masum dindarlara musallat olanlar ve onları imanî derslerinden ayırmayı tevehhüm edenler, laiklik prensibini dinsizliğe ve komünizme âlet etmek isteyenlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asrımızın dâhîsi büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile: Ekser-i enbiyanın Şark’ta ve Asya’da zuhurları ve ağleb-i hükemanın Garp’ta ve Avrupa’da gelmeleri kader-i ezelînin bir işaretidir ki Asya’da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen Asya’da hüküm süren, dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Hakîm, bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El-iyazü billah, Kur’an küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak; akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebep olmak akıldan uzak değildir. Evet Kur’an, ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zincirdir, bir hablullahtır. Cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur’an-ı Azîmüşşan’ın hakiki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmi sekiz seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlahiye ve sönmez bir mu’cize-i Kur’aniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vazgeçirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bütün bu cerhedilmez hakikatlerden sonra, yine evet Risale-i Nur’la meşguliyete dünyada hiçbir âdil mahkeme suç diyemez. Fakat size bir ad takıp bir bahane ile işkence yapmak istiyorlar, denilse: Ben de derim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kadıoğlu Camii mevkiinde mukim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Abdullah Yeğin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizlere yapılan gizli mektep zan veya ittihamı bütün bütün hakikat hilafınadır. Çünkü bulunduğumuz cami önünde çeşmeler var, buraya ve camiye günde iki yüz kişinin gelmesi, böyle bir yerin gizli olamayacağı, çocukların dahi bileceği bir hakikattir. Hem bizim şehrin en işlek bir yerinde kalmamız gösteriyor ki gizlilikle ve gizli şeylerle alâkamız yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mektep açmışsınız sözü de büsbütün yanlış bir şâyiadır. Bunu işitenler gülüyorlar. Biz Kur’an-ı Kerîm’in gayet parlak ve yüksek tefsiri Risale-i Nur’a çalışan talebeleriz. Evet, aslâ inkâr etmeyiz. Biz okurken gelip dinleyenler oluyor, bu bir mektep midir? Şahitlerin görüşleri doğrudur fakat hükümleri yanlıştır, hakikat hilafınadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz o gün arkadaşımla kendi elimizle yazdığımız iki adet Âyetü’l-Kübra Risalesi’ni tashih etmek için beraber okuyorduk ve o iki arkadaş da dinliyordu. Bu vaziyette, sanki komünistlerin ve dinsizlerin eserlerini okuyormuşuz gibi hem adliyeyi hem zabıtayı hem mahkemeyi bizimle meşgul ederek bir bahane ile mahkemelere sevk ettiriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sizlerin de bildiğiniz gibi Urfa’nın ekseri evlerinde dinî bir kitabı, biri okuyup diğerleri dikkatle dinliyorlar. Hem bir yerde, yasak olmayan bir eseri okuyup başkalarının dinlemesiyle bir mektep mi açılmış olur? Sadece kitap okumak ve dinlemekten ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu vaziyetten anlaşılıyor ki biz yalnız bu asırda Kur’an’ın yüksek ve parlak bir tefsiri ve kâinatta en yüksek olan iman hakikatlerini beyan eden Risale-i Nur’u okuyoruz. İmanî ve İslâmî kitapları okuyup dinlemeye tedrisat süsü vermek, kuvvetli bir icbarla üzerimize mektep açmışsınız etiketini yapıştırmaya gayret etmek olduğunu; bizim masum, dindar, iman ve âhiretiyle meşgul olan gençler olduğumuzu herkesin bildiği gibi sizce de malûmdur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem dâhî mütefekkir Üstadımız Bedîüzzaman otuz seneden beri siyaseti terk etmiş {{Arabi|اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ‌}} demiş ve talebelerine de “Biz imanın cereyanındayız, gayemiz rıza-yı İlahiyedir, siyasî cereyanlara girmeyiniz.” diye ders verdiğinden hiçbir siyasî ve dünyevî süflî şeylerle alâkamız yoktur. Hem altı vilayetin zabıtası, Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî hakkında: “Bedîüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri imanla kafalara bir yasakçı bırakıp emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar.” diye rapor vermişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizim bütün okuyup yazdığımız ve daima meşgul olacağımız Risale-i Nur, bütün mahkemelerde beraet etmiş ve sırf İslâmiyet ve iman ve Kur’an hakikatlerinden ibaret olduğu güneş gibi tezahür ederek kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Son Afyon Mahkemesinde bütün kitap, risale ve mektupları iade etmeye ittifaken karar vermişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur: Yüz otuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur’aniyeyi mezc ve telif ederek, bu asra kadar hiçbir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatçe, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika’ya kadar inkişaf etmiş. Müellifi büyük İslâm dâhîsi Bedîüzzaman Said Nursî Risale-i Nur hakkında şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, manevî hakikatleri ve iman ilmini Avrupa’nın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken ispat eder. Risale-i Nur, hal ve istikbalin ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevap verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. Risale-i Nur’da başka eserlerden nakil yoktur, Kur’an’ın mu’cize-i maneviyesidir. Risale-i Nur, yüz manevî keşfiyatı hâvi ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır. Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. Risale-i Nur, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüz binlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un gayet hârika bir cüzü olan Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin beyanı vechiyle: Madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Bir saadet-i ebediyenin, bir hayat-ı bâkiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan imanı sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’la mübareze edilmez, o mağlup olmaz, yirmi senedir en muannid feylesofları da susturuyor. (Şimdi yirmi sekiz sene oldu.) İman hakikatlerini güneş gibi gösteriyor, bu memlekete hükmeden onun kuvvetinden istifade etmek gerektir. Risale-i Nur, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Onun talebeleri başkalara benzemezler, mağlup olmazlar. Risale-i Nur’u mağlup edebilmek için kâinatı elinde tutan bir kuvvet lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Risale-i Nur dünyevî işlere, şahsî ve süflî menfaatlere âlet olamaz. Güneş gibi hakikat-i imaniye ve Kur’aniye yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi o hakikati tanıyan, Risale-i Nur’u değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Risale-i Nur’un vazifesi ise hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatleriyle gayet kat’î ve en mütemerrid zındık feylesofları da imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’an’a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur’u hiçbir şeye âlet edemeyiz ve bilfiil öyleyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin seneden beri Kur’an’ın bayraktarı ve mücahidi ve âlem-i İslâm’ın kahraman mücahidi olan ve Kur’an’ı cihanın cihat-ı sittesinde ilan eden necip ve mübarek kahraman ecdadımızın evlatlarını nur-u imandan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefahir-i âliyesine zıt olarak maddî ve manevî helâketlere maruz bırakmak olan dehşetli sû-i kasdlara ve o kahraman ecdadın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrum etmek olan dehşetli dinsizlik telkinlerine karşı; Kur’an-ı Kerîm’in on dördüncü asr-ı Muhammedîdeki (asm) aziz dellâlı ve bu asrın bir hidayet medarı ve bu müthiş zamanın müthiş zulümatına karşı Nur-u Kur’an’la mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur’un yüz binler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur’anî tesis eden muhteşem kahramanı Bedîüzzaman Said Nursî ve yüz bin başlar feda oldukları hakikate başımız dahi feda olsun diyerek nur-u İslâm’ı söndürmek ve nur-u imanı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden; istibdatlara, icbarlara karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza ve şeref-i imanı âleme ilan eden, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan kalb-i münevverlerine gelen ve iman hakikatlerini güneş gibi parlak delil ve hüccetlerle ispat eden ve Risale-i Nur’la dinsizlik, dalalet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silah edip vatan ve millet ve İslâmiyet’e hıyanet etmem ve hakikat-i Kur’an’a feda olan bu başı zalimlere eğmem.” diyen ve ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dava ettiği gibi bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bedîüzzaman ve Risale-i Nur’dan bizi uzaklaştıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur. Hem Risale-i Nur iki hayatımızın halâskârı ve sermaye-i ömrümüz ve gaye-i hayatımızdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar eğer mümkün olsa derimizi kâğıt ve kanımızı mürekkep yapıp yine Risale-i Nur’u yazacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime bilsinler ki: Halife-i rûy-i zemin Hazret-i Ömer (ra) hilafeti zamanında âdi bir Hristiyan ile birlikte mahkemede muhakeme oldular (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu hakikati Üstadımız İstanbul Adliyesinde beyan etmiştir.&amp;lt;/ref&amp;gt;). Halbuki o Hristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki: Adalet hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirlik güdemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bunun içindir ki mahkemede kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i imandan bütün gelenler maziye gidenlere mağfiret dualarıyla ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binaen Denizli Mahkemesinde demiştim: Mahkeme-i haşirde milyarlar ehl-i imandan davacılar tarafından, Kur’an hakikatlerine hizmet eden Nur talebelerini mahkûm ve perişan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Serbestiyet kanunlarıyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cemiyetlerine müsamahakârane bakıp ilişmediğiniz halde; vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan, vatandaşları ölümün idam-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan Risale-i Nur talebelerini hapisler ve tazyiklerle perişan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa ne cevap vereceksiniz, biz de sizlerden soruyoruz diye o zaman onlara demiştim, o zaman o insaflı ve adaletli zatlar bizi beraet ettirdiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Hâkimler! Bu âlî hakikatlere rağmen bize deseniz ki sizi mahkemeye sevk ettirmek ve biçilmiş bir kaftan giydirmek istiyorlar. Bu takdirde şu âyet-i kerîmenin kale-i kudsiyesine iltica ediyorum: {{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesinde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsnü Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır_(2)|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Vukufsuz Ehl-i Vukufa Cevap&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Medar-ı hayret bir taarruzdur ki; kırk küsûr sene (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu cevap 1953 senesine aittir. (Naşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;) evvel yazılmış ve mükerreren tab&#039; edilmiş bir meseleyi, [[Urfa]] Ehl-i Vukufu bütün bütün yanlış mânâ vererek; hem güya bu sene yazılmış diye bir propağanda namı vermişler. O mesele de budur:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eski Harb-i Umumi&#039;nin bidayetinde ve içinde, o harpte müttefikimiz olan Alman&#039;la alâkamızı kırmak ve Garplılaşmak perdesi altında bir purutluğa, yani siyaseti dinsizliğe alet yapmaya çalışan bazı münafıklar diyordular ki: &amp;quot;Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dinimize zarar verecek...&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de o zaman demiştim: &amp;quot;Sosyalistlik İslâmiyete ilişemez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat Garblılaşmak, İngiliz ve Fransızın medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenalıkları iyiliklerine galebe eden böyle medeniyet; bizim müttefikimiz olan Almanın sosyalistliği dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyorum&amp;quot; diye o zaman demiştim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte mes&#039;elenin hakikati bu iken, kırk sene evvel bu mes&#039;ele yazılmış ve neşredilmiş, kimse ilişmemiş ve mahkemelerde beraat görmüşlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi hasta olduğum için, müdde-i umumî ifademi almaya yanıma geldi ve dedi ki: &amp;quot;Urfa&#039;daki ehl-i vukuf Hutbe-i Şamiye&#039;nin zeylindeki vecizelerden, &amp;quot;sosyalistlik Garbî medeniyetlere müreccahtır&amp;quot; diye olan kelimesine bolşevikliğin lehinde bir propaganda yapılıyor&amp;quot; demişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim. Bolşeviklik ayrı, sosyalistlik ayrıdır. Sosyalist Alman nerede? Komünist Rus nerede? Hem bu kadar mânâsız, kırk küsür sene evvel yazılan bir meseleden dolayı Nur&#039;un Urfa&#039;daki üç kahraman talebelerini hapsettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine müdde-i umumî dedi ki: &amp;quot;Ehl-i vukuf bir cümleyi daha medar-ı mes&#039;uliyet yapıyor, o da: Sizin M. Kemâl&#039;e &#039;Kemal, namaz kılmayan haindir&#039; dediğindir.. Hem: Namaz kılanlarla kılmayanlar arasına bir tefrika sokuyor. O halde suçludur.&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim: &amp;quot;Yüzer ayât-ı Kur&#039;âniyede müslümanlar için en büyük hakîkat, imandan sonra namaz olduğunu mükerreren emrediyor. Hem o zaman Meclis-i Meb&#039;usanda benim M. Kemâl&#039;e bu sözü söylediğim halde, o bana ilişmediği ve itiraz etmediği halde; otuzbeş sene sonra böyle vukufsuz ehl-i vukufun yanlış raporlarıyla Nur&#039;un kahraman fedailerine ilişmek, bence Rus hesabına bir propagandadır veya Rus hesabına propagandaya alet olmuşlardır ki, Kur&#039;ânın hakâikiyle Komünist Rus&#039;a cephe alan ve tam mücadele eden dinin fedailerine ilişiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said-i Nursî &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Vukufsuz_Ehl-i_Vukufa_Cevap_(Asar-ı_Bediiyye)|Asar-ı Bediiyye]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
HAZRET-İ ÜSTAD&#039;A MERSİYE ŞEKLİNDE BİR HİTABE&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kutlu olsun, mutlu olsun sana ol âlî makam,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fitnenin narı hemen oldu sana berd ü selâm&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&#039;nın topraklarında değildir Üstadımız&amp;lt;ref&amp;gt;Bu şiir, Üstadımızın irtihalinin hemen akibinde yazıldığından ve henüz Üstadımızın kabr-i pürmünevverleri vahşî canavarların saldırısına uğramamış olduğundan, kerametkârane bir nevi îma-i ihbarîden hâlî değildir gibi bana geliyor. (Nâşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pek sıcak kardeşlerin kalbindedir serdarımız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Kızıl_İcazdan_Bazı_Parçalar_(Mesnevi_Badıllı)#HAZRET-İ_ÜSTAD&#039;A_MERSİYE_ŞEKLİNDE_BİR_HİTABE|Mesnevi-i Nuriye (Badıllı)]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Diğer Bahisler===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hususi muhabere mektuplarından:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Bu mektuplar 1951-1960 arası Üstad&#039;dan Urfa&#039;ya gelen mektuplarındandır)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;... Ben Urfa&#039;ya eskiden de varmışım. Urfa&#039;lılarla çok alâkadarım. Hatta burada (Emirdağında) kalmamın bir sebebi de, burada Urfa&#039;lıların bulunmasıdır. Urfa halkını çok sevdiğim için, Hüsnü&#039;yü oraya gön derdim ve onların hatırı için Hüsnü&#039;ye bu kadar zahmetler çektirdim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;yı kendi öz vatanım Nurs gibi sevdiğim ve ahalisine akrabam gibi dua ettiğim için, oraya talebelerimi gönderdim. Yoksa vilayat-ı şarkiye umumen Nur talebesidir. O mübarek Urfa halkına çok selâm ve dualar edip dualarını beklerim...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başka bir mektubundan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Rabian: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Ben Urfa ve havalisine meskat-ı re&#039;sim olan Nursdan ziyade ehemmiyet veriyorum. Bazı esbab-ı mühimme olmasaydı, ahir hayatımı orada geçirecektim. İnşaallah hayatta kalsam belki ona da muvaffak olurum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben nasıl Nurs köyünü, sağ ve ölü umumen duama alıyorum.. Urfa&#039;yı da sağ ve ölü umumen duamdadır Hatta nerede bir Urfa&#039;lı bana rastgelse, bir akrabam nazarıyla bakıyorum. Hususan orada Medrese-i nuriyeyi himaye eden alimlere çok minnettarım. Ben de o zatlara itimaden iki hâs talebemi orada bırakıyorum...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir başka mektuptan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Hamisen: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Madem Urfa halkı benim manevî evlâdlarım ve talebelerime himayet ve şefkatle samimi alâkadardırlar. Urfa halkının hatırı için bir mani’ olmazsa, Urfa&#039;ya veya yakınına gelmek arzum var, İstiyorum. Fakat ne vakit kısmet olsa... Hem Abdullah. Hüsnü gibi evlâdlarım aynı Ceylan ve [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] gibi olduklarından, onları yanıma alacaktım. Madem Urfa halkı bu derece samimi ve hamiyetkârdırlar. O kadar sevdiğim evlâdlarımı Urfa halkına veriyorum. Urfa halkına minnettarlığımı ve teşekkürlerimi beyan etsinler. Hükûmet ne yapsa, Urfa halkının hatırı için helâl ediyorum.” dedi ve sizin Urfa&#039;da kalmanızdan ruhu rahat etti.. Hem lüzum var.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Kaynak: Mufassal Tarihçe-i Hayat, A. Badıllı)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;daki Diğer Alakalı Yerler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Ölüm Belgesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Ölüm Belgesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Urfa.jpeg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Saidnursi mezar1.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said nursi makamı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yerin (makam) bugünkü hali&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman Çeşmesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamının yanındaki çeşme&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Makam yazısı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamında yer alan açıklama&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Naaşın nakli için kardeşinden zorla alınan muvafakatname.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Naaşının Urfa&#039;dan nakli için kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Nursi]]&#039;den zorla alınan muvafakatname&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Urfa&#039;daki kabirden naaşın çıkarıldığına dair resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Urfa&#039;daki kabrinden çıkarıldığına dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Isparta nakil resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Isparta&#039;ya nakline dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;T.C. Urfa C. Müdde-i Umumiliği&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sayı: 2293 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa: 23.3.960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok aceledir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TEREKE HÂKİMLİĞİNE - URFA&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
21.3.1960 günü vilayetimize gelerek İpek Palas otelinin 20 nolu odasına inen Said-i Nursi&#039;nin 23.3.960 günü saat 10&#039;da kendi eceliyle vefat ettiği Urfa Emniyet Müdürlüğünün 23.3.960 tarih ve 1 sayılı yazısıyla bildirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TİM.11O&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adı geçenin sahipsiz bulunması hasebiyle yedindeki eşyasının hâkimliğinizce tesbit ve gereğinin ifası rica olunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
C. Müdde-i Umumisi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pertev Savaşçıoğlu&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke hâkiminin otele gelerek Üstad&#039;ın cenazesi başında tesbit ettiği eşya ve aldığı kararı da şöyledir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
T.C. URFA TEREKE HÂKİMLİĞİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Esas: 1960/1&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kâtip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyalar yed-i emin olarak [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] Gündûzalp, [[Bayram Yüksel]] ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildiğ&#039;inde kendileri bugün hâkimliğimize müracaatla müteveffanın yegâne vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda bulunan Arapça öğretmeni [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]]&#039;un olduğunu bildirerek eşyanın oraya gönderilmesini taleb ettiler. G.D. mütevaffanın yakınlarının beyanına göre vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]]&#039;un olduğu beyan edildiğinden, mumaileyh müteveffanın yegâne varisi olup olmadığı tesbit edilerek, kendisinden başka vârisi yoksa eşyaların nüfus kaydı veya veraset ilâmı mucibince kendisine ödenmesi için Konya tereke hakimliğine müzekkere yazılmasına, eşyaların mezkûr hakimliğe gönderilmesine karar verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
26/3/1960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyaların Konya Tereke Hâkimliğine 26.3. tarihinde 741, 742, 743, 744, 745, 746 numaralı posta makbuzuyla gönderildiği, posta masrafı olarak üç bin dörtyüz elli kuruş masraf yapıldığı ve terekede bulunan onbeş liranın buna mahsup edildiği görülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
G.D. &lt;br /&gt;
Dosyanın hıfza kaldırılmasına karar verildi. 26/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke Hâkimliğinin Üstad&#039;ın odasında tesbit ettiği eşyalarının listesi:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eşyanın cinsi Adedi Kıymeti -kuruş&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cizlavet marka bir çift lastik: 1 500&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sepet içinde:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
dört adet sefer tası içi, bir adet çinko tencere küçük, bir tane küçük çaydanlık, bir ayaklı bardak, iki tane ayaksız bardak: 150&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet eski çarşaf,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski frenk gömleği,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir tane eski iç gömlek,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
sarık üzerine sarılacak bez,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
üç tane mendil, bir havlu,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir de pamuklu hırka, bir eski gömlek&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski çarşaf ve mendil, bir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
eski bohça 1750&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet havlu 200 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet kırık gözlük, bir adet dua kitabı, eski yazı takvim, iki adet kalem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başkaca tesbit edilecek eşyası kalmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffanın yanında bulunanlardan Said-i Nursi&#039;nin Afyon vilayetinin Emirdağ kazasında tüccar Kadir Çalışkan&#039;a ait bir taksi mevcud olduğunu ve müteveffanın onunla seyahat etmekte bulunduğunu, müteveffanın Konya&amp;quot;da İmam-Hatip okulunda Arapça öğretmeni olan [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]] isminde bir kardeşi bulunduğunu başkaca kardeşi olmadığını, Said-i Nursi&#039;nin de hayatında evlenmemiş bulunduğunu, müteveffanın nüfus cüzdanı bulunmadığını, Emirdağı nüfusunda kayıtlı olduğunu bildirdiler. Müteveffa ile birlikte bulunan ve ibraz ettiği nüfus kaydına göre Zonguldak&#039;ın Safranbolu kazası Babasultan mahallesinde hane no: 58 cild 1, 67 numarada kayıtlı Hüsnü Bayramoğlu...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bu tutanakta Üstad&#039;la beraber Urfa&#039;ya gelmiş bulunan diğer iki talebesinin isim ve künyeleri kaydedildikten.. ve arabanın plaka numarası, motor numarası vesair tesbit edildikten sonra şöyle denilmektedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Bu sırada müteveffanın üzerinde onbeş lira bozuk para çıktı. Ruhsatnamede görünen kahverengi vasıtanın halen Hüsnü Bayram&#039;ın şoförlüğünü yapmakta olduğu vasıta anlaşılmakla, eşyalar yed-i emin olarak ve taksinin sahibi bulunan Kadir Çalışkan&#039;a teslim edilmek üzere, yed-i emin olarak Ziver Gündüzalp, [[Bayram Yüksel]] ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildi. Tanzim olunan zabıt birlikte imza altına alındı. 23/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Katip Mübaşir Bilirkişi Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ö.Türker İ.Dedeşah S.Dur Cemal Çopur Hüsnü&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yediemin Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Ziver Gündüzalp]] [[Bayram Yüksel]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i Üstad&#039;ın beraberinde Urfa&#039;ya gelen ve kucaklarında Üstad&#039;ın vefat&lt;br /&gt;
ettiği sadık hizmetkârları; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler/Kategoriler==&lt;br /&gt;
* [[Abdülmecid Ünlükul]]: Bediüzzaman Said Nursinin kardeşi. Abisi Said Nursi&#039;nin  cenazesinin Urfa&#039;dan nakli için kendisinden zorla muvafakatname alınmıştır.&lt;br /&gt;
* [[Eyyüb (as)]]: Kabr-i şerifi Urfa sınırları içerisinde bulunan peygamber&lt;br /&gt;
* [[İbrahim (as)]]: Doğum yeri hakkında çeşitli rivayetler içerisinde en kuvvetlisi Urfa, Harran olan ve ateşe atılma hadisesi Urfa&#039;da yaşanan peygamber&lt;br /&gt;
* [[Said Nursi&#039;nin Kabri]]: Said Nursi vefat ettiğinde Urfa&#039;ya gömülmüştü&lt;br /&gt;
* [[Hulusi Yahyagil]]: Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;da Kurtuluş savaşında hizmetleri olan ve Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlatan asker talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]]: PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulunan talebesi&lt;br /&gt;
* [[Ceylan Çalışkan]]: Bediüzzaman&#039;ın sevkiyle iman hizmeti için Urfa&#039;ya gelip 6 ay hizmet eden talebesi&lt;br /&gt;
* [[Abdullah Yeğin]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hüsnü Bayramoğlu]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hayat-ül Harrani]]: Urfa Harran’daki zâviyesinde irşad faaliyetinde bulunmuş olan ve iyi hali ve kerametleriyle tanınan veli zat.&lt;br /&gt;
* [[Abdülkadir Badıllı]]: Urfa&#039;da genç yaşında Risale-i Nuru tanıdıktan sonra vefatına kadar Urfa ve havalisi başta olmak üzere iman ve Kur&#039;an hizmetinde bulunmuş nur talebesi.&lt;br /&gt;
* [[Salih Özcan]]: Özellikle hariç memleketlerde Risale-i Nur ile hizmet etmiş ve Bediüzzaman&#039;ın vasiyetinde ismi geçen Urfalı nur talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mahmut Kamil Toker]]: Urfa&#039;da yetişmiş din âlimlerinden olup Risale-i Nur’un ehemmiyetini tam takdir ettiğini Üstad el yazma Emirdağ Lahikasında geçen bir mektupta sitayişle beyan etmiştir.&lt;br /&gt;
* [[:Kategori:Kabri Urfa&#039;da Olanlar|Risalelerde bahsi geçen kişilerden kabri Urfa&#039;da olanların listesi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61051</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61051"/>
		<updated>2026-02-26T11:17:56Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şehir]]&lt;br /&gt;
[[Dosya:Balıklıgöl.jpg|thumb|left|Balıklıgöl]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Şanlıurfa&#039;&#039;&#039; veya eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde yer alır ve bu bölgenin en kalabalık şehridir. Peygamberler diyarı olarak bilinen bu şehirde Hz. Eyyûb&#039;un (as) kabr-i şerifi vardır. Hz. İbrahim&#039;in doğum yeri hakkında en kuvvetli ihtimal Urfa&#039;dır. Ayrıca halk hikâyelerinde ve dini inançlarda Hz. İbrahim&#039;in Kral Nemrud tarafından ateşe atılma hadisesinin Urfa&#039;da gerçekleştiğine inanılır. Hz. Yakub, Hz. Şuayb, Hz. Musa ve Hz. İsa&#039;nın Urfa&#039;da menzili ve konakları olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 12.000 sene öncesine tarihlenen ve dünyanın bilinen en eski tapınağı olan Göbeklitepe yine Urfa sınırları içindedir.&amp;lt;ref&amp;gt;https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa ilk olarak Hz. Ömer zamanında 639 yılında Müslüman Araplar tarafından fethedildi. Zaman zaman hıristiyan ve müslümanlar arasında el değiştiren şehir 1516&#039;da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı sınırları içine katıldı. 1919 yılında önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler (orduya yardımcı olarak görev alan halk gücü) tarafından işgalden kurtarılmıştır. Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından adı 2004&#039;te Şanlıurfa olarak değiştirilmiş, 2016&#039;da ise TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya Ziyaretleri&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır. İlk olarak, 1910 yılı Mart başlarında İstanbul&#039;dan ayrıldıktan sonra Şam&#039;a giderken 1910 yılının yaz aylarından sonra Van&#039;dan başlayarak Hakkari, Bitlis, Muş, Ağrı, Diyarbekir ve Urfa Şehir merkezleriyle etrafındaki bazı köy ve aşiretleri dolaşarak Meşrutiyet hakkında bilgi verdi. Buralarda sorulan yüzlerce suale cevab verdi. Şehir merkezlerinde de konferanslar tertibledi. Urfa&#039;ya geldiğinde medreseleri ziyaret etti ve birkaç gün medreselerde misafir kaldı. O sıralarda 32 yaşlarında olan Bediüzzaman&#039;ı tanımayan birkaç polis o zamanın bir aşiret reisi gibi olan kıyafetinden dolayı Bediüzzaman&#039;a ilişse de Urfa Meb&#039;usu Meşhur Siverekli Ali Efendi&#039;nin tanıtmasıyla meşhur Molla Said olduğu anlaşılınca polisler ondan özür diledi. Ali Efendi&#039;de bir hafta kadar misafir kalan Bediüzzaman gündüzleri Urfa&#039;daki medreseleri ve Ulemayı ve ayrıca Suruç ve Birecik dahil köy ve kazaları ziyaret etti. Urfa&#039;da Yusuf Paşa Camii’nde halka hitaben 1,5 saatlik bir konuşma yaptı. Bu doğu seyahatlerinden sonra Münazarat ve Muhakemat eserlerini yazmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya ikinci gelişi vefatından 2 gün öncedir. 20 Mart 1960 pazar günü Isparta&#039;dan talebeleri [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]], Bayram Yüksel ve arabayı kullanan Hüsnü Bayramoğlu ile birlikte sabah saat 9&#039;da ayrıldı ve 21 Mart 1960 Pazartesi günü sabah saat on-onbir sıralarında Urfa&#039;ya ulaştı. İpek Palas oteline yerleşti. Normalde ziyaretçi kabul etmeyen Bediüzzaman 1,5 gün boyunca ziyaretlerine gelen herkesi ağır hasta haliyle kabul etti. Zamanın hükümeti ise endişe içinde Bddiüzzaman&#039;ın Urfa&#039;yı terk etmesini istedi. Bediüzzaman&#039;ın buna cevabı &amp;quot;Urfa&#039;ya ölmeye geldim&amp;quot; oldu. Ramazan&#039;ın 25. gecesine karşılık gelen 23 Mart 1960 gecesi vefat etti. Büyük bir kalabalıkla kılınan cenaze namazından sonra Urfa&#039;daki Halil İbrahim Dergâhına gömüldü. Gömüldüğü yer aslen 1952 senesinde Şeyh Müslim Hafız Efendi&#039;nin Mevlid-i Halil Camii avlusunun kuzey tarafına yaptırdığı ve &amp;quot;sahibi yakında gelecek&amp;quot; dediği türbe yeriydi. Ancak Bediüzzaman vasiyetinde kabrinin gayet gizli, bir iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmediği bir yerde olmasını ve kabrinin ziyaret edilmesi yerine uzaktan Fatiha okunmasını beyan etmişti. Vefatından 3,5 ay sonra, 12 Temmuz 1960&#039;ta, 27 Mayıs ihtilalini yapanlar tarafından kabri kırılarak açıldı ve kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Nursi]] &#039;den zorla alınan muvafakatname ile galvanizli bir tabut içinde uçakla Afyon askeri havaalanına, oradan da arabayla bilinmeyen bir yere götürülerek kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid ]]&#039;in de hazır bulunduğu ortamda gömüldü. Gömüldüğü yerin daha sonra Isparta Doğancı mezarlığı olduğu ve tabutla gömüldüğü yıllar sonra anlaşılmış ve talebeleri kabrini buradan bilinmeyen bir yere nakletmişlerdir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Urfa&#039;da Risale-i Nur ile İman Hizmetlerinin Başlaması&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların birinci talebesi Hulusi bey Mondros mütarekesinden sonra Viranşehir ile Urfa ortasında bir kamp kurarak Urfa&#039;daki Fransızların Mardin&#039;in Ermeni ve Hıristiyanlarıyla muhaberelerini kesmek ve aynı zamanda Urfa&#039;nın kurtuluşunda çalışan kimselere harp usulunü bilen adam yetiştirme hizmetlerinde bulunmuştu. 1948-49&#039;da Albay rütbesiyle Kars&#039;dan Urfa Askerlik Şubesine tayin olduğunda Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlattı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Mevlana Halid-i Bağdadi&#039;den kendisine ulaşan müceddidlik cübbesini iki kat yatak, bir portatif somya, büyük bir sandık dolusu en kıymetli ve hususi el yazma, müsahhah Nur kitapları ile birlikte 1951 sonlarında Urfa&#039;ya gönderdi ve kendisinin de yakında Urfa&#039;ya geleceğini söyledi (fakat ancak vefatından 2 gün önce gelebilmiştir).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman talebesi Ceylan Çalışkan&#039;ı iman hizmeti için 1950&#039;de 6 aylığına Urfa&#039;ya gönderdi. 1951 yılı içinde talebesi Abdullah Yeğin&#039;i Ceylan Çalışkan&#039;ın yerine Urfa&#039;ya Nur hizmeti için gönderdi. Bu sıralarda yakın talebelerinden [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]] PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulundu. Daha sonra talebesi Hüsnü Bayramoğlu&#039;nu da yanlarına gönderdi. Böylece Bediüzzaman&#039;ın 3 talebesi Urfa&#039;da 1,5 sene kadar kaldı. 1953 başlarında Urfa&#039;da Nurculuk yapmak, çocuk okutmak vesaireden tevkif edildiler ve Urfa hapishanesinde 40 gün kadar yattılar. Türkiye&#039;de Nurculuk dosyalarını birleştirmek isteyen Isparta savcılığının sevkiyle Urfa&#039;dan Isparta&#039;ya götürülüp Isparta&#039;da 2 ay kadar hapis kaldılar. Tahliyeden sonra İstanbul&#039;da Üstad&#039;ın yanına gittiler. Bediüzzaman Abdullah Yeğin ile Hüsnü Bayramoğlunu 1953 yılı yaz aylarında tekrar Urfa&#039;ya gönderdi. Bu arada Risale-i Nur&#039;u çoğaltmak için İnebolu ve Isparta&#039;da kullanılmaya başlanan teksir makinelerine ilave olarak talebesi Abdülkadir Badıllı&#039;nın gayret ve maddi fedakarlığıyla Urfa&#039;ya da bir teksir makinesi alındı.&amp;lt;ref name=&#039;a&#039;&amp;gt;Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı&amp;lt;/ref&amp;gt; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bu Konu Hakkında Risale-i Nur&#039;daki Derslerin Özeti==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman talebesine yazdığı bir mektupta Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i Nuriye&#039;nin ileride teşekkül etmesini kuvvetle ümit ettiğini belirtmiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;nın taşıyla toprağıyla mübarek olduğunu ve hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmünde olduğundan Nurların Urfa&#039;da yerleşmesi halinde o üç memlekette intişarına vesile olacağını söylemiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;ya gönderdiği genç talebelerinin (Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram) 1953&#039;te Urfa&#039;da Nurculuk yapmak ve çocuk okutmak gibi sebeplerle mahkemeye verildiklerinde yaptıkları savunma &amp;quot;Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&amp;quot; başlığıyla Nur Çeşmesi adlı küçük kitapta yer alır.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;yı kendi öz vatanı Nurs gibi sevdiği ve ahalisine akrabası gibi dua ettiği için oraya talebelerini gönderdiğini, Urfa ve havalisine doğum yeri olan Nursdan ziyade ehemmiyet verdiğini ve bazı mühim sebepler olmasaydı hayatının son kısmını orada geçirmek istediğini söylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bilgiler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Diğer İsimleri:&#039;&#039;&#039; Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İnşa/Kuruluş Tarihi:&#039;&#039;&#039; MÖ 10.000 seneleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Niteliği:&#039;&#039;&#039; Şehir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Yüzölçümü (km2):&#039;&#039;&#039; 20.000 (Şanlıurfa vilayeti)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kıta:&#039;&#039;&#039; Asya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Ülke:&#039;&#039;&#039; Türkiye&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Vilayet/Eyalet:&#039;&#039;&#039; Şanlıurfa &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İlçe/Kasaba:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Mahalle/Köy:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Harita konumu:&#039;&#039;&#039; [https://maps.app.goo.gl/3PPDDyDDgzZ9GgFfA]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Nurpedia Haritası Konumu:&#039;&#039;&#039; [https://www.google.com/maps/d/u/1/edit?mid=1VylFzlFJnLWKSm5J4fdWFrN-JxPgHAQ&amp;amp;ll=37.12176027602784%2C38.61115058115234&amp;amp;z=12]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#1|{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#3|{{Arabi|اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık, fedakâr kardeşimiz Hacı Ali!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gönderdiğiniz kıymettar ve bilhassa Hazret-i Üstadı pek çok sevindiren mektubunuzu aldık. Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, bu zamanda kâfidir. On sene medresede okuyanlar, Risale-i Nur’la bir senede aynı istifadeyi ettiklerine şahit, binler ehl-i ilim var. Madem Hacı Kılınç Ali bir buçuk sene bütün Risale-i Nur eczalarına sahip çıkmış, kısmen okumuş; nazarımızda yirmi senelik bir Nur talebesidir. Ben her sabah haslar içinde onun ismiyle bütün manevî kazançlarıma, defter-i a’maline geçmek için hissedar ediyorum. Öyle ise o da bütün hayatını Risale-i Nur’a vermeye mükelleftir. Demek, şimdiye kadar Camiü’l-Ezhere gitmeye muvaffak olmaması ehemmiyetli bir hikmet içindir ki Nurlar ona kâfi imiş. Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan [[Urfa]]’da bir medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz. Kılınç Ali ile beraber Eski Said’in gayet kıymettar bir talebesi olan Şam’daki Molla Abdülmecid, Urfa’daki Nur’un talebelerinden Seyyid Salih ve onun yanına giden Nur’un fedakâr bir talebesiyle muhabere etsinler. Ben hem Molla Abdülmecid’e hem Hacı Ali’ye hem Şam’daki Risale-i Nur’la alâkadar olanlara pek çok selâm ediyorum. Ve dualarını ve o mevki-i mübarekede bana dua etmelerini rica ediyorum.” dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, kahraman kardeşimiz Hacı Ali; Hazret-i Üstad daima sizin fedakârlığınızı izhar buyuruyorlar. Biz de sizi tahsinlerle tebrik ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın hizmetinde bulunan kusurlu Sungur, [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]], Ziya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Birinci_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#17._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Râbian: Gerek Hüsrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. [[Urfa]]’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallah onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâmisen: Reisicumhurun nutkundan gelen müjdeli istihracın tahakkuk etmesini eltaf-ı İlahiyeden niyaz ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâdisen: Nur’un neşri ve fütuhatı için Rahîm ve Kerîm Rabb’imiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız lillahi’l-hamd devam ediyor. Akşamları Nurlu cemaatten mürekkeb fakirhanemize gelen cemaate tedrisat-ı Nuriyede devam olunuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: “Büyük Doğuculuk siyasî bir teşekkül müdür?” diye sordum. “Evet” dedikleri için “Sizin yalnız imanî ve Kur’anî mesaildeki müşküllerinizi ve izahını arzu ettiğiniz noktaları Risale-i Nur’un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuurum taalluk etmeden Risale-i Nur dairesinde istihdamdan ibarettir. İman ve Kur’an meselelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigal edemem.” mealinde cevap verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur’anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim. Malatya, Urfa, Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizane yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesai-i Nuriyem böyledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhibb-i muhlisiniz Hulusi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#1._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Çok muhterem kardeşimiz Salih,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız sana ve iki dindar ve hakiki milletvekillerine çok selâm ve dua eder, sana ve onlara “Bin bârekellah” der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben çok zaman evvel bekliyordum ki [[Urfa]] tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sahip olmaya çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki Seyyid Salih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havalinin çok kıymettar ve hamiyetkâr ve dindar iki milletvekili Nurlara sahip çıkmaya başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar tarafından istedikleri halde, ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Seyyid Salih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşâallah Kur’an ve imana tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehra ve Mısır’daki Camiü’l-Ezherin küçük bir numunesi haline getirmeye vesile olmaya ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiyenin bir numunesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlahiyeden ümit ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem madem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise [[İbrahim (as)|İbrahim Halilullah]]’ın bir menzilidir. İnşâallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz-ı hürmet ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur hizmetinde bulunan kardeşiniz Ziya ve Mehmed&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah dua ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana dua etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#13._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Nur Kahramanı Hüsrev’in Bir Mektubudur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlem-i İslâm merkezlerindeki mübarek Müslüman kardeşlere!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sizleri, bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Eserleriyle fuhûl-ü ulemanın ve fuhûl-ü müfessirînin en yükseği olan Bedîüzzaman Hazretlerine, kıymettar ve mübarek bir mücahid âlim tarafından yazılmış olan bir tebriği takdim etmiştik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bedîüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdığı cevabî mektuplarında o kıymettar, bînazir Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiş ve Anadolu’da Kur’an ve iman kahramanlarının halefleri olan Nurcularla, Arabistan’daki hakikat-i Kur’aniyeye müteveccih İslâmları, iki kardeş olarak hizbü’l-Kur’an’ın dairesi içinde çok saflardan iki mütevafık ve müterafık saf teşkil ettiklerini müjdelemiş ve o mü’min kardeşlerimizin Risale-i Nur’la ciddi alâkalarıyla beraber, bir kısmını Arapçaya tercüme edip neşretmek niyetlerinizden fevkalâde memnun olduklarını ve mübarek İslâm cemaatlerinin [[Urfa]]’daki Nur şakirdleriyle ve Nur eczalarıyla himayetkârane alâkadar olmasını yazmaklığımızı bizlere emretmiş bulunuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Nur_Kahramanı_Hüsrev’in_Bir_Mektubudur|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Isparta’daki Hayatından Muhtelif Safhalar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]] ve Diyarbakır’daki faal Nur talebeleri birer medrese-i Nuriye kurdular. Risale-i Nur’u her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemaate okumak suretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe-i ulûmun şerefini ihya ettiler. Şark havalisinde büyük hizmet-i imaniye îfa olundu. Bir aralık Diyarbakır’da orada Nurlarla imana ve Kur’an’a hizmet eden [[Mehmed Kayalar|faal bir Nur talebesi]] aleyhine dava açıldı, beraetle neticelendi; mü’minlerin sürur ve minnettarlığına vesile oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların Neşri: Anadolu’nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa medrese-i Nuriyeleri yalnız bulundukları muhitte değil, çok geniş bir sahada hizmet-i imaniyede bulundular. Bu hizmetleri yalnız bir kişi değil, bir merkez değil, yalnız malûm şahıslar değil; hizmet-i Kur’aniye olduğu için pek çok vecihlerde, pek çok zatlar tarafından îfa edildi. İsmi bilinmeyen nice hâlis talebeler, sadık mü’minler, bu hizmet-i kudsiyede çalıştılar, nur-u Muhammedî’nin yayılmasına gayret ettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Isparta’daki_Hayatından_Muhtelif_Safhalar|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem Hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müsaadenizle bir iki maruzatımı mecburen söyleyeceğim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi bu vatanın her tarafında ve âlem-i İslâm’ın hattâ diğer ecnebi memleketlerinin mühim merkezlerinde Kur’an namına intişar etmiş ve milyonlarla kimselerin imanlarını taklitten tahkike çevirmiş ve bu millete en kıymetli ve büyük tesirini feyizli dersleriyle ispat etmiş, Kur’an’ın nuru Risale-i Nur’un neşretmemesi ve bizim gibi hayatı tehlikede, imansızlık ve dalalet vâdilerinde koşan bîçarelerin okumaması için dinimizin gizli düşmanları olan komünist veya tabiiyyun olan farmasonlar türlü desiselerle adliyeleri ve hükûmetleri şaşırtmak için çok çalıştılar. Kaç defa Nurları okuyan mübarek talebeleri ve başta dâhî bir mütefekkir ve kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’yi mahkemelere verdirdiler. Eskişehir, Isparta, Denizli, Ankara, Afyon, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri… Neticede gizli ders, tarîkatçılık, cemiyet kurmak gibi ittihamların tamamen hilaf-ı hakikat olduğu ispat edilerek beraetler verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahkemelerce tebeyyün etti ki: Risale-i Nur serâpa İslâmiyet, Kur’an, iman hakikatlerinden ibarettir ve Nur talebeleri Kur’an’a kopmaz rabıtalarla bağlanmışlardır. Dini hiçbir şahsî, dünyevî, süflî menfaatlere âlet etmedikleri ve sadece rıza-yı İlahî için çalıştıkları güneş gibi tezahür etti. Çünkü Risale-i Nur bin seneden beri İslâmiyet aleyhine ve insaniyet zararına tahribatçı, küllî cereyanlara karşı sarsılmaz delil ve hüccetlerle tam mukabele edip din düşmanlarının temellerini dağıtıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte biz de bizim ebedî hayatımızı ve ebedî saadetimizin anahtarı imanımızı bu dalalet asrında bize kazandıran Risale-i Nur’u okurken ve yazdıklarımızı tashih ederken sanki dinsiz, komünistlerin saçma ve düzmece zehir saçan evraklarını okuyormuşuz gibi yakalanıp mahkemeye veriliyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Masum dindarların aleyhinde olan dinsiz komünistler hem etrafa evham vererek bizim gibi gurbette, yalnız dersleriyle alâkadar, siyasetten hattâ dünyadan habersiz iki üç talebenin birkaç kişi yanına gelip gitmesiyle ve onların kendi derslerini bir iki kişinin dinlemesiyle hem bizi hem adliyeyi hem zabıtayı manasız meşgalelerle uğraştırıyorlar. Her asırda en az üç yüz elli milyon mensubu bulunan, milyonlarla hâfızların lisanında her zaman tekrarlanan Kur’an’ımızın emsalsiz tefsiri Risale-i Nur talebeleri olan bizleri, hayatımızdan daha çok sevdiğimiz imanî derslerimizden mahrum etmek istiyorlar. Habbeyi kubbe yaparak, formalitelere uydurarak, bir isim takarak, lastikli bir kanun maddesine rast getirip bizi kanunen mes’ul göstermek istiyorlar. Fakat âdil, vicdanlı hâkimler neticede hakikati meydana çıkarıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: Bu son defa Afyon Mahkemesi dört sene devam ettiği halde, sonunda zaten serbest olan Risale-i Nur yine serbest bırakıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün yüksek makamlara verilen Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî’nin müdafaasından bir küçük parçası şu ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Haşirdeki mahkeme-i kübraya bir arzuhaldir ve dergâh-ı İlahiyeye bir şekvadır ve bu zamanda Mahkeme-i Temyiz ve istikbaldeki dârülfünunların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
… Ben de otuz kırk sene hayatımı bilenleri ve Nur’un binler has şakirdlerini işhad ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngiliz’in Başkumandanı İslâm içinde ihtilaf atıp hattâ Şeyhülislâmı ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilafçı, ittihatçı fırkaları birbirine uğraştırmasıyla ve Yunan’ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvat-ı Sitte” eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab ve neşretmekle o kumandanın dehşetli planını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara’ya kaçmayan ve esarette Rus’un Başkumandanının idam kararına ehemmiyet vermeyen ve 31 Mart Hâdisesi’nde sekiz taburu bir nutukla itaate getiren ve Divan-ı Harb-i Örfîde, mahkemedeki paşaların; sen mürtecisin, şeriat istemişsin diye suallerine karşı idama beş para ehemmiyet vermeyip “Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise bütün cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciyim ve şeriatın bir tek meselesine ruhumu feda etmeye hazırım.” diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevk edip idamını beklerken beraetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken ve onlara teşekkür etmeyerek “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da Divan-ı Riyasette M. Kemal ona hiddetle dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyan edesin, sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilaf verdin.” Ona karşı “İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir… Hainin hükmü merduddur…” diye kırk elli mebusun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri alan ve altı vilayet zabıtası ve hükûmeti asayişin ihlâline dair bir tek madde kaydetmeyen ve yüz binlerle Nur şakirdlerinin hiçbir vukuatı görünmeyen, hiçbir şakirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslah eden ve yüz binler nüsha Risale-i Nur’dan intişar etmekle beraber menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmi üç sene hayatının üç hükûmet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur’un kıymetini bilen yüz bin şakirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle ispat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazip edenlere beddua etmeyen bir adam hakkında “Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, öyle ise suçludur.” diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler, yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i kübrada hesabını verecekler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir İslâm kahramanı ve bu asrın ve istikbalimizin bir hidayet serdarı ve eşine rastlanmayan İslâmiyet fedaisi Bedîüzzaman’ın eserlerini okumak; dinsizlerin, komünistlerin, imandan bîhaberlerin elbette işine gelmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız Bedîüzzaman’ın beyanı ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur koca bir cennetin fiyatı olacak bir servet ve hayat-ı ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve hakikate muarız bütün feylesofları ilzam edip hayrette bırakacak bir keşfiyattır. Risale-i Nur sahabe-i kiramın âlî seciyesini ve Hazret-i Peygamber (asm) nurani meşrebini beyan eden bir nur ve feyiz hazinesidir. Risale-i Nur bu asırda Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesi; hakiki, yüksek ve parlak bir tefsiridir. Risale-i Nur şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğunu yüz binlerle kimseler tarafından idrak ve tasdik edilen bir eser külliyatıdır. Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikatü’l-hakaike yol açmış cadde-i kübra-i Kur’aniyedir. Bunun içindir ki Avrupa’nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerh edilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hakikatler içindir ki Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaşımla tashihat yaparken yakalanıp müsadere edilen, Denizli’de beraet eden ve Temyiz’in de tasdik ettiği büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin bir yerinde, kâinat Hâlık’ını ve sahibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zatın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitap, bizim Hâlık’ımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel manevî i’caz-ı Kur’aniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri gördü ve Risaleti’n-Nur bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki onun üstadı ve menbaı olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniye olan [[Yirmi Beşinci Söz]] ve [[On Dokuzuncu Mektup]]’un âhiri Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki kim görmüş ise değil tenkit ve itiraz belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte muhterem heyet-i hâkime! Madem hakikat budur. Ben de Üstadım gibi derim: “Madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem gözünü kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar. Ve madem cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz talebeler Risale-i Nur’un güneş gibi hakikatlerine karşı gözümüzü kapayamıyoruz…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakikat-i Kur’aniye güneşi ise üflemekle sönmez. Nurlananlar da Nur yolundan hiçbir beşerî kuvvetle dönmez. Gizli din düşmanlarımız zabıtayı, hükûmeti, adliyeyi iğfal etmeye çalışanlar dünyamızı başımıza ateş yapsalar Nurları okuyacağız ve yazacağız. İnşâallah adalet namına hareket edenleri, o müfsidler aldatamayacaklardır. Diğer mahkemelerde hak namına adalet için çalışanların Kur’an’ın lemaatı ve tereşşuhatı olan ve beşeri gaflet sersemliğinden ikaz eden Risale-i Nur’u serbest bırakmaları gösteriyor ki zikrettiğim gibi bu asrın Kur’an dellâlı olan Risale-i Nur’a herkesin çok büyük ihtiyacı vardır. Ve Risale-i Nur şahsî, süflî, dünyevî menfaatlere âlet olamıyor. Bizim gibi masum dindarlara musallat olanlar ve onları imanî derslerinden ayırmayı tevehhüm edenler, laiklik prensibini dinsizliğe ve komünizme âlet etmek isteyenlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asrımızın dâhîsi büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile: Ekser-i enbiyanın Şark’ta ve Asya’da zuhurları ve ağleb-i hükemanın Garp’ta ve Avrupa’da gelmeleri kader-i ezelînin bir işaretidir ki Asya’da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen Asya’da hüküm süren, dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Hakîm, bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El-iyazü billah, Kur’an küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak; akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebep olmak akıldan uzak değildir. Evet Kur’an, ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zincirdir, bir hablullahtır. Cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur’an-ı Azîmüşşan’ın hakiki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmi sekiz seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlahiye ve sönmez bir mu’cize-i Kur’aniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vazgeçirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bütün bu cerhedilmez hakikatlerden sonra, yine evet Risale-i Nur’la meşguliyete dünyada hiçbir âdil mahkeme suç diyemez. Fakat size bir ad takıp bir bahane ile işkence yapmak istiyorlar, denilse: Ben de derim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kadıoğlu Camii mevkiinde mukim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Abdullah Yeğin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizlere yapılan gizli mektep zan veya ittihamı bütün bütün hakikat hilafınadır. Çünkü bulunduğumuz cami önünde çeşmeler var, buraya ve camiye günde iki yüz kişinin gelmesi, böyle bir yerin gizli olamayacağı, çocukların dahi bileceği bir hakikattir. Hem bizim şehrin en işlek bir yerinde kalmamız gösteriyor ki gizlilikle ve gizli şeylerle alâkamız yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mektep açmışsınız sözü de büsbütün yanlış bir şâyiadır. Bunu işitenler gülüyorlar. Biz Kur’an-ı Kerîm’in gayet parlak ve yüksek tefsiri Risale-i Nur’a çalışan talebeleriz. Evet, aslâ inkâr etmeyiz. Biz okurken gelip dinleyenler oluyor, bu bir mektep midir? Şahitlerin görüşleri doğrudur fakat hükümleri yanlıştır, hakikat hilafınadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz o gün arkadaşımla kendi elimizle yazdığımız iki adet Âyetü’l-Kübra Risalesi’ni tashih etmek için beraber okuyorduk ve o iki arkadaş da dinliyordu. Bu vaziyette, sanki komünistlerin ve dinsizlerin eserlerini okuyormuşuz gibi hem adliyeyi hem zabıtayı hem mahkemeyi bizimle meşgul ederek bir bahane ile mahkemelere sevk ettiriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sizlerin de bildiğiniz gibi Urfa’nın ekseri evlerinde dinî bir kitabı, biri okuyup diğerleri dikkatle dinliyorlar. Hem bir yerde, yasak olmayan bir eseri okuyup başkalarının dinlemesiyle bir mektep mi açılmış olur? Sadece kitap okumak ve dinlemekten ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu vaziyetten anlaşılıyor ki biz yalnız bu asırda Kur’an’ın yüksek ve parlak bir tefsiri ve kâinatta en yüksek olan iman hakikatlerini beyan eden Risale-i Nur’u okuyoruz. İmanî ve İslâmî kitapları okuyup dinlemeye tedrisat süsü vermek, kuvvetli bir icbarla üzerimize mektep açmışsınız etiketini yapıştırmaya gayret etmek olduğunu; bizim masum, dindar, iman ve âhiretiyle meşgul olan gençler olduğumuzu herkesin bildiği gibi sizce de malûmdur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem dâhî mütefekkir Üstadımız Bedîüzzaman otuz seneden beri siyaseti terk etmiş {{Arabi|اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ‌}} demiş ve talebelerine de “Biz imanın cereyanındayız, gayemiz rıza-yı İlahiyedir, siyasî cereyanlara girmeyiniz.” diye ders verdiğinden hiçbir siyasî ve dünyevî süflî şeylerle alâkamız yoktur. Hem altı vilayetin zabıtası, Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî hakkında: “Bedîüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri imanla kafalara bir yasakçı bırakıp emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar.” diye rapor vermişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizim bütün okuyup yazdığımız ve daima meşgul olacağımız Risale-i Nur, bütün mahkemelerde beraet etmiş ve sırf İslâmiyet ve iman ve Kur’an hakikatlerinden ibaret olduğu güneş gibi tezahür ederek kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Son Afyon Mahkemesinde bütün kitap, risale ve mektupları iade etmeye ittifaken karar vermişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur: Yüz otuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur’aniyeyi mezc ve telif ederek, bu asra kadar hiçbir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatçe, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika’ya kadar inkişaf etmiş. Müellifi büyük İslâm dâhîsi Bedîüzzaman Said Nursî Risale-i Nur hakkında şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, manevî hakikatleri ve iman ilmini Avrupa’nın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken ispat eder. Risale-i Nur, hal ve istikbalin ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevap verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. Risale-i Nur’da başka eserlerden nakil yoktur, Kur’an’ın mu’cize-i maneviyesidir. Risale-i Nur, yüz manevî keşfiyatı hâvi ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır. Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. Risale-i Nur, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüz binlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un gayet hârika bir cüzü olan Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin beyanı vechiyle: Madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Bir saadet-i ebediyenin, bir hayat-ı bâkiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan imanı sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’la mübareze edilmez, o mağlup olmaz, yirmi senedir en muannid feylesofları da susturuyor. (Şimdi yirmi sekiz sene oldu.) İman hakikatlerini güneş gibi gösteriyor, bu memlekete hükmeden onun kuvvetinden istifade etmek gerektir. Risale-i Nur, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Onun talebeleri başkalara benzemezler, mağlup olmazlar. Risale-i Nur’u mağlup edebilmek için kâinatı elinde tutan bir kuvvet lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Risale-i Nur dünyevî işlere, şahsî ve süflî menfaatlere âlet olamaz. Güneş gibi hakikat-i imaniye ve Kur’aniye yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi o hakikati tanıyan, Risale-i Nur’u değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Risale-i Nur’un vazifesi ise hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatleriyle gayet kat’î ve en mütemerrid zındık feylesofları da imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’an’a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur’u hiçbir şeye âlet edemeyiz ve bilfiil öyleyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin seneden beri Kur’an’ın bayraktarı ve mücahidi ve âlem-i İslâm’ın kahraman mücahidi olan ve Kur’an’ı cihanın cihat-ı sittesinde ilan eden necip ve mübarek kahraman ecdadımızın evlatlarını nur-u imandan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefahir-i âliyesine zıt olarak maddî ve manevî helâketlere maruz bırakmak olan dehşetli sû-i kasdlara ve o kahraman ecdadın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrum etmek olan dehşetli dinsizlik telkinlerine karşı; Kur’an-ı Kerîm’in on dördüncü asr-ı Muhammedîdeki (asm) aziz dellâlı ve bu asrın bir hidayet medarı ve bu müthiş zamanın müthiş zulümatına karşı Nur-u Kur’an’la mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur’un yüz binler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur’anî tesis eden muhteşem kahramanı Bedîüzzaman Said Nursî ve yüz bin başlar feda oldukları hakikate başımız dahi feda olsun diyerek nur-u İslâm’ı söndürmek ve nur-u imanı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden; istibdatlara, icbarlara karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza ve şeref-i imanı âleme ilan eden, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan kalb-i münevverlerine gelen ve iman hakikatlerini güneş gibi parlak delil ve hüccetlerle ispat eden ve Risale-i Nur’la dinsizlik, dalalet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silah edip vatan ve millet ve İslâmiyet’e hıyanet etmem ve hakikat-i Kur’an’a feda olan bu başı zalimlere eğmem.” diyen ve ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dava ettiği gibi bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bedîüzzaman ve Risale-i Nur’dan bizi uzaklaştıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur. Hem Risale-i Nur iki hayatımızın halâskârı ve sermaye-i ömrümüz ve gaye-i hayatımızdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar eğer mümkün olsa derimizi kâğıt ve kanımızı mürekkep yapıp yine Risale-i Nur’u yazacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime bilsinler ki: Halife-i rûy-i zemin Hazret-i Ömer (ra) hilafeti zamanında âdi bir Hristiyan ile birlikte mahkemede muhakeme oldular (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu hakikati Üstadımız İstanbul Adliyesinde beyan etmiştir.&amp;lt;/ref&amp;gt;). Halbuki o Hristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki: Adalet hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirlik güdemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bunun içindir ki mahkemede kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i imandan bütün gelenler maziye gidenlere mağfiret dualarıyla ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binaen Denizli Mahkemesinde demiştim: Mahkeme-i haşirde milyarlar ehl-i imandan davacılar tarafından, Kur’an hakikatlerine hizmet eden Nur talebelerini mahkûm ve perişan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Serbestiyet kanunlarıyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cemiyetlerine müsamahakârane bakıp ilişmediğiniz halde; vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan, vatandaşları ölümün idam-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan Risale-i Nur talebelerini hapisler ve tazyiklerle perişan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa ne cevap vereceksiniz, biz de sizlerden soruyoruz diye o zaman onlara demiştim, o zaman o insaflı ve adaletli zatlar bizi beraet ettirdiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Hâkimler! Bu âlî hakikatlere rağmen bize deseniz ki sizi mahkemeye sevk ettirmek ve biçilmiş bir kaftan giydirmek istiyorlar. Bu takdirde şu âyet-i kerîmenin kale-i kudsiyesine iltica ediyorum: {{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesinde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsnü Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır_(2)|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Vukufsuz Ehl-i Vukufa Cevap&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Medar-ı hayret bir taarruzdur ki; kırk küsûr sene (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu cevap 1953 senesine aittir. (Naşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;) evvel yazılmış ve mükerreren tab&#039; edilmiş bir meseleyi, [[Urfa]] Ehl-i Vukufu bütün bütün yanlış mânâ vererek; hem güya bu sene yazılmış diye bir propağanda namı vermişler. O mesele de budur:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eski Harb-i Umumi&#039;nin bidayetinde ve içinde, o harpte müttefikimiz olan Alman&#039;la alâkamızı kırmak ve Garplılaşmak perdesi altında bir purutluğa, yani siyaseti dinsizliğe alet yapmaya çalışan bazı münafıklar diyordular ki: &amp;quot;Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dinimize zarar verecek...&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de o zaman demiştim: &amp;quot;Sosyalistlik İslâmiyete ilişemez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat Garblılaşmak, İngiliz ve Fransızın medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenalıkları iyiliklerine galebe eden böyle medeniyet; bizim müttefikimiz olan Almanın sosyalistliği dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyorum&amp;quot; diye o zaman demiştim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte mes&#039;elenin hakikati bu iken, kırk sene evvel bu mes&#039;ele yazılmış ve neşredilmiş, kimse ilişmemiş ve mahkemelerde beraat görmüşlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi hasta olduğum için, müdde-i umumî ifademi almaya yanıma geldi ve dedi ki: &amp;quot;Urfa&#039;daki ehl-i vukuf Hutbe-i Şamiye&#039;nin zeylindeki vecizelerden, &amp;quot;sosyalistlik Garbî medeniyetlere müreccahtır&amp;quot; diye olan kelimesine bolşevikliğin lehinde bir propaganda yapılıyor&amp;quot; demişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim. Bolşeviklik ayrı, sosyalistlik ayrıdır. Sosyalist Alman nerede? Komünist Rus nerede? Hem bu kadar mânâsız, kırk küsür sene evvel yazılan bir meseleden dolayı Nur&#039;un Urfa&#039;daki üç kahraman talebelerini hapsettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine müdde-i umumî dedi ki: &amp;quot;Ehl-i vukuf bir cümleyi daha medar-ı mes&#039;uliyet yapıyor, o da: Sizin M. Kemâl&#039;e &#039;Kemal, namaz kılmayan haindir&#039; dediğindir.. Hem: Namaz kılanlarla kılmayanlar arasına bir tefrika sokuyor. O halde suçludur.&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim: &amp;quot;Yüzer ayât-ı Kur&#039;âniyede müslümanlar için en büyük hakîkat, imandan sonra namaz olduğunu mükerreren emrediyor. Hem o zaman Meclis-i Meb&#039;usanda benim M. Kemâl&#039;e bu sözü söylediğim halde, o bana ilişmediği ve itiraz etmediği halde; otuzbeş sene sonra böyle vukufsuz ehl-i vukufun yanlış raporlarıyla Nur&#039;un kahraman fedailerine ilişmek, bence Rus hesabına bir propagandadır veya Rus hesabına propagandaya alet olmuşlardır ki, Kur&#039;ânın hakâikiyle Komünist Rus&#039;a cephe alan ve tam mücadele eden dinin fedailerine ilişiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said-i Nursî &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Vukufsuz_Ehl-i_Vukufa_Cevap_(Asar-ı_Bediiyye)|Asar-ı Bediiyye]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
HAZRET-İ ÜSTAD&#039;A MERSİYE ŞEKLİNDE BİR HİTABE&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kutlu olsun, mutlu olsun sana ol âlî makam,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fitnenin narı hemen oldu sana berd ü selâm&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&#039;nın topraklarında değildir Üstadımız&amp;lt;ref&amp;gt;Bu şiir, Üstadımızın irtihalinin hemen akibinde yazıldığından ve henüz Üstadımızın kabr-i pürmünevverleri vahşî canavarların saldırısına uğramamış olduğundan, kerametkârane bir nevi îma-i ihbarîden hâlî değildir gibi bana geliyor. (Nâşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pek sıcak kardeşlerin kalbindedir serdarımız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Kızıl_İcazdan_Bazı_Parçalar_(Mesnevi_Badıllı)#HAZRET-İ_ÜSTAD&#039;A_MERSİYE_ŞEKLİNDE_BİR_HİTABE|Mesnevi-i Nuriye (Badıllı)]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Diğer Bahisler===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hususi muhabere mektuplarından:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Bu mektuplar 1951-1960 arası Üstad&#039;dan Urfa&#039;ya gelen mektuplarındandır)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;... Ben Urfa&#039;ya eskiden de varmışım. Urfa&#039;lılarla çok alâkadarım. Hatta burada (Emirdağında) kalmamın bir sebebi de, burada Urfa&#039;lıların bulunmasıdır. Urfa halkını çok sevdiğim için, Hüsnü&#039;yü oraya gön derdim ve onların hatırı için Hüsnü&#039;ye bu kadar zahmetler çektirdim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;yı kendi öz vatanım Nurs gibi sevdiğim ve ahalisine akrabam gibi dua ettiğim için, oraya talebelerimi gönderdim. Yoksa vilayat-ı şarkiye umumen Nur talebesidir. O mübarek Urfa halkına çok selâm ve dualar edip dualarını beklerim...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başka bir mektubundan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Rabian: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Ben Urfa ve havalisine meskat-ı re&#039;sim olan Nursdan ziyade ehemmiyet veriyorum. Bazı esbab-ı mühimme olmasaydı, ahir hayatımı orada geçirecektim. İnşaallah hayatta kalsam belki ona da muvaffak olurum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben nasıl Nurs köyünü, sağ ve ölü umumen duama alıyorum.. Urfa&#039;yı da sağ ve ölü umumen duamdadır Hatta nerede bir Urfa&#039;lı bana rastgelse, bir akrabam nazarıyla bakıyorum. Hususan orada Medrese-i nuriyeyi himaye eden alimlere çok minnettarım. Ben de o zatlara itimaden iki hâs talebemi orada bırakıyorum...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir başka mektuptan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Hamisen: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Madem Urfa halkı benim manevî evlâdlarım ve talebelerime himayet ve şefkatle samimi alâkadardırlar. Urfa halkının hatırı için bir mani’ olmazsa, Urfa&#039;ya veya yakınına gelmek arzum var, İstiyorum. Fakat ne vakit kısmet olsa... Hem Abdullah. Hüsnü gibi evlâdlarım aynı Ceylan ve [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] gibi olduklarından, onları yanıma alacaktım. Madem Urfa halkı bu derece samimi ve hamiyetkârdırlar. O kadar sevdiğim evlâdlarımı Urfa halkına veriyorum. Urfa halkına minnettarlığımı ve teşekkürlerimi beyan etsinler. Hükûmet ne yapsa, Urfa halkının hatırı için helâl ediyorum.” dedi ve sizin Urfa&#039;da kalmanızdan ruhu rahat etti.. Hem lüzum var.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Kaynak: Mufassal Tarihçe-i Hayat, A. Badıllı)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;daki Diğer Alakalı Yerler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Ölüm Belgesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Ölüm Belgesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Urfa.jpeg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Saidnursi mezar1.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said nursi makamı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yerin (makam) bugünkü hali&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman Çeşmesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamının yanındaki çeşme&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Makam yazısı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamında yer alan açıklama&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Naaşın nakli için kardeşinden zorla alınan muvafakatname.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Naaşının Urfa&#039;dan nakli için kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Nursi]]&#039;den zorla alınan muvafakatname&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Urfa&#039;daki kabirden naaşın çıkarıldığına dair resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Urfa&#039;daki kabrinden çıkarıldığına dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Isparta nakil resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Isparta&#039;ya nakline dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;T.C. Urfa C. Müdde-i Umumiliği&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sayı: 2293 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa: 23.3.960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok aceledir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TEREKE HÂKİMLİĞİNE - URFA&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
21.3.1960 günü vilayetimize gelerek İpek Palas otelinin 20 nolu odasına inen Said-i Nursi&#039;nin 23.3.960 günü saat 10&#039;da kendi eceliyle vefat ettiği Urfa Emniyet Müdürlüğünün 23.3.960 tarih ve 1 sayılı yazısıyla bildirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TİM.11O&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adı geçenin sahipsiz bulunması hasebiyle yedindeki eşyasının hâkimliğinizce tesbit ve gereğinin ifası rica olunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
C. Müdde-i Umumisi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pertev Savaşçıoğlu&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke hâkiminin otele gelerek Üstad&#039;ın cenazesi başında tesbit ettiği eşya ve aldığı kararı da şöyledir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
T.C. URFA TEREKE HÂKİMLİĞİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Esas: 1960/1&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kâtip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyalar yed-i emin olarak [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] Gündûzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildiğ&#039;inde kendileri bugün hâkimliğimize müracaatla müteveffanın yegâne vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda bulunan Arapça öğretmeni [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]]&#039;un olduğunu bildirerek eşyanın oraya gönderilmesini taleb ettiler. G.D. mütevaffanın yakınlarının beyanına göre vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]]&#039;un olduğu beyan edildiğinden, mumaileyh müteveffanın yegâne varisi olup olmadığı tesbit edilerek, kendisinden başka vârisi yoksa eşyaların nüfus kaydı veya veraset ilâmı mucibince kendisine ödenmesi için Konya tereke hakimliğine müzekkere yazılmasına, eşyaların mezkûr hakimliğe gönderilmesine karar verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
26/3/1960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyaların Konya Tereke Hâkimliğine 26.3. tarihinde 741, 742, 743, 744, 745, 746 numaralı posta makbuzuyla gönderildiği, posta masrafı olarak üç bin dörtyüz elli kuruş masraf yapıldığı ve terekede bulunan onbeş liranın buna mahsup edildiği görülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
G.D. &lt;br /&gt;
Dosyanın hıfza kaldırılmasına karar verildi. 26/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke Hâkimliğinin Üstad&#039;ın odasında tesbit ettiği eşyalarının listesi:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eşyanın cinsi Adedi Kıymeti -kuruş&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cizlavet marka bir çift lastik: 1 500&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sepet içinde:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
dört adet sefer tası içi, bir adet çinko tencere küçük, bir tane küçük çaydanlık, bir ayaklı bardak, iki tane ayaksız bardak: 150&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet eski çarşaf,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski frenk gömleği,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir tane eski iç gömlek,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
sarık üzerine sarılacak bez,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
üç tane mendil, bir havlu,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir de pamuklu hırka, bir eski gömlek&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski çarşaf ve mendil, bir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
eski bohça 1750&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet havlu 200 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet kırık gözlük, bir adet dua kitabı, eski yazı takvim, iki adet kalem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başkaca tesbit edilecek eşyası kalmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffanın yanında bulunanlardan Said-i Nursi&#039;nin Afyon vilayetinin Emirdağ kazasında tüccar Kadir Çalışkan&#039;a ait bir taksi mevcud olduğunu ve müteveffanın onunla seyahat etmekte bulunduğunu, müteveffanın Konya&amp;quot;da İmam-Hatip okulunda Arapça öğretmeni olan [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]] isminde bir kardeşi bulunduğunu başkaca kardeşi olmadığını, Said-i Nursi&#039;nin de hayatında evlenmemiş bulunduğunu, müteveffanın nüfus cüzdanı bulunmadığını, Emirdağı nüfusunda kayıtlı olduğunu bildirdiler. Müteveffa ile birlikte bulunan ve ibraz ettiği nüfus kaydına göre Zonguldak&#039;ın Safranbolu kazası Babasultan mahallesinde hane no: 58 cild 1, 67 numarada kayıtlı Hüsnü Bayramoğlu...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bu tutanakta Üstad&#039;la beraber Urfa&#039;ya gelmiş bulunan diğer iki talebesinin isim ve künyeleri kaydedildikten.. ve arabanın plaka numarası, motor numarası vesair tesbit edildikten sonra şöyle denilmektedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Bu sırada müteveffanın üzerinde onbeş lira bozuk para çıktı. Ruhsatnamede görünen kahverengi vasıtanın halen Hüsnü Bayram&#039;ın şoförlüğünü yapmakta olduğu vasıta anlaşılmakla, eşyalar yed-i emin olarak ve taksinin sahibi bulunan Kadir Çalışkan&#039;a teslim edilmek üzere, yed-i emin olarak Ziver Gündüzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildi. Tanzim olunan zabıt birlikte imza altına alındı. 23/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Katip Mübaşir Bilirkişi Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ö.Türker İ.Dedeşah S.Dur Cemal Çopur Hüsnü&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yediemin Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Ziver Gündüzalp]] Bayram Yüksel&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i Üstad&#039;ın beraberinde Urfa&#039;ya gelen ve kucaklarında Üstad&#039;ın vefat&lt;br /&gt;
ettiği sadık hizmetkârları; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler/Kategoriler==&lt;br /&gt;
* [[Abdülmecid Ünlükul]]: Bediüzzaman Said Nursinin kardeşi. Abisi Said Nursi&#039;nin  cenazesinin Urfa&#039;dan nakli için kendisinden zorla muvafakatname alınmıştır.&lt;br /&gt;
* [[Eyyüb (as)]]: Kabr-i şerifi Urfa sınırları içerisinde bulunan peygamber&lt;br /&gt;
* [[İbrahim (as)]]: Doğum yeri hakkında çeşitli rivayetler içerisinde en kuvvetlisi Urfa, Harran olan ve ateşe atılma hadisesi Urfa&#039;da yaşanan peygamber&lt;br /&gt;
* [[Said Nursi&#039;nin Kabri]]: Said Nursi vefat ettiğinde Urfa&#039;ya gömülmüştü&lt;br /&gt;
* [[Hulusi Yahyagil]]: Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;da Kurtuluş savaşında hizmetleri olan ve Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlatan asker talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]]: PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulunan talebesi&lt;br /&gt;
* [[Ceylan Çalışkan]]: Bediüzzaman&#039;ın sevkiyle iman hizmeti için Urfa&#039;ya gelip 6 ay hizmet eden talebesi&lt;br /&gt;
* [[Abdullah Yeğin]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hüsnü Bayramoğlu]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hayat-ül Harrani]]: Urfa Harran’daki zâviyesinde irşad faaliyetinde bulunmuş olan ve iyi hali ve kerametleriyle tanınan veli zat.&lt;br /&gt;
* [[Abdülkadir Badıllı]]: Urfa&#039;da genç yaşında Risale-i Nuru tanıdıktan sonra vefatına kadar Urfa ve havalisi başta olmak üzere iman ve Kur&#039;an hizmetinde bulunmuş nur talebesi.&lt;br /&gt;
* [[Salih Özcan]]: Özellikle hariç memleketlerde Risale-i Nur ile hizmet etmiş ve Bediüzzaman&#039;ın vasiyetinde ismi geçen Urfalı nur talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mahmut Kamil Toker]]: Urfa&#039;da yetişmiş din âlimlerinden olup Risale-i Nur’un ehemmiyetini tam takdir ettiğini Üstad el yazma Emirdağ Lahikasında geçen bir mektupta sitayişle beyan etmiştir.&lt;br /&gt;
* [[:Kategori:Kabri Urfa&#039;da Olanlar|Risalelerde bahsi geçen kişilerden kabri Urfa&#039;da olanların listesi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61050</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61050"/>
		<updated>2026-02-26T11:17:24Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şehir]]&lt;br /&gt;
[[Dosya:Balıklıgöl.jpg|thumb|left|Balıklıgöl]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Şanlıurfa&#039;&#039;&#039; veya eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde yer alır ve bu bölgenin en kalabalık şehridir. Peygamberler diyarı olarak bilinen bu şehirde Hz. Eyyûb&#039;un (as) kabr-i şerifi vardır. Hz. İbrahim&#039;in doğum yeri hakkında en kuvvetli ihtimal Urfa&#039;dır. Ayrıca halk hikâyelerinde ve dini inançlarda Hz. İbrahim&#039;in Kral Nemrud tarafından ateşe atılma hadisesinin Urfa&#039;da gerçekleştiğine inanılır. Hz. Yakub, Hz. Şuayb, Hz. Musa ve Hz. İsa&#039;nın Urfa&#039;da menzili ve konakları olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 12.000 sene öncesine tarihlenen ve dünyanın bilinen en eski tapınağı olan Göbeklitepe yine Urfa sınırları içindedir.&amp;lt;ref&amp;gt;https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa ilk olarak Hz. Ömer zamanında 639 yılında Müslüman Araplar tarafından fethedildi. Zaman zaman hıristiyan ve müslümanlar arasında el değiştiren şehir 1516&#039;da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı sınırları içine katıldı. 1919 yılında önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler (orduya yardımcı olarak görev alan halk gücü) tarafından işgalden kurtarılmıştır. Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından adı 2004&#039;te Şanlıurfa olarak değiştirilmiş, 2016&#039;da ise TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya Ziyaretleri&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır. İlk olarak, 1910 yılı Mart başlarında İstanbul&#039;dan ayrıldıktan sonra Şam&#039;a giderken 1910 yılının yaz aylarından sonra Van&#039;dan başlayarak Hakkari, Bitlis, Muş, Ağrı, Diyarbekir ve Urfa Şehir merkezleriyle etrafındaki bazı köy ve aşiretleri dolaşarak Meşrutiyet hakkında bilgi verdi. Buralarda sorulan yüzlerce suale cevab verdi. Şehir merkezlerinde de konferanslar tertibledi. Urfa&#039;ya geldiğinde medreseleri ziyaret etti ve birkaç gün medreselerde misafir kaldı. O sıralarda 32 yaşlarında olan Bediüzzaman&#039;ı tanımayan birkaç polis o zamanın bir aşiret reisi gibi olan kıyafetinden dolayı Bediüzzaman&#039;a ilişse de Urfa Meb&#039;usu Meşhur Siverekli Ali Efendi&#039;nin tanıtmasıyla meşhur Molla Said olduğu anlaşılınca polisler ondan özür diledi. Ali Efendi&#039;de bir hafta kadar misafir kalan Bediüzzaman gündüzleri Urfa&#039;daki medreseleri ve Ulemayı ve ayrıca Suruç ve Birecik dahil köy ve kazaları ziyaret etti. Urfa&#039;da Yusuf Paşa Camii’nde halka hitaben 1,5 saatlik bir konuşma yaptı. Bu doğu seyahatlerinden sonra Münazarat ve Muhakemat eserlerini yazmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya ikinci gelişi vefatından 2 gün öncedir. 20 Mart 1960 pazar günü Isparta&#039;dan talebeleri [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]], Bayram Yüksel ve arabayı kullanan Hüsnü Bayramoğlu ile birlikte sabah saat 9&#039;da ayrıldı ve 21 Mart 1960 Pazartesi günü sabah saat on-onbir sıralarında Urfa&#039;ya ulaştı. İpek Palas oteline yerleşti. Normalde ziyaretçi kabul etmeyen Bediüzzaman 1,5 gün boyunca ziyaretlerine gelen herkesi ağır hasta haliyle kabul etti. Zamanın hükümeti ise endişe içinde Bddiüzzaman&#039;ın Urfa&#039;yı terk etmesini istedi. Bediüzzaman&#039;ın buna cevabı &amp;quot;Urfa&#039;ya ölmeye geldim&amp;quot; oldu. Ramazan&#039;ın 25. gecesine karşılık gelen 23 Mart 1960 gecesi vefat etti. Büyük bir kalabalıkla kılınan cenaze namazından sonra Urfa&#039;daki Halil İbrahim Dergâhına gömüldü. Gömüldüğü yer aslen 1952 senesinde Şeyh Müslim Hafız Efendi&#039;nin Mevlid-i Halil Camii avlusunun kuzey tarafına yaptırdığı ve &amp;quot;sahibi yakında gelecek&amp;quot; dediği türbe yeriydi. Ancak Bediüzzaman vasiyetinde kabrinin gayet gizli, bir iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmediği bir yerde olmasını ve kabrinin ziyaret edilmesi yerine uzaktan Fatiha okunmasını beyan etmişti. Vefatından 3,5 ay sonra, 12 Temmuz 1960&#039;ta, 27 Mayıs ihtilalini yapanlar tarafından kabri kırılarak açıldı ve kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Nursi]] &#039;den zorla alınan muvafakatname ile galvanizli bir tabut içinde uçakla Afyon askeri havaalanına, oradan da arabayla bilinmeyen bir yere götürülerek kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid ]]&#039;in de hazır bulunduğu ortamda gömüldü. Gömüldüğü yerin daha sonra Isparta Doğancı mezarlığı olduğu ve tabutla gömüldüğü yıllar sonra anlaşılmış ve talebeleri kabrini buradan bilinmeyen bir yere nakletmişlerdir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Urfa&#039;da Risale-i Nur ile İman Hizmetlerinin Başlaması&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların birinci talebesi Hulusi bey Mondros mütarekesinden sonra Viranşehir ile Urfa ortasında bir kamp kurarak Urfa&#039;daki Fransızların Mardin&#039;in Ermeni ve Hıristiyanlarıyla muhaberelerini kesmek ve aynı zamanda Urfa&#039;nın kurtuluşunda çalışan kimselere harp usulunü bilen adam yetiştirme hizmetlerinde bulunmuştu. 1948-49&#039;da Albay rütbesiyle Kars&#039;dan Urfa Askerlik Şubesine tayin olduğunda Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlattı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Mevlana Halid-i Bağdadi&#039;den kendisine ulaşan müceddidlik cübbesini iki kat yatak, bir portatif somya, büyük bir sandık dolusu en kıymetli ve hususi el yazma, müsahhah Nur kitapları ile birlikte 1951 sonlarında Urfa&#039;ya gönderdi ve kendisinin de yakında Urfa&#039;ya geleceğini söyledi (fakat ancak vefatından 2 gün önce gelebilmiştir).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman talebesi Ceylan Çalışkan&#039;ı iman hizmeti için 1950&#039;de 6 aylığına Urfa&#039;ya gönderdi. 1951 yılı içinde talebesi Abdullah Yeğin&#039;i Ceylan Çalışkan&#039;ın yerine Urfa&#039;ya Nur hizmeti için gönderdi. Bu sıralarda yakın talebelerinden [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]] PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulundu. Daha sonra talebesi Hüsnü Bayramoğlu&#039;nu da yanlarına gönderdi. Böylece Bediüzzaman&#039;ın 3 talebesi Urfa&#039;da 1,5 sene kadar kaldı. 1953 başlarında Urfa&#039;da Nurculuk yapmak, çocuk okutmak vesaireden tevkif edildiler ve Urfa hapishanesinde 40 gün kadar yattılar. Türkiye&#039;de Nurculuk dosyalarını birleştirmek isteyen Isparta savcılığının sevkiyle Urfa&#039;dan Isparta&#039;ya götürülüp Isparta&#039;da 2 ay kadar hapis kaldılar. Tahliyeden sonra İstanbul&#039;da Üstad&#039;ın yanına gittiler. Bediüzzaman Abdullah Yeğin ile Hüsnü Bayramoğlunu 1953 yılı yaz aylarında tekrar Urfa&#039;ya gönderdi. Bu arada Risale-i Nur&#039;u çoğaltmak için İnebolu ve Isparta&#039;da kullanılmaya başlanan teksir makinelerine ilave olarak talebesi Abdülkadir Badıllı&#039;nın gayret ve maddi fedakarlığıyla Urfa&#039;ya da bir teksir makinesi alındı.&amp;lt;ref name=&#039;a&#039;&amp;gt;Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı&amp;lt;/ref&amp;gt; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bu Konu Hakkında Risale-i Nur&#039;daki Derslerin Özeti==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman talebesine yazdığı bir mektupta Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i Nuriye&#039;nin ileride teşekkül etmesini kuvvetle ümit ettiğini belirtmiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;nın taşıyla toprağıyla mübarek olduğunu ve hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmünde olduğundan Nurların Urfa&#039;da yerleşmesi halinde o üç memlekette intişarına vesile olacağını söylemiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;ya gönderdiği genç talebelerinin (Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram) 1953&#039;te Urfa&#039;da Nurculuk yapmak ve çocuk okutmak gibi sebeplerle mahkemeye verildiklerinde yaptıkları savunma &amp;quot;Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&amp;quot; başlığıyla Nur Çeşmesi adlı küçük kitapta yer alır.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;yı kendi öz vatanı Nurs gibi sevdiği ve ahalisine akrabası gibi dua ettiği için oraya talebelerini gönderdiğini, Urfa ve havalisine doğum yeri olan Nursdan ziyade ehemmiyet verdiğini ve bazı mühim sebepler olmasaydı hayatının son kısmını orada geçirmek istediğini söylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bilgiler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Diğer İsimleri:&#039;&#039;&#039; Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İnşa/Kuruluş Tarihi:&#039;&#039;&#039; MÖ 10.000 seneleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Niteliği:&#039;&#039;&#039; Şehir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Yüzölçümü (km2):&#039;&#039;&#039; 20.000 (Şanlıurfa vilayeti)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kıta:&#039;&#039;&#039; Asya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Ülke:&#039;&#039;&#039; Türkiye&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Vilayet/Eyalet:&#039;&#039;&#039; Şanlıurfa &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İlçe/Kasaba:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Mahalle/Köy:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Harita konumu:&#039;&#039;&#039; [https://maps.app.goo.gl/3PPDDyDDgzZ9GgFfA]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Nurpedia Haritası Konumu:&#039;&#039;&#039; [https://www.google.com/maps/d/u/1/edit?mid=1VylFzlFJnLWKSm5J4fdWFrN-JxPgHAQ&amp;amp;ll=37.12176027602784%2C38.61115058115234&amp;amp;z=12]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#1|{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#3|{{Arabi|اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık, fedakâr kardeşimiz Hacı Ali!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gönderdiğiniz kıymettar ve bilhassa Hazret-i Üstadı pek çok sevindiren mektubunuzu aldık. Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, bu zamanda kâfidir. On sene medresede okuyanlar, Risale-i Nur’la bir senede aynı istifadeyi ettiklerine şahit, binler ehl-i ilim var. Madem Hacı Kılınç Ali bir buçuk sene bütün Risale-i Nur eczalarına sahip çıkmış, kısmen okumuş; nazarımızda yirmi senelik bir Nur talebesidir. Ben her sabah haslar içinde onun ismiyle bütün manevî kazançlarıma, defter-i a’maline geçmek için hissedar ediyorum. Öyle ise o da bütün hayatını Risale-i Nur’a vermeye mükelleftir. Demek, şimdiye kadar Camiü’l-Ezhere gitmeye muvaffak olmaması ehemmiyetli bir hikmet içindir ki Nurlar ona kâfi imiş. Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan [[Urfa]]’da bir medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz. Kılınç Ali ile beraber Eski Said’in gayet kıymettar bir talebesi olan Şam’daki Molla Abdülmecid, Urfa’daki Nur’un talebelerinden Seyyid Salih ve onun yanına giden Nur’un fedakâr bir talebesiyle muhabere etsinler. Ben hem Molla Abdülmecid’e hem Hacı Ali’ye hem Şam’daki Risale-i Nur’la alâkadar olanlara pek çok selâm ediyorum. Ve dualarını ve o mevki-i mübarekede bana dua etmelerini rica ediyorum.” dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, kahraman kardeşimiz Hacı Ali; Hazret-i Üstad daima sizin fedakârlığınızı izhar buyuruyorlar. Biz de sizi tahsinlerle tebrik ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın hizmetinde bulunan kusurlu Sungur, [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]], Ziya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Birinci_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#17._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Râbian: Gerek Hüsrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. [[Urfa]]’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallah onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâmisen: Reisicumhurun nutkundan gelen müjdeli istihracın tahakkuk etmesini eltaf-ı İlahiyeden niyaz ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâdisen: Nur’un neşri ve fütuhatı için Rahîm ve Kerîm Rabb’imiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız lillahi’l-hamd devam ediyor. Akşamları Nurlu cemaatten mürekkeb fakirhanemize gelen cemaate tedrisat-ı Nuriyede devam olunuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: “Büyük Doğuculuk siyasî bir teşekkül müdür?” diye sordum. “Evet” dedikleri için “Sizin yalnız imanî ve Kur’anî mesaildeki müşküllerinizi ve izahını arzu ettiğiniz noktaları Risale-i Nur’un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuurum taalluk etmeden Risale-i Nur dairesinde istihdamdan ibarettir. İman ve Kur’an meselelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigal edemem.” mealinde cevap verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur’anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim. Malatya, Urfa, Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizane yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesai-i Nuriyem böyledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhibb-i muhlisiniz Hulusi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#1._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Çok muhterem kardeşimiz Salih,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız sana ve iki dindar ve hakiki milletvekillerine çok selâm ve dua eder, sana ve onlara “Bin bârekellah” der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben çok zaman evvel bekliyordum ki [[Urfa]] tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sahip olmaya çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki Seyyid Salih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havalinin çok kıymettar ve hamiyetkâr ve dindar iki milletvekili Nurlara sahip çıkmaya başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar tarafından istedikleri halde, ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Seyyid Salih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşâallah Kur’an ve imana tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehra ve Mısır’daki Camiü’l-Ezherin küçük bir numunesi haline getirmeye vesile olmaya ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiyenin bir numunesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlahiyeden ümit ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem madem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise [[İbrahim (as)|İbrahim Halilullah]]’ın bir menzilidir. İnşâallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz-ı hürmet ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur hizmetinde bulunan kardeşiniz Ziya ve Mehmed&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah dua ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana dua etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#13._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Nur Kahramanı Hüsrev’in Bir Mektubudur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlem-i İslâm merkezlerindeki mübarek Müslüman kardeşlere!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sizleri, bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Eserleriyle fuhûl-ü ulemanın ve fuhûl-ü müfessirînin en yükseği olan Bedîüzzaman Hazretlerine, kıymettar ve mübarek bir mücahid âlim tarafından yazılmış olan bir tebriği takdim etmiştik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bedîüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdığı cevabî mektuplarında o kıymettar, bînazir Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiş ve Anadolu’da Kur’an ve iman kahramanlarının halefleri olan Nurcularla, Arabistan’daki hakikat-i Kur’aniyeye müteveccih İslâmları, iki kardeş olarak hizbü’l-Kur’an’ın dairesi içinde çok saflardan iki mütevafık ve müterafık saf teşkil ettiklerini müjdelemiş ve o mü’min kardeşlerimizin Risale-i Nur’la ciddi alâkalarıyla beraber, bir kısmını Arapçaya tercüme edip neşretmek niyetlerinizden fevkalâde memnun olduklarını ve mübarek İslâm cemaatlerinin [[Urfa]]’daki Nur şakirdleriyle ve Nur eczalarıyla himayetkârane alâkadar olmasını yazmaklığımızı bizlere emretmiş bulunuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Nur_Kahramanı_Hüsrev’in_Bir_Mektubudur|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Isparta’daki Hayatından Muhtelif Safhalar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]] ve Diyarbakır’daki faal Nur talebeleri birer medrese-i Nuriye kurdular. Risale-i Nur’u her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemaate okumak suretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe-i ulûmun şerefini ihya ettiler. Şark havalisinde büyük hizmet-i imaniye îfa olundu. Bir aralık Diyarbakır’da orada Nurlarla imana ve Kur’an’a hizmet eden [[Mehmed Kayalar|faal bir Nur talebesi]] aleyhine dava açıldı, beraetle neticelendi; mü’minlerin sürur ve minnettarlığına vesile oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların Neşri: Anadolu’nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa medrese-i Nuriyeleri yalnız bulundukları muhitte değil, çok geniş bir sahada hizmet-i imaniyede bulundular. Bu hizmetleri yalnız bir kişi değil, bir merkez değil, yalnız malûm şahıslar değil; hizmet-i Kur’aniye olduğu için pek çok vecihlerde, pek çok zatlar tarafından îfa edildi. İsmi bilinmeyen nice hâlis talebeler, sadık mü’minler, bu hizmet-i kudsiyede çalıştılar, nur-u Muhammedî’nin yayılmasına gayret ettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Isparta’daki_Hayatından_Muhtelif_Safhalar|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem Hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müsaadenizle bir iki maruzatımı mecburen söyleyeceğim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi bu vatanın her tarafında ve âlem-i İslâm’ın hattâ diğer ecnebi memleketlerinin mühim merkezlerinde Kur’an namına intişar etmiş ve milyonlarla kimselerin imanlarını taklitten tahkike çevirmiş ve bu millete en kıymetli ve büyük tesirini feyizli dersleriyle ispat etmiş, Kur’an’ın nuru Risale-i Nur’un neşretmemesi ve bizim gibi hayatı tehlikede, imansızlık ve dalalet vâdilerinde koşan bîçarelerin okumaması için dinimizin gizli düşmanları olan komünist veya tabiiyyun olan farmasonlar türlü desiselerle adliyeleri ve hükûmetleri şaşırtmak için çok çalıştılar. Kaç defa Nurları okuyan mübarek talebeleri ve başta dâhî bir mütefekkir ve kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’yi mahkemelere verdirdiler. Eskişehir, Isparta, Denizli, Ankara, Afyon, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri… Neticede gizli ders, tarîkatçılık, cemiyet kurmak gibi ittihamların tamamen hilaf-ı hakikat olduğu ispat edilerek beraetler verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahkemelerce tebeyyün etti ki: Risale-i Nur serâpa İslâmiyet, Kur’an, iman hakikatlerinden ibarettir ve Nur talebeleri Kur’an’a kopmaz rabıtalarla bağlanmışlardır. Dini hiçbir şahsî, dünyevî, süflî menfaatlere âlet etmedikleri ve sadece rıza-yı İlahî için çalıştıkları güneş gibi tezahür etti. Çünkü Risale-i Nur bin seneden beri İslâmiyet aleyhine ve insaniyet zararına tahribatçı, küllî cereyanlara karşı sarsılmaz delil ve hüccetlerle tam mukabele edip din düşmanlarının temellerini dağıtıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte biz de bizim ebedî hayatımızı ve ebedî saadetimizin anahtarı imanımızı bu dalalet asrında bize kazandıran Risale-i Nur’u okurken ve yazdıklarımızı tashih ederken sanki dinsiz, komünistlerin saçma ve düzmece zehir saçan evraklarını okuyormuşuz gibi yakalanıp mahkemeye veriliyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Masum dindarların aleyhinde olan dinsiz komünistler hem etrafa evham vererek bizim gibi gurbette, yalnız dersleriyle alâkadar, siyasetten hattâ dünyadan habersiz iki üç talebenin birkaç kişi yanına gelip gitmesiyle ve onların kendi derslerini bir iki kişinin dinlemesiyle hem bizi hem adliyeyi hem zabıtayı manasız meşgalelerle uğraştırıyorlar. Her asırda en az üç yüz elli milyon mensubu bulunan, milyonlarla hâfızların lisanında her zaman tekrarlanan Kur’an’ımızın emsalsiz tefsiri Risale-i Nur talebeleri olan bizleri, hayatımızdan daha çok sevdiğimiz imanî derslerimizden mahrum etmek istiyorlar. Habbeyi kubbe yaparak, formalitelere uydurarak, bir isim takarak, lastikli bir kanun maddesine rast getirip bizi kanunen mes’ul göstermek istiyorlar. Fakat âdil, vicdanlı hâkimler neticede hakikati meydana çıkarıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: Bu son defa Afyon Mahkemesi dört sene devam ettiği halde, sonunda zaten serbest olan Risale-i Nur yine serbest bırakıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün yüksek makamlara verilen Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî’nin müdafaasından bir küçük parçası şu ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Haşirdeki mahkeme-i kübraya bir arzuhaldir ve dergâh-ı İlahiyeye bir şekvadır ve bu zamanda Mahkeme-i Temyiz ve istikbaldeki dârülfünunların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
… Ben de otuz kırk sene hayatımı bilenleri ve Nur’un binler has şakirdlerini işhad ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngiliz’in Başkumandanı İslâm içinde ihtilaf atıp hattâ Şeyhülislâmı ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilafçı, ittihatçı fırkaları birbirine uğraştırmasıyla ve Yunan’ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvat-ı Sitte” eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab ve neşretmekle o kumandanın dehşetli planını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara’ya kaçmayan ve esarette Rus’un Başkumandanının idam kararına ehemmiyet vermeyen ve 31 Mart Hâdisesi’nde sekiz taburu bir nutukla itaate getiren ve Divan-ı Harb-i Örfîde, mahkemedeki paşaların; sen mürtecisin, şeriat istemişsin diye suallerine karşı idama beş para ehemmiyet vermeyip “Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise bütün cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciyim ve şeriatın bir tek meselesine ruhumu feda etmeye hazırım.” diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevk edip idamını beklerken beraetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken ve onlara teşekkür etmeyerek “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da Divan-ı Riyasette M. Kemal ona hiddetle dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyan edesin, sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilaf verdin.” Ona karşı “İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir… Hainin hükmü merduddur…” diye kırk elli mebusun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri alan ve altı vilayet zabıtası ve hükûmeti asayişin ihlâline dair bir tek madde kaydetmeyen ve yüz binlerle Nur şakirdlerinin hiçbir vukuatı görünmeyen, hiçbir şakirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslah eden ve yüz binler nüsha Risale-i Nur’dan intişar etmekle beraber menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmi üç sene hayatının üç hükûmet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur’un kıymetini bilen yüz bin şakirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle ispat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazip edenlere beddua etmeyen bir adam hakkında “Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, öyle ise suçludur.” diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler, yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i kübrada hesabını verecekler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir İslâm kahramanı ve bu asrın ve istikbalimizin bir hidayet serdarı ve eşine rastlanmayan İslâmiyet fedaisi Bedîüzzaman’ın eserlerini okumak; dinsizlerin, komünistlerin, imandan bîhaberlerin elbette işine gelmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız Bedîüzzaman’ın beyanı ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur koca bir cennetin fiyatı olacak bir servet ve hayat-ı ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve hakikate muarız bütün feylesofları ilzam edip hayrette bırakacak bir keşfiyattır. Risale-i Nur sahabe-i kiramın âlî seciyesini ve Hazret-i Peygamber (asm) nurani meşrebini beyan eden bir nur ve feyiz hazinesidir. Risale-i Nur bu asırda Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesi; hakiki, yüksek ve parlak bir tefsiridir. Risale-i Nur şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğunu yüz binlerle kimseler tarafından idrak ve tasdik edilen bir eser külliyatıdır. Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikatü’l-hakaike yol açmış cadde-i kübra-i Kur’aniyedir. Bunun içindir ki Avrupa’nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerh edilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hakikatler içindir ki Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaşımla tashihat yaparken yakalanıp müsadere edilen, Denizli’de beraet eden ve Temyiz’in de tasdik ettiği büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin bir yerinde, kâinat Hâlık’ını ve sahibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zatın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitap, bizim Hâlık’ımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel manevî i’caz-ı Kur’aniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri gördü ve Risaleti’n-Nur bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki onun üstadı ve menbaı olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniye olan [[Yirmi Beşinci Söz]] ve [[On Dokuzuncu Mektup]]’un âhiri Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki kim görmüş ise değil tenkit ve itiraz belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte muhterem heyet-i hâkime! Madem hakikat budur. Ben de Üstadım gibi derim: “Madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem gözünü kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar. Ve madem cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz talebeler Risale-i Nur’un güneş gibi hakikatlerine karşı gözümüzü kapayamıyoruz…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakikat-i Kur’aniye güneşi ise üflemekle sönmez. Nurlananlar da Nur yolundan hiçbir beşerî kuvvetle dönmez. Gizli din düşmanlarımız zabıtayı, hükûmeti, adliyeyi iğfal etmeye çalışanlar dünyamızı başımıza ateş yapsalar Nurları okuyacağız ve yazacağız. İnşâallah adalet namına hareket edenleri, o müfsidler aldatamayacaklardır. Diğer mahkemelerde hak namına adalet için çalışanların Kur’an’ın lemaatı ve tereşşuhatı olan ve beşeri gaflet sersemliğinden ikaz eden Risale-i Nur’u serbest bırakmaları gösteriyor ki zikrettiğim gibi bu asrın Kur’an dellâlı olan Risale-i Nur’a herkesin çok büyük ihtiyacı vardır. Ve Risale-i Nur şahsî, süflî, dünyevî menfaatlere âlet olamıyor. Bizim gibi masum dindarlara musallat olanlar ve onları imanî derslerinden ayırmayı tevehhüm edenler, laiklik prensibini dinsizliğe ve komünizme âlet etmek isteyenlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asrımızın dâhîsi büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile: Ekser-i enbiyanın Şark’ta ve Asya’da zuhurları ve ağleb-i hükemanın Garp’ta ve Avrupa’da gelmeleri kader-i ezelînin bir işaretidir ki Asya’da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen Asya’da hüküm süren, dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Hakîm, bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El-iyazü billah, Kur’an küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak; akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebep olmak akıldan uzak değildir. Evet Kur’an, ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zincirdir, bir hablullahtır. Cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur’an-ı Azîmüşşan’ın hakiki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmi sekiz seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlahiye ve sönmez bir mu’cize-i Kur’aniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vazgeçirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bütün bu cerhedilmez hakikatlerden sonra, yine evet Risale-i Nur’la meşguliyete dünyada hiçbir âdil mahkeme suç diyemez. Fakat size bir ad takıp bir bahane ile işkence yapmak istiyorlar, denilse: Ben de derim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kadıoğlu Camii mevkiinde mukim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Abdullah Yeğin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizlere yapılan gizli mektep zan veya ittihamı bütün bütün hakikat hilafınadır. Çünkü bulunduğumuz cami önünde çeşmeler var, buraya ve camiye günde iki yüz kişinin gelmesi, böyle bir yerin gizli olamayacağı, çocukların dahi bileceği bir hakikattir. Hem bizim şehrin en işlek bir yerinde kalmamız gösteriyor ki gizlilikle ve gizli şeylerle alâkamız yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mektep açmışsınız sözü de büsbütün yanlış bir şâyiadır. Bunu işitenler gülüyorlar. Biz Kur’an-ı Kerîm’in gayet parlak ve yüksek tefsiri Risale-i Nur’a çalışan talebeleriz. Evet, aslâ inkâr etmeyiz. Biz okurken gelip dinleyenler oluyor, bu bir mektep midir? Şahitlerin görüşleri doğrudur fakat hükümleri yanlıştır, hakikat hilafınadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz o gün arkadaşımla kendi elimizle yazdığımız iki adet Âyetü’l-Kübra Risalesi’ni tashih etmek için beraber okuyorduk ve o iki arkadaş da dinliyordu. Bu vaziyette, sanki komünistlerin ve dinsizlerin eserlerini okuyormuşuz gibi hem adliyeyi hem zabıtayı hem mahkemeyi bizimle meşgul ederek bir bahane ile mahkemelere sevk ettiriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sizlerin de bildiğiniz gibi Urfa’nın ekseri evlerinde dinî bir kitabı, biri okuyup diğerleri dikkatle dinliyorlar. Hem bir yerde, yasak olmayan bir eseri okuyup başkalarının dinlemesiyle bir mektep mi açılmış olur? Sadece kitap okumak ve dinlemekten ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu vaziyetten anlaşılıyor ki biz yalnız bu asırda Kur’an’ın yüksek ve parlak bir tefsiri ve kâinatta en yüksek olan iman hakikatlerini beyan eden Risale-i Nur’u okuyoruz. İmanî ve İslâmî kitapları okuyup dinlemeye tedrisat süsü vermek, kuvvetli bir icbarla üzerimize mektep açmışsınız etiketini yapıştırmaya gayret etmek olduğunu; bizim masum, dindar, iman ve âhiretiyle meşgul olan gençler olduğumuzu herkesin bildiği gibi sizce de malûmdur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem dâhî mütefekkir Üstadımız Bedîüzzaman otuz seneden beri siyaseti terk etmiş {{Arabi|اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ‌}} demiş ve talebelerine de “Biz imanın cereyanındayız, gayemiz rıza-yı İlahiyedir, siyasî cereyanlara girmeyiniz.” diye ders verdiğinden hiçbir siyasî ve dünyevî süflî şeylerle alâkamız yoktur. Hem altı vilayetin zabıtası, Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî hakkında: “Bedîüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri imanla kafalara bir yasakçı bırakıp emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar.” diye rapor vermişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizim bütün okuyup yazdığımız ve daima meşgul olacağımız Risale-i Nur, bütün mahkemelerde beraet etmiş ve sırf İslâmiyet ve iman ve Kur’an hakikatlerinden ibaret olduğu güneş gibi tezahür ederek kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Son Afyon Mahkemesinde bütün kitap, risale ve mektupları iade etmeye ittifaken karar vermişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur: Yüz otuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur’aniyeyi mezc ve telif ederek, bu asra kadar hiçbir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatçe, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika’ya kadar inkişaf etmiş. Müellifi büyük İslâm dâhîsi Bedîüzzaman Said Nursî Risale-i Nur hakkında şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, manevî hakikatleri ve iman ilmini Avrupa’nın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken ispat eder. Risale-i Nur, hal ve istikbalin ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevap verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. Risale-i Nur’da başka eserlerden nakil yoktur, Kur’an’ın mu’cize-i maneviyesidir. Risale-i Nur, yüz manevî keşfiyatı hâvi ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır. Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. Risale-i Nur, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüz binlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un gayet hârika bir cüzü olan Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin beyanı vechiyle: Madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Bir saadet-i ebediyenin, bir hayat-ı bâkiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan imanı sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’la mübareze edilmez, o mağlup olmaz, yirmi senedir en muannid feylesofları da susturuyor. (Şimdi yirmi sekiz sene oldu.) İman hakikatlerini güneş gibi gösteriyor, bu memlekete hükmeden onun kuvvetinden istifade etmek gerektir. Risale-i Nur, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Onun talebeleri başkalara benzemezler, mağlup olmazlar. Risale-i Nur’u mağlup edebilmek için kâinatı elinde tutan bir kuvvet lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Risale-i Nur dünyevî işlere, şahsî ve süflî menfaatlere âlet olamaz. Güneş gibi hakikat-i imaniye ve Kur’aniye yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi o hakikati tanıyan, Risale-i Nur’u değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Risale-i Nur’un vazifesi ise hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatleriyle gayet kat’î ve en mütemerrid zındık feylesofları da imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’an’a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur’u hiçbir şeye âlet edemeyiz ve bilfiil öyleyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin seneden beri Kur’an’ın bayraktarı ve mücahidi ve âlem-i İslâm’ın kahraman mücahidi olan ve Kur’an’ı cihanın cihat-ı sittesinde ilan eden necip ve mübarek kahraman ecdadımızın evlatlarını nur-u imandan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefahir-i âliyesine zıt olarak maddî ve manevî helâketlere maruz bırakmak olan dehşetli sû-i kasdlara ve o kahraman ecdadın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrum etmek olan dehşetli dinsizlik telkinlerine karşı; Kur’an-ı Kerîm’in on dördüncü asr-ı Muhammedîdeki (asm) aziz dellâlı ve bu asrın bir hidayet medarı ve bu müthiş zamanın müthiş zulümatına karşı Nur-u Kur’an’la mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur’un yüz binler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur’anî tesis eden muhteşem kahramanı Bedîüzzaman Said Nursî ve yüz bin başlar feda oldukları hakikate başımız dahi feda olsun diyerek nur-u İslâm’ı söndürmek ve nur-u imanı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden; istibdatlara, icbarlara karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza ve şeref-i imanı âleme ilan eden, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan kalb-i münevverlerine gelen ve iman hakikatlerini güneş gibi parlak delil ve hüccetlerle ispat eden ve Risale-i Nur’la dinsizlik, dalalet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silah edip vatan ve millet ve İslâmiyet’e hıyanet etmem ve hakikat-i Kur’an’a feda olan bu başı zalimlere eğmem.” diyen ve ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dava ettiği gibi bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bedîüzzaman ve Risale-i Nur’dan bizi uzaklaştıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur. Hem Risale-i Nur iki hayatımızın halâskârı ve sermaye-i ömrümüz ve gaye-i hayatımızdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar eğer mümkün olsa derimizi kâğıt ve kanımızı mürekkep yapıp yine Risale-i Nur’u yazacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime bilsinler ki: Halife-i rûy-i zemin Hazret-i Ömer (ra) hilafeti zamanında âdi bir Hristiyan ile birlikte mahkemede muhakeme oldular (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu hakikati Üstadımız İstanbul Adliyesinde beyan etmiştir.&amp;lt;/ref&amp;gt;). Halbuki o Hristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki: Adalet hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirlik güdemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bunun içindir ki mahkemede kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i imandan bütün gelenler maziye gidenlere mağfiret dualarıyla ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binaen Denizli Mahkemesinde demiştim: Mahkeme-i haşirde milyarlar ehl-i imandan davacılar tarafından, Kur’an hakikatlerine hizmet eden Nur talebelerini mahkûm ve perişan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Serbestiyet kanunlarıyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cemiyetlerine müsamahakârane bakıp ilişmediğiniz halde; vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan, vatandaşları ölümün idam-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan Risale-i Nur talebelerini hapisler ve tazyiklerle perişan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa ne cevap vereceksiniz, biz de sizlerden soruyoruz diye o zaman onlara demiştim, o zaman o insaflı ve adaletli zatlar bizi beraet ettirdiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Hâkimler! Bu âlî hakikatlere rağmen bize deseniz ki sizi mahkemeye sevk ettirmek ve biçilmiş bir kaftan giydirmek istiyorlar. Bu takdirde şu âyet-i kerîmenin kale-i kudsiyesine iltica ediyorum: {{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesinde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsnü Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır_(2)|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Vukufsuz Ehl-i Vukufa Cevap&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Medar-ı hayret bir taarruzdur ki; kırk küsûr sene (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu cevap 1953 senesine aittir. (Naşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;) evvel yazılmış ve mükerreren tab&#039; edilmiş bir meseleyi, [[Urfa]] Ehl-i Vukufu bütün bütün yanlış mânâ vererek; hem güya bu sene yazılmış diye bir propağanda namı vermişler. O mesele de budur:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eski Harb-i Umumi&#039;nin bidayetinde ve içinde, o harpte müttefikimiz olan Alman&#039;la alâkamızı kırmak ve Garplılaşmak perdesi altında bir purutluğa, yani siyaseti dinsizliğe alet yapmaya çalışan bazı münafıklar diyordular ki: &amp;quot;Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dinimize zarar verecek...&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de o zaman demiştim: &amp;quot;Sosyalistlik İslâmiyete ilişemez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat Garblılaşmak, İngiliz ve Fransızın medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenalıkları iyiliklerine galebe eden böyle medeniyet; bizim müttefikimiz olan Almanın sosyalistliği dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyorum&amp;quot; diye o zaman demiştim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte mes&#039;elenin hakikati bu iken, kırk sene evvel bu mes&#039;ele yazılmış ve neşredilmiş, kimse ilişmemiş ve mahkemelerde beraat görmüşlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi hasta olduğum için, müdde-i umumî ifademi almaya yanıma geldi ve dedi ki: &amp;quot;Urfa&#039;daki ehl-i vukuf Hutbe-i Şamiye&#039;nin zeylindeki vecizelerden, &amp;quot;sosyalistlik Garbî medeniyetlere müreccahtır&amp;quot; diye olan kelimesine bolşevikliğin lehinde bir propaganda yapılıyor&amp;quot; demişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim. Bolşeviklik ayrı, sosyalistlik ayrıdır. Sosyalist Alman nerede? Komünist Rus nerede? Hem bu kadar mânâsız, kırk küsür sene evvel yazılan bir meseleden dolayı Nur&#039;un Urfa&#039;daki üç kahraman talebelerini hapsettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine müdde-i umumî dedi ki: &amp;quot;Ehl-i vukuf bir cümleyi daha medar-ı mes&#039;uliyet yapıyor, o da: Sizin M. Kemâl&#039;e &#039;Kemal, namaz kılmayan haindir&#039; dediğindir.. Hem: Namaz kılanlarla kılmayanlar arasına bir tefrika sokuyor. O halde suçludur.&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim: &amp;quot;Yüzer ayât-ı Kur&#039;âniyede müslümanlar için en büyük hakîkat, imandan sonra namaz olduğunu mükerreren emrediyor. Hem o zaman Meclis-i Meb&#039;usanda benim M. Kemâl&#039;e bu sözü söylediğim halde, o bana ilişmediği ve itiraz etmediği halde; otuzbeş sene sonra böyle vukufsuz ehl-i vukufun yanlış raporlarıyla Nur&#039;un kahraman fedailerine ilişmek, bence Rus hesabına bir propagandadır veya Rus hesabına propagandaya alet olmuşlardır ki, Kur&#039;ânın hakâikiyle Komünist Rus&#039;a cephe alan ve tam mücadele eden dinin fedailerine ilişiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said-i Nursî &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Vukufsuz_Ehl-i_Vukufa_Cevap_(Asar-ı_Bediiyye)|Asar-ı Bediiyye]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
HAZRET-İ ÜSTAD&#039;A MERSİYE ŞEKLİNDE BİR HİTABE&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kutlu olsun, mutlu olsun sana ol âlî makam,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fitnenin narı hemen oldu sana berd ü selâm&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&#039;nın topraklarında değildir Üstadımız&amp;lt;ref&amp;gt;Bu şiir, Üstadımızın irtihalinin hemen akibinde yazıldığından ve henüz Üstadımızın kabr-i pürmünevverleri vahşî canavarların saldırısına uğramamış olduğundan, kerametkârane bir nevi îma-i ihbarîden hâlî değildir gibi bana geliyor. (Nâşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pek sıcak kardeşlerin kalbindedir serdarımız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Kızıl_İcazdan_Bazı_Parçalar_(Mesnevi_Badıllı)#HAZRET-İ_ÜSTAD&#039;A_MERSİYE_ŞEKLİNDE_BİR_HİTABE|Mesnevi-i Nuriye (Badıllı)]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Diğer Bahisler===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hususi muhabere mektuplarından:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Bu mektuplar 1951-1960 arası Üstad&#039;dan Urfa&#039;ya gelen mektuplarındandır)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;... Ben Urfa&#039;ya eskiden de varmışım. Urfa&#039;lılarla çok alâkadarım. Hatta burada (Emirdağında) kalmamın bir sebebi de, burada Urfa&#039;lıların bulunmasıdır. Urfa halkını çok sevdiğim için, Hüsnü&#039;yü oraya gön derdim ve onların hatırı için Hüsnü&#039;ye bu kadar zahmetler çektirdim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;yı kendi öz vatanım Nurs gibi sevdiğim ve ahalisine akrabam gibi dua ettiğim için, oraya talebelerimi gönderdim. Yoksa vilayat-ı şarkiye umumen Nur talebesidir. O mübarek Urfa halkına çok selâm ve dualar edip dualarını beklerim...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başka bir mektubundan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Rabian: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Ben Urfa ve havalisine meskat-ı re&#039;sim olan Nursdan ziyade ehemmiyet veriyorum. Bazı esbab-ı mühimme olmasaydı, ahir hayatımı orada geçirecektim. İnşaallah hayatta kalsam belki ona da muvaffak olurum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben nasıl Nurs köyünü, sağ ve ölü umumen duama alıyorum.. Urfa&#039;yı da sağ ve ölü umumen duamdadır Hatta nerede bir Urfa&#039;lı bana rastgelse, bir akrabam nazarıyla bakıyorum. Hususan orada Medrese-i nuriyeyi himaye eden alimlere çok minnettarım. Ben de o zatlara itimaden iki hâs talebemi orada bırakıyorum...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir başka mektuptan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Hamisen: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Madem Urfa halkı benim manevî evlâdlarım ve talebelerime himayet ve şefkatle samimi alâkadardırlar. Urfa halkının hatırı için bir mani’ olmazsa, Urfa&#039;ya veya yakınına gelmek arzum var, İstiyorum. Fakat ne vakit kısmet olsa... Hem Abdullah. Hüsnü gibi evlâdlarım aynı Ceylan ve [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] gibi olduklarından, onları yanıma alacaktım. Madem Urfa halkı bu derece samimi ve hamiyetkârdırlar. O kadar sevdiğim evlâdlarımı Urfa halkına veriyorum. Urfa halkına minnettarlığımı ve teşekkürlerimi beyan etsinler. Hükûmet ne yapsa, Urfa halkının hatırı için helâl ediyorum.” dedi ve sizin Urfa&#039;da kalmanızdan ruhu rahat etti.. Hem lüzum var.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Kaynak: Mufassal Tarihçe-i Hayat, A. Badıllı)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;daki Diğer Alakalı Yerler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Ölüm Belgesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Ölüm Belgesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Urfa.jpeg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Saidnursi mezar1.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said nursi makamı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yerin (makam) bugünkü hali&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman Çeşmesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamının yanındaki çeşme&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Makam yazısı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamında yer alan açıklama&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Naaşın nakli için kardeşinden zorla alınan muvafakatname.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Naaşının Urfa&#039;dan nakli için kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Nursi]]&#039;den zorla alınan muvafakatname&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Urfa&#039;daki kabirden naaşın çıkarıldığına dair resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Urfa&#039;daki kabrinden çıkarıldığına dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Isparta nakil resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Isparta&#039;ya nakline dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;T.C. Urfa C. Müdde-i Umumiliği&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sayı: 2293 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa: 23.3.960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok aceledir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TEREKE HÂKİMLİĞİNE - URFA&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
21.3.1960 günü vilayetimize gelerek İpek Palas otelinin 20 nolu odasına inen Said-i Nursi&#039;nin 23.3.960 günü saat 10&#039;da kendi eceliyle vefat ettiği Urfa Emniyet Müdürlüğünün 23.3.960 tarih ve 1 sayılı yazısıyla bildirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TİM.11O&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adı geçenin sahipsiz bulunması hasebiyle yedindeki eşyasının hâkimliğinizce tesbit ve gereğinin ifası rica olunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
C. Müdde-i Umumisi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pertev Savaşçıoğlu&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke hâkiminin otele gelerek Üstad&#039;ın cenazesi başında tesbit ettiği eşya ve aldığı kararı da şöyledir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
T.C. URFA TEREKE HÂKİMLİĞİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Esas: 1960/1&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kâtip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyalar yed-i emin olarak [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] Gündûzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildiğ&#039;inde kendileri bugün hâkimliğimize müracaatla müteveffanın yegâne vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda bulunan Arapça öğretmeni [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]]&#039;un olduğunu bildirerek eşyanın oraya gönderilmesini taleb ettiler. G.D. mütevaffanın yakınlarının beyanına göre vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]]&#039;un olduğu beyan edildiğinden, mumaileyh müteveffanın yegâne varisi olup olmadığı tesbit edilerek, kendisinden başka vârisi yoksa eşyaların nüfus kaydı veya veraset ilâmı mucibince kendisine ödenmesi için Konya tereke hakimliğine müzekkere yazılmasına, eşyaların mezkûr hakimliğe gönderilmesine karar verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
26/3/1960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyaların Konya Tereke Hâkimliğine 26.3. tarihinde 741, 742, 743, 744, 745, 746 numaralı posta makbuzuyla gönderildiği, posta masrafı olarak üç bin dörtyüz elli kuruş masraf yapıldığı ve terekede bulunan onbeş liranın buna mahsup edildiği görülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
G.D. &lt;br /&gt;
Dosyanın hıfza kaldırılmasına karar verildi. 26/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke Hâkimliğinin Üstad&#039;ın odasında tesbit ettiği eşyalarının listesi:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eşyanın cinsi Adedi Kıymeti -kuruş&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cizlavet marka bir çift lastik: 1 500&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sepet içinde:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
dört adet sefer tası içi, bir adet çinko tencere küçük, bir tane küçük çaydanlık, bir ayaklı bardak, iki tane ayaksız bardak: 150&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet eski çarşaf,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski frenk gömleği,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir tane eski iç gömlek,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
sarık üzerine sarılacak bez,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
üç tane mendil, bir havlu,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir de pamuklu hırka, bir eski gömlek&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski çarşaf ve mendil, bir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
eski bohça 1750&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet havlu 200 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet kırık gözlük, bir adet dua kitabı, eski yazı takvim, iki adet kalem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başkaca tesbit edilecek eşyası kalmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffanın yanında bulunanlardan Said-i Nursi&#039;nin Afyon vilayetinin Emirdağ kazasında tüccar Kadir Çalışkan&#039;a ait bir taksi mevcud olduğunu ve müteveffanın onunla seyahat etmekte bulunduğunu, müteveffanın Konya&amp;quot;da İmam-Hatip okulunda Arapça öğretmeni olan [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]] isminde bir kardeşi bulunduğunu başkaca kardeşi olmadığını, Said-i Nursi&#039;nin de hayatında evlenmemiş bulunduğunu, müteveffanın nüfus cüzdanı bulunmadığını, Emirdağı nüfusunda kayıtlı olduğunu bildirdiler. Müteveffa ile birlikte bulunan ve ibraz ettiği nüfus kaydına göre Zonguldak&#039;ın Safranbolu kazası Babasultan mahallesinde hane no: 58 cild 1, 67 numarada kayıtlı Hüsnü Bayramoğlu...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bu tutanakta Üstad&#039;la beraber Urfa&#039;ya gelmiş bulunan diğer iki talebesinin isim ve künyeleri kaydedildikten.. ve arabanın plaka numarası, motor numarası vesair tesbit edildikten sonra şöyle denilmektedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Bu sırada müteveffanın üzerinde onbeş lira bozuk para çıktı. Ruhsatnamede görünen kahverengi vasıtanın halen Hüsnü Bayram&#039;ın şoförlüğünü yapmakta olduğu vasıta anlaşılmakla, eşyalar yed-i emin olarak ve taksinin sahibi bulunan Kadir Çalışkan&#039;a teslim edilmek üzere, yed-i emin olarak Ziver Gündüzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildi. Tanzim olunan zabıt birlikte imza altına alındı. 23/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Katip Mübaşir Bilirkişi Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ö.Türker İ.Dedeşah S.Dur Cemal Çopur Hüsnü&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yediemin Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Ziver Gündüzalp]] Bayram Yüksel&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i Üstad&#039;ın beraberinde Urfa&#039;ya gelen ve kucaklarında Üstad&#039;ın vefat&lt;br /&gt;
ettiği sadık hizmetkârları; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler/Kategoriler==&lt;br /&gt;
* [[Abdülmecid Ünlükul]]: Bediüzzaman Said Nursinin kardeşi. Abisi,Said Nursi&#039;nin  cenazesinin Urfa&#039;dan nakli için kendisinden zorla muvafakatname alınmıştır.&lt;br /&gt;
* [[Eyyüb (as)]]: Kabr-i şerifi Urfa sınırları içerisinde bulunan peygamber&lt;br /&gt;
* [[İbrahim (as)]]: Doğum yeri hakkında çeşitli rivayetler içerisinde en kuvvetlisi Urfa, Harran olan ve ateşe atılma hadisesi Urfa&#039;da yaşanan peygamber&lt;br /&gt;
* [[Said Nursi&#039;nin Kabri]]: Said Nursi vefat ettiğinde Urfa&#039;ya gömülmüştü&lt;br /&gt;
* [[Hulusi Yahyagil]]: Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;da Kurtuluş savaşında hizmetleri olan ve Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlatan asker talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]]: PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulunan talebesi&lt;br /&gt;
* [[Ceylan Çalışkan]]: Bediüzzaman&#039;ın sevkiyle iman hizmeti için Urfa&#039;ya gelip 6 ay hizmet eden talebesi&lt;br /&gt;
* [[Abdullah Yeğin]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hüsnü Bayramoğlu]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hayat-ül Harrani]]: Urfa Harran’daki zâviyesinde irşad faaliyetinde bulunmuş olan ve iyi hali ve kerametleriyle tanınan veli zat.&lt;br /&gt;
* [[Abdülkadir Badıllı]]: Urfa&#039;da genç yaşında Risale-i Nuru tanıdıktan sonra vefatına kadar Urfa ve havalisi başta olmak üzere iman ve Kur&#039;an hizmetinde bulunmuş nur talebesi.&lt;br /&gt;
* [[Salih Özcan]]: Özellikle hariç memleketlerde Risale-i Nur ile hizmet etmiş ve Bediüzzaman&#039;ın vasiyetinde ismi geçen Urfalı nur talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mahmut Kamil Toker]]: Urfa&#039;da yetişmiş din âlimlerinden olup Risale-i Nur’un ehemmiyetini tam takdir ettiğini Üstad el yazma Emirdağ Lahikasında geçen bir mektupta sitayişle beyan etmiştir.&lt;br /&gt;
* [[:Kategori:Kabri Urfa&#039;da Olanlar|Risalelerde bahsi geçen kişilerden kabri Urfa&#039;da olanların listesi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61049</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61049"/>
		<updated>2026-02-26T11:12:22Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şehir]]&lt;br /&gt;
[[Dosya:Balıklıgöl.jpg|thumb|left|Balıklıgöl]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Şanlıurfa&#039;&#039;&#039; veya eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde yer alır ve bu bölgenin en kalabalık şehridir. Peygamberler diyarı olarak bilinen bu şehirde Hz. Eyyûb&#039;un (as) kabr-i şerifi vardır. Hz. İbrahim&#039;in doğum yeri hakkında en kuvvetli ihtimal Urfa&#039;dır. Ayrıca halk hikâyelerinde ve dini inançlarda Hz. İbrahim&#039;in Kral Nemrud tarafından ateşe atılma hadisesinin Urfa&#039;da gerçekleştiğine inanılır. Hz. Yakub, Hz. Şuayb, Hz. Musa ve Hz. İsa&#039;nın Urfa&#039;da menzili ve konakları olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 12.000 sene öncesine tarihlenen ve dünyanın bilinen en eski tapınağı olan Göbeklitepe yine Urfa sınırları içindedir.&amp;lt;ref&amp;gt;https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa ilk olarak Hz. Ömer zamanında 639 yılında Müslüman Araplar tarafından fethedildi. Zaman zaman hıristiyan ve müslümanlar arasında el değiştiren şehir 1516&#039;da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı sınırları içine katıldı. 1919 yılında önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler (orduya yardımcı olarak görev alan halk gücü) tarafından işgalden kurtarılmıştır. Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından adı 2004&#039;te Şanlıurfa olarak değiştirilmiş, 2016&#039;da ise TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya Ziyaretleri&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır. İlk olarak, 1910 yılı Mart başlarında İstanbul&#039;dan ayrıldıktan sonra Şam&#039;a giderken 1910 yılının yaz aylarından sonra Van&#039;dan başlayarak Hakkari, Bitlis, Muş, Ağrı, Diyarbekir ve Urfa Şehir merkezleriyle etrafındaki bazı köy ve aşiretleri dolaşarak Meşrutiyet hakkında bilgi verdi. Buralarda sorulan yüzlerce suale cevab verdi. Şehir merkezlerinde de konferanslar tertibledi. Urfa&#039;ya geldiğinde medreseleri ziyaret etti ve birkaç gün medreselerde misafir kaldı. O sıralarda 32 yaşlarında olan Bediüzzaman&#039;ı tanımayan birkaç polis o zamanın bir aşiret reisi gibi olan kıyafetinden dolayı Bediüzzaman&#039;a ilişse de Urfa Meb&#039;usu Meşhur Siverekli Ali Efendi&#039;nin tanıtmasıyla meşhur Molla Said olduğu anlaşılınca polisler ondan özür diledi. Ali Efendi&#039;de bir hafta kadar misafir kalan Bediüzzaman gündüzleri Urfa&#039;daki medreseleri ve Ulemayı ve ayrıca Suruç ve Birecik dahil köy ve kazaları ziyaret etti. Urfa&#039;da Yusuf Paşa Camii’nde halka hitaben 1,5 saatlik bir konuşma yaptı. Bu doğu seyahatlerinden sonra Münazarat ve Muhakemat eserlerini yazmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya ikinci gelişi vefatından 2 gün öncedir. 20 Mart 1960 pazar günü Isparta&#039;dan talebeleri [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]], Bayram Yüksel ve arabayı kullanan Hüsnü Bayramoğlu ile birlikte sabah saat 9&#039;da ayrıldı ve 21 Mart 1960 Pazartesi günü sabah saat on-onbir sıralarında Urfa&#039;ya ulaştı. İpek Palas oteline yerleşti. Normalde ziyaretçi kabul etmeyen Bediüzzaman 1,5 gün boyunca ziyaretlerine gelen herkesi ağır hasta haliyle kabul etti. Zamanın hükümeti ise endişe içinde Bddiüzzaman&#039;ın Urfa&#039;yı terk etmesini istedi. Bediüzzaman&#039;ın buna cevabı &amp;quot;Urfa&#039;ya ölmeye geldim&amp;quot; oldu. Ramazan&#039;ın 25. gecesine karşılık gelen 23 Mart 1960 gecesi vefat etti. Büyük bir kalabalıkla kılınan cenaze namazından sonra Urfa&#039;daki Halil İbrahim Dergâhına gömüldü. Gömüldüğü yer aslen 1952 senesinde Şeyh Müslim Hafız Efendi&#039;nin Mevlid-i Halil Camii avlusunun kuzey tarafına yaptırdığı ve &amp;quot;sahibi yakında gelecek&amp;quot; dediği türbe yeriydi. Ancak Bediüzzaman vasiyetinde kabrinin gayet gizli, bir iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmediği bir yerde olmasını ve kabrinin ziyaret edilmesi yerine uzaktan Fatiha okunmasını beyan etmişti. Vefatından 3,5 ay sonra, 12 Temmuz 1960&#039;ta, 27 Mayıs ihtilalini yapanlar tarafından kabri kırılarak açıldı ve kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Nursi]] &#039;den zorla alınan muvafakatname ile galvanizli bir tabut içinde uçakla Afyon askeri havaalanına, oradan da arabayla bilinmeyen bir yere götürülerek kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid ]]&#039;in de hazır bulunduğu ortamda gömüldü. Gömüldüğü yerin daha sonra Isparta Doğancı mezarlığı olduğu ve tabutla gömüldüğü yıllar sonra anlaşılmış ve talebeleri kabrini buradan bilinmeyen bir yere nakletmişlerdir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Urfa&#039;da Risale-i Nur ile İman Hizmetlerinin Başlaması&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların birinci talebesi Hulusi bey Mondros mütarekesinden sonra Viranşehir ile Urfa ortasında bir kamp kurarak Urfa&#039;daki Fransızların Mardin&#039;in Ermeni ve Hıristiyanlarıyla muhaberelerini kesmek ve aynı zamanda Urfa&#039;nın kurtuluşunda çalışan kimselere harp usulunü bilen adam yetiştirme hizmetlerinde bulunmuştu. 1948-49&#039;da Albay rütbesiyle Kars&#039;dan Urfa Askerlik Şubesine tayin olduğunda Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlattı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Mevlana Halid-i Bağdadi&#039;den kendisine ulaşan müceddidlik cübbesini iki kat yatak, bir portatif somya, büyük bir sandık dolusu en kıymetli ve hususi el yazma, müsahhah Nur kitapları ile birlikte 1951 sonlarında Urfa&#039;ya gönderdi ve kendisinin de yakında Urfa&#039;ya geleceğini söyledi (fakat ancak vefatından 2 gün önce gelebilmiştir).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman talebesi Ceylan Çalışkan&#039;ı iman hizmeti için 1950&#039;de 6 aylığına Urfa&#039;ya gönderdi. 1951 yılı içinde talebesi Abdullah Yeğin&#039;i Ceylan Çalışkan&#039;ın yerine Urfa&#039;ya Nur hizmeti için gönderdi. Bu sıralarda yakın talebelerinden [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]] PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulundu. Daha sonra talebesi Hüsnü Bayramoğlu&#039;nu da yanlarına gönderdi. Böylece Bediüzzaman&#039;ın 3 talebesi Urfa&#039;da 1,5 sene kadar kaldı. 1953 başlarında Urfa&#039;da Nurculuk yapmak, çocuk okutmak vesaireden tevkif edildiler ve Urfa hapishanesinde 40 gün kadar yattılar. Türkiye&#039;de Nurculuk dosyalarını birleştirmek isteyen Isparta savcılığının sevkiyle Urfa&#039;dan Isparta&#039;ya götürülüp Isparta&#039;da 2 ay kadar hapis kaldılar. Tahliyeden sonra İstanbul&#039;da Üstad&#039;ın yanına gittiler. Bediüzzaman Abdullah Yeğin ile Hüsnü Bayramoğlunu 1953 yılı yaz aylarında tekrar Urfa&#039;ya gönderdi. Bu arada Risale-i Nur&#039;u çoğaltmak için İnebolu ve Isparta&#039;da kullanılmaya başlanan teksir makinelerine ilave olarak talebesi Abdülkadir Badıllı&#039;nın gayret ve maddi fedakarlığıyla Urfa&#039;ya da bir teksir makinesi alındı.&amp;lt;ref name=&#039;a&#039;&amp;gt;Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı&amp;lt;/ref&amp;gt; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bu Konu Hakkında Risale-i Nur&#039;daki Derslerin Özeti==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman talebesine yazdığı bir mektupta Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i Nuriye&#039;nin ileride teşekkül etmesini kuvvetle ümit ettiğini belirtmiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;nın taşıyla toprağıyla mübarek olduğunu ve hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmünde olduğundan Nurların Urfa&#039;da yerleşmesi halinde o üç memlekette intişarına vesile olacağını söylemiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;ya gönderdiği genç talebelerinin (Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram) 1953&#039;te Urfa&#039;da Nurculuk yapmak ve çocuk okutmak gibi sebeplerle mahkemeye verildiklerinde yaptıkları savunma &amp;quot;Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&amp;quot; başlığıyla Nur Çeşmesi adlı küçük kitapta yer alır.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;yı kendi öz vatanı Nurs gibi sevdiği ve ahalisine akrabası gibi dua ettiği için oraya talebelerini gönderdiğini, Urfa ve havalisine doğum yeri olan Nursdan ziyade ehemmiyet verdiğini ve bazı mühim sebepler olmasaydı hayatının son kısmını orada geçirmek istediğini söylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bilgiler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Diğer İsimleri:&#039;&#039;&#039; Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İnşa/Kuruluş Tarihi:&#039;&#039;&#039; MÖ 10.000 seneleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Niteliği:&#039;&#039;&#039; Şehir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Yüzölçümü (km2):&#039;&#039;&#039; 20.000 (Şanlıurfa vilayeti)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kıta:&#039;&#039;&#039; Asya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Ülke:&#039;&#039;&#039; Türkiye&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Vilayet/Eyalet:&#039;&#039;&#039; Şanlıurfa &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İlçe/Kasaba:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Mahalle/Köy:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Harita konumu:&#039;&#039;&#039; [https://maps.app.goo.gl/3PPDDyDDgzZ9GgFfA]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Nurpedia Haritası Konumu:&#039;&#039;&#039; [https://www.google.com/maps/d/u/1/edit?mid=1VylFzlFJnLWKSm5J4fdWFrN-JxPgHAQ&amp;amp;ll=37.12176027602784%2C38.61115058115234&amp;amp;z=12]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#1|{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#3|{{Arabi|اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık, fedakâr kardeşimiz Hacı Ali!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gönderdiğiniz kıymettar ve bilhassa Hazret-i Üstadı pek çok sevindiren mektubunuzu aldık. Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, bu zamanda kâfidir. On sene medresede okuyanlar, Risale-i Nur’la bir senede aynı istifadeyi ettiklerine şahit, binler ehl-i ilim var. Madem Hacı Kılınç Ali bir buçuk sene bütün Risale-i Nur eczalarına sahip çıkmış, kısmen okumuş; nazarımızda yirmi senelik bir Nur talebesidir. Ben her sabah haslar içinde onun ismiyle bütün manevî kazançlarıma, defter-i a’maline geçmek için hissedar ediyorum. Öyle ise o da bütün hayatını Risale-i Nur’a vermeye mükelleftir. Demek, şimdiye kadar Camiü’l-Ezhere gitmeye muvaffak olmaması ehemmiyetli bir hikmet içindir ki Nurlar ona kâfi imiş. Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan [[Urfa]]’da bir medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz. Kılınç Ali ile beraber Eski Said’in gayet kıymettar bir talebesi olan Şam’daki Molla Abdülmecid, Urfa’daki Nur’un talebelerinden Seyyid Salih ve onun yanına giden Nur’un fedakâr bir talebesiyle muhabere etsinler. Ben hem Molla Abdülmecid’e hem Hacı Ali’ye hem Şam’daki Risale-i Nur’la alâkadar olanlara pek çok selâm ediyorum. Ve dualarını ve o mevki-i mübarekede bana dua etmelerini rica ediyorum.” dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, kahraman kardeşimiz Hacı Ali; Hazret-i Üstad daima sizin fedakârlığınızı izhar buyuruyorlar. Biz de sizi tahsinlerle tebrik ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın hizmetinde bulunan kusurlu Sungur, [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]], Ziya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Birinci_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#17._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Râbian: Gerek Hüsrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. [[Urfa]]’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallah onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâmisen: Reisicumhurun nutkundan gelen müjdeli istihracın tahakkuk etmesini eltaf-ı İlahiyeden niyaz ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâdisen: Nur’un neşri ve fütuhatı için Rahîm ve Kerîm Rabb’imiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız lillahi’l-hamd devam ediyor. Akşamları Nurlu cemaatten mürekkeb fakirhanemize gelen cemaate tedrisat-ı Nuriyede devam olunuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: “Büyük Doğuculuk siyasî bir teşekkül müdür?” diye sordum. “Evet” dedikleri için “Sizin yalnız imanî ve Kur’anî mesaildeki müşküllerinizi ve izahını arzu ettiğiniz noktaları Risale-i Nur’un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuurum taalluk etmeden Risale-i Nur dairesinde istihdamdan ibarettir. İman ve Kur’an meselelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigal edemem.” mealinde cevap verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur’anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim. Malatya, Urfa, Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizane yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesai-i Nuriyem böyledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhibb-i muhlisiniz Hulusi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#1._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Çok muhterem kardeşimiz Salih,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız sana ve iki dindar ve hakiki milletvekillerine çok selâm ve dua eder, sana ve onlara “Bin bârekellah” der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben çok zaman evvel bekliyordum ki [[Urfa]] tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sahip olmaya çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki Seyyid Salih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havalinin çok kıymettar ve hamiyetkâr ve dindar iki milletvekili Nurlara sahip çıkmaya başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar tarafından istedikleri halde, ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Seyyid Salih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşâallah Kur’an ve imana tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehra ve Mısır’daki Camiü’l-Ezherin küçük bir numunesi haline getirmeye vesile olmaya ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiyenin bir numunesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlahiyeden ümit ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem madem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise [[İbrahim (as)|İbrahim Halilullah]]’ın bir menzilidir. İnşâallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz-ı hürmet ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur hizmetinde bulunan kardeşiniz Ziya ve Mehmed&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah dua ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana dua etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#13._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Nur Kahramanı Hüsrev’in Bir Mektubudur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlem-i İslâm merkezlerindeki mübarek Müslüman kardeşlere!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sizleri, bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Eserleriyle fuhûl-ü ulemanın ve fuhûl-ü müfessirînin en yükseği olan Bedîüzzaman Hazretlerine, kıymettar ve mübarek bir mücahid âlim tarafından yazılmış olan bir tebriği takdim etmiştik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bedîüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdığı cevabî mektuplarında o kıymettar, bînazir Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiş ve Anadolu’da Kur’an ve iman kahramanlarının halefleri olan Nurcularla, Arabistan’daki hakikat-i Kur’aniyeye müteveccih İslâmları, iki kardeş olarak hizbü’l-Kur’an’ın dairesi içinde çok saflardan iki mütevafık ve müterafık saf teşkil ettiklerini müjdelemiş ve o mü’min kardeşlerimizin Risale-i Nur’la ciddi alâkalarıyla beraber, bir kısmını Arapçaya tercüme edip neşretmek niyetlerinizden fevkalâde memnun olduklarını ve mübarek İslâm cemaatlerinin [[Urfa]]’daki Nur şakirdleriyle ve Nur eczalarıyla himayetkârane alâkadar olmasını yazmaklığımızı bizlere emretmiş bulunuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Nur_Kahramanı_Hüsrev’in_Bir_Mektubudur|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Isparta’daki Hayatından Muhtelif Safhalar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]] ve Diyarbakır’daki faal Nur talebeleri birer medrese-i Nuriye kurdular. Risale-i Nur’u her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemaate okumak suretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe-i ulûmun şerefini ihya ettiler. Şark havalisinde büyük hizmet-i imaniye îfa olundu. Bir aralık Diyarbakır’da orada Nurlarla imana ve Kur’an’a hizmet eden [[Mehmed Kayalar|faal bir Nur talebesi]] aleyhine dava açıldı, beraetle neticelendi; mü’minlerin sürur ve minnettarlığına vesile oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların Neşri: Anadolu’nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa medrese-i Nuriyeleri yalnız bulundukları muhitte değil, çok geniş bir sahada hizmet-i imaniyede bulundular. Bu hizmetleri yalnız bir kişi değil, bir merkez değil, yalnız malûm şahıslar değil; hizmet-i Kur’aniye olduğu için pek çok vecihlerde, pek çok zatlar tarafından îfa edildi. İsmi bilinmeyen nice hâlis talebeler, sadık mü’minler, bu hizmet-i kudsiyede çalıştılar, nur-u Muhammedî’nin yayılmasına gayret ettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Isparta’daki_Hayatından_Muhtelif_Safhalar|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem Hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müsaadenizle bir iki maruzatımı mecburen söyleyeceğim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi bu vatanın her tarafında ve âlem-i İslâm’ın hattâ diğer ecnebi memleketlerinin mühim merkezlerinde Kur’an namına intişar etmiş ve milyonlarla kimselerin imanlarını taklitten tahkike çevirmiş ve bu millete en kıymetli ve büyük tesirini feyizli dersleriyle ispat etmiş, Kur’an’ın nuru Risale-i Nur’un neşretmemesi ve bizim gibi hayatı tehlikede, imansızlık ve dalalet vâdilerinde koşan bîçarelerin okumaması için dinimizin gizli düşmanları olan komünist veya tabiiyyun olan farmasonlar türlü desiselerle adliyeleri ve hükûmetleri şaşırtmak için çok çalıştılar. Kaç defa Nurları okuyan mübarek talebeleri ve başta dâhî bir mütefekkir ve kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’yi mahkemelere verdirdiler. Eskişehir, Isparta, Denizli, Ankara, Afyon, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri… Neticede gizli ders, tarîkatçılık, cemiyet kurmak gibi ittihamların tamamen hilaf-ı hakikat olduğu ispat edilerek beraetler verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahkemelerce tebeyyün etti ki: Risale-i Nur serâpa İslâmiyet, Kur’an, iman hakikatlerinden ibarettir ve Nur talebeleri Kur’an’a kopmaz rabıtalarla bağlanmışlardır. Dini hiçbir şahsî, dünyevî, süflî menfaatlere âlet etmedikleri ve sadece rıza-yı İlahî için çalıştıkları güneş gibi tezahür etti. Çünkü Risale-i Nur bin seneden beri İslâmiyet aleyhine ve insaniyet zararına tahribatçı, küllî cereyanlara karşı sarsılmaz delil ve hüccetlerle tam mukabele edip din düşmanlarının temellerini dağıtıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte biz de bizim ebedî hayatımızı ve ebedî saadetimizin anahtarı imanımızı bu dalalet asrında bize kazandıran Risale-i Nur’u okurken ve yazdıklarımızı tashih ederken sanki dinsiz, komünistlerin saçma ve düzmece zehir saçan evraklarını okuyormuşuz gibi yakalanıp mahkemeye veriliyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Masum dindarların aleyhinde olan dinsiz komünistler hem etrafa evham vererek bizim gibi gurbette, yalnız dersleriyle alâkadar, siyasetten hattâ dünyadan habersiz iki üç talebenin birkaç kişi yanına gelip gitmesiyle ve onların kendi derslerini bir iki kişinin dinlemesiyle hem bizi hem adliyeyi hem zabıtayı manasız meşgalelerle uğraştırıyorlar. Her asırda en az üç yüz elli milyon mensubu bulunan, milyonlarla hâfızların lisanında her zaman tekrarlanan Kur’an’ımızın emsalsiz tefsiri Risale-i Nur talebeleri olan bizleri, hayatımızdan daha çok sevdiğimiz imanî derslerimizden mahrum etmek istiyorlar. Habbeyi kubbe yaparak, formalitelere uydurarak, bir isim takarak, lastikli bir kanun maddesine rast getirip bizi kanunen mes’ul göstermek istiyorlar. Fakat âdil, vicdanlı hâkimler neticede hakikati meydana çıkarıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: Bu son defa Afyon Mahkemesi dört sene devam ettiği halde, sonunda zaten serbest olan Risale-i Nur yine serbest bırakıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün yüksek makamlara verilen Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî’nin müdafaasından bir küçük parçası şu ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Haşirdeki mahkeme-i kübraya bir arzuhaldir ve dergâh-ı İlahiyeye bir şekvadır ve bu zamanda Mahkeme-i Temyiz ve istikbaldeki dârülfünunların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
… Ben de otuz kırk sene hayatımı bilenleri ve Nur’un binler has şakirdlerini işhad ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngiliz’in Başkumandanı İslâm içinde ihtilaf atıp hattâ Şeyhülislâmı ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilafçı, ittihatçı fırkaları birbirine uğraştırmasıyla ve Yunan’ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvat-ı Sitte” eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab ve neşretmekle o kumandanın dehşetli planını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara’ya kaçmayan ve esarette Rus’un Başkumandanının idam kararına ehemmiyet vermeyen ve 31 Mart Hâdisesi’nde sekiz taburu bir nutukla itaate getiren ve Divan-ı Harb-i Örfîde, mahkemedeki paşaların; sen mürtecisin, şeriat istemişsin diye suallerine karşı idama beş para ehemmiyet vermeyip “Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise bütün cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciyim ve şeriatın bir tek meselesine ruhumu feda etmeye hazırım.” diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevk edip idamını beklerken beraetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken ve onlara teşekkür etmeyerek “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da Divan-ı Riyasette M. Kemal ona hiddetle dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyan edesin, sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilaf verdin.” Ona karşı “İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir… Hainin hükmü merduddur…” diye kırk elli mebusun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri alan ve altı vilayet zabıtası ve hükûmeti asayişin ihlâline dair bir tek madde kaydetmeyen ve yüz binlerle Nur şakirdlerinin hiçbir vukuatı görünmeyen, hiçbir şakirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslah eden ve yüz binler nüsha Risale-i Nur’dan intişar etmekle beraber menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmi üç sene hayatının üç hükûmet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur’un kıymetini bilen yüz bin şakirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle ispat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazip edenlere beddua etmeyen bir adam hakkında “Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, öyle ise suçludur.” diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler, yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i kübrada hesabını verecekler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir İslâm kahramanı ve bu asrın ve istikbalimizin bir hidayet serdarı ve eşine rastlanmayan İslâmiyet fedaisi Bedîüzzaman’ın eserlerini okumak; dinsizlerin, komünistlerin, imandan bîhaberlerin elbette işine gelmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız Bedîüzzaman’ın beyanı ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur koca bir cennetin fiyatı olacak bir servet ve hayat-ı ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve hakikate muarız bütün feylesofları ilzam edip hayrette bırakacak bir keşfiyattır. Risale-i Nur sahabe-i kiramın âlî seciyesini ve Hazret-i Peygamber (asm) nurani meşrebini beyan eden bir nur ve feyiz hazinesidir. Risale-i Nur bu asırda Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesi; hakiki, yüksek ve parlak bir tefsiridir. Risale-i Nur şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğunu yüz binlerle kimseler tarafından idrak ve tasdik edilen bir eser külliyatıdır. Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikatü’l-hakaike yol açmış cadde-i kübra-i Kur’aniyedir. Bunun içindir ki Avrupa’nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerh edilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hakikatler içindir ki Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaşımla tashihat yaparken yakalanıp müsadere edilen, Denizli’de beraet eden ve Temyiz’in de tasdik ettiği büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin bir yerinde, kâinat Hâlık’ını ve sahibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zatın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitap, bizim Hâlık’ımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel manevî i’caz-ı Kur’aniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri gördü ve Risaleti’n-Nur bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki onun üstadı ve menbaı olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniye olan [[Yirmi Beşinci Söz]] ve [[On Dokuzuncu Mektup]]’un âhiri Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki kim görmüş ise değil tenkit ve itiraz belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte muhterem heyet-i hâkime! Madem hakikat budur. Ben de Üstadım gibi derim: “Madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem gözünü kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar. Ve madem cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz talebeler Risale-i Nur’un güneş gibi hakikatlerine karşı gözümüzü kapayamıyoruz…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakikat-i Kur’aniye güneşi ise üflemekle sönmez. Nurlananlar da Nur yolundan hiçbir beşerî kuvvetle dönmez. Gizli din düşmanlarımız zabıtayı, hükûmeti, adliyeyi iğfal etmeye çalışanlar dünyamızı başımıza ateş yapsalar Nurları okuyacağız ve yazacağız. İnşâallah adalet namına hareket edenleri, o müfsidler aldatamayacaklardır. Diğer mahkemelerde hak namına adalet için çalışanların Kur’an’ın lemaatı ve tereşşuhatı olan ve beşeri gaflet sersemliğinden ikaz eden Risale-i Nur’u serbest bırakmaları gösteriyor ki zikrettiğim gibi bu asrın Kur’an dellâlı olan Risale-i Nur’a herkesin çok büyük ihtiyacı vardır. Ve Risale-i Nur şahsî, süflî, dünyevî menfaatlere âlet olamıyor. Bizim gibi masum dindarlara musallat olanlar ve onları imanî derslerinden ayırmayı tevehhüm edenler, laiklik prensibini dinsizliğe ve komünizme âlet etmek isteyenlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asrımızın dâhîsi büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile: Ekser-i enbiyanın Şark’ta ve Asya’da zuhurları ve ağleb-i hükemanın Garp’ta ve Avrupa’da gelmeleri kader-i ezelînin bir işaretidir ki Asya’da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen Asya’da hüküm süren, dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Hakîm, bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El-iyazü billah, Kur’an küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak; akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebep olmak akıldan uzak değildir. Evet Kur’an, ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zincirdir, bir hablullahtır. Cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur’an-ı Azîmüşşan’ın hakiki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmi sekiz seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlahiye ve sönmez bir mu’cize-i Kur’aniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vazgeçirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bütün bu cerhedilmez hakikatlerden sonra, yine evet Risale-i Nur’la meşguliyete dünyada hiçbir âdil mahkeme suç diyemez. Fakat size bir ad takıp bir bahane ile işkence yapmak istiyorlar, denilse: Ben de derim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kadıoğlu Camii mevkiinde mukim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Abdullah Yeğin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizlere yapılan gizli mektep zan veya ittihamı bütün bütün hakikat hilafınadır. Çünkü bulunduğumuz cami önünde çeşmeler var, buraya ve camiye günde iki yüz kişinin gelmesi, böyle bir yerin gizli olamayacağı, çocukların dahi bileceği bir hakikattir. Hem bizim şehrin en işlek bir yerinde kalmamız gösteriyor ki gizlilikle ve gizli şeylerle alâkamız yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mektep açmışsınız sözü de büsbütün yanlış bir şâyiadır. Bunu işitenler gülüyorlar. Biz Kur’an-ı Kerîm’in gayet parlak ve yüksek tefsiri Risale-i Nur’a çalışan talebeleriz. Evet, aslâ inkâr etmeyiz. Biz okurken gelip dinleyenler oluyor, bu bir mektep midir? Şahitlerin görüşleri doğrudur fakat hükümleri yanlıştır, hakikat hilafınadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz o gün arkadaşımla kendi elimizle yazdığımız iki adet Âyetü’l-Kübra Risalesi’ni tashih etmek için beraber okuyorduk ve o iki arkadaş da dinliyordu. Bu vaziyette, sanki komünistlerin ve dinsizlerin eserlerini okuyormuşuz gibi hem adliyeyi hem zabıtayı hem mahkemeyi bizimle meşgul ederek bir bahane ile mahkemelere sevk ettiriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sizlerin de bildiğiniz gibi Urfa’nın ekseri evlerinde dinî bir kitabı, biri okuyup diğerleri dikkatle dinliyorlar. Hem bir yerde, yasak olmayan bir eseri okuyup başkalarının dinlemesiyle bir mektep mi açılmış olur? Sadece kitap okumak ve dinlemekten ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu vaziyetten anlaşılıyor ki biz yalnız bu asırda Kur’an’ın yüksek ve parlak bir tefsiri ve kâinatta en yüksek olan iman hakikatlerini beyan eden Risale-i Nur’u okuyoruz. İmanî ve İslâmî kitapları okuyup dinlemeye tedrisat süsü vermek, kuvvetli bir icbarla üzerimize mektep açmışsınız etiketini yapıştırmaya gayret etmek olduğunu; bizim masum, dindar, iman ve âhiretiyle meşgul olan gençler olduğumuzu herkesin bildiği gibi sizce de malûmdur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem dâhî mütefekkir Üstadımız Bedîüzzaman otuz seneden beri siyaseti terk etmiş {{Arabi|اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ‌}} demiş ve talebelerine de “Biz imanın cereyanındayız, gayemiz rıza-yı İlahiyedir, siyasî cereyanlara girmeyiniz.” diye ders verdiğinden hiçbir siyasî ve dünyevî süflî şeylerle alâkamız yoktur. Hem altı vilayetin zabıtası, Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî hakkında: “Bedîüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri imanla kafalara bir yasakçı bırakıp emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar.” diye rapor vermişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizim bütün okuyup yazdığımız ve daima meşgul olacağımız Risale-i Nur, bütün mahkemelerde beraet etmiş ve sırf İslâmiyet ve iman ve Kur’an hakikatlerinden ibaret olduğu güneş gibi tezahür ederek kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Son Afyon Mahkemesinde bütün kitap, risale ve mektupları iade etmeye ittifaken karar vermişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur: Yüz otuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur’aniyeyi mezc ve telif ederek, bu asra kadar hiçbir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatçe, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika’ya kadar inkişaf etmiş. Müellifi büyük İslâm dâhîsi Bedîüzzaman Said Nursî Risale-i Nur hakkında şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, manevî hakikatleri ve iman ilmini Avrupa’nın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken ispat eder. Risale-i Nur, hal ve istikbalin ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevap verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. Risale-i Nur’da başka eserlerden nakil yoktur, Kur’an’ın mu’cize-i maneviyesidir. Risale-i Nur, yüz manevî keşfiyatı hâvi ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır. Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. Risale-i Nur, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüz binlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un gayet hârika bir cüzü olan Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin beyanı vechiyle: Madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Bir saadet-i ebediyenin, bir hayat-ı bâkiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan imanı sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’la mübareze edilmez, o mağlup olmaz, yirmi senedir en muannid feylesofları da susturuyor. (Şimdi yirmi sekiz sene oldu.) İman hakikatlerini güneş gibi gösteriyor, bu memlekete hükmeden onun kuvvetinden istifade etmek gerektir. Risale-i Nur, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Onun talebeleri başkalara benzemezler, mağlup olmazlar. Risale-i Nur’u mağlup edebilmek için kâinatı elinde tutan bir kuvvet lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Risale-i Nur dünyevî işlere, şahsî ve süflî menfaatlere âlet olamaz. Güneş gibi hakikat-i imaniye ve Kur’aniye yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi o hakikati tanıyan, Risale-i Nur’u değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Risale-i Nur’un vazifesi ise hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatleriyle gayet kat’î ve en mütemerrid zındık feylesofları da imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’an’a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur’u hiçbir şeye âlet edemeyiz ve bilfiil öyleyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin seneden beri Kur’an’ın bayraktarı ve mücahidi ve âlem-i İslâm’ın kahraman mücahidi olan ve Kur’an’ı cihanın cihat-ı sittesinde ilan eden necip ve mübarek kahraman ecdadımızın evlatlarını nur-u imandan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefahir-i âliyesine zıt olarak maddî ve manevî helâketlere maruz bırakmak olan dehşetli sû-i kasdlara ve o kahraman ecdadın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrum etmek olan dehşetli dinsizlik telkinlerine karşı; Kur’an-ı Kerîm’in on dördüncü asr-ı Muhammedîdeki (asm) aziz dellâlı ve bu asrın bir hidayet medarı ve bu müthiş zamanın müthiş zulümatına karşı Nur-u Kur’an’la mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur’un yüz binler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur’anî tesis eden muhteşem kahramanı Bedîüzzaman Said Nursî ve yüz bin başlar feda oldukları hakikate başımız dahi feda olsun diyerek nur-u İslâm’ı söndürmek ve nur-u imanı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden; istibdatlara, icbarlara karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza ve şeref-i imanı âleme ilan eden, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan kalb-i münevverlerine gelen ve iman hakikatlerini güneş gibi parlak delil ve hüccetlerle ispat eden ve Risale-i Nur’la dinsizlik, dalalet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silah edip vatan ve millet ve İslâmiyet’e hıyanet etmem ve hakikat-i Kur’an’a feda olan bu başı zalimlere eğmem.” diyen ve ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dava ettiği gibi bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bedîüzzaman ve Risale-i Nur’dan bizi uzaklaştıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur. Hem Risale-i Nur iki hayatımızın halâskârı ve sermaye-i ömrümüz ve gaye-i hayatımızdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar eğer mümkün olsa derimizi kâğıt ve kanımızı mürekkep yapıp yine Risale-i Nur’u yazacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime bilsinler ki: Halife-i rûy-i zemin Hazret-i Ömer (ra) hilafeti zamanında âdi bir Hristiyan ile birlikte mahkemede muhakeme oldular (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu hakikati Üstadımız İstanbul Adliyesinde beyan etmiştir.&amp;lt;/ref&amp;gt;). Halbuki o Hristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki: Adalet hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirlik güdemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bunun içindir ki mahkemede kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i imandan bütün gelenler maziye gidenlere mağfiret dualarıyla ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binaen Denizli Mahkemesinde demiştim: Mahkeme-i haşirde milyarlar ehl-i imandan davacılar tarafından, Kur’an hakikatlerine hizmet eden Nur talebelerini mahkûm ve perişan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Serbestiyet kanunlarıyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cemiyetlerine müsamahakârane bakıp ilişmediğiniz halde; vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan, vatandaşları ölümün idam-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan Risale-i Nur talebelerini hapisler ve tazyiklerle perişan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa ne cevap vereceksiniz, biz de sizlerden soruyoruz diye o zaman onlara demiştim, o zaman o insaflı ve adaletli zatlar bizi beraet ettirdiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Hâkimler! Bu âlî hakikatlere rağmen bize deseniz ki sizi mahkemeye sevk ettirmek ve biçilmiş bir kaftan giydirmek istiyorlar. Bu takdirde şu âyet-i kerîmenin kale-i kudsiyesine iltica ediyorum: {{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesinde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsnü Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır_(2)|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Vukufsuz Ehl-i Vukufa Cevap&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Medar-ı hayret bir taarruzdur ki; kırk küsûr sene (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu cevap 1953 senesine aittir. (Naşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;) evvel yazılmış ve mükerreren tab&#039; edilmiş bir meseleyi, [[Urfa]] Ehl-i Vukufu bütün bütün yanlış mânâ vererek; hem güya bu sene yazılmış diye bir propağanda namı vermişler. O mesele de budur:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eski Harb-i Umumi&#039;nin bidayetinde ve içinde, o harpte müttefikimiz olan Alman&#039;la alâkamızı kırmak ve Garplılaşmak perdesi altında bir purutluğa, yani siyaseti dinsizliğe alet yapmaya çalışan bazı münafıklar diyordular ki: &amp;quot;Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dinimize zarar verecek...&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de o zaman demiştim: &amp;quot;Sosyalistlik İslâmiyete ilişemez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat Garblılaşmak, İngiliz ve Fransızın medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenalıkları iyiliklerine galebe eden böyle medeniyet; bizim müttefikimiz olan Almanın sosyalistliği dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyorum&amp;quot; diye o zaman demiştim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte mes&#039;elenin hakikati bu iken, kırk sene evvel bu mes&#039;ele yazılmış ve neşredilmiş, kimse ilişmemiş ve mahkemelerde beraat görmüşlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi hasta olduğum için, müdde-i umumî ifademi almaya yanıma geldi ve dedi ki: &amp;quot;Urfa&#039;daki ehl-i vukuf Hutbe-i Şamiye&#039;nin zeylindeki vecizelerden, &amp;quot;sosyalistlik Garbî medeniyetlere müreccahtır&amp;quot; diye olan kelimesine bolşevikliğin lehinde bir propaganda yapılıyor&amp;quot; demişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim. Bolşeviklik ayrı, sosyalistlik ayrıdır. Sosyalist Alman nerede? Komünist Rus nerede? Hem bu kadar mânâsız, kırk küsür sene evvel yazılan bir meseleden dolayı Nur&#039;un Urfa&#039;daki üç kahraman talebelerini hapsettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine müdde-i umumî dedi ki: &amp;quot;Ehl-i vukuf bir cümleyi daha medar-ı mes&#039;uliyet yapıyor, o da: Sizin M. Kemâl&#039;e &#039;Kemal, namaz kılmayan haindir&#039; dediğindir.. Hem: Namaz kılanlarla kılmayanlar arasına bir tefrika sokuyor. O halde suçludur.&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim: &amp;quot;Yüzer ayât-ı Kur&#039;âniyede müslümanlar için en büyük hakîkat, imandan sonra namaz olduğunu mükerreren emrediyor. Hem o zaman Meclis-i Meb&#039;usanda benim M. Kemâl&#039;e bu sözü söylediğim halde, o bana ilişmediği ve itiraz etmediği halde; otuzbeş sene sonra böyle vukufsuz ehl-i vukufun yanlış raporlarıyla Nur&#039;un kahraman fedailerine ilişmek, bence Rus hesabına bir propagandadır veya Rus hesabına propagandaya alet olmuşlardır ki, Kur&#039;ânın hakâikiyle Komünist Rus&#039;a cephe alan ve tam mücadele eden dinin fedailerine ilişiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said-i Nursî &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Vukufsuz_Ehl-i_Vukufa_Cevap_(Asar-ı_Bediiyye)|Asar-ı Bediiyye]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
HAZRET-İ ÜSTAD&#039;A MERSİYE ŞEKLİNDE BİR HİTABE&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kutlu olsun, mutlu olsun sana ol âlî makam,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fitnenin narı hemen oldu sana berd ü selâm&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&#039;nın topraklarında değildir Üstadımız&amp;lt;ref&amp;gt;Bu şiir, Üstadımızın irtihalinin hemen akibinde yazıldığından ve henüz Üstadımızın kabr-i pürmünevverleri vahşî canavarların saldırısına uğramamış olduğundan, kerametkârane bir nevi îma-i ihbarîden hâlî değildir gibi bana geliyor. (Nâşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pek sıcak kardeşlerin kalbindedir serdarımız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Kızıl_İcazdan_Bazı_Parçalar_(Mesnevi_Badıllı)#HAZRET-İ_ÜSTAD&#039;A_MERSİYE_ŞEKLİNDE_BİR_HİTABE|Mesnevi-i Nuriye (Badıllı)]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Diğer Bahisler===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hususi muhabere mektuplarından:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Bu mektuplar 1951-1960 arası Üstad&#039;dan Urfa&#039;ya gelen mektuplarındandır)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;... Ben Urfa&#039;ya eskiden de varmışım. Urfa&#039;lılarla çok alâkadarım. Hatta burada (Emirdağında) kalmamın bir sebebi de, burada Urfa&#039;lıların bulunmasıdır. Urfa halkını çok sevdiğim için, Hüsnü&#039;yü oraya gön derdim ve onların hatırı için Hüsnü&#039;ye bu kadar zahmetler çektirdim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;yı kendi öz vatanım Nurs gibi sevdiğim ve ahalisine akrabam gibi dua ettiğim için, oraya talebelerimi gönderdim. Yoksa vilayat-ı şarkiye umumen Nur talebesidir. O mübarek Urfa halkına çok selâm ve dualar edip dualarını beklerim...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başka bir mektubundan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Rabian: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Ben Urfa ve havalisine meskat-ı re&#039;sim olan Nursdan ziyade ehemmiyet veriyorum. Bazı esbab-ı mühimme olmasaydı, ahir hayatımı orada geçirecektim. İnşaallah hayatta kalsam belki ona da muvaffak olurum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben nasıl Nurs köyünü, sağ ve ölü umumen duama alıyorum.. Urfa&#039;yı da sağ ve ölü umumen duamdadır Hatta nerede bir Urfa&#039;lı bana rastgelse, bir akrabam nazarıyla bakıyorum. Hususan orada Medrese-i nuriyeyi himaye eden alimlere çok minnettarım. Ben de o zatlara itimaden iki hâs talebemi orada bırakıyorum...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir başka mektuptan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Hamisen: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Madem Urfa halkı benim manevî evlâdlarım ve talebelerime himayet ve şefkatle samimi alâkadardırlar. Urfa halkının hatırı için bir mani’ olmazsa, Urfa&#039;ya veya yakınına gelmek arzum var, İstiyorum. Fakat ne vakit kısmet olsa... Hem Abdullah. Hüsnü gibi evlâdlarım aynı Ceylan ve [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] gibi olduklarından, onları yanıma alacaktım. Madem Urfa halkı bu derece samimi ve hamiyetkârdırlar. O kadar sevdiğim evlâdlarımı Urfa halkına veriyorum. Urfa halkına minnettarlığımı ve teşekkürlerimi beyan etsinler. Hükûmet ne yapsa, Urfa halkının hatırı için helâl ediyorum.” dedi ve sizin Urfa&#039;da kalmanızdan ruhu rahat etti.. Hem lüzum var.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Kaynak: Mufassal Tarihçe-i Hayat, A. Badıllı)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;daki Diğer Alakalı Yerler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Ölüm Belgesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Ölüm Belgesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Urfa.jpeg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Saidnursi mezar1.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said nursi makamı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yerin (makam) bugünkü hali&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman Çeşmesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamının yanındaki çeşme&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Makam yazısı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamında yer alan açıklama&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Naaşın nakli için kardeşinden zorla alınan muvafakatname.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Naaşının Urfa&#039;dan nakli için kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Nursi]]&#039;den zorla alınan muvafakatname&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Urfa&#039;daki kabirden naaşın çıkarıldığına dair resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Urfa&#039;daki kabrinden çıkarıldığına dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Isparta nakil resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Isparta&#039;ya nakline dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;T.C. Urfa C. Müdde-i Umumiliği&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sayı: 2293 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa: 23.3.960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok aceledir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TEREKE HÂKİMLİĞİNE - URFA&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
21.3.1960 günü vilayetimize gelerek İpek Palas otelinin 20 nolu odasına inen Said-i Nursi&#039;nin 23.3.960 günü saat 10&#039;da kendi eceliyle vefat ettiği Urfa Emniyet Müdürlüğünün 23.3.960 tarih ve 1 sayılı yazısıyla bildirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TİM.11O&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adı geçenin sahipsiz bulunması hasebiyle yedindeki eşyasının hâkimliğinizce tesbit ve gereğinin ifası rica olunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
C. Müdde-i Umumisi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pertev Savaşçıoğlu&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke hâkiminin otele gelerek Üstad&#039;ın cenazesi başında tesbit ettiği eşya ve aldığı kararı da şöyledir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
T.C. URFA TEREKE HÂKİMLİĞİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Esas: 1960/1&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kâtip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyalar yed-i emin olarak [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] Gündûzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildiğ&#039;inde kendileri bugün hâkimliğimize müracaatla müteveffanın yegâne vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda bulunan Arapça öğretmeni [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]]&#039;un olduğunu bildirerek eşyanın oraya gönderilmesini taleb ettiler. G.D. mütevaffanın yakınlarının beyanına göre vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]]&#039;un olduğu beyan edildiğinden, mumaileyh müteveffanın yegâne varisi olup olmadığı tesbit edilerek, kendisinden başka vârisi yoksa eşyaların nüfus kaydı veya veraset ilâmı mucibince kendisine ödenmesi için Konya tereke hakimliğine müzekkere yazılmasına, eşyaların mezkûr hakimliğe gönderilmesine karar verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
26/3/1960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyaların Konya Tereke Hâkimliğine 26.3. tarihinde 741, 742, 743, 744, 745, 746 numaralı posta makbuzuyla gönderildiği, posta masrafı olarak üç bin dörtyüz elli kuruş masraf yapıldığı ve terekede bulunan onbeş liranın buna mahsup edildiği görülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
G.D. &lt;br /&gt;
Dosyanın hıfza kaldırılmasına karar verildi. 26/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke Hâkimliğinin Üstad&#039;ın odasında tesbit ettiği eşyalarının listesi:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eşyanın cinsi Adedi Kıymeti -kuruş&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cizlavet marka bir çift lastik: 1 500&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sepet içinde:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
dört adet sefer tası içi, bir adet çinko tencere küçük, bir tane küçük çaydanlık, bir ayaklı bardak, iki tane ayaksız bardak: 150&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet eski çarşaf,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski frenk gömleği,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir tane eski iç gömlek,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
sarık üzerine sarılacak bez,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
üç tane mendil, bir havlu,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir de pamuklu hırka, bir eski gömlek&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski çarşaf ve mendil, bir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
eski bohça 1750&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet havlu 200 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet kırık gözlük, bir adet dua kitabı, eski yazı takvim, iki adet kalem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başkaca tesbit edilecek eşyası kalmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffanın yanında bulunanlardan Said-i Nursi&#039;nin Afyon vilayetinin Emirdağ kazasında tüccar Kadir Çalışkan&#039;a ait bir taksi mevcud olduğunu ve müteveffanın onunla seyahat etmekte bulunduğunu, müteveffanın Konya&amp;quot;da İmam-Hatip okulunda Arapça öğretmeni olan [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]] isminde bir kardeşi bulunduğunu başkaca kardeşi olmadığını, Said-i Nursi&#039;nin de hayatında evlenmemiş bulunduğunu, müteveffanın nüfus cüzdanı bulunmadığını, Emirdağı nüfusunda kayıtlı olduğunu bildirdiler. Müteveffa ile birlikte bulunan ve ibraz ettiği nüfus kaydına göre Zonguldak&#039;ın Safranbolu kazası Babasultan mahallesinde hane no: 58 cild 1, 67 numarada kayıtlı Hüsnü Bayramoğlu...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bu tutanakta Üstad&#039;la beraber Urfa&#039;ya gelmiş bulunan diğer iki talebesinin isim ve künyeleri kaydedildikten.. ve arabanın plaka numarası, motor numarası vesair tesbit edildikten sonra şöyle denilmektedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Bu sırada müteveffanın üzerinde onbeş lira bozuk para çıktı. Ruhsatnamede görünen kahverengi vasıtanın halen Hüsnü Bayram&#039;ın şoförlüğünü yapmakta olduğu vasıta anlaşılmakla, eşyalar yed-i emin olarak ve taksinin sahibi bulunan Kadir Çalışkan&#039;a teslim edilmek üzere, yed-i emin olarak Ziver Gündüzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildi. Tanzim olunan zabıt birlikte imza altına alındı. 23/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Katip Mübaşir Bilirkişi Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ö.Türker İ.Dedeşah S.Dur Cemal Çopur Hüsnü&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yediemin Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Ziver Gündüzalp]] Bayram Yüksel&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i Üstad&#039;ın beraberinde Urfa&#039;ya gelen ve kucaklarında Üstad&#039;ın vefat&lt;br /&gt;
ettiği sadık hizmetkârları; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler/Kategoriler==&lt;br /&gt;
* [[Abdülmecid Ünlükul]]: Bediüzzaman Said Nursinin kardeşi.&lt;br /&gt;
* [[Eyyüb (as)]]: Kabr-i şerifi Urfa sınırları içerisinde bulunan peygamber&lt;br /&gt;
* [[İbrahim (as)]]: Doğum yeri hakkında çeşitli rivayetler içerisinde en kuvvetlisi Urfa, Harran olan ve ateşe atılma hadisesi Urfa&#039;da yaşanan peygamber&lt;br /&gt;
* [[Said Nursi&#039;nin Kabri]]: Said Nursi vefat ettiğinde Urfa&#039;ya gömülmüştü&lt;br /&gt;
* [[Hulusi Yahyagil]]: Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;da Kurtuluş savaşında hizmetleri olan ve Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlatan asker talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]]: PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulunan talebesi&lt;br /&gt;
* [[Ceylan Çalışkan]]: Bediüzzaman&#039;ın sevkiyle iman hizmeti için Urfa&#039;ya gelip 6 ay hizmet eden talebesi&lt;br /&gt;
* [[Abdullah Yeğin]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hüsnü Bayramoğlu]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hayat-ül Harrani]]: Urfa Harran’daki zâviyesinde irşad faaliyetinde bulunmuş olan ve iyi hali ve kerametleriyle tanınan veli zat.&lt;br /&gt;
* [[Abdülkadir Badıllı]]: Urfa&#039;da genç yaşında Risale-i Nuru tanıdıktan sonra vefatına kadar Urfa ve havalisi başta olmak üzere iman ve Kur&#039;an hizmetinde bulunmuş nur talebesi.&lt;br /&gt;
* [[Salih Özcan]]: Özellikle hariç memleketlerde Risale-i Nur ile hizmet etmiş ve Bediüzzaman&#039;ın vasiyetinde ismi geçen Urfalı nur talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mahmut Kamil Toker]]: Urfa&#039;da yetişmiş din âlimlerinden olup Risale-i Nur’un ehemmiyetini tam takdir ettiğini Üstad el yazma Emirdağ Lahikasında geçen bir mektupta sitayişle beyan etmiştir.&lt;br /&gt;
* [[:Kategori:Kabri Urfa&#039;da Olanlar|Risalelerde bahsi geçen kişilerden kabri Urfa&#039;da olanların listesi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61048</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61048"/>
		<updated>2026-02-26T11:11:51Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şehir]]&lt;br /&gt;
[[Dosya:Balıklıgöl.jpg|thumb|left|Balıklıgöl]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Şanlıurfa&#039;&#039;&#039; veya eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde yer alır ve bu bölgenin en kalabalık şehridir. Peygamberler diyarı olarak bilinen bu şehirde Hz. Eyyûb&#039;un (as) kabr-i şerifi vardır. Hz. İbrahim&#039;in doğum yeri hakkında en kuvvetli ihtimal Urfa&#039;dır. Ayrıca halk hikâyelerinde ve dini inançlarda Hz. İbrahim&#039;in Kral Nemrud tarafından ateşe atılma hadisesinin Urfa&#039;da gerçekleştiğine inanılır. Hz. Yakub, Hz. Şuayb, Hz. Musa ve Hz. İsa&#039;nın Urfa&#039;da menzili ve konakları olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 12.000 sene öncesine tarihlenen ve dünyanın bilinen en eski tapınağı olan Göbeklitepe yine Urfa sınırları içindedir.&amp;lt;ref&amp;gt;https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa ilk olarak Hz. Ömer zamanında 639 yılında Müslüman Araplar tarafından fethedildi. Zaman zaman hıristiyan ve müslümanlar arasında el değiştiren şehir 1516&#039;da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı sınırları içine katıldı. 1919 yılında önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler (orduya yardımcı olarak görev alan halk gücü) tarafından işgalden kurtarılmıştır. Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından adı 2004&#039;te Şanlıurfa olarak değiştirilmiş, 2016&#039;da ise TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya Ziyaretleri&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır. İlk olarak, 1910 yılı Mart başlarında İstanbul&#039;dan ayrıldıktan sonra Şam&#039;a giderken 1910 yılının yaz aylarından sonra Van&#039;dan başlayarak Hakkari, Bitlis, Muş, Ağrı, Diyarbekir ve Urfa Şehir merkezleriyle etrafındaki bazı köy ve aşiretleri dolaşarak Meşrutiyet hakkında bilgi verdi. Buralarda sorulan yüzlerce suale cevab verdi. Şehir merkezlerinde de konferanslar tertibledi. Urfa&#039;ya geldiğinde medreseleri ziyaret etti ve birkaç gün medreselerde misafir kaldı. O sıralarda 32 yaşlarında olan Bediüzzaman&#039;ı tanımayan birkaç polis o zamanın bir aşiret reisi gibi olan kıyafetinden dolayı Bediüzzaman&#039;a ilişse de Urfa Meb&#039;usu Meşhur Siverekli Ali Efendi&#039;nin tanıtmasıyla meşhur Molla Said olduğu anlaşılınca polisler ondan özür diledi. Ali Efendi&#039;de bir hafta kadar misafir kalan Bediüzzaman gündüzleri Urfa&#039;daki medreseleri ve Ulemayı ve ayrıca Suruç ve Birecik dahil köy ve kazaları ziyaret etti. Urfa&#039;da Yusuf Paşa Camii’nde halka hitaben 1,5 saatlik bir konuşma yaptı. Bu doğu seyahatlerinden sonra Münazarat ve Muhakemat eserlerini yazmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya ikinci gelişi vefatından 2 gün öncedir. 20 Mart 1960 pazar günü Isparta&#039;dan talebeleri [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]], Bayram Yüksel ve arabayı kullanan Hüsnü Bayramoğlu ile birlikte sabah saat 9&#039;da ayrıldı ve 21 Mart 1960 Pazartesi günü sabah saat on-onbir sıralarında Urfa&#039;ya ulaştı. İpek Palas oteline yerleşti. Normalde ziyaretçi kabul etmeyen Bediüzzaman 1,5 gün boyunca ziyaretlerine gelen herkesi ağır hasta haliyle kabul etti. Zamanın hükümeti ise endişe içinde Bddiüzzaman&#039;ın Urfa&#039;yı terk etmesini istedi. Bediüzzaman&#039;ın buna cevabı &amp;quot;Urfa&#039;ya ölmeye geldim&amp;quot; oldu. Ramazan&#039;ın 25. gecesine karşılık gelen 23 Mart 1960 gecesi vefat etti. Büyük bir kalabalıkla kılınan cenaze namazından sonra Urfa&#039;daki Halil İbrahim Dergâhına gömüldü. Gömüldüğü yer aslen 1952 senesinde Şeyh Müslim Hafız Efendi&#039;nin Mevlid-i Halil Camii avlusunun kuzey tarafına yaptırdığı ve &amp;quot;sahibi yakında gelecek&amp;quot; dediği türbe yeriydi. Ancak Bediüzzaman vasiyetinde kabrinin gayet gizli, bir iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmediği bir yerde olmasını ve kabrinin ziyaret edilmesi yerine uzaktan Fatiha okunmasını beyan etmişti. Vefatından 3,5 ay sonra, 12 Temmuz 1960&#039;ta, 27 Mayıs ihtilalini yapanlar tarafından kabri kırılarak açıldı ve kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Nursi]] &#039;den zorla alınan muvafakatname ile galvanizli bir tabut içinde uçakla Afyon askeri havaalanına, oradan da arabayla bilinmeyen bir yere götürülerek kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid ]]&#039;in de hazır bulunduğu ortamda gömüldü. Gömüldüğü yerin daha sonra Isparta Doğancı mezarlığı olduğu ve tabutla gömüldüğü yıllar sonra anlaşılmış ve talebeleri kabrini buradan bilinmeyen bir yere nakletmişlerdir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Urfa&#039;da Risale-i Nur ile İman Hizmetlerinin Başlaması&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların birinci talebesi Hulusi bey Mondros mütarekesinden sonra Viranşehir ile Urfa ortasında bir kamp kurarak Urfa&#039;daki Fransızların Mardin&#039;in Ermeni ve Hıristiyanlarıyla muhaberelerini kesmek ve aynı zamanda Urfa&#039;nın kurtuluşunda çalışan kimselere harp usulunü bilen adam yetiştirme hizmetlerinde bulunmuştu. 1948-49&#039;da Albay rütbesiyle Kars&#039;dan Urfa Askerlik Şubesine tayin olduğunda Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlattı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Mevlana Halid-i Bağdadi&#039;den kendisine ulaşan müceddidlik cübbesini iki kat yatak, bir portatif somya, büyük bir sandık dolusu en kıymetli ve hususi el yazma, müsahhah Nur kitapları ile birlikte 1951 sonlarında Urfa&#039;ya gönderdi ve kendisinin de yakında Urfa&#039;ya geleceğini söyledi (fakat ancak vefatından 2 gün önce gelebilmiştir).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman talebesi Ceylan Çalışkan&#039;ı iman hizmeti için 1950&#039;de 6 aylığına Urfa&#039;ya gönderdi. 1951 yılı içinde talebesi Abdullah Yeğin&#039;i Ceylan Çalışkan&#039;ın yerine Urfa&#039;ya Nur hizmeti için gönderdi. Bu sıralarda yakın talebelerinden [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]] PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulundu. Daha sonra talebesi Hüsnü Bayramoğlu&#039;nu da yanlarına gönderdi. Böylece Bediüzzaman&#039;ın 3 talebesi Urfa&#039;da 1,5 sene kadar kaldı. 1953 başlarında Urfa&#039;da Nurculuk yapmak, çocuk okutmak vesaireden tevkif edildiler ve Urfa hapishanesinde 40 gün kadar yattılar. Türkiye&#039;de Nurculuk dosyalarını birleştirmek isteyen Isparta savcılığının sevkiyle Urfa&#039;dan Isparta&#039;ya götürülüp Isparta&#039;da 2 ay kadar hapis kaldılar. Tahliyeden sonra İstanbul&#039;da Üstad&#039;ın yanına gittiler. Bediüzzaman Abdullah Yeğin ile Hüsnü Bayramoğlunu 1953 yılı yaz aylarında tekrar Urfa&#039;ya gönderdi. Bu arada Risale-i Nur&#039;u çoğaltmak için İnebolu ve Isparta&#039;da kullanılmaya başlanan teksir makinelerine ilave olarak talebesi Abdülkadir Badıllı&#039;nın gayret ve maddi fedakarlığıyla Urfa&#039;ya da bir teksir makinesi alındı.&amp;lt;ref name=&#039;a&#039;&amp;gt;Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı&amp;lt;/ref&amp;gt; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bu Konu Hakkında Risale-i Nur&#039;daki Derslerin Özeti==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman talebesine yazdığı bir mektupta Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i Nuriye&#039;nin ileride teşekkül etmesini kuvvetle ümit ettiğini belirtmiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;nın taşıyla toprağıyla mübarek olduğunu ve hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmünde olduğundan Nurların Urfa&#039;da yerleşmesi halinde o üç memlekette intişarına vesile olacağını söylemiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;ya gönderdiği genç talebelerinin (Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram) 1953&#039;te Urfa&#039;da Nurculuk yapmak ve çocuk okutmak gibi sebeplerle mahkemeye verildiklerinde yaptıkları savunma &amp;quot;Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&amp;quot; başlığıyla Nur Çeşmesi adlı küçük kitapta yer alır.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;yı kendi öz vatanı Nurs gibi sevdiği ve ahalisine akrabası gibi dua ettiği için oraya talebelerini gönderdiğini, Urfa ve havalisine doğum yeri olan Nursdan ziyade ehemmiyet verdiğini ve bazı mühim sebepler olmasaydı hayatının son kısmını orada geçirmek istediğini söylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bilgiler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Diğer İsimleri:&#039;&#039;&#039; Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İnşa/Kuruluş Tarihi:&#039;&#039;&#039; MÖ 10.000 seneleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Niteliği:&#039;&#039;&#039; Şehir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Yüzölçümü (km2):&#039;&#039;&#039; 20.000 (Şanlıurfa vilayeti)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kıta:&#039;&#039;&#039; Asya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Ülke:&#039;&#039;&#039; Türkiye&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Vilayet/Eyalet:&#039;&#039;&#039; Şanlıurfa &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İlçe/Kasaba:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Mahalle/Köy:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Harita konumu:&#039;&#039;&#039; [https://maps.app.goo.gl/3PPDDyDDgzZ9GgFfA]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Nurpedia Haritası Konumu:&#039;&#039;&#039; [https://www.google.com/maps/d/u/1/edit?mid=1VylFzlFJnLWKSm5J4fdWFrN-JxPgHAQ&amp;amp;ll=37.12176027602784%2C38.61115058115234&amp;amp;z=12]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#1|{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#3|{{Arabi|اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık, fedakâr kardeşimiz Hacı Ali!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gönderdiğiniz kıymettar ve bilhassa Hazret-i Üstadı pek çok sevindiren mektubunuzu aldık. Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, bu zamanda kâfidir. On sene medresede okuyanlar, Risale-i Nur’la bir senede aynı istifadeyi ettiklerine şahit, binler ehl-i ilim var. Madem Hacı Kılınç Ali bir buçuk sene bütün Risale-i Nur eczalarına sahip çıkmış, kısmen okumuş; nazarımızda yirmi senelik bir Nur talebesidir. Ben her sabah haslar içinde onun ismiyle bütün manevî kazançlarıma, defter-i a’maline geçmek için hissedar ediyorum. Öyle ise o da bütün hayatını Risale-i Nur’a vermeye mükelleftir. Demek, şimdiye kadar Camiü’l-Ezhere gitmeye muvaffak olmaması ehemmiyetli bir hikmet içindir ki Nurlar ona kâfi imiş. Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan [[Urfa]]’da bir medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz. Kılınç Ali ile beraber Eski Said’in gayet kıymettar bir talebesi olan Şam’daki Molla Abdülmecid, Urfa’daki Nur’un talebelerinden Seyyid Salih ve onun yanına giden Nur’un fedakâr bir talebesiyle muhabere etsinler. Ben hem Molla Abdülmecid’e hem Hacı Ali’ye hem Şam’daki Risale-i Nur’la alâkadar olanlara pek çok selâm ediyorum. Ve dualarını ve o mevki-i mübarekede bana dua etmelerini rica ediyorum.” dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, kahraman kardeşimiz Hacı Ali; Hazret-i Üstad daima sizin fedakârlığınızı izhar buyuruyorlar. Biz de sizi tahsinlerle tebrik ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın hizmetinde bulunan kusurlu Sungur, [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]], Ziya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Birinci_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#17._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Râbian: Gerek Hüsrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. [[Urfa]]’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallah onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâmisen: Reisicumhurun nutkundan gelen müjdeli istihracın tahakkuk etmesini eltaf-ı İlahiyeden niyaz ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâdisen: Nur’un neşri ve fütuhatı için Rahîm ve Kerîm Rabb’imiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız lillahi’l-hamd devam ediyor. Akşamları Nurlu cemaatten mürekkeb fakirhanemize gelen cemaate tedrisat-ı Nuriyede devam olunuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: “Büyük Doğuculuk siyasî bir teşekkül müdür?” diye sordum. “Evet” dedikleri için “Sizin yalnız imanî ve Kur’anî mesaildeki müşküllerinizi ve izahını arzu ettiğiniz noktaları Risale-i Nur’un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuurum taalluk etmeden Risale-i Nur dairesinde istihdamdan ibarettir. İman ve Kur’an meselelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigal edemem.” mealinde cevap verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur’anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim. Malatya, Urfa, Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizane yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesai-i Nuriyem böyledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhibb-i muhlisiniz Hulusi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#1._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Çok muhterem kardeşimiz Salih,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız sana ve iki dindar ve hakiki milletvekillerine çok selâm ve dua eder, sana ve onlara “Bin bârekellah” der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben çok zaman evvel bekliyordum ki [[Urfa]] tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sahip olmaya çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki Seyyid Salih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havalinin çok kıymettar ve hamiyetkâr ve dindar iki milletvekili Nurlara sahip çıkmaya başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar tarafından istedikleri halde, ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Seyyid Salih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşâallah Kur’an ve imana tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehra ve Mısır’daki Camiü’l-Ezherin küçük bir numunesi haline getirmeye vesile olmaya ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiyenin bir numunesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlahiyeden ümit ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem madem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise [[İbrahim (as)|İbrahim Halilullah]]’ın bir menzilidir. İnşâallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz-ı hürmet ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur hizmetinde bulunan kardeşiniz Ziya ve Mehmed&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah dua ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana dua etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#13._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Nur Kahramanı Hüsrev’in Bir Mektubudur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlem-i İslâm merkezlerindeki mübarek Müslüman kardeşlere!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sizleri, bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Eserleriyle fuhûl-ü ulemanın ve fuhûl-ü müfessirînin en yükseği olan Bedîüzzaman Hazretlerine, kıymettar ve mübarek bir mücahid âlim tarafından yazılmış olan bir tebriği takdim etmiştik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bedîüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdığı cevabî mektuplarında o kıymettar, bînazir Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiş ve Anadolu’da Kur’an ve iman kahramanlarının halefleri olan Nurcularla, Arabistan’daki hakikat-i Kur’aniyeye müteveccih İslâmları, iki kardeş olarak hizbü’l-Kur’an’ın dairesi içinde çok saflardan iki mütevafık ve müterafık saf teşkil ettiklerini müjdelemiş ve o mü’min kardeşlerimizin Risale-i Nur’la ciddi alâkalarıyla beraber, bir kısmını Arapçaya tercüme edip neşretmek niyetlerinizden fevkalâde memnun olduklarını ve mübarek İslâm cemaatlerinin [[Urfa]]’daki Nur şakirdleriyle ve Nur eczalarıyla himayetkârane alâkadar olmasını yazmaklığımızı bizlere emretmiş bulunuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Nur_Kahramanı_Hüsrev’in_Bir_Mektubudur|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Isparta’daki Hayatından Muhtelif Safhalar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]] ve Diyarbakır’daki faal Nur talebeleri birer medrese-i Nuriye kurdular. Risale-i Nur’u her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemaate okumak suretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe-i ulûmun şerefini ihya ettiler. Şark havalisinde büyük hizmet-i imaniye îfa olundu. Bir aralık Diyarbakır’da orada Nurlarla imana ve Kur’an’a hizmet eden [[Mehmed Kayalar|faal bir Nur talebesi]] aleyhine dava açıldı, beraetle neticelendi; mü’minlerin sürur ve minnettarlığına vesile oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların Neşri: Anadolu’nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa medrese-i Nuriyeleri yalnız bulundukları muhitte değil, çok geniş bir sahada hizmet-i imaniyede bulundular. Bu hizmetleri yalnız bir kişi değil, bir merkez değil, yalnız malûm şahıslar değil; hizmet-i Kur’aniye olduğu için pek çok vecihlerde, pek çok zatlar tarafından îfa edildi. İsmi bilinmeyen nice hâlis talebeler, sadık mü’minler, bu hizmet-i kudsiyede çalıştılar, nur-u Muhammedî’nin yayılmasına gayret ettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Isparta’daki_Hayatından_Muhtelif_Safhalar|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem Hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müsaadenizle bir iki maruzatımı mecburen söyleyeceğim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi bu vatanın her tarafında ve âlem-i İslâm’ın hattâ diğer ecnebi memleketlerinin mühim merkezlerinde Kur’an namına intişar etmiş ve milyonlarla kimselerin imanlarını taklitten tahkike çevirmiş ve bu millete en kıymetli ve büyük tesirini feyizli dersleriyle ispat etmiş, Kur’an’ın nuru Risale-i Nur’un neşretmemesi ve bizim gibi hayatı tehlikede, imansızlık ve dalalet vâdilerinde koşan bîçarelerin okumaması için dinimizin gizli düşmanları olan komünist veya tabiiyyun olan farmasonlar türlü desiselerle adliyeleri ve hükûmetleri şaşırtmak için çok çalıştılar. Kaç defa Nurları okuyan mübarek talebeleri ve başta dâhî bir mütefekkir ve kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’yi mahkemelere verdirdiler. Eskişehir, Isparta, Denizli, Ankara, Afyon, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri… Neticede gizli ders, tarîkatçılık, cemiyet kurmak gibi ittihamların tamamen hilaf-ı hakikat olduğu ispat edilerek beraetler verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahkemelerce tebeyyün etti ki: Risale-i Nur serâpa İslâmiyet, Kur’an, iman hakikatlerinden ibarettir ve Nur talebeleri Kur’an’a kopmaz rabıtalarla bağlanmışlardır. Dini hiçbir şahsî, dünyevî, süflî menfaatlere âlet etmedikleri ve sadece rıza-yı İlahî için çalıştıkları güneş gibi tezahür etti. Çünkü Risale-i Nur bin seneden beri İslâmiyet aleyhine ve insaniyet zararına tahribatçı, küllî cereyanlara karşı sarsılmaz delil ve hüccetlerle tam mukabele edip din düşmanlarının temellerini dağıtıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte biz de bizim ebedî hayatımızı ve ebedî saadetimizin anahtarı imanımızı bu dalalet asrında bize kazandıran Risale-i Nur’u okurken ve yazdıklarımızı tashih ederken sanki dinsiz, komünistlerin saçma ve düzmece zehir saçan evraklarını okuyormuşuz gibi yakalanıp mahkemeye veriliyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Masum dindarların aleyhinde olan dinsiz komünistler hem etrafa evham vererek bizim gibi gurbette, yalnız dersleriyle alâkadar, siyasetten hattâ dünyadan habersiz iki üç talebenin birkaç kişi yanına gelip gitmesiyle ve onların kendi derslerini bir iki kişinin dinlemesiyle hem bizi hem adliyeyi hem zabıtayı manasız meşgalelerle uğraştırıyorlar. Her asırda en az üç yüz elli milyon mensubu bulunan, milyonlarla hâfızların lisanında her zaman tekrarlanan Kur’an’ımızın emsalsiz tefsiri Risale-i Nur talebeleri olan bizleri, hayatımızdan daha çok sevdiğimiz imanî derslerimizden mahrum etmek istiyorlar. Habbeyi kubbe yaparak, formalitelere uydurarak, bir isim takarak, lastikli bir kanun maddesine rast getirip bizi kanunen mes’ul göstermek istiyorlar. Fakat âdil, vicdanlı hâkimler neticede hakikati meydana çıkarıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: Bu son defa Afyon Mahkemesi dört sene devam ettiği halde, sonunda zaten serbest olan Risale-i Nur yine serbest bırakıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün yüksek makamlara verilen Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî’nin müdafaasından bir küçük parçası şu ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Haşirdeki mahkeme-i kübraya bir arzuhaldir ve dergâh-ı İlahiyeye bir şekvadır ve bu zamanda Mahkeme-i Temyiz ve istikbaldeki dârülfünunların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
… Ben de otuz kırk sene hayatımı bilenleri ve Nur’un binler has şakirdlerini işhad ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngiliz’in Başkumandanı İslâm içinde ihtilaf atıp hattâ Şeyhülislâmı ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilafçı, ittihatçı fırkaları birbirine uğraştırmasıyla ve Yunan’ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvat-ı Sitte” eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab ve neşretmekle o kumandanın dehşetli planını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara’ya kaçmayan ve esarette Rus’un Başkumandanının idam kararına ehemmiyet vermeyen ve 31 Mart Hâdisesi’nde sekiz taburu bir nutukla itaate getiren ve Divan-ı Harb-i Örfîde, mahkemedeki paşaların; sen mürtecisin, şeriat istemişsin diye suallerine karşı idama beş para ehemmiyet vermeyip “Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise bütün cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciyim ve şeriatın bir tek meselesine ruhumu feda etmeye hazırım.” diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevk edip idamını beklerken beraetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken ve onlara teşekkür etmeyerek “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da Divan-ı Riyasette M. Kemal ona hiddetle dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyan edesin, sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilaf verdin.” Ona karşı “İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir… Hainin hükmü merduddur…” diye kırk elli mebusun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri alan ve altı vilayet zabıtası ve hükûmeti asayişin ihlâline dair bir tek madde kaydetmeyen ve yüz binlerle Nur şakirdlerinin hiçbir vukuatı görünmeyen, hiçbir şakirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslah eden ve yüz binler nüsha Risale-i Nur’dan intişar etmekle beraber menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmi üç sene hayatının üç hükûmet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur’un kıymetini bilen yüz bin şakirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle ispat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazip edenlere beddua etmeyen bir adam hakkında “Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, öyle ise suçludur.” diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler, yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i kübrada hesabını verecekler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir İslâm kahramanı ve bu asrın ve istikbalimizin bir hidayet serdarı ve eşine rastlanmayan İslâmiyet fedaisi Bedîüzzaman’ın eserlerini okumak; dinsizlerin, komünistlerin, imandan bîhaberlerin elbette işine gelmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız Bedîüzzaman’ın beyanı ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur koca bir cennetin fiyatı olacak bir servet ve hayat-ı ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve hakikate muarız bütün feylesofları ilzam edip hayrette bırakacak bir keşfiyattır. Risale-i Nur sahabe-i kiramın âlî seciyesini ve Hazret-i Peygamber (asm) nurani meşrebini beyan eden bir nur ve feyiz hazinesidir. Risale-i Nur bu asırda Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesi; hakiki, yüksek ve parlak bir tefsiridir. Risale-i Nur şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğunu yüz binlerle kimseler tarafından idrak ve tasdik edilen bir eser külliyatıdır. Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikatü’l-hakaike yol açmış cadde-i kübra-i Kur’aniyedir. Bunun içindir ki Avrupa’nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerh edilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hakikatler içindir ki Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaşımla tashihat yaparken yakalanıp müsadere edilen, Denizli’de beraet eden ve Temyiz’in de tasdik ettiği büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin bir yerinde, kâinat Hâlık’ını ve sahibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zatın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitap, bizim Hâlık’ımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel manevî i’caz-ı Kur’aniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri gördü ve Risaleti’n-Nur bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki onun üstadı ve menbaı olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniye olan [[Yirmi Beşinci Söz]] ve [[On Dokuzuncu Mektup]]’un âhiri Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki kim görmüş ise değil tenkit ve itiraz belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte muhterem heyet-i hâkime! Madem hakikat budur. Ben de Üstadım gibi derim: “Madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem gözünü kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar. Ve madem cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz talebeler Risale-i Nur’un güneş gibi hakikatlerine karşı gözümüzü kapayamıyoruz…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakikat-i Kur’aniye güneşi ise üflemekle sönmez. Nurlananlar da Nur yolundan hiçbir beşerî kuvvetle dönmez. Gizli din düşmanlarımız zabıtayı, hükûmeti, adliyeyi iğfal etmeye çalışanlar dünyamızı başımıza ateş yapsalar Nurları okuyacağız ve yazacağız. İnşâallah adalet namına hareket edenleri, o müfsidler aldatamayacaklardır. Diğer mahkemelerde hak namına adalet için çalışanların Kur’an’ın lemaatı ve tereşşuhatı olan ve beşeri gaflet sersemliğinden ikaz eden Risale-i Nur’u serbest bırakmaları gösteriyor ki zikrettiğim gibi bu asrın Kur’an dellâlı olan Risale-i Nur’a herkesin çok büyük ihtiyacı vardır. Ve Risale-i Nur şahsî, süflî, dünyevî menfaatlere âlet olamıyor. Bizim gibi masum dindarlara musallat olanlar ve onları imanî derslerinden ayırmayı tevehhüm edenler, laiklik prensibini dinsizliğe ve komünizme âlet etmek isteyenlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asrımızın dâhîsi büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile: Ekser-i enbiyanın Şark’ta ve Asya’da zuhurları ve ağleb-i hükemanın Garp’ta ve Avrupa’da gelmeleri kader-i ezelînin bir işaretidir ki Asya’da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen Asya’da hüküm süren, dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Hakîm, bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El-iyazü billah, Kur’an küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak; akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebep olmak akıldan uzak değildir. Evet Kur’an, ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zincirdir, bir hablullahtır. Cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur’an-ı Azîmüşşan’ın hakiki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmi sekiz seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlahiye ve sönmez bir mu’cize-i Kur’aniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vazgeçirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bütün bu cerhedilmez hakikatlerden sonra, yine evet Risale-i Nur’la meşguliyete dünyada hiçbir âdil mahkeme suç diyemez. Fakat size bir ad takıp bir bahane ile işkence yapmak istiyorlar, denilse: Ben de derim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kadıoğlu Camii mevkiinde mukim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Abdullah Yeğin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizlere yapılan gizli mektep zan veya ittihamı bütün bütün hakikat hilafınadır. Çünkü bulunduğumuz cami önünde çeşmeler var, buraya ve camiye günde iki yüz kişinin gelmesi, böyle bir yerin gizli olamayacağı, çocukların dahi bileceği bir hakikattir. Hem bizim şehrin en işlek bir yerinde kalmamız gösteriyor ki gizlilikle ve gizli şeylerle alâkamız yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mektep açmışsınız sözü de büsbütün yanlış bir şâyiadır. Bunu işitenler gülüyorlar. Biz Kur’an-ı Kerîm’in gayet parlak ve yüksek tefsiri Risale-i Nur’a çalışan talebeleriz. Evet, aslâ inkâr etmeyiz. Biz okurken gelip dinleyenler oluyor, bu bir mektep midir? Şahitlerin görüşleri doğrudur fakat hükümleri yanlıştır, hakikat hilafınadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz o gün arkadaşımla kendi elimizle yazdığımız iki adet Âyetü’l-Kübra Risalesi’ni tashih etmek için beraber okuyorduk ve o iki arkadaş da dinliyordu. Bu vaziyette, sanki komünistlerin ve dinsizlerin eserlerini okuyormuşuz gibi hem adliyeyi hem zabıtayı hem mahkemeyi bizimle meşgul ederek bir bahane ile mahkemelere sevk ettiriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sizlerin de bildiğiniz gibi Urfa’nın ekseri evlerinde dinî bir kitabı, biri okuyup diğerleri dikkatle dinliyorlar. Hem bir yerde, yasak olmayan bir eseri okuyup başkalarının dinlemesiyle bir mektep mi açılmış olur? Sadece kitap okumak ve dinlemekten ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu vaziyetten anlaşılıyor ki biz yalnız bu asırda Kur’an’ın yüksek ve parlak bir tefsiri ve kâinatta en yüksek olan iman hakikatlerini beyan eden Risale-i Nur’u okuyoruz. İmanî ve İslâmî kitapları okuyup dinlemeye tedrisat süsü vermek, kuvvetli bir icbarla üzerimize mektep açmışsınız etiketini yapıştırmaya gayret etmek olduğunu; bizim masum, dindar, iman ve âhiretiyle meşgul olan gençler olduğumuzu herkesin bildiği gibi sizce de malûmdur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem dâhî mütefekkir Üstadımız Bedîüzzaman otuz seneden beri siyaseti terk etmiş {{Arabi|اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ‌}} demiş ve talebelerine de “Biz imanın cereyanındayız, gayemiz rıza-yı İlahiyedir, siyasî cereyanlara girmeyiniz.” diye ders verdiğinden hiçbir siyasî ve dünyevî süflî şeylerle alâkamız yoktur. Hem altı vilayetin zabıtası, Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî hakkında: “Bedîüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri imanla kafalara bir yasakçı bırakıp emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar.” diye rapor vermişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizim bütün okuyup yazdığımız ve daima meşgul olacağımız Risale-i Nur, bütün mahkemelerde beraet etmiş ve sırf İslâmiyet ve iman ve Kur’an hakikatlerinden ibaret olduğu güneş gibi tezahür ederek kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Son Afyon Mahkemesinde bütün kitap, risale ve mektupları iade etmeye ittifaken karar vermişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur: Yüz otuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur’aniyeyi mezc ve telif ederek, bu asra kadar hiçbir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatçe, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika’ya kadar inkişaf etmiş. Müellifi büyük İslâm dâhîsi Bedîüzzaman Said Nursî Risale-i Nur hakkında şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, manevî hakikatleri ve iman ilmini Avrupa’nın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken ispat eder. Risale-i Nur, hal ve istikbalin ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevap verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. Risale-i Nur’da başka eserlerden nakil yoktur, Kur’an’ın mu’cize-i maneviyesidir. Risale-i Nur, yüz manevî keşfiyatı hâvi ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır. Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. Risale-i Nur, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüz binlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un gayet hârika bir cüzü olan Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin beyanı vechiyle: Madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Bir saadet-i ebediyenin, bir hayat-ı bâkiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan imanı sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’la mübareze edilmez, o mağlup olmaz, yirmi senedir en muannid feylesofları da susturuyor. (Şimdi yirmi sekiz sene oldu.) İman hakikatlerini güneş gibi gösteriyor, bu memlekete hükmeden onun kuvvetinden istifade etmek gerektir. Risale-i Nur, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Onun talebeleri başkalara benzemezler, mağlup olmazlar. Risale-i Nur’u mağlup edebilmek için kâinatı elinde tutan bir kuvvet lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Risale-i Nur dünyevî işlere, şahsî ve süflî menfaatlere âlet olamaz. Güneş gibi hakikat-i imaniye ve Kur’aniye yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi o hakikati tanıyan, Risale-i Nur’u değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Risale-i Nur’un vazifesi ise hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatleriyle gayet kat’î ve en mütemerrid zındık feylesofları da imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’an’a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur’u hiçbir şeye âlet edemeyiz ve bilfiil öyleyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin seneden beri Kur’an’ın bayraktarı ve mücahidi ve âlem-i İslâm’ın kahraman mücahidi olan ve Kur’an’ı cihanın cihat-ı sittesinde ilan eden necip ve mübarek kahraman ecdadımızın evlatlarını nur-u imandan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefahir-i âliyesine zıt olarak maddî ve manevî helâketlere maruz bırakmak olan dehşetli sû-i kasdlara ve o kahraman ecdadın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrum etmek olan dehşetli dinsizlik telkinlerine karşı; Kur’an-ı Kerîm’in on dördüncü asr-ı Muhammedîdeki (asm) aziz dellâlı ve bu asrın bir hidayet medarı ve bu müthiş zamanın müthiş zulümatına karşı Nur-u Kur’an’la mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur’un yüz binler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur’anî tesis eden muhteşem kahramanı Bedîüzzaman Said Nursî ve yüz bin başlar feda oldukları hakikate başımız dahi feda olsun diyerek nur-u İslâm’ı söndürmek ve nur-u imanı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden; istibdatlara, icbarlara karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza ve şeref-i imanı âleme ilan eden, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan kalb-i münevverlerine gelen ve iman hakikatlerini güneş gibi parlak delil ve hüccetlerle ispat eden ve Risale-i Nur’la dinsizlik, dalalet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silah edip vatan ve millet ve İslâmiyet’e hıyanet etmem ve hakikat-i Kur’an’a feda olan bu başı zalimlere eğmem.” diyen ve ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dava ettiği gibi bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bedîüzzaman ve Risale-i Nur’dan bizi uzaklaştıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur. Hem Risale-i Nur iki hayatımızın halâskârı ve sermaye-i ömrümüz ve gaye-i hayatımızdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar eğer mümkün olsa derimizi kâğıt ve kanımızı mürekkep yapıp yine Risale-i Nur’u yazacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime bilsinler ki: Halife-i rûy-i zemin Hazret-i Ömer (ra) hilafeti zamanında âdi bir Hristiyan ile birlikte mahkemede muhakeme oldular (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu hakikati Üstadımız İstanbul Adliyesinde beyan etmiştir.&amp;lt;/ref&amp;gt;). Halbuki o Hristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki: Adalet hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirlik güdemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bunun içindir ki mahkemede kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i imandan bütün gelenler maziye gidenlere mağfiret dualarıyla ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binaen Denizli Mahkemesinde demiştim: Mahkeme-i haşirde milyarlar ehl-i imandan davacılar tarafından, Kur’an hakikatlerine hizmet eden Nur talebelerini mahkûm ve perişan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Serbestiyet kanunlarıyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cemiyetlerine müsamahakârane bakıp ilişmediğiniz halde; vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan, vatandaşları ölümün idam-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan Risale-i Nur talebelerini hapisler ve tazyiklerle perişan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa ne cevap vereceksiniz, biz de sizlerden soruyoruz diye o zaman onlara demiştim, o zaman o insaflı ve adaletli zatlar bizi beraet ettirdiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Hâkimler! Bu âlî hakikatlere rağmen bize deseniz ki sizi mahkemeye sevk ettirmek ve biçilmiş bir kaftan giydirmek istiyorlar. Bu takdirde şu âyet-i kerîmenin kale-i kudsiyesine iltica ediyorum: {{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesinde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsnü Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır_(2)|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Vukufsuz Ehl-i Vukufa Cevap&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Medar-ı hayret bir taarruzdur ki; kırk küsûr sene (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu cevap 1953 senesine aittir. (Naşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;) evvel yazılmış ve mükerreren tab&#039; edilmiş bir meseleyi, [[Urfa]] Ehl-i Vukufu bütün bütün yanlış mânâ vererek; hem güya bu sene yazılmış diye bir propağanda namı vermişler. O mesele de budur:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eski Harb-i Umumi&#039;nin bidayetinde ve içinde, o harpte müttefikimiz olan Alman&#039;la alâkamızı kırmak ve Garplılaşmak perdesi altında bir purutluğa, yani siyaseti dinsizliğe alet yapmaya çalışan bazı münafıklar diyordular ki: &amp;quot;Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dinimize zarar verecek...&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de o zaman demiştim: &amp;quot;Sosyalistlik İslâmiyete ilişemez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat Garblılaşmak, İngiliz ve Fransızın medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenalıkları iyiliklerine galebe eden böyle medeniyet; bizim müttefikimiz olan Almanın sosyalistliği dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyorum&amp;quot; diye o zaman demiştim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte mes&#039;elenin hakikati bu iken, kırk sene evvel bu mes&#039;ele yazılmış ve neşredilmiş, kimse ilişmemiş ve mahkemelerde beraat görmüşlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi hasta olduğum için, müdde-i umumî ifademi almaya yanıma geldi ve dedi ki: &amp;quot;Urfa&#039;daki ehl-i vukuf Hutbe-i Şamiye&#039;nin zeylindeki vecizelerden, &amp;quot;sosyalistlik Garbî medeniyetlere müreccahtır&amp;quot; diye olan kelimesine bolşevikliğin lehinde bir propaganda yapılıyor&amp;quot; demişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim. Bolşeviklik ayrı, sosyalistlik ayrıdır. Sosyalist Alman nerede? Komünist Rus nerede? Hem bu kadar mânâsız, kırk küsür sene evvel yazılan bir meseleden dolayı Nur&#039;un Urfa&#039;daki üç kahraman talebelerini hapsettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine müdde-i umumî dedi ki: &amp;quot;Ehl-i vukuf bir cümleyi daha medar-ı mes&#039;uliyet yapıyor, o da: Sizin M. Kemâl&#039;e &#039;Kemal, namaz kılmayan haindir&#039; dediğindir.. Hem: Namaz kılanlarla kılmayanlar arasına bir tefrika sokuyor. O halde suçludur.&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim: &amp;quot;Yüzer ayât-ı Kur&#039;âniyede müslümanlar için en büyük hakîkat, imandan sonra namaz olduğunu mükerreren emrediyor. Hem o zaman Meclis-i Meb&#039;usanda benim M. Kemâl&#039;e bu sözü söylediğim halde, o bana ilişmediği ve itiraz etmediği halde; otuzbeş sene sonra böyle vukufsuz ehl-i vukufun yanlış raporlarıyla Nur&#039;un kahraman fedailerine ilişmek, bence Rus hesabına bir propagandadır veya Rus hesabına propagandaya alet olmuşlardır ki, Kur&#039;ânın hakâikiyle Komünist Rus&#039;a cephe alan ve tam mücadele eden dinin fedailerine ilişiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said-i Nursî &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Vukufsuz_Ehl-i_Vukufa_Cevap_(Asar-ı_Bediiyye)|Asar-ı Bediiyye]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
HAZRET-İ ÜSTAD&#039;A MERSİYE ŞEKLİNDE BİR HİTABE&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kutlu olsun, mutlu olsun sana ol âlî makam,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fitnenin narı hemen oldu sana berd ü selâm&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&#039;nın topraklarında değildir Üstadımız&amp;lt;ref&amp;gt;Bu şiir, Üstadımızın irtihalinin hemen akibinde yazıldığından ve henüz Üstadımızın kabr-i pürmünevverleri vahşî canavarların saldırısına uğramamış olduğundan, kerametkârane bir nevi îma-i ihbarîden hâlî değildir gibi bana geliyor. (Nâşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pek sıcak kardeşlerin kalbindedir serdarımız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Kızıl_İcazdan_Bazı_Parçalar_(Mesnevi_Badıllı)#HAZRET-İ_ÜSTAD&#039;A_MERSİYE_ŞEKLİNDE_BİR_HİTABE|Mesnevi-i Nuriye (Badıllı)]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Diğer Bahisler===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hususi muhabere mektuplarından:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Bu mektuplar 1951-1960 arası Üstad&#039;dan Urfa&#039;ya gelen mektuplarındandır)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;... Ben Urfa&#039;ya eskiden de varmışım. Urfa&#039;lılarla çok alâkadarım. Hatta burada (Emirdağında) kalmamın bir sebebi de, burada Urfa&#039;lıların bulunmasıdır. Urfa halkını çok sevdiğim için, Hüsnü&#039;yü oraya gön derdim ve onların hatırı için Hüsnü&#039;ye bu kadar zahmetler çektirdim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;yı kendi öz vatanım Nurs gibi sevdiğim ve ahalisine akrabam gibi dua ettiğim için, oraya talebelerimi gönderdim. Yoksa vilayat-ı şarkiye umumen Nur talebesidir. O mübarek Urfa halkına çok selâm ve dualar edip dualarını beklerim...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başka bir mektubundan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Rabian: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Ben Urfa ve havalisine meskat-ı re&#039;sim olan Nursdan ziyade ehemmiyet veriyorum. Bazı esbab-ı mühimme olmasaydı, ahir hayatımı orada geçirecektim. İnşaallah hayatta kalsam belki ona da muvaffak olurum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben nasıl Nurs köyünü, sağ ve ölü umumen duama alıyorum.. Urfa&#039;yı da sağ ve ölü umumen duamdadır Hatta nerede bir Urfa&#039;lı bana rastgelse, bir akrabam nazarıyla bakıyorum. Hususan orada Medrese-i nuriyeyi himaye eden alimlere çok minnettarım. Ben de o zatlara itimaden iki hâs talebemi orada bırakıyorum...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir başka mektuptan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Hamisen: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Madem Urfa halkı benim manevî evlâdlarım ve talebelerime himayet ve şefkatle samimi alâkadardırlar. Urfa halkının hatırı için bir mani’ olmazsa, Urfa&#039;ya veya yakınına gelmek arzum var, İstiyorum. Fakat ne vakit kısmet olsa... Hem Abdullah. Hüsnü gibi evlâdlarım aynı Ceylan ve [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] gibi olduklarından, onları yanıma alacaktım. Madem Urfa halkı bu derece samimi ve hamiyetkârdırlar. O kadar sevdiğim evlâdlarımı Urfa halkına veriyorum. Urfa halkına minnettarlığımı ve teşekkürlerimi beyan etsinler. Hükûmet ne yapsa, Urfa halkının hatırı için helâl ediyorum.” dedi ve sizin Urfa&#039;da kalmanızdan ruhu rahat etti.. Hem lüzum var.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Kaynak: Mufassal Tarihçe-i Hayat, A. Badıllı)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;daki Diğer Alakalı Yerler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Ölüm Belgesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Ölüm Belgesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Urfa.jpeg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Saidnursi mezar1.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said nursi makamı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yerin (makam) bugünkü hali&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman Çeşmesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamının yanındaki çeşme&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Makam yazısı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamında yer alan açıklama&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Naaşın nakli için kardeşinden zorla alınan muvafakatname.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Naaşının Urfa&#039;dan nakli için kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Nursi]]&#039;den zorla alınan muvafakatname&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Urfa&#039;daki kabirden naaşın çıkarıldığına dair resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Urfa&#039;daki kabrinden çıkarıldığına dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Isparta nakil resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Isparta&#039;ya nakline dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;T.C. Urfa C. Müdde-i Umumiliği&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sayı: 2293 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa: 23.3.960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok aceledir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TEREKE HÂKİMLİĞİNE - URFA&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
21.3.1960 günü vilayetimize gelerek İpek Palas otelinin 20 nolu odasına inen Said-i Nursi&#039;nin 23.3.960 günü saat 10&#039;da kendi eceliyle vefat ettiği Urfa Emniyet Müdürlüğünün 23.3.960 tarih ve 1 sayılı yazısıyla bildirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TİM.11O&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adı geçenin sahipsiz bulunması hasebiyle yedindeki eşyasının hâkimliğinizce tesbit ve gereğinin ifası rica olunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
C. Müdde-i Umumisi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pertev Savaşçıoğlu&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke hâkiminin otele gelerek Üstad&#039;ın cenazesi başında tesbit ettiği eşya ve aldığı kararı da şöyledir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
T.C. URFA TEREKE HÂKİMLİĞİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Esas: 1960/1&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kâtip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyalar yed-i emin olarak [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] Gündûzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildiğ&#039;inde kendileri bugün hâkimliğimize müracaatla müteveffanın yegâne vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda bulunan Arapça öğretmeni [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]]&#039;un olduğunu bildirerek eşyanın oraya gönderilmesini taleb ettiler. G.D. mütevaffanın yakınlarının beyanına göre vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]]&#039;un olduğu beyan edildiğinden, mumaileyh müteveffanın yegâne varisi olup olmadığı tesbit edilerek, kendisinden başka vârisi yoksa eşyaların nüfus kaydı veya veraset ilâmı mucibince kendisine ödenmesi için Konya tereke hakimliğine müzekkere yazılmasına, eşyaların mezkûr hakimliğe gönderilmesine karar verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
26/3/1960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyaların Konya Tereke Hâkimliğine 26.3. tarihinde 741, 742, 743, 744, 745, 746 numaralı posta makbuzuyla gönderildiği, posta masrafı olarak üç bin dörtyüz elli kuruş masraf yapıldığı ve terekede bulunan onbeş liranın buna mahsup edildiği görülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
G.D. &lt;br /&gt;
Dosyanın hıfza kaldırılmasına karar verildi. 26/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke Hâkimliğinin Üstad&#039;ın odasında tesbit ettiği eşyalarının listesi:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eşyanın cinsi Adedi Kıymeti -kuruş&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cizlavet marka bir çift lastik: 1 500&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sepet içinde:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
dört adet sefer tası içi, bir adet çinko tencere küçük, bir tane küçük çaydanlık, bir ayaklı bardak, iki tane ayaksız bardak: 150&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet eski çarşaf,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski frenk gömleği,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir tane eski iç gömlek,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
sarık üzerine sarılacak bez,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
üç tane mendil, bir havlu,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir de pamuklu hırka, bir eski gömlek&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski çarşaf ve mendil, bir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
eski bohça 1750&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet havlu 200 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet kırık gözlük, bir adet dua kitabı, eski yazı takvim, iki adet kalem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başkaca tesbit edilecek eşyası kalmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffanın yanında bulunanlardan Said-i Nursi&#039;nin Afyon vilayetinin Emirdağ kazasında tüccar Kadir Çalışkan&#039;a ait bir taksi mevcud olduğunu ve müteveffanın onunla seyahat etmekte bulunduğunu, müteveffanın Konya&amp;quot;da İmam-Hatip okulunda Arapça öğretmeni olan [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]] isminde bir kardeşi bulunduğunu başkaca kardeşi olmadığını, Said-i Nursi&#039;nin de hayatında evlenmemiş bulunduğunu, müteveffanın nüfus cüzdanı bulunmadığını, Emirdağı nüfusunda kayıtlı olduğunu bildirdiler. Müteveffa ile birlikte bulunan ve ibraz ettiği nüfus kaydına göre Zonguldak&#039;ın Safranbolu kazası Babasultan mahallesinde hane no: 58 cild 1, 67 numarada kayıtlı Hüsnü Bayramoğlu...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bu tutanakta Üstad&#039;la beraber Urfa&#039;ya gelmiş bulunan diğer iki talebesinin isim ve künyeleri kaydedildikten.. ve arabanın plaka numarası, motor numarası vesair tesbit edildikten sonra şöyle denilmektedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Bu sırada müteveffanın üzerinde onbeş lira bozuk para çıktı. Ruhsatnamede görünen kahverengi vasıtanın halen Hüsnü Bayram&#039;ın şoförlüğünü yapmakta olduğu vasıta anlaşılmakla, eşyalar yed-i emin olarak ve taksinin sahibi bulunan Kadir Çalışkan&#039;a teslim edilmek üzere, yed-i emin olarak Ziver Gündüzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildi. Tanzim olunan zabıt birlikte imza altına alındı. 23/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Katip Mübaşir Bilirkişi Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ö.Türker İ.Dedeşah S.Dur Cemal Çopur Hüsnü&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yediemin Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Ziver Gündüzalp]] Bayram Yüksel&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i Üstad&#039;ın beraberinde Urfa&#039;ya gelen ve kucaklarında Üstad&#039;ın vefat&lt;br /&gt;
ettiği sadık hizmetkârları; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler/Kategoriler==&lt;br /&gt;
* [[Abdülmecid_Ünlükul]]: Bediüzzaman Said Nursinin kardeşi.&lt;br /&gt;
* [[Eyyüb (as)]]: Kabr-i şerifi Urfa sınırları içerisinde bulunan peygamber&lt;br /&gt;
* [[İbrahim (as)]]: Doğum yeri hakkında çeşitli rivayetler içerisinde en kuvvetlisi Urfa, Harran olan ve ateşe atılma hadisesi Urfa&#039;da yaşanan peygamber&lt;br /&gt;
* [[Said Nursi&#039;nin Kabri]]: Said Nursi vefat ettiğinde Urfa&#039;ya gömülmüştü&lt;br /&gt;
* [[Hulusi Yahyagil]]: Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;da Kurtuluş savaşında hizmetleri olan ve Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlatan asker talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]]: PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulunan talebesi&lt;br /&gt;
* [[Ceylan Çalışkan]]: Bediüzzaman&#039;ın sevkiyle iman hizmeti için Urfa&#039;ya gelip 6 ay hizmet eden talebesi&lt;br /&gt;
* [[Abdullah Yeğin]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hüsnü Bayramoğlu]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hayat-ül Harrani]]: Urfa Harran’daki zâviyesinde irşad faaliyetinde bulunmuş olan ve iyi hali ve kerametleriyle tanınan veli zat.&lt;br /&gt;
* [[Abdülkadir Badıllı]]: Urfa&#039;da genç yaşında Risale-i Nuru tanıdıktan sonra vefatına kadar Urfa ve havalisi başta olmak üzere iman ve Kur&#039;an hizmetinde bulunmuş nur talebesi.&lt;br /&gt;
* [[Salih Özcan]]: Özellikle hariç memleketlerde Risale-i Nur ile hizmet etmiş ve Bediüzzaman&#039;ın vasiyetinde ismi geçen Urfalı nur talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mahmut Kamil Toker]]: Urfa&#039;da yetişmiş din âlimlerinden olup Risale-i Nur’un ehemmiyetini tam takdir ettiğini Üstad el yazma Emirdağ Lahikasında geçen bir mektupta sitayişle beyan etmiştir.&lt;br /&gt;
* [[:Kategori:Kabri Urfa&#039;da Olanlar|Risalelerde bahsi geçen kişilerden kabri Urfa&#039;da olanların listesi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61047</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61047"/>
		<updated>2026-02-26T11:09:19Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şehir]]&lt;br /&gt;
[[Dosya:Balıklıgöl.jpg|thumb|left|Balıklıgöl]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Şanlıurfa&#039;&#039;&#039; veya eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde yer alır ve bu bölgenin en kalabalık şehridir. Peygamberler diyarı olarak bilinen bu şehirde Hz. Eyyûb&#039;un (as) kabr-i şerifi vardır. Hz. İbrahim&#039;in doğum yeri hakkında en kuvvetli ihtimal Urfa&#039;dır. Ayrıca halk hikâyelerinde ve dini inançlarda Hz. İbrahim&#039;in Kral Nemrud tarafından ateşe atılma hadisesinin Urfa&#039;da gerçekleştiğine inanılır. Hz. Yakub, Hz. Şuayb, Hz. Musa ve Hz. İsa&#039;nın Urfa&#039;da menzili ve konakları olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 12.000 sene öncesine tarihlenen ve dünyanın bilinen en eski tapınağı olan Göbeklitepe yine Urfa sınırları içindedir.&amp;lt;ref&amp;gt;https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa ilk olarak Hz. Ömer zamanında 639 yılında Müslüman Araplar tarafından fethedildi. Zaman zaman hıristiyan ve müslümanlar arasında el değiştiren şehir 1516&#039;da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı sınırları içine katıldı. 1919 yılında önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler (orduya yardımcı olarak görev alan halk gücü) tarafından işgalden kurtarılmıştır. Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından adı 2004&#039;te Şanlıurfa olarak değiştirilmiş, 2016&#039;da ise TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya Ziyaretleri&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır. İlk olarak, 1910 yılı Mart başlarında İstanbul&#039;dan ayrıldıktan sonra Şam&#039;a giderken 1910 yılının yaz aylarından sonra Van&#039;dan başlayarak Hakkari, Bitlis, Muş, Ağrı, Diyarbekir ve Urfa Şehir merkezleriyle etrafındaki bazı köy ve aşiretleri dolaşarak Meşrutiyet hakkında bilgi verdi. Buralarda sorulan yüzlerce suale cevab verdi. Şehir merkezlerinde de konferanslar tertibledi. Urfa&#039;ya geldiğinde medreseleri ziyaret etti ve birkaç gün medreselerde misafir kaldı. O sıralarda 32 yaşlarında olan Bediüzzaman&#039;ı tanımayan birkaç polis o zamanın bir aşiret reisi gibi olan kıyafetinden dolayı Bediüzzaman&#039;a ilişse de Urfa Meb&#039;usu Meşhur Siverekli Ali Efendi&#039;nin tanıtmasıyla meşhur Molla Said olduğu anlaşılınca polisler ondan özür diledi. Ali Efendi&#039;de bir hafta kadar misafir kalan Bediüzzaman gündüzleri Urfa&#039;daki medreseleri ve Ulemayı ve ayrıca Suruç ve Birecik dahil köy ve kazaları ziyaret etti. Urfa&#039;da Yusuf Paşa Camii’nde halka hitaben 1,5 saatlik bir konuşma yaptı. Bu doğu seyahatlerinden sonra Münazarat ve Muhakemat eserlerini yazmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya ikinci gelişi vefatından 2 gün öncedir. 20 Mart 1960 pazar günü Isparta&#039;dan talebeleri [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]], Bayram Yüksel ve arabayı kullanan Hüsnü Bayramoğlu ile birlikte sabah saat 9&#039;da ayrıldı ve 21 Mart 1960 Pazartesi günü sabah saat on-onbir sıralarında Urfa&#039;ya ulaştı. İpek Palas oteline yerleşti. Normalde ziyaretçi kabul etmeyen Bediüzzaman 1,5 gün boyunca ziyaretlerine gelen herkesi ağır hasta haliyle kabul etti. Zamanın hükümeti ise endişe içinde Bddiüzzaman&#039;ın Urfa&#039;yı terk etmesini istedi. Bediüzzaman&#039;ın buna cevabı &amp;quot;Urfa&#039;ya ölmeye geldim&amp;quot; oldu. Ramazan&#039;ın 25. gecesine karşılık gelen 23 Mart 1960 gecesi vefat etti. Büyük bir kalabalıkla kılınan cenaze namazından sonra Urfa&#039;daki Halil İbrahim Dergâhına gömüldü. Gömüldüğü yer aslen 1952 senesinde Şeyh Müslim Hafız Efendi&#039;nin Mevlid-i Halil Camii avlusunun kuzey tarafına yaptırdığı ve &amp;quot;sahibi yakında gelecek&amp;quot; dediği türbe yeriydi. Ancak Bediüzzaman vasiyetinde kabrinin gayet gizli, bir iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmediği bir yerde olmasını ve kabrinin ziyaret edilmesi yerine uzaktan Fatiha okunmasını beyan etmişti. Vefatından 3,5 ay sonra, 12 Temmuz 1960&#039;ta, 27 Mayıs ihtilalini yapanlar tarafından kabri kırılarak açıldı ve kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Nursi]] &#039;den zorla alınan muvafakatname ile galvanizli bir tabut içinde uçakla Afyon askeri havaalanına, oradan da arabayla bilinmeyen bir yere götürülerek kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid ]]&#039;in de hazır bulunduğu ortamda gömüldü. Gömüldüğü yerin daha sonra Isparta Doğancı mezarlığı olduğu ve tabutla gömüldüğü yıllar sonra anlaşılmış ve talebeleri kabrini buradan bilinmeyen bir yere nakletmişlerdir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Urfa&#039;da Risale-i Nur ile İman Hizmetlerinin Başlaması&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların birinci talebesi Hulusi bey Mondros mütarekesinden sonra Viranşehir ile Urfa ortasında bir kamp kurarak Urfa&#039;daki Fransızların Mardin&#039;in Ermeni ve Hıristiyanlarıyla muhaberelerini kesmek ve aynı zamanda Urfa&#039;nın kurtuluşunda çalışan kimselere harp usulunü bilen adam yetiştirme hizmetlerinde bulunmuştu. 1948-49&#039;da Albay rütbesiyle Kars&#039;dan Urfa Askerlik Şubesine tayin olduğunda Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlattı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Mevlana Halid-i Bağdadi&#039;den kendisine ulaşan müceddidlik cübbesini iki kat yatak, bir portatif somya, büyük bir sandık dolusu en kıymetli ve hususi el yazma, müsahhah Nur kitapları ile birlikte 1951 sonlarında Urfa&#039;ya gönderdi ve kendisinin de yakında Urfa&#039;ya geleceğini söyledi (fakat ancak vefatından 2 gün önce gelebilmiştir).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman talebesi Ceylan Çalışkan&#039;ı iman hizmeti için 1950&#039;de 6 aylığına Urfa&#039;ya gönderdi. 1951 yılı içinde talebesi Abdullah Yeğin&#039;i Ceylan Çalışkan&#039;ın yerine Urfa&#039;ya Nur hizmeti için gönderdi. Bu sıralarda yakın talebelerinden [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]] PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulundu. Daha sonra talebesi Hüsnü Bayramoğlu&#039;nu da yanlarına gönderdi. Böylece Bediüzzaman&#039;ın 3 talebesi Urfa&#039;da 1,5 sene kadar kaldı. 1953 başlarında Urfa&#039;da Nurculuk yapmak, çocuk okutmak vesaireden tevkif edildiler ve Urfa hapishanesinde 40 gün kadar yattılar. Türkiye&#039;de Nurculuk dosyalarını birleştirmek isteyen Isparta savcılığının sevkiyle Urfa&#039;dan Isparta&#039;ya götürülüp Isparta&#039;da 2 ay kadar hapis kaldılar. Tahliyeden sonra İstanbul&#039;da Üstad&#039;ın yanına gittiler. Bediüzzaman Abdullah Yeğin ile Hüsnü Bayramoğlunu 1953 yılı yaz aylarında tekrar Urfa&#039;ya gönderdi. Bu arada Risale-i Nur&#039;u çoğaltmak için İnebolu ve Isparta&#039;da kullanılmaya başlanan teksir makinelerine ilave olarak talebesi Abdülkadir Badıllı&#039;nın gayret ve maddi fedakarlığıyla Urfa&#039;ya da bir teksir makinesi alındı.&amp;lt;ref name=&#039;a&#039;&amp;gt;Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı&amp;lt;/ref&amp;gt; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bu Konu Hakkında Risale-i Nur&#039;daki Derslerin Özeti==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman talebesine yazdığı bir mektupta Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i Nuriye&#039;nin ileride teşekkül etmesini kuvvetle ümit ettiğini belirtmiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;nın taşıyla toprağıyla mübarek olduğunu ve hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmünde olduğundan Nurların Urfa&#039;da yerleşmesi halinde o üç memlekette intişarına vesile olacağını söylemiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;ya gönderdiği genç talebelerinin (Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram) 1953&#039;te Urfa&#039;da Nurculuk yapmak ve çocuk okutmak gibi sebeplerle mahkemeye verildiklerinde yaptıkları savunma &amp;quot;Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&amp;quot; başlığıyla Nur Çeşmesi adlı küçük kitapta yer alır.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;yı kendi öz vatanı Nurs gibi sevdiği ve ahalisine akrabası gibi dua ettiği için oraya talebelerini gönderdiğini, Urfa ve havalisine doğum yeri olan Nursdan ziyade ehemmiyet verdiğini ve bazı mühim sebepler olmasaydı hayatının son kısmını orada geçirmek istediğini söylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bilgiler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Diğer İsimleri:&#039;&#039;&#039; Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İnşa/Kuruluş Tarihi:&#039;&#039;&#039; MÖ 10.000 seneleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Niteliği:&#039;&#039;&#039; Şehir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Yüzölçümü (km2):&#039;&#039;&#039; 20.000 (Şanlıurfa vilayeti)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kıta:&#039;&#039;&#039; Asya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Ülke:&#039;&#039;&#039; Türkiye&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Vilayet/Eyalet:&#039;&#039;&#039; Şanlıurfa &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İlçe/Kasaba:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Mahalle/Köy:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Harita konumu:&#039;&#039;&#039; [https://maps.app.goo.gl/3PPDDyDDgzZ9GgFfA]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Nurpedia Haritası Konumu:&#039;&#039;&#039; [https://www.google.com/maps/d/u/1/edit?mid=1VylFzlFJnLWKSm5J4fdWFrN-JxPgHAQ&amp;amp;ll=37.12176027602784%2C38.61115058115234&amp;amp;z=12]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#1|{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#3|{{Arabi|اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık, fedakâr kardeşimiz Hacı Ali!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gönderdiğiniz kıymettar ve bilhassa Hazret-i Üstadı pek çok sevindiren mektubunuzu aldık. Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, bu zamanda kâfidir. On sene medresede okuyanlar, Risale-i Nur’la bir senede aynı istifadeyi ettiklerine şahit, binler ehl-i ilim var. Madem Hacı Kılınç Ali bir buçuk sene bütün Risale-i Nur eczalarına sahip çıkmış, kısmen okumuş; nazarımızda yirmi senelik bir Nur talebesidir. Ben her sabah haslar içinde onun ismiyle bütün manevî kazançlarıma, defter-i a’maline geçmek için hissedar ediyorum. Öyle ise o da bütün hayatını Risale-i Nur’a vermeye mükelleftir. Demek, şimdiye kadar Camiü’l-Ezhere gitmeye muvaffak olmaması ehemmiyetli bir hikmet içindir ki Nurlar ona kâfi imiş. Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan [[Urfa]]’da bir medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz. Kılınç Ali ile beraber Eski Said’in gayet kıymettar bir talebesi olan Şam’daki Molla Abdülmecid, Urfa’daki Nur’un talebelerinden Seyyid Salih ve onun yanına giden Nur’un fedakâr bir talebesiyle muhabere etsinler. Ben hem Molla Abdülmecid’e hem Hacı Ali’ye hem Şam’daki Risale-i Nur’la alâkadar olanlara pek çok selâm ediyorum. Ve dualarını ve o mevki-i mübarekede bana dua etmelerini rica ediyorum.” dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, kahraman kardeşimiz Hacı Ali; Hazret-i Üstad daima sizin fedakârlığınızı izhar buyuruyorlar. Biz de sizi tahsinlerle tebrik ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın hizmetinde bulunan kusurlu Sungur, [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]], Ziya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Birinci_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#17._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Râbian: Gerek Hüsrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. [[Urfa]]’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallah onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâmisen: Reisicumhurun nutkundan gelen müjdeli istihracın tahakkuk etmesini eltaf-ı İlahiyeden niyaz ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâdisen: Nur’un neşri ve fütuhatı için Rahîm ve Kerîm Rabb’imiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız lillahi’l-hamd devam ediyor. Akşamları Nurlu cemaatten mürekkeb fakirhanemize gelen cemaate tedrisat-ı Nuriyede devam olunuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: “Büyük Doğuculuk siyasî bir teşekkül müdür?” diye sordum. “Evet” dedikleri için “Sizin yalnız imanî ve Kur’anî mesaildeki müşküllerinizi ve izahını arzu ettiğiniz noktaları Risale-i Nur’un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuurum taalluk etmeden Risale-i Nur dairesinde istihdamdan ibarettir. İman ve Kur’an meselelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigal edemem.” mealinde cevap verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur’anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim. Malatya, Urfa, Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizane yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesai-i Nuriyem böyledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhibb-i muhlisiniz Hulusi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#1._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Çok muhterem kardeşimiz Salih,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız sana ve iki dindar ve hakiki milletvekillerine çok selâm ve dua eder, sana ve onlara “Bin bârekellah” der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben çok zaman evvel bekliyordum ki [[Urfa]] tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sahip olmaya çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki Seyyid Salih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havalinin çok kıymettar ve hamiyetkâr ve dindar iki milletvekili Nurlara sahip çıkmaya başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar tarafından istedikleri halde, ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Seyyid Salih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşâallah Kur’an ve imana tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehra ve Mısır’daki Camiü’l-Ezherin küçük bir numunesi haline getirmeye vesile olmaya ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiyenin bir numunesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlahiyeden ümit ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem madem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise [[İbrahim (as)|İbrahim Halilullah]]’ın bir menzilidir. İnşâallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz-ı hürmet ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur hizmetinde bulunan kardeşiniz Ziya ve Mehmed&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah dua ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana dua etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#13._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Nur Kahramanı Hüsrev’in Bir Mektubudur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlem-i İslâm merkezlerindeki mübarek Müslüman kardeşlere!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sizleri, bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Eserleriyle fuhûl-ü ulemanın ve fuhûl-ü müfessirînin en yükseği olan Bedîüzzaman Hazretlerine, kıymettar ve mübarek bir mücahid âlim tarafından yazılmış olan bir tebriği takdim etmiştik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bedîüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdığı cevabî mektuplarında o kıymettar, bînazir Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiş ve Anadolu’da Kur’an ve iman kahramanlarının halefleri olan Nurcularla, Arabistan’daki hakikat-i Kur’aniyeye müteveccih İslâmları, iki kardeş olarak hizbü’l-Kur’an’ın dairesi içinde çok saflardan iki mütevafık ve müterafık saf teşkil ettiklerini müjdelemiş ve o mü’min kardeşlerimizin Risale-i Nur’la ciddi alâkalarıyla beraber, bir kısmını Arapçaya tercüme edip neşretmek niyetlerinizden fevkalâde memnun olduklarını ve mübarek İslâm cemaatlerinin [[Urfa]]’daki Nur şakirdleriyle ve Nur eczalarıyla himayetkârane alâkadar olmasını yazmaklığımızı bizlere emretmiş bulunuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Nur_Kahramanı_Hüsrev’in_Bir_Mektubudur|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Isparta’daki Hayatından Muhtelif Safhalar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]] ve Diyarbakır’daki faal Nur talebeleri birer medrese-i Nuriye kurdular. Risale-i Nur’u her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemaate okumak suretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe-i ulûmun şerefini ihya ettiler. Şark havalisinde büyük hizmet-i imaniye îfa olundu. Bir aralık Diyarbakır’da orada Nurlarla imana ve Kur’an’a hizmet eden [[Mehmed Kayalar|faal bir Nur talebesi]] aleyhine dava açıldı, beraetle neticelendi; mü’minlerin sürur ve minnettarlığına vesile oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların Neşri: Anadolu’nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa medrese-i Nuriyeleri yalnız bulundukları muhitte değil, çok geniş bir sahada hizmet-i imaniyede bulundular. Bu hizmetleri yalnız bir kişi değil, bir merkez değil, yalnız malûm şahıslar değil; hizmet-i Kur’aniye olduğu için pek çok vecihlerde, pek çok zatlar tarafından îfa edildi. İsmi bilinmeyen nice hâlis talebeler, sadık mü’minler, bu hizmet-i kudsiyede çalıştılar, nur-u Muhammedî’nin yayılmasına gayret ettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Isparta’daki_Hayatından_Muhtelif_Safhalar|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem Hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müsaadenizle bir iki maruzatımı mecburen söyleyeceğim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi bu vatanın her tarafında ve âlem-i İslâm’ın hattâ diğer ecnebi memleketlerinin mühim merkezlerinde Kur’an namına intişar etmiş ve milyonlarla kimselerin imanlarını taklitten tahkike çevirmiş ve bu millete en kıymetli ve büyük tesirini feyizli dersleriyle ispat etmiş, Kur’an’ın nuru Risale-i Nur’un neşretmemesi ve bizim gibi hayatı tehlikede, imansızlık ve dalalet vâdilerinde koşan bîçarelerin okumaması için dinimizin gizli düşmanları olan komünist veya tabiiyyun olan farmasonlar türlü desiselerle adliyeleri ve hükûmetleri şaşırtmak için çok çalıştılar. Kaç defa Nurları okuyan mübarek talebeleri ve başta dâhî bir mütefekkir ve kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’yi mahkemelere verdirdiler. Eskişehir, Isparta, Denizli, Ankara, Afyon, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri… Neticede gizli ders, tarîkatçılık, cemiyet kurmak gibi ittihamların tamamen hilaf-ı hakikat olduğu ispat edilerek beraetler verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahkemelerce tebeyyün etti ki: Risale-i Nur serâpa İslâmiyet, Kur’an, iman hakikatlerinden ibarettir ve Nur talebeleri Kur’an’a kopmaz rabıtalarla bağlanmışlardır. Dini hiçbir şahsî, dünyevî, süflî menfaatlere âlet etmedikleri ve sadece rıza-yı İlahî için çalıştıkları güneş gibi tezahür etti. Çünkü Risale-i Nur bin seneden beri İslâmiyet aleyhine ve insaniyet zararına tahribatçı, küllî cereyanlara karşı sarsılmaz delil ve hüccetlerle tam mukabele edip din düşmanlarının temellerini dağıtıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte biz de bizim ebedî hayatımızı ve ebedî saadetimizin anahtarı imanımızı bu dalalet asrında bize kazandıran Risale-i Nur’u okurken ve yazdıklarımızı tashih ederken sanki dinsiz, komünistlerin saçma ve düzmece zehir saçan evraklarını okuyormuşuz gibi yakalanıp mahkemeye veriliyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Masum dindarların aleyhinde olan dinsiz komünistler hem etrafa evham vererek bizim gibi gurbette, yalnız dersleriyle alâkadar, siyasetten hattâ dünyadan habersiz iki üç talebenin birkaç kişi yanına gelip gitmesiyle ve onların kendi derslerini bir iki kişinin dinlemesiyle hem bizi hem adliyeyi hem zabıtayı manasız meşgalelerle uğraştırıyorlar. Her asırda en az üç yüz elli milyon mensubu bulunan, milyonlarla hâfızların lisanında her zaman tekrarlanan Kur’an’ımızın emsalsiz tefsiri Risale-i Nur talebeleri olan bizleri, hayatımızdan daha çok sevdiğimiz imanî derslerimizden mahrum etmek istiyorlar. Habbeyi kubbe yaparak, formalitelere uydurarak, bir isim takarak, lastikli bir kanun maddesine rast getirip bizi kanunen mes’ul göstermek istiyorlar. Fakat âdil, vicdanlı hâkimler neticede hakikati meydana çıkarıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: Bu son defa Afyon Mahkemesi dört sene devam ettiği halde, sonunda zaten serbest olan Risale-i Nur yine serbest bırakıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün yüksek makamlara verilen Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî’nin müdafaasından bir küçük parçası şu ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Haşirdeki mahkeme-i kübraya bir arzuhaldir ve dergâh-ı İlahiyeye bir şekvadır ve bu zamanda Mahkeme-i Temyiz ve istikbaldeki dârülfünunların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
… Ben de otuz kırk sene hayatımı bilenleri ve Nur’un binler has şakirdlerini işhad ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngiliz’in Başkumandanı İslâm içinde ihtilaf atıp hattâ Şeyhülislâmı ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilafçı, ittihatçı fırkaları birbirine uğraştırmasıyla ve Yunan’ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvat-ı Sitte” eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab ve neşretmekle o kumandanın dehşetli planını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara’ya kaçmayan ve esarette Rus’un Başkumandanının idam kararına ehemmiyet vermeyen ve 31 Mart Hâdisesi’nde sekiz taburu bir nutukla itaate getiren ve Divan-ı Harb-i Örfîde, mahkemedeki paşaların; sen mürtecisin, şeriat istemişsin diye suallerine karşı idama beş para ehemmiyet vermeyip “Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise bütün cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciyim ve şeriatın bir tek meselesine ruhumu feda etmeye hazırım.” diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevk edip idamını beklerken beraetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken ve onlara teşekkür etmeyerek “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da Divan-ı Riyasette M. Kemal ona hiddetle dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyan edesin, sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilaf verdin.” Ona karşı “İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir… Hainin hükmü merduddur…” diye kırk elli mebusun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri alan ve altı vilayet zabıtası ve hükûmeti asayişin ihlâline dair bir tek madde kaydetmeyen ve yüz binlerle Nur şakirdlerinin hiçbir vukuatı görünmeyen, hiçbir şakirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslah eden ve yüz binler nüsha Risale-i Nur’dan intişar etmekle beraber menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmi üç sene hayatının üç hükûmet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur’un kıymetini bilen yüz bin şakirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle ispat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazip edenlere beddua etmeyen bir adam hakkında “Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, öyle ise suçludur.” diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler, yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i kübrada hesabını verecekler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir İslâm kahramanı ve bu asrın ve istikbalimizin bir hidayet serdarı ve eşine rastlanmayan İslâmiyet fedaisi Bedîüzzaman’ın eserlerini okumak; dinsizlerin, komünistlerin, imandan bîhaberlerin elbette işine gelmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız Bedîüzzaman’ın beyanı ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur koca bir cennetin fiyatı olacak bir servet ve hayat-ı ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve hakikate muarız bütün feylesofları ilzam edip hayrette bırakacak bir keşfiyattır. Risale-i Nur sahabe-i kiramın âlî seciyesini ve Hazret-i Peygamber (asm) nurani meşrebini beyan eden bir nur ve feyiz hazinesidir. Risale-i Nur bu asırda Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesi; hakiki, yüksek ve parlak bir tefsiridir. Risale-i Nur şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğunu yüz binlerle kimseler tarafından idrak ve tasdik edilen bir eser külliyatıdır. Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikatü’l-hakaike yol açmış cadde-i kübra-i Kur’aniyedir. Bunun içindir ki Avrupa’nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerh edilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hakikatler içindir ki Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaşımla tashihat yaparken yakalanıp müsadere edilen, Denizli’de beraet eden ve Temyiz’in de tasdik ettiği büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin bir yerinde, kâinat Hâlık’ını ve sahibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zatın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitap, bizim Hâlık’ımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel manevî i’caz-ı Kur’aniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri gördü ve Risaleti’n-Nur bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki onun üstadı ve menbaı olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniye olan [[Yirmi Beşinci Söz]] ve [[On Dokuzuncu Mektup]]’un âhiri Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki kim görmüş ise değil tenkit ve itiraz belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte muhterem heyet-i hâkime! Madem hakikat budur. Ben de Üstadım gibi derim: “Madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem gözünü kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar. Ve madem cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz talebeler Risale-i Nur’un güneş gibi hakikatlerine karşı gözümüzü kapayamıyoruz…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakikat-i Kur’aniye güneşi ise üflemekle sönmez. Nurlananlar da Nur yolundan hiçbir beşerî kuvvetle dönmez. Gizli din düşmanlarımız zabıtayı, hükûmeti, adliyeyi iğfal etmeye çalışanlar dünyamızı başımıza ateş yapsalar Nurları okuyacağız ve yazacağız. İnşâallah adalet namına hareket edenleri, o müfsidler aldatamayacaklardır. Diğer mahkemelerde hak namına adalet için çalışanların Kur’an’ın lemaatı ve tereşşuhatı olan ve beşeri gaflet sersemliğinden ikaz eden Risale-i Nur’u serbest bırakmaları gösteriyor ki zikrettiğim gibi bu asrın Kur’an dellâlı olan Risale-i Nur’a herkesin çok büyük ihtiyacı vardır. Ve Risale-i Nur şahsî, süflî, dünyevî menfaatlere âlet olamıyor. Bizim gibi masum dindarlara musallat olanlar ve onları imanî derslerinden ayırmayı tevehhüm edenler, laiklik prensibini dinsizliğe ve komünizme âlet etmek isteyenlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asrımızın dâhîsi büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile: Ekser-i enbiyanın Şark’ta ve Asya’da zuhurları ve ağleb-i hükemanın Garp’ta ve Avrupa’da gelmeleri kader-i ezelînin bir işaretidir ki Asya’da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen Asya’da hüküm süren, dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Hakîm, bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El-iyazü billah, Kur’an küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak; akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebep olmak akıldan uzak değildir. Evet Kur’an, ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zincirdir, bir hablullahtır. Cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur’an-ı Azîmüşşan’ın hakiki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmi sekiz seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlahiye ve sönmez bir mu’cize-i Kur’aniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vazgeçirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bütün bu cerhedilmez hakikatlerden sonra, yine evet Risale-i Nur’la meşguliyete dünyada hiçbir âdil mahkeme suç diyemez. Fakat size bir ad takıp bir bahane ile işkence yapmak istiyorlar, denilse: Ben de derim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kadıoğlu Camii mevkiinde mukim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Abdullah Yeğin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizlere yapılan gizli mektep zan veya ittihamı bütün bütün hakikat hilafınadır. Çünkü bulunduğumuz cami önünde çeşmeler var, buraya ve camiye günde iki yüz kişinin gelmesi, böyle bir yerin gizli olamayacağı, çocukların dahi bileceği bir hakikattir. Hem bizim şehrin en işlek bir yerinde kalmamız gösteriyor ki gizlilikle ve gizli şeylerle alâkamız yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mektep açmışsınız sözü de büsbütün yanlış bir şâyiadır. Bunu işitenler gülüyorlar. Biz Kur’an-ı Kerîm’in gayet parlak ve yüksek tefsiri Risale-i Nur’a çalışan talebeleriz. Evet, aslâ inkâr etmeyiz. Biz okurken gelip dinleyenler oluyor, bu bir mektep midir? Şahitlerin görüşleri doğrudur fakat hükümleri yanlıştır, hakikat hilafınadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz o gün arkadaşımla kendi elimizle yazdığımız iki adet Âyetü’l-Kübra Risalesi’ni tashih etmek için beraber okuyorduk ve o iki arkadaş da dinliyordu. Bu vaziyette, sanki komünistlerin ve dinsizlerin eserlerini okuyormuşuz gibi hem adliyeyi hem zabıtayı hem mahkemeyi bizimle meşgul ederek bir bahane ile mahkemelere sevk ettiriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sizlerin de bildiğiniz gibi Urfa’nın ekseri evlerinde dinî bir kitabı, biri okuyup diğerleri dikkatle dinliyorlar. Hem bir yerde, yasak olmayan bir eseri okuyup başkalarının dinlemesiyle bir mektep mi açılmış olur? Sadece kitap okumak ve dinlemekten ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu vaziyetten anlaşılıyor ki biz yalnız bu asırda Kur’an’ın yüksek ve parlak bir tefsiri ve kâinatta en yüksek olan iman hakikatlerini beyan eden Risale-i Nur’u okuyoruz. İmanî ve İslâmî kitapları okuyup dinlemeye tedrisat süsü vermek, kuvvetli bir icbarla üzerimize mektep açmışsınız etiketini yapıştırmaya gayret etmek olduğunu; bizim masum, dindar, iman ve âhiretiyle meşgul olan gençler olduğumuzu herkesin bildiği gibi sizce de malûmdur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem dâhî mütefekkir Üstadımız Bedîüzzaman otuz seneden beri siyaseti terk etmiş {{Arabi|اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ‌}} demiş ve talebelerine de “Biz imanın cereyanındayız, gayemiz rıza-yı İlahiyedir, siyasî cereyanlara girmeyiniz.” diye ders verdiğinden hiçbir siyasî ve dünyevî süflî şeylerle alâkamız yoktur. Hem altı vilayetin zabıtası, Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî hakkında: “Bedîüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri imanla kafalara bir yasakçı bırakıp emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar.” diye rapor vermişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizim bütün okuyup yazdığımız ve daima meşgul olacağımız Risale-i Nur, bütün mahkemelerde beraet etmiş ve sırf İslâmiyet ve iman ve Kur’an hakikatlerinden ibaret olduğu güneş gibi tezahür ederek kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Son Afyon Mahkemesinde bütün kitap, risale ve mektupları iade etmeye ittifaken karar vermişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur: Yüz otuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur’aniyeyi mezc ve telif ederek, bu asra kadar hiçbir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatçe, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika’ya kadar inkişaf etmiş. Müellifi büyük İslâm dâhîsi Bedîüzzaman Said Nursî Risale-i Nur hakkında şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, manevî hakikatleri ve iman ilmini Avrupa’nın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken ispat eder. Risale-i Nur, hal ve istikbalin ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevap verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. Risale-i Nur’da başka eserlerden nakil yoktur, Kur’an’ın mu’cize-i maneviyesidir. Risale-i Nur, yüz manevî keşfiyatı hâvi ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır. Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. Risale-i Nur, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüz binlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un gayet hârika bir cüzü olan Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin beyanı vechiyle: Madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Bir saadet-i ebediyenin, bir hayat-ı bâkiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan imanı sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’la mübareze edilmez, o mağlup olmaz, yirmi senedir en muannid feylesofları da susturuyor. (Şimdi yirmi sekiz sene oldu.) İman hakikatlerini güneş gibi gösteriyor, bu memlekete hükmeden onun kuvvetinden istifade etmek gerektir. Risale-i Nur, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Onun talebeleri başkalara benzemezler, mağlup olmazlar. Risale-i Nur’u mağlup edebilmek için kâinatı elinde tutan bir kuvvet lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Risale-i Nur dünyevî işlere, şahsî ve süflî menfaatlere âlet olamaz. Güneş gibi hakikat-i imaniye ve Kur’aniye yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi o hakikati tanıyan, Risale-i Nur’u değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Risale-i Nur’un vazifesi ise hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatleriyle gayet kat’î ve en mütemerrid zındık feylesofları da imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’an’a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur’u hiçbir şeye âlet edemeyiz ve bilfiil öyleyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin seneden beri Kur’an’ın bayraktarı ve mücahidi ve âlem-i İslâm’ın kahraman mücahidi olan ve Kur’an’ı cihanın cihat-ı sittesinde ilan eden necip ve mübarek kahraman ecdadımızın evlatlarını nur-u imandan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefahir-i âliyesine zıt olarak maddî ve manevî helâketlere maruz bırakmak olan dehşetli sû-i kasdlara ve o kahraman ecdadın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrum etmek olan dehşetli dinsizlik telkinlerine karşı; Kur’an-ı Kerîm’in on dördüncü asr-ı Muhammedîdeki (asm) aziz dellâlı ve bu asrın bir hidayet medarı ve bu müthiş zamanın müthiş zulümatına karşı Nur-u Kur’an’la mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur’un yüz binler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur’anî tesis eden muhteşem kahramanı Bedîüzzaman Said Nursî ve yüz bin başlar feda oldukları hakikate başımız dahi feda olsun diyerek nur-u İslâm’ı söndürmek ve nur-u imanı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden; istibdatlara, icbarlara karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza ve şeref-i imanı âleme ilan eden, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan kalb-i münevverlerine gelen ve iman hakikatlerini güneş gibi parlak delil ve hüccetlerle ispat eden ve Risale-i Nur’la dinsizlik, dalalet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silah edip vatan ve millet ve İslâmiyet’e hıyanet etmem ve hakikat-i Kur’an’a feda olan bu başı zalimlere eğmem.” diyen ve ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dava ettiği gibi bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bedîüzzaman ve Risale-i Nur’dan bizi uzaklaştıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur. Hem Risale-i Nur iki hayatımızın halâskârı ve sermaye-i ömrümüz ve gaye-i hayatımızdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar eğer mümkün olsa derimizi kâğıt ve kanımızı mürekkep yapıp yine Risale-i Nur’u yazacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime bilsinler ki: Halife-i rûy-i zemin Hazret-i Ömer (ra) hilafeti zamanında âdi bir Hristiyan ile birlikte mahkemede muhakeme oldular (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu hakikati Üstadımız İstanbul Adliyesinde beyan etmiştir.&amp;lt;/ref&amp;gt;). Halbuki o Hristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki: Adalet hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirlik güdemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bunun içindir ki mahkemede kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i imandan bütün gelenler maziye gidenlere mağfiret dualarıyla ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binaen Denizli Mahkemesinde demiştim: Mahkeme-i haşirde milyarlar ehl-i imandan davacılar tarafından, Kur’an hakikatlerine hizmet eden Nur talebelerini mahkûm ve perişan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Serbestiyet kanunlarıyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cemiyetlerine müsamahakârane bakıp ilişmediğiniz halde; vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan, vatandaşları ölümün idam-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan Risale-i Nur talebelerini hapisler ve tazyiklerle perişan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa ne cevap vereceksiniz, biz de sizlerden soruyoruz diye o zaman onlara demiştim, o zaman o insaflı ve adaletli zatlar bizi beraet ettirdiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Hâkimler! Bu âlî hakikatlere rağmen bize deseniz ki sizi mahkemeye sevk ettirmek ve biçilmiş bir kaftan giydirmek istiyorlar. Bu takdirde şu âyet-i kerîmenin kale-i kudsiyesine iltica ediyorum: {{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesinde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsnü Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır_(2)|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Vukufsuz Ehl-i Vukufa Cevap&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Medar-ı hayret bir taarruzdur ki; kırk küsûr sene (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu cevap 1953 senesine aittir. (Naşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;) evvel yazılmış ve mükerreren tab&#039; edilmiş bir meseleyi, [[Urfa]] Ehl-i Vukufu bütün bütün yanlış mânâ vererek; hem güya bu sene yazılmış diye bir propağanda namı vermişler. O mesele de budur:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eski Harb-i Umumi&#039;nin bidayetinde ve içinde, o harpte müttefikimiz olan Alman&#039;la alâkamızı kırmak ve Garplılaşmak perdesi altında bir purutluğa, yani siyaseti dinsizliğe alet yapmaya çalışan bazı münafıklar diyordular ki: &amp;quot;Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dinimize zarar verecek...&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de o zaman demiştim: &amp;quot;Sosyalistlik İslâmiyete ilişemez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat Garblılaşmak, İngiliz ve Fransızın medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenalıkları iyiliklerine galebe eden böyle medeniyet; bizim müttefikimiz olan Almanın sosyalistliği dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyorum&amp;quot; diye o zaman demiştim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte mes&#039;elenin hakikati bu iken, kırk sene evvel bu mes&#039;ele yazılmış ve neşredilmiş, kimse ilişmemiş ve mahkemelerde beraat görmüşlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi hasta olduğum için, müdde-i umumî ifademi almaya yanıma geldi ve dedi ki: &amp;quot;Urfa&#039;daki ehl-i vukuf Hutbe-i Şamiye&#039;nin zeylindeki vecizelerden, &amp;quot;sosyalistlik Garbî medeniyetlere müreccahtır&amp;quot; diye olan kelimesine bolşevikliğin lehinde bir propaganda yapılıyor&amp;quot; demişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim. Bolşeviklik ayrı, sosyalistlik ayrıdır. Sosyalist Alman nerede? Komünist Rus nerede? Hem bu kadar mânâsız, kırk küsür sene evvel yazılan bir meseleden dolayı Nur&#039;un Urfa&#039;daki üç kahraman talebelerini hapsettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine müdde-i umumî dedi ki: &amp;quot;Ehl-i vukuf bir cümleyi daha medar-ı mes&#039;uliyet yapıyor, o da: Sizin M. Kemâl&#039;e &#039;Kemal, namaz kılmayan haindir&#039; dediğindir.. Hem: Namaz kılanlarla kılmayanlar arasına bir tefrika sokuyor. O halde suçludur.&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim: &amp;quot;Yüzer ayât-ı Kur&#039;âniyede müslümanlar için en büyük hakîkat, imandan sonra namaz olduğunu mükerreren emrediyor. Hem o zaman Meclis-i Meb&#039;usanda benim M. Kemâl&#039;e bu sözü söylediğim halde, o bana ilişmediği ve itiraz etmediği halde; otuzbeş sene sonra böyle vukufsuz ehl-i vukufun yanlış raporlarıyla Nur&#039;un kahraman fedailerine ilişmek, bence Rus hesabına bir propagandadır veya Rus hesabına propagandaya alet olmuşlardır ki, Kur&#039;ânın hakâikiyle Komünist Rus&#039;a cephe alan ve tam mücadele eden dinin fedailerine ilişiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said-i Nursî &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Vukufsuz_Ehl-i_Vukufa_Cevap_(Asar-ı_Bediiyye)|Asar-ı Bediiyye]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
HAZRET-İ ÜSTAD&#039;A MERSİYE ŞEKLİNDE BİR HİTABE&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kutlu olsun, mutlu olsun sana ol âlî makam,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fitnenin narı hemen oldu sana berd ü selâm&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&#039;nın topraklarında değildir Üstadımız&amp;lt;ref&amp;gt;Bu şiir, Üstadımızın irtihalinin hemen akibinde yazıldığından ve henüz Üstadımızın kabr-i pürmünevverleri vahşî canavarların saldırısına uğramamış olduğundan, kerametkârane bir nevi îma-i ihbarîden hâlî değildir gibi bana geliyor. (Nâşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pek sıcak kardeşlerin kalbindedir serdarımız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Kızıl_İcazdan_Bazı_Parçalar_(Mesnevi_Badıllı)#HAZRET-İ_ÜSTAD&#039;A_MERSİYE_ŞEKLİNDE_BİR_HİTABE|Mesnevi-i Nuriye (Badıllı)]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Diğer Bahisler===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hususi muhabere mektuplarından:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Bu mektuplar 1951-1960 arası Üstad&#039;dan Urfa&#039;ya gelen mektuplarındandır)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;... Ben Urfa&#039;ya eskiden de varmışım. Urfa&#039;lılarla çok alâkadarım. Hatta burada (Emirdağında) kalmamın bir sebebi de, burada Urfa&#039;lıların bulunmasıdır. Urfa halkını çok sevdiğim için, Hüsnü&#039;yü oraya gön derdim ve onların hatırı için Hüsnü&#039;ye bu kadar zahmetler çektirdim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;yı kendi öz vatanım Nurs gibi sevdiğim ve ahalisine akrabam gibi dua ettiğim için, oraya talebelerimi gönderdim. Yoksa vilayat-ı şarkiye umumen Nur talebesidir. O mübarek Urfa halkına çok selâm ve dualar edip dualarını beklerim...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başka bir mektubundan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Rabian: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Ben Urfa ve havalisine meskat-ı re&#039;sim olan Nursdan ziyade ehemmiyet veriyorum. Bazı esbab-ı mühimme olmasaydı, ahir hayatımı orada geçirecektim. İnşaallah hayatta kalsam belki ona da muvaffak olurum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben nasıl Nurs köyünü, sağ ve ölü umumen duama alıyorum.. Urfa&#039;yı da sağ ve ölü umumen duamdadır Hatta nerede bir Urfa&#039;lı bana rastgelse, bir akrabam nazarıyla bakıyorum. Hususan orada Medrese-i nuriyeyi himaye eden alimlere çok minnettarım. Ben de o zatlara itimaden iki hâs talebemi orada bırakıyorum...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir başka mektuptan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Hamisen: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Madem Urfa halkı benim manevî evlâdlarım ve talebelerime himayet ve şefkatle samimi alâkadardırlar. Urfa halkının hatırı için bir mani’ olmazsa, Urfa&#039;ya veya yakınına gelmek arzum var, İstiyorum. Fakat ne vakit kısmet olsa... Hem Abdullah. Hüsnü gibi evlâdlarım aynı Ceylan ve [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] gibi olduklarından, onları yanıma alacaktım. Madem Urfa halkı bu derece samimi ve hamiyetkârdırlar. O kadar sevdiğim evlâdlarımı Urfa halkına veriyorum. Urfa halkına minnettarlığımı ve teşekkürlerimi beyan etsinler. Hükûmet ne yapsa, Urfa halkının hatırı için helâl ediyorum.” dedi ve sizin Urfa&#039;da kalmanızdan ruhu rahat etti.. Hem lüzum var.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Kaynak: Mufassal Tarihçe-i Hayat, A. Badıllı)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;daki Diğer Alakalı Yerler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Ölüm Belgesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Ölüm Belgesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Urfa.jpeg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Saidnursi mezar1.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said nursi makamı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yerin (makam) bugünkü hali&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman Çeşmesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamının yanındaki çeşme&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Makam yazısı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamında yer alan açıklama&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Naaşın nakli için kardeşinden zorla alınan muvafakatname.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Naaşının Urfa&#039;dan nakli için kardeşi [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Nursi]]&#039;den zorla alınan muvafakatname&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Urfa&#039;daki kabirden naaşın çıkarıldığına dair resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Urfa&#039;daki kabrinden çıkarıldığına dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Isparta nakil resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Isparta&#039;ya nakline dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;T.C. Urfa C. Müdde-i Umumiliği&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sayı: 2293 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa: 23.3.960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok aceledir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TEREKE HÂKİMLİĞİNE - URFA&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
21.3.1960 günü vilayetimize gelerek İpek Palas otelinin 20 nolu odasına inen Said-i Nursi&#039;nin 23.3.960 günü saat 10&#039;da kendi eceliyle vefat ettiği Urfa Emniyet Müdürlüğünün 23.3.960 tarih ve 1 sayılı yazısıyla bildirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TİM.11O&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adı geçenin sahipsiz bulunması hasebiyle yedindeki eşyasının hâkimliğinizce tesbit ve gereğinin ifası rica olunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
C. Müdde-i Umumisi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pertev Savaşçıoğlu&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke hâkiminin otele gelerek Üstad&#039;ın cenazesi başında tesbit ettiği eşya ve aldığı kararı da şöyledir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
T.C. URFA TEREKE HÂKİMLİĞİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Esas: 1960/1&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kâtip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyalar yed-i emin olarak [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] Gündûzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildiğ&#039;inde kendileri bugün hâkimliğimize müracaatla müteveffanın yegâne vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda bulunan Arapça öğretmeni [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]]&#039;un olduğunu bildirerek eşyanın oraya gönderilmesini taleb ettiler. G.D. mütevaffanın yakınlarının beyanına göre vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]]&#039;un olduğu beyan edildiğinden, mumaileyh müteveffanın yegâne varisi olup olmadığı tesbit edilerek, kendisinden başka vârisi yoksa eşyaların nüfus kaydı veya veraset ilâmı mucibince kendisine ödenmesi için Konya tereke hakimliğine müzekkere yazılmasına, eşyaların mezkûr hakimliğe gönderilmesine karar verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
26/3/1960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyaların Konya Tereke Hâkimliğine 26.3. tarihinde 741, 742, 743, 744, 745, 746 numaralı posta makbuzuyla gönderildiği, posta masrafı olarak üç bin dörtyüz elli kuruş masraf yapıldığı ve terekede bulunan onbeş liranın buna mahsup edildiği görülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
G.D. &lt;br /&gt;
Dosyanın hıfza kaldırılmasına karar verildi. 26/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke Hâkimliğinin Üstad&#039;ın odasında tesbit ettiği eşyalarının listesi:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eşyanın cinsi Adedi Kıymeti -kuruş&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cizlavet marka bir çift lastik: 1 500&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sepet içinde:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
dört adet sefer tası içi, bir adet çinko tencere küçük, bir tane küçük çaydanlık, bir ayaklı bardak, iki tane ayaksız bardak: 150&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet eski çarşaf,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski frenk gömleği,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir tane eski iç gömlek,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
sarık üzerine sarılacak bez,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
üç tane mendil, bir havlu,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir de pamuklu hırka, bir eski gömlek&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski çarşaf ve mendil, bir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
eski bohça 1750&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet havlu 200 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet kırık gözlük, bir adet dua kitabı, eski yazı takvim, iki adet kalem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başkaca tesbit edilecek eşyası kalmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffanın yanında bulunanlardan Said-i Nursi&#039;nin Afyon vilayetinin Emirdağ kazasında tüccar Kadir Çalışkan&#039;a ait bir taksi mevcud olduğunu ve müteveffanın onunla seyahat etmekte bulunduğunu, müteveffanın Konya&amp;quot;da İmam-Hatip okulunda Arapça öğretmeni olan [[Abdülmecid_Ünlükul |Abdülmecid Ünlükul]] isminde bir kardeşi bulunduğunu başkaca kardeşi olmadığını, Said-i Nursi&#039;nin de hayatında evlenmemiş bulunduğunu, müteveffanın nüfus cüzdanı bulunmadığını, Emirdağı nüfusunda kayıtlı olduğunu bildirdiler. Müteveffa ile birlikte bulunan ve ibraz ettiği nüfus kaydına göre Zonguldak&#039;ın Safranbolu kazası Babasultan mahallesinde hane no: 58 cild 1, 67 numarada kayıtlı Hüsnü Bayramoğlu...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bu tutanakta Üstad&#039;la beraber Urfa&#039;ya gelmiş bulunan diğer iki talebesinin isim ve künyeleri kaydedildikten.. ve arabanın plaka numarası, motor numarası vesair tesbit edildikten sonra şöyle denilmektedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Bu sırada müteveffanın üzerinde onbeş lira bozuk para çıktı. Ruhsatnamede görünen kahverengi vasıtanın halen Hüsnü Bayram&#039;ın şoförlüğünü yapmakta olduğu vasıta anlaşılmakla, eşyalar yed-i emin olarak ve taksinin sahibi bulunan Kadir Çalışkan&#039;a teslim edilmek üzere, yed-i emin olarak Ziver Gündüzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildi. Tanzim olunan zabıt birlikte imza altına alındı. 23/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Katip Mübaşir Bilirkişi Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ö.Türker İ.Dedeşah S.Dur Cemal Çopur Hüsnü&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yediemin Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Ziver Gündüzalp]] Bayram Yüksel&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i Üstad&#039;ın beraberinde Urfa&#039;ya gelen ve kucaklarında Üstad&#039;ın vefat&lt;br /&gt;
ettiği sadık hizmetkârları; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler/Kategoriler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* [[Eyyüb (as)]]: Kabr-i şerifi Urfa sınırları içerisinde bulunan peygamber&lt;br /&gt;
* [[İbrahim (as)]]: Doğum yeri hakkında çeşitli rivayetler içerisinde en kuvvetlisi Urfa, Harran olan ve ateşe atılma hadisesi Urfa&#039;da yaşanan peygamber&lt;br /&gt;
* [[Said Nursi&#039;nin Kabri]]: Said Nursi vefat ettiğinde Urfa&#039;ya gömülmüştü&lt;br /&gt;
* [[Hulusi Yahyagil]]: Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;da Kurtuluş savaşında hizmetleri olan ve Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlatan asker talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]]: PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulunan talebesi&lt;br /&gt;
* [[Ceylan Çalışkan]]: Bediüzzaman&#039;ın sevkiyle iman hizmeti için Urfa&#039;ya gelip 6 ay hizmet eden talebesi&lt;br /&gt;
* [[Abdullah Yeğin]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hüsnü Bayramoğlu]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hayat-ül Harrani]]: Urfa Harran’daki zâviyesinde irşad faaliyetinde bulunmuş olan ve iyi hali ve kerametleriyle tanınan veli zat.&lt;br /&gt;
* [[Abdülkadir Badıllı]]: Urfa&#039;da genç yaşında Risale-i Nuru tanıdıktan sonra vefatına kadar Urfa ve havalisi başta olmak üzere iman ve Kur&#039;an hizmetinde bulunmuş nur talebesi.&lt;br /&gt;
* [[Salih Özcan]]: Özellikle hariç memleketlerde Risale-i Nur ile hizmet etmiş ve Bediüzzaman&#039;ın vasiyetinde ismi geçen Urfalı nur talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mahmut Kamil Toker]]: Urfa&#039;da yetişmiş din âlimlerinden olup Risale-i Nur’un ehemmiyetini tam takdir ettiğini Üstad el yazma Emirdağ Lahikasında geçen bir mektupta sitayişle beyan etmiştir.&lt;br /&gt;
* [[:Kategori:Kabri Urfa&#039;da Olanlar|Risalelerde bahsi geçen kişilerden kabri Urfa&#039;da olanların listesi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61046</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61046"/>
		<updated>2026-02-26T09:10:27Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şehir]]&lt;br /&gt;
[[Dosya:Balıklıgöl.jpg|thumb|left|Balıklıgöl]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Şanlıurfa&#039;&#039;&#039; veya eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde yer alır ve bu bölgenin en kalabalık şehridir. Peygamberler diyarı olarak bilinen bu şehirde Hz. Eyyûb&#039;un (as) kabr-i şerifi vardır. Hz. İbrahim&#039;in doğum yeri hakkında en kuvvetli ihtimal Urfa&#039;dır. Ayrıca halk hikâyelerinde ve dini inançlarda Hz. İbrahim&#039;in Kral Nemrud tarafından ateşe atılma hadisesinin Urfa&#039;da gerçekleştiğine inanılır. Hz. Yakub, Hz. Şuayb, Hz. Musa ve Hz. İsa&#039;nın Urfa&#039;da menzili ve konakları olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 12.000 sene öncesine tarihlenen ve dünyanın bilinen en eski tapınağı olan Göbeklitepe yine Urfa sınırları içindedir.&amp;lt;ref&amp;gt;https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa ilk olarak Hz. Ömer zamanında 639 yılında Müslüman Araplar tarafından fethedildi. Zaman zaman hıristiyan ve müslümanlar arasında el değiştiren şehir 1516&#039;da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı sınırları içine katıldı. 1919 yılında önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler (orduya yardımcı olarak görev alan halk gücü) tarafından işgalden kurtarılmıştır. Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından adı 2004&#039;te Şanlıurfa olarak değiştirilmiş, 2016&#039;da ise TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya Ziyaretleri&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır. İlk olarak, 1910 yılı Mart başlarında İstanbul&#039;dan ayrıldıktan sonra Şam&#039;a giderken 1910 yılının yaz aylarından sonra Van&#039;dan başlayarak Hakkari, Bitlis, Muş, Ağrı, Diyarbekir ve Urfa Şehir merkezleriyle etrafındaki bazı köy ve aşiretleri dolaşarak Meşrutiyet hakkında bilgi verdi. Buralarda sorulan yüzlerce suale cevab verdi. Şehir merkezlerinde de konferanslar tertibledi. Urfa&#039;ya geldiğinde medreseleri ziyaret etti ve birkaç gün medreselerde misafir kaldı. O sıralarda 32 yaşlarında olan Bediüzzaman&#039;ı tanımayan birkaç polis o zamanın bir aşiret reisi gibi olan kıyafetinden dolayı Bediüzzaman&#039;a ilişse de Urfa Meb&#039;usu Meşhur Siverekli Ali Efendi&#039;nin tanıtmasıyla meşhur Molla Said olduğu anlaşılınca polisler ondan özür diledi. Ali Efendi&#039;de bir hafta kadar misafir kalan Bediüzzaman gündüzleri Urfa&#039;daki medreseleri ve Ulemayı ve ayrıca Suruç ve Birecik dahil köy ve kazaları ziyaret etti. Urfa&#039;da Yusuf Paşa Camii’nde halka hitaben 1,5 saatlik bir konuşma yaptı. Bu doğu seyahatlerinden sonra Münazarat ve Muhakemat eserlerini yazmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya ikinci gelişi vefatından 2 gün öncedir. 20 Mart 1960 pazar günü Isparta&#039;dan talebeleri [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]], Bayram Yüksel ve arabayı kullanan Hüsnü Bayramoğlu ile birlikte sabah saat 9&#039;da ayrıldı ve 21 Mart 1960 Pazartesi günü sabah saat on-onbir sıralarında Urfa&#039;ya ulaştı. İpek Palas oteline yerleşti. Normalde ziyaretçi kabul etmeyen Bediüzzaman 1,5 gün boyunca ziyaretlerine gelen herkesi ağır hasta haliyle kabul etti. Zamanın hükümeti ise endişe içinde Bddiüzzaman&#039;ın Urfa&#039;yı terk etmesini istedi. Bediüzzaman&#039;ın buna cevabı &amp;quot;Urfa&#039;ya ölmeye geldim&amp;quot; oldu. Ramazan&#039;ın 25. gecesine karşılık gelen 23 Mart 1960 gecesi vefat etti. Büyük bir kalabalıkla kılınan cenaze namazından sonra Urfa&#039;daki Halil İbrahim Dergâhına gömüldü. Gömüldüğü yer aslen 1952 senesinde Şeyh Müslim Hafız Efendi&#039;nin Mevlid-i Halil Camii avlusunun kuzey tarafına yaptırdığı ve &amp;quot;sahibi yakında gelecek&amp;quot; dediği türbe yeriydi. Ancak Bediüzzaman vasiyetinde kabrinin gayet gizli, bir iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmediği bir yerde olmasını ve kabrinin ziyaret edilmesi yerine uzaktan Fatiha okunmasını beyan etmişti. Vefatından 3,5 ay sonra, 12 Temmuz 1960&#039;ta, 27 Mayıs ihtilalini yapanlar tarafından kabri kırılarak açıldı ve kardeşi Abdülmecid Nursi&#039;den zorla alınan muvafakatname ile galvanizli bir tabut içinde uçakla Afyon askeri havaalanına, oradan da arabayla bilinmeyen bir yere götürülerek kardeşi Abdülmecid&#039;in de hazır bulunduğu ortamda gömüldü. Gömüldüğü yerin daha sonra Isparta Doğancı mezarlığı olduğu ve tabutla gömüldüğü yıllar sonra anlaşılmış ve talebeleri kabrini buradan bilinmeyen bir yere nakletmişlerdir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Urfa&#039;da Risale-i Nur ile İman Hizmetlerinin Başlaması&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların birinci talebesi Hulusi bey Mondros mütarekesinden sonra Viranşehir ile Urfa ortasında bir kamp kurarak Urfa&#039;daki Fransızların Mardin&#039;in Ermeni ve Hıristiyanlarıyla muhaberelerini kesmek ve aynı zamanda Urfa&#039;nın kurtuluşunda çalışan kimselere harp usulunü bilen adam yetiştirme hizmetlerinde bulunmuştu. 1948-49&#039;da Albay rütbesiyle Kars&#039;dan Urfa Askerlik Şubesine tayin olduğunda Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlattı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Mevlana Halid-i Bağdadi&#039;den kendisine ulaşan müceddidlik cübbesini iki kat yatak, bir portatif somya, büyük bir sandık dolusu en kıymetli ve hususi el yazma, müsahhah Nur kitapları ile birlikte 1951 sonlarında Urfa&#039;ya gönderdi ve kendisinin de yakında Urfa&#039;ya geleceğini söyledi (fakat ancak vefatından 2 gün önce gelebilmiştir).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman talebesi Ceylan Çalışkan&#039;ı iman hizmeti için 1950&#039;de 6 aylığına Urfa&#039;ya gönderdi. 1951 yılı içinde talebesi Abdullah Yeğin&#039;i Ceylan Çalışkan&#039;ın yerine Urfa&#039;ya Nur hizmeti için gönderdi. Bu sıralarda yakın talebelerinden [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]] PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulundu. Daha sonra talebesi Hüsnü Bayramoğlu&#039;nu da yanlarına gönderdi. Böylece Bediüzzaman&#039;ın 3 talebesi Urfa&#039;da 1,5 sene kadar kaldı. 1953 başlarında Urfa&#039;da Nurculuk yapmak, çocuk okutmak vesaireden tevkif edildiler ve Urfa hapishanesinde 40 gün kadar yattılar. Türkiye&#039;de Nurculuk dosyalarını birleştirmek isteyen Isparta savcılığının sevkiyle Urfa&#039;dan Isparta&#039;ya götürülüp Isparta&#039;da 2 ay kadar hapis kaldılar. Tahliyeden sonra İstanbul&#039;da Üstad&#039;ın yanına gittiler. Bediüzzaman Abdullah Yeğin ile Hüsnü Bayramoğlunu 1953 yılı yaz aylarında tekrar Urfa&#039;ya gönderdi. Bu arada Risale-i Nur&#039;u çoğaltmak için İnebolu ve Isparta&#039;da kullanılmaya başlanan teksir makinelerine ilave olarak talebesi Abdülkadir Badıllı&#039;nın gayret ve maddi fedakarlığıyla Urfa&#039;ya da bir teksir makinesi alındı.&amp;lt;ref name=&#039;a&#039;&amp;gt;Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı&amp;lt;/ref&amp;gt; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bu Konu Hakkında Risale-i Nur&#039;daki Derslerin Özeti==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman talebesine yazdığı bir mektupta Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i Nuriye&#039;nin ileride teşekkül etmesini kuvvetle ümit ettiğini belirtmiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;nın taşıyla toprağıyla mübarek olduğunu ve hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmünde olduğundan Nurların Urfa&#039;da yerleşmesi halinde o üç memlekette intişarına vesile olacağını söylemiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;ya gönderdiği genç talebelerinin (Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram) 1953&#039;te Urfa&#039;da Nurculuk yapmak ve çocuk okutmak gibi sebeplerle mahkemeye verildiklerinde yaptıkları savunma &amp;quot;Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&amp;quot; başlığıyla Nur Çeşmesi adlı küçük kitapta yer alır.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;yı kendi öz vatanı Nurs gibi sevdiği ve ahalisine akrabası gibi dua ettiği için oraya talebelerini gönderdiğini, Urfa ve havalisine doğum yeri olan Nursdan ziyade ehemmiyet verdiğini ve bazı mühim sebepler olmasaydı hayatının son kısmını orada geçirmek istediğini söylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bilgiler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Diğer İsimleri:&#039;&#039;&#039; Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İnşa/Kuruluş Tarihi:&#039;&#039;&#039; MÖ 10.000 seneleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Niteliği:&#039;&#039;&#039; Şehir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Yüzölçümü (km2):&#039;&#039;&#039; 20.000 (Şanlıurfa vilayeti)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kıta:&#039;&#039;&#039; Asya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Ülke:&#039;&#039;&#039; Türkiye&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Vilayet/Eyalet:&#039;&#039;&#039; Şanlıurfa &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İlçe/Kasaba:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Mahalle/Köy:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Harita konumu:&#039;&#039;&#039; [https://maps.app.goo.gl/3PPDDyDDgzZ9GgFfA]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Nurpedia Haritası Konumu:&#039;&#039;&#039; [https://www.google.com/maps/d/u/1/edit?mid=1VylFzlFJnLWKSm5J4fdWFrN-JxPgHAQ&amp;amp;ll=37.12176027602784%2C38.61115058115234&amp;amp;z=12]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#1|{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#3|{{Arabi|اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık, fedakâr kardeşimiz Hacı Ali!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gönderdiğiniz kıymettar ve bilhassa Hazret-i Üstadı pek çok sevindiren mektubunuzu aldık. Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, bu zamanda kâfidir. On sene medresede okuyanlar, Risale-i Nur’la bir senede aynı istifadeyi ettiklerine şahit, binler ehl-i ilim var. Madem Hacı Kılınç Ali bir buçuk sene bütün Risale-i Nur eczalarına sahip çıkmış, kısmen okumuş; nazarımızda yirmi senelik bir Nur talebesidir. Ben her sabah haslar içinde onun ismiyle bütün manevî kazançlarıma, defter-i a’maline geçmek için hissedar ediyorum. Öyle ise o da bütün hayatını Risale-i Nur’a vermeye mükelleftir. Demek, şimdiye kadar Camiü’l-Ezhere gitmeye muvaffak olmaması ehemmiyetli bir hikmet içindir ki Nurlar ona kâfi imiş. Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan [[Urfa]]’da bir medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz. Kılınç Ali ile beraber Eski Said’in gayet kıymettar bir talebesi olan Şam’daki Molla Abdülmecid, Urfa’daki Nur’un talebelerinden Seyyid Salih ve onun yanına giden Nur’un fedakâr bir talebesiyle muhabere etsinler. Ben hem Molla Abdülmecid’e hem Hacı Ali’ye hem Şam’daki Risale-i Nur’la alâkadar olanlara pek çok selâm ediyorum. Ve dualarını ve o mevki-i mübarekede bana dua etmelerini rica ediyorum.” dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, kahraman kardeşimiz Hacı Ali; Hazret-i Üstad daima sizin fedakârlığınızı izhar buyuruyorlar. Biz de sizi tahsinlerle tebrik ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın hizmetinde bulunan kusurlu Sungur, [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]], Ziya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Birinci_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#17._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Râbian: Gerek Hüsrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. [[Urfa]]’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallah onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâmisen: Reisicumhurun nutkundan gelen müjdeli istihracın tahakkuk etmesini eltaf-ı İlahiyeden niyaz ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâdisen: Nur’un neşri ve fütuhatı için Rahîm ve Kerîm Rabb’imiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız lillahi’l-hamd devam ediyor. Akşamları Nurlu cemaatten mürekkeb fakirhanemize gelen cemaate tedrisat-ı Nuriyede devam olunuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: “Büyük Doğuculuk siyasî bir teşekkül müdür?” diye sordum. “Evet” dedikleri için “Sizin yalnız imanî ve Kur’anî mesaildeki müşküllerinizi ve izahını arzu ettiğiniz noktaları Risale-i Nur’un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuurum taalluk etmeden Risale-i Nur dairesinde istihdamdan ibarettir. İman ve Kur’an meselelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigal edemem.” mealinde cevap verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur’anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim. Malatya, Urfa, Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizane yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesai-i Nuriyem böyledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhibb-i muhlisiniz Hulusi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#1._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Çok muhterem kardeşimiz Salih,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız sana ve iki dindar ve hakiki milletvekillerine çok selâm ve dua eder, sana ve onlara “Bin bârekellah” der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben çok zaman evvel bekliyordum ki [[Urfa]] tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sahip olmaya çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki Seyyid Salih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havalinin çok kıymettar ve hamiyetkâr ve dindar iki milletvekili Nurlara sahip çıkmaya başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar tarafından istedikleri halde, ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Seyyid Salih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşâallah Kur’an ve imana tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehra ve Mısır’daki Camiü’l-Ezherin küçük bir numunesi haline getirmeye vesile olmaya ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiyenin bir numunesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlahiyeden ümit ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem madem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise [[İbrahim (as)|İbrahim Halilullah]]’ın bir menzilidir. İnşâallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz-ı hürmet ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur hizmetinde bulunan kardeşiniz Ziya ve Mehmed&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah dua ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana dua etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#13._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Nur Kahramanı Hüsrev’in Bir Mektubudur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlem-i İslâm merkezlerindeki mübarek Müslüman kardeşlere!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sizleri, bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Eserleriyle fuhûl-ü ulemanın ve fuhûl-ü müfessirînin en yükseği olan Bedîüzzaman Hazretlerine, kıymettar ve mübarek bir mücahid âlim tarafından yazılmış olan bir tebriği takdim etmiştik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bedîüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdığı cevabî mektuplarında o kıymettar, bînazir Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiş ve Anadolu’da Kur’an ve iman kahramanlarının halefleri olan Nurcularla, Arabistan’daki hakikat-i Kur’aniyeye müteveccih İslâmları, iki kardeş olarak hizbü’l-Kur’an’ın dairesi içinde çok saflardan iki mütevafık ve müterafık saf teşkil ettiklerini müjdelemiş ve o mü’min kardeşlerimizin Risale-i Nur’la ciddi alâkalarıyla beraber, bir kısmını Arapçaya tercüme edip neşretmek niyetlerinizden fevkalâde memnun olduklarını ve mübarek İslâm cemaatlerinin [[Urfa]]’daki Nur şakirdleriyle ve Nur eczalarıyla himayetkârane alâkadar olmasını yazmaklığımızı bizlere emretmiş bulunuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Nur_Kahramanı_Hüsrev’in_Bir_Mektubudur|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Isparta’daki Hayatından Muhtelif Safhalar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]] ve Diyarbakır’daki faal Nur talebeleri birer medrese-i Nuriye kurdular. Risale-i Nur’u her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemaate okumak suretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe-i ulûmun şerefini ihya ettiler. Şark havalisinde büyük hizmet-i imaniye îfa olundu. Bir aralık Diyarbakır’da orada Nurlarla imana ve Kur’an’a hizmet eden [[Mehmed Kayalar|faal bir Nur talebesi]] aleyhine dava açıldı, beraetle neticelendi; mü’minlerin sürur ve minnettarlığına vesile oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların Neşri: Anadolu’nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa medrese-i Nuriyeleri yalnız bulundukları muhitte değil, çok geniş bir sahada hizmet-i imaniyede bulundular. Bu hizmetleri yalnız bir kişi değil, bir merkez değil, yalnız malûm şahıslar değil; hizmet-i Kur’aniye olduğu için pek çok vecihlerde, pek çok zatlar tarafından îfa edildi. İsmi bilinmeyen nice hâlis talebeler, sadık mü’minler, bu hizmet-i kudsiyede çalıştılar, nur-u Muhammedî’nin yayılmasına gayret ettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Isparta’daki_Hayatından_Muhtelif_Safhalar|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem Hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müsaadenizle bir iki maruzatımı mecburen söyleyeceğim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi bu vatanın her tarafında ve âlem-i İslâm’ın hattâ diğer ecnebi memleketlerinin mühim merkezlerinde Kur’an namına intişar etmiş ve milyonlarla kimselerin imanlarını taklitten tahkike çevirmiş ve bu millete en kıymetli ve büyük tesirini feyizli dersleriyle ispat etmiş, Kur’an’ın nuru Risale-i Nur’un neşretmemesi ve bizim gibi hayatı tehlikede, imansızlık ve dalalet vâdilerinde koşan bîçarelerin okumaması için dinimizin gizli düşmanları olan komünist veya tabiiyyun olan farmasonlar türlü desiselerle adliyeleri ve hükûmetleri şaşırtmak için çok çalıştılar. Kaç defa Nurları okuyan mübarek talebeleri ve başta dâhî bir mütefekkir ve kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’yi mahkemelere verdirdiler. Eskişehir, Isparta, Denizli, Ankara, Afyon, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri… Neticede gizli ders, tarîkatçılık, cemiyet kurmak gibi ittihamların tamamen hilaf-ı hakikat olduğu ispat edilerek beraetler verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahkemelerce tebeyyün etti ki: Risale-i Nur serâpa İslâmiyet, Kur’an, iman hakikatlerinden ibarettir ve Nur talebeleri Kur’an’a kopmaz rabıtalarla bağlanmışlardır. Dini hiçbir şahsî, dünyevî, süflî menfaatlere âlet etmedikleri ve sadece rıza-yı İlahî için çalıştıkları güneş gibi tezahür etti. Çünkü Risale-i Nur bin seneden beri İslâmiyet aleyhine ve insaniyet zararına tahribatçı, küllî cereyanlara karşı sarsılmaz delil ve hüccetlerle tam mukabele edip din düşmanlarının temellerini dağıtıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte biz de bizim ebedî hayatımızı ve ebedî saadetimizin anahtarı imanımızı bu dalalet asrında bize kazandıran Risale-i Nur’u okurken ve yazdıklarımızı tashih ederken sanki dinsiz, komünistlerin saçma ve düzmece zehir saçan evraklarını okuyormuşuz gibi yakalanıp mahkemeye veriliyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Masum dindarların aleyhinde olan dinsiz komünistler hem etrafa evham vererek bizim gibi gurbette, yalnız dersleriyle alâkadar, siyasetten hattâ dünyadan habersiz iki üç talebenin birkaç kişi yanına gelip gitmesiyle ve onların kendi derslerini bir iki kişinin dinlemesiyle hem bizi hem adliyeyi hem zabıtayı manasız meşgalelerle uğraştırıyorlar. Her asırda en az üç yüz elli milyon mensubu bulunan, milyonlarla hâfızların lisanında her zaman tekrarlanan Kur’an’ımızın emsalsiz tefsiri Risale-i Nur talebeleri olan bizleri, hayatımızdan daha çok sevdiğimiz imanî derslerimizden mahrum etmek istiyorlar. Habbeyi kubbe yaparak, formalitelere uydurarak, bir isim takarak, lastikli bir kanun maddesine rast getirip bizi kanunen mes’ul göstermek istiyorlar. Fakat âdil, vicdanlı hâkimler neticede hakikati meydana çıkarıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: Bu son defa Afyon Mahkemesi dört sene devam ettiği halde, sonunda zaten serbest olan Risale-i Nur yine serbest bırakıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün yüksek makamlara verilen Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî’nin müdafaasından bir küçük parçası şu ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Haşirdeki mahkeme-i kübraya bir arzuhaldir ve dergâh-ı İlahiyeye bir şekvadır ve bu zamanda Mahkeme-i Temyiz ve istikbaldeki dârülfünunların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
… Ben de otuz kırk sene hayatımı bilenleri ve Nur’un binler has şakirdlerini işhad ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngiliz’in Başkumandanı İslâm içinde ihtilaf atıp hattâ Şeyhülislâmı ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilafçı, ittihatçı fırkaları birbirine uğraştırmasıyla ve Yunan’ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvat-ı Sitte” eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab ve neşretmekle o kumandanın dehşetli planını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara’ya kaçmayan ve esarette Rus’un Başkumandanının idam kararına ehemmiyet vermeyen ve 31 Mart Hâdisesi’nde sekiz taburu bir nutukla itaate getiren ve Divan-ı Harb-i Örfîde, mahkemedeki paşaların; sen mürtecisin, şeriat istemişsin diye suallerine karşı idama beş para ehemmiyet vermeyip “Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise bütün cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciyim ve şeriatın bir tek meselesine ruhumu feda etmeye hazırım.” diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevk edip idamını beklerken beraetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken ve onlara teşekkür etmeyerek “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da Divan-ı Riyasette M. Kemal ona hiddetle dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyan edesin, sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilaf verdin.” Ona karşı “İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir… Hainin hükmü merduddur…” diye kırk elli mebusun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri alan ve altı vilayet zabıtası ve hükûmeti asayişin ihlâline dair bir tek madde kaydetmeyen ve yüz binlerle Nur şakirdlerinin hiçbir vukuatı görünmeyen, hiçbir şakirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslah eden ve yüz binler nüsha Risale-i Nur’dan intişar etmekle beraber menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmi üç sene hayatının üç hükûmet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur’un kıymetini bilen yüz bin şakirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle ispat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazip edenlere beddua etmeyen bir adam hakkında “Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, öyle ise suçludur.” diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler, yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i kübrada hesabını verecekler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir İslâm kahramanı ve bu asrın ve istikbalimizin bir hidayet serdarı ve eşine rastlanmayan İslâmiyet fedaisi Bedîüzzaman’ın eserlerini okumak; dinsizlerin, komünistlerin, imandan bîhaberlerin elbette işine gelmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız Bedîüzzaman’ın beyanı ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur koca bir cennetin fiyatı olacak bir servet ve hayat-ı ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve hakikate muarız bütün feylesofları ilzam edip hayrette bırakacak bir keşfiyattır. Risale-i Nur sahabe-i kiramın âlî seciyesini ve Hazret-i Peygamber (asm) nurani meşrebini beyan eden bir nur ve feyiz hazinesidir. Risale-i Nur bu asırda Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesi; hakiki, yüksek ve parlak bir tefsiridir. Risale-i Nur şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğunu yüz binlerle kimseler tarafından idrak ve tasdik edilen bir eser külliyatıdır. Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikatü’l-hakaike yol açmış cadde-i kübra-i Kur’aniyedir. Bunun içindir ki Avrupa’nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerh edilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hakikatler içindir ki Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaşımla tashihat yaparken yakalanıp müsadere edilen, Denizli’de beraet eden ve Temyiz’in de tasdik ettiği büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin bir yerinde, kâinat Hâlık’ını ve sahibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zatın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitap, bizim Hâlık’ımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel manevî i’caz-ı Kur’aniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri gördü ve Risaleti’n-Nur bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki onun üstadı ve menbaı olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniye olan [[Yirmi Beşinci Söz]] ve [[On Dokuzuncu Mektup]]’un âhiri Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki kim görmüş ise değil tenkit ve itiraz belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte muhterem heyet-i hâkime! Madem hakikat budur. Ben de Üstadım gibi derim: “Madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem gözünü kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar. Ve madem cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz talebeler Risale-i Nur’un güneş gibi hakikatlerine karşı gözümüzü kapayamıyoruz…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakikat-i Kur’aniye güneşi ise üflemekle sönmez. Nurlananlar da Nur yolundan hiçbir beşerî kuvvetle dönmez. Gizli din düşmanlarımız zabıtayı, hükûmeti, adliyeyi iğfal etmeye çalışanlar dünyamızı başımıza ateş yapsalar Nurları okuyacağız ve yazacağız. İnşâallah adalet namına hareket edenleri, o müfsidler aldatamayacaklardır. Diğer mahkemelerde hak namına adalet için çalışanların Kur’an’ın lemaatı ve tereşşuhatı olan ve beşeri gaflet sersemliğinden ikaz eden Risale-i Nur’u serbest bırakmaları gösteriyor ki zikrettiğim gibi bu asrın Kur’an dellâlı olan Risale-i Nur’a herkesin çok büyük ihtiyacı vardır. Ve Risale-i Nur şahsî, süflî, dünyevî menfaatlere âlet olamıyor. Bizim gibi masum dindarlara musallat olanlar ve onları imanî derslerinden ayırmayı tevehhüm edenler, laiklik prensibini dinsizliğe ve komünizme âlet etmek isteyenlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asrımızın dâhîsi büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile: Ekser-i enbiyanın Şark’ta ve Asya’da zuhurları ve ağleb-i hükemanın Garp’ta ve Avrupa’da gelmeleri kader-i ezelînin bir işaretidir ki Asya’da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen Asya’da hüküm süren, dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Hakîm, bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El-iyazü billah, Kur’an küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak; akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebep olmak akıldan uzak değildir. Evet Kur’an, ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zincirdir, bir hablullahtır. Cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur’an-ı Azîmüşşan’ın hakiki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmi sekiz seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlahiye ve sönmez bir mu’cize-i Kur’aniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vazgeçirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bütün bu cerhedilmez hakikatlerden sonra, yine evet Risale-i Nur’la meşguliyete dünyada hiçbir âdil mahkeme suç diyemez. Fakat size bir ad takıp bir bahane ile işkence yapmak istiyorlar, denilse: Ben de derim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kadıoğlu Camii mevkiinde mukim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Abdullah Yeğin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizlere yapılan gizli mektep zan veya ittihamı bütün bütün hakikat hilafınadır. Çünkü bulunduğumuz cami önünde çeşmeler var, buraya ve camiye günde iki yüz kişinin gelmesi, böyle bir yerin gizli olamayacağı, çocukların dahi bileceği bir hakikattir. Hem bizim şehrin en işlek bir yerinde kalmamız gösteriyor ki gizlilikle ve gizli şeylerle alâkamız yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mektep açmışsınız sözü de büsbütün yanlış bir şâyiadır. Bunu işitenler gülüyorlar. Biz Kur’an-ı Kerîm’in gayet parlak ve yüksek tefsiri Risale-i Nur’a çalışan talebeleriz. Evet, aslâ inkâr etmeyiz. Biz okurken gelip dinleyenler oluyor, bu bir mektep midir? Şahitlerin görüşleri doğrudur fakat hükümleri yanlıştır, hakikat hilafınadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz o gün arkadaşımla kendi elimizle yazdığımız iki adet Âyetü’l-Kübra Risalesi’ni tashih etmek için beraber okuyorduk ve o iki arkadaş da dinliyordu. Bu vaziyette, sanki komünistlerin ve dinsizlerin eserlerini okuyormuşuz gibi hem adliyeyi hem zabıtayı hem mahkemeyi bizimle meşgul ederek bir bahane ile mahkemelere sevk ettiriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sizlerin de bildiğiniz gibi Urfa’nın ekseri evlerinde dinî bir kitabı, biri okuyup diğerleri dikkatle dinliyorlar. Hem bir yerde, yasak olmayan bir eseri okuyup başkalarının dinlemesiyle bir mektep mi açılmış olur? Sadece kitap okumak ve dinlemekten ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu vaziyetten anlaşılıyor ki biz yalnız bu asırda Kur’an’ın yüksek ve parlak bir tefsiri ve kâinatta en yüksek olan iman hakikatlerini beyan eden Risale-i Nur’u okuyoruz. İmanî ve İslâmî kitapları okuyup dinlemeye tedrisat süsü vermek, kuvvetli bir icbarla üzerimize mektep açmışsınız etiketini yapıştırmaya gayret etmek olduğunu; bizim masum, dindar, iman ve âhiretiyle meşgul olan gençler olduğumuzu herkesin bildiği gibi sizce de malûmdur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem dâhî mütefekkir Üstadımız Bedîüzzaman otuz seneden beri siyaseti terk etmiş {{Arabi|اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ‌}} demiş ve talebelerine de “Biz imanın cereyanındayız, gayemiz rıza-yı İlahiyedir, siyasî cereyanlara girmeyiniz.” diye ders verdiğinden hiçbir siyasî ve dünyevî süflî şeylerle alâkamız yoktur. Hem altı vilayetin zabıtası, Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî hakkında: “Bedîüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri imanla kafalara bir yasakçı bırakıp emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar.” diye rapor vermişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizim bütün okuyup yazdığımız ve daima meşgul olacağımız Risale-i Nur, bütün mahkemelerde beraet etmiş ve sırf İslâmiyet ve iman ve Kur’an hakikatlerinden ibaret olduğu güneş gibi tezahür ederek kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Son Afyon Mahkemesinde bütün kitap, risale ve mektupları iade etmeye ittifaken karar vermişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur: Yüz otuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur’aniyeyi mezc ve telif ederek, bu asra kadar hiçbir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatçe, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika’ya kadar inkişaf etmiş. Müellifi büyük İslâm dâhîsi Bedîüzzaman Said Nursî Risale-i Nur hakkında şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, manevî hakikatleri ve iman ilmini Avrupa’nın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken ispat eder. Risale-i Nur, hal ve istikbalin ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevap verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. Risale-i Nur’da başka eserlerden nakil yoktur, Kur’an’ın mu’cize-i maneviyesidir. Risale-i Nur, yüz manevî keşfiyatı hâvi ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır. Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. Risale-i Nur, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüz binlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un gayet hârika bir cüzü olan Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin beyanı vechiyle: Madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Bir saadet-i ebediyenin, bir hayat-ı bâkiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan imanı sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’la mübareze edilmez, o mağlup olmaz, yirmi senedir en muannid feylesofları da susturuyor. (Şimdi yirmi sekiz sene oldu.) İman hakikatlerini güneş gibi gösteriyor, bu memlekete hükmeden onun kuvvetinden istifade etmek gerektir. Risale-i Nur, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Onun talebeleri başkalara benzemezler, mağlup olmazlar. Risale-i Nur’u mağlup edebilmek için kâinatı elinde tutan bir kuvvet lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Risale-i Nur dünyevî işlere, şahsî ve süflî menfaatlere âlet olamaz. Güneş gibi hakikat-i imaniye ve Kur’aniye yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi o hakikati tanıyan, Risale-i Nur’u değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Risale-i Nur’un vazifesi ise hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatleriyle gayet kat’î ve en mütemerrid zındık feylesofları da imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’an’a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur’u hiçbir şeye âlet edemeyiz ve bilfiil öyleyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin seneden beri Kur’an’ın bayraktarı ve mücahidi ve âlem-i İslâm’ın kahraman mücahidi olan ve Kur’an’ı cihanın cihat-ı sittesinde ilan eden necip ve mübarek kahraman ecdadımızın evlatlarını nur-u imandan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefahir-i âliyesine zıt olarak maddî ve manevî helâketlere maruz bırakmak olan dehşetli sû-i kasdlara ve o kahraman ecdadın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrum etmek olan dehşetli dinsizlik telkinlerine karşı; Kur’an-ı Kerîm’in on dördüncü asr-ı Muhammedîdeki (asm) aziz dellâlı ve bu asrın bir hidayet medarı ve bu müthiş zamanın müthiş zulümatına karşı Nur-u Kur’an’la mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur’un yüz binler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur’anî tesis eden muhteşem kahramanı Bedîüzzaman Said Nursî ve yüz bin başlar feda oldukları hakikate başımız dahi feda olsun diyerek nur-u İslâm’ı söndürmek ve nur-u imanı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden; istibdatlara, icbarlara karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza ve şeref-i imanı âleme ilan eden, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan kalb-i münevverlerine gelen ve iman hakikatlerini güneş gibi parlak delil ve hüccetlerle ispat eden ve Risale-i Nur’la dinsizlik, dalalet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silah edip vatan ve millet ve İslâmiyet’e hıyanet etmem ve hakikat-i Kur’an’a feda olan bu başı zalimlere eğmem.” diyen ve ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dava ettiği gibi bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bedîüzzaman ve Risale-i Nur’dan bizi uzaklaştıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur. Hem Risale-i Nur iki hayatımızın halâskârı ve sermaye-i ömrümüz ve gaye-i hayatımızdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar eğer mümkün olsa derimizi kâğıt ve kanımızı mürekkep yapıp yine Risale-i Nur’u yazacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime bilsinler ki: Halife-i rûy-i zemin Hazret-i Ömer (ra) hilafeti zamanında âdi bir Hristiyan ile birlikte mahkemede muhakeme oldular (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu hakikati Üstadımız İstanbul Adliyesinde beyan etmiştir.&amp;lt;/ref&amp;gt;). Halbuki o Hristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki: Adalet hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirlik güdemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bunun içindir ki mahkemede kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i imandan bütün gelenler maziye gidenlere mağfiret dualarıyla ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binaen Denizli Mahkemesinde demiştim: Mahkeme-i haşirde milyarlar ehl-i imandan davacılar tarafından, Kur’an hakikatlerine hizmet eden Nur talebelerini mahkûm ve perişan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Serbestiyet kanunlarıyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cemiyetlerine müsamahakârane bakıp ilişmediğiniz halde; vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan, vatandaşları ölümün idam-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan Risale-i Nur talebelerini hapisler ve tazyiklerle perişan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa ne cevap vereceksiniz, biz de sizlerden soruyoruz diye o zaman onlara demiştim, o zaman o insaflı ve adaletli zatlar bizi beraet ettirdiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Hâkimler! Bu âlî hakikatlere rağmen bize deseniz ki sizi mahkemeye sevk ettirmek ve biçilmiş bir kaftan giydirmek istiyorlar. Bu takdirde şu âyet-i kerîmenin kale-i kudsiyesine iltica ediyorum: {{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesinde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsnü Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır_(2)|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Vukufsuz Ehl-i Vukufa Cevap&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Medar-ı hayret bir taarruzdur ki; kırk küsûr sene (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu cevap 1953 senesine aittir. (Naşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;) evvel yazılmış ve mükerreren tab&#039; edilmiş bir meseleyi, [[Urfa]] Ehl-i Vukufu bütün bütün yanlış mânâ vererek; hem güya bu sene yazılmış diye bir propağanda namı vermişler. O mesele de budur:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eski Harb-i Umumi&#039;nin bidayetinde ve içinde, o harpte müttefikimiz olan Alman&#039;la alâkamızı kırmak ve Garplılaşmak perdesi altında bir purutluğa, yani siyaseti dinsizliğe alet yapmaya çalışan bazı münafıklar diyordular ki: &amp;quot;Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dinimize zarar verecek...&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de o zaman demiştim: &amp;quot;Sosyalistlik İslâmiyete ilişemez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat Garblılaşmak, İngiliz ve Fransızın medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenalıkları iyiliklerine galebe eden böyle medeniyet; bizim müttefikimiz olan Almanın sosyalistliği dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyorum&amp;quot; diye o zaman demiştim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte mes&#039;elenin hakikati bu iken, kırk sene evvel bu mes&#039;ele yazılmış ve neşredilmiş, kimse ilişmemiş ve mahkemelerde beraat görmüşlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi hasta olduğum için, müdde-i umumî ifademi almaya yanıma geldi ve dedi ki: &amp;quot;Urfa&#039;daki ehl-i vukuf Hutbe-i Şamiye&#039;nin zeylindeki vecizelerden, &amp;quot;sosyalistlik Garbî medeniyetlere müreccahtır&amp;quot; diye olan kelimesine bolşevikliğin lehinde bir propaganda yapılıyor&amp;quot; demişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim. Bolşeviklik ayrı, sosyalistlik ayrıdır. Sosyalist Alman nerede? Komünist Rus nerede? Hem bu kadar mânâsız, kırk küsür sene evvel yazılan bir meseleden dolayı Nur&#039;un Urfa&#039;daki üç kahraman talebelerini hapsettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine müdde-i umumî dedi ki: &amp;quot;Ehl-i vukuf bir cümleyi daha medar-ı mes&#039;uliyet yapıyor, o da: Sizin M. Kemâl&#039;e &#039;Kemal, namaz kılmayan haindir&#039; dediğindir.. Hem: Namaz kılanlarla kılmayanlar arasına bir tefrika sokuyor. O halde suçludur.&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim: &amp;quot;Yüzer ayât-ı Kur&#039;âniyede müslümanlar için en büyük hakîkat, imandan sonra namaz olduğunu mükerreren emrediyor. Hem o zaman Meclis-i Meb&#039;usanda benim M. Kemâl&#039;e bu sözü söylediğim halde, o bana ilişmediği ve itiraz etmediği halde; otuzbeş sene sonra böyle vukufsuz ehl-i vukufun yanlış raporlarıyla Nur&#039;un kahraman fedailerine ilişmek, bence Rus hesabına bir propagandadır veya Rus hesabına propagandaya alet olmuşlardır ki, Kur&#039;ânın hakâikiyle Komünist Rus&#039;a cephe alan ve tam mücadele eden dinin fedailerine ilişiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said-i Nursî &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Vukufsuz_Ehl-i_Vukufa_Cevap_(Asar-ı_Bediiyye)|Asar-ı Bediiyye]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
HAZRET-İ ÜSTAD&#039;A MERSİYE ŞEKLİNDE BİR HİTABE&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kutlu olsun, mutlu olsun sana ol âlî makam,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fitnenin narı hemen oldu sana berd ü selâm&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&#039;nın topraklarında değildir Üstadımız&amp;lt;ref&amp;gt;Bu şiir, Üstadımızın irtihalinin hemen akibinde yazıldığından ve henüz Üstadımızın kabr-i pürmünevverleri vahşî canavarların saldırısına uğramamış olduğundan, kerametkârane bir nevi îma-i ihbarîden hâlî değildir gibi bana geliyor. (Nâşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pek sıcak kardeşlerin kalbindedir serdarımız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Kızıl_İcazdan_Bazı_Parçalar_(Mesnevi_Badıllı)#HAZRET-İ_ÜSTAD&#039;A_MERSİYE_ŞEKLİNDE_BİR_HİTABE|Mesnevi-i Nuriye (Badıllı)]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Diğer Bahisler===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hususi muhabere mektuplarından:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Bu mektuplar 1951-1960 arası Üstad&#039;dan Urfa&#039;ya gelen mektuplarındandır)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;... Ben Urfa&#039;ya eskiden de varmışım. Urfa&#039;lılarla çok alâkadarım. Hatta burada (Emirdağında) kalmamın bir sebebi de, burada Urfa&#039;lıların bulunmasıdır. Urfa halkını çok sevdiğim için, Hüsnü&#039;yü oraya gön derdim ve onların hatırı için Hüsnü&#039;ye bu kadar zahmetler çektirdim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;yı kendi öz vatanım Nurs gibi sevdiğim ve ahalisine akrabam gibi dua ettiğim için, oraya talebelerimi gönderdim. Yoksa vilayat-ı şarkiye umumen Nur talebesidir. O mübarek Urfa halkına çok selâm ve dualar edip dualarını beklerim...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başka bir mektubundan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Rabian: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Ben Urfa ve havalisine meskat-ı re&#039;sim olan Nursdan ziyade ehemmiyet veriyorum. Bazı esbab-ı mühimme olmasaydı, ahir hayatımı orada geçirecektim. İnşaallah hayatta kalsam belki ona da muvaffak olurum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben nasıl Nurs köyünü, sağ ve ölü umumen duama alıyorum.. Urfa&#039;yı da sağ ve ölü umumen duamdadır Hatta nerede bir Urfa&#039;lı bana rastgelse, bir akrabam nazarıyla bakıyorum. Hususan orada Medrese-i nuriyeyi himaye eden alimlere çok minnettarım. Ben de o zatlara itimaden iki hâs talebemi orada bırakıyorum...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir başka mektuptan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Hamisen: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Madem Urfa halkı benim manevî evlâdlarım ve talebelerime himayet ve şefkatle samimi alâkadardırlar. Urfa halkının hatırı için bir mani’ olmazsa, Urfa&#039;ya veya yakınına gelmek arzum var, İstiyorum. Fakat ne vakit kısmet olsa... Hem Abdullah. Hüsnü gibi evlâdlarım aynı Ceylan ve [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] gibi olduklarından, onları yanıma alacaktım. Madem Urfa halkı bu derece samimi ve hamiyetkârdırlar. O kadar sevdiğim evlâdlarımı Urfa halkına veriyorum. Urfa halkına minnettarlığımı ve teşekkürlerimi beyan etsinler. Hükûmet ne yapsa, Urfa halkının hatırı için helâl ediyorum.” dedi ve sizin Urfa&#039;da kalmanızdan ruhu rahat etti.. Hem lüzum var.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Kaynak: Mufassal Tarihçe-i Hayat, A. Badıllı)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;daki Diğer Alakalı Yerler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Ölüm Belgesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Ölüm Belgesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Urfa.jpeg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Saidnursi mezar1.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said nursi makamı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yerin (makam) bugünkü hali&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman Çeşmesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamının yanındaki çeşme&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Makam yazısı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamında yer alan açıklama&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Naaşın nakli için kardeşinden zorla alınan muvafakatname.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Naaşının Urfa&#039;dan nakli için kardeşi Abdülmecid Nursi&#039;den zorla alınan muvafakatname&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Urfa&#039;daki kabirden naaşın çıkarıldığına dair resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Urfa&#039;daki kabrinden çıkarıldığına dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Isparta nakil resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Isparta&#039;ya nakline dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;T.C. Urfa C. Müdde-i Umumiliği&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sayı: 2293 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa: 23.3.960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok aceledir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TEREKE HÂKİMLİĞİNE - URFA&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
21.3.1960 günü vilayetimize gelerek İpek Palas otelinin 20 nolu odasına inen Said-i Nursi&#039;nin 23.3.960 günü saat 10&#039;da kendi eceliyle vefat ettiği Urfa Emniyet Müdürlüğünün 23.3.960 tarih ve 1 sayılı yazısıyla bildirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TİM.11O&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adı geçenin sahipsiz bulunması hasebiyle yedindeki eşyasının hâkimliğinizce tesbit ve gereğinin ifası rica olunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
C. Müdde-i Umumisi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pertev Savaşçıoğlu&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke hâkiminin otele gelerek Üstad&#039;ın cenazesi başında tesbit ettiği eşya ve aldığı kararı da şöyledir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
T.C. URFA TEREKE HÂKİMLİĞİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Esas: 1960/1&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kâtip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyalar yed-i emin olarak [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] Gündûzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildiğ&#039;inde kendileri bugün hâkimliğimize müracaatla müteveffanın yegâne vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda bulunan Arapça öğretmeni Abdülmecid Ünlükul&#039;un olduğunu bildirerek eşyanın oraya gönderilmesini taleb ettiler. G.D. mütevaffanın yakınlarının beyanına göre vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda Abdülmecid Ünlükul&#039;un olduğu beyan edildiğinden, mumaileyh müteveffanın yegâne varisi olup olmadığı tesbit edilerek, kendisinden başka vârisi yoksa eşyaların nüfus kaydı veya veraset ilâmı mucibince kendisine ödenmesi için Konya tereke hakimliğine müzekkere yazılmasına, eşyaların mezkûr hakimliğe gönderilmesine karar verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
26/3/1960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyaların Konya Tereke Hâkimliğine 26.3. tarihinde 741, 742, 743, 744, 745, 746 numaralı posta makbuzuyla gönderildiği, posta masrafı olarak üç bin dörtyüz elli kuruş masraf yapıldığı ve terekede bulunan onbeş liranın buna mahsup edildiği görülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
G.D. &lt;br /&gt;
Dosyanın hıfza kaldırılmasına karar verildi. 26/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke Hâkimliğinin Üstad&#039;ın odasında tesbit ettiği eşyalarının listesi:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eşyanın cinsi Adedi Kıymeti -kuruş&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cizlavet marka bir çift lastik: 1 500&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sepet içinde:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
dört adet sefer tası içi, bir adet çinko tencere küçük, bir tane küçük çaydanlık, bir ayaklı bardak, iki tane ayaksız bardak: 150&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet eski çarşaf,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski frenk gömleği,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir tane eski iç gömlek,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
sarık üzerine sarılacak bez,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
üç tane mendil, bir havlu,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir de pamuklu hırka, bir eski gömlek&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski çarşaf ve mendil, bir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
eski bohça 1750&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet havlu 200 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet kırık gözlük, bir adet dua kitabı, eski yazı takvim, iki adet kalem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başkaca tesbit edilecek eşyası kalmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffanın yanında bulunanlardan Said-i Nursi&#039;nin Afyon vilayetinin Emirdağ kazasında tüccar Kadir Çalışkan&#039;a ait bir taksi mevcud olduğunu ve müteveffanın onunla seyahat etmekte bulunduğunu, müteveffanın Konya&amp;quot;da İmam-Hatip okulunda Arapça öğretmeni olan Abdülmecid Ünlükul isminde bir kardeşi bulunduğunu başkaca kardeşi olmadığını, Said-i Nursi&#039;nin de hayatında evlenmemiş bulunduğunu, müteveffanın nüfus cüzdanı bulunmadığını, Emirdağı nüfusunda kayıtlı olduğunu bildirdiler. Müteveffa ile birlikte bulunan ve ibraz ettiği nüfus kaydına göre Zonguldak&#039;ın Safranbolu kazası Babasultan mahallesinde hane no: 58 cild 1, 67 numarada kayıtlı Hüsnü Bayramoğlu...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bu tutanakta Üstad&#039;la beraber Urfa&#039;ya gelmiş bulunan diğer iki talebesinin isim ve künyeleri kaydedildikten.. ve arabanın plaka numarası, motor numarası vesair tesbit edildikten sonra şöyle denilmektedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Bu sırada müteveffanın üzerinde onbeş lira bozuk para çıktı. Ruhsatnamede görünen kahverengi vasıtanın halen Hüsnü Bayram&#039;ın şoförlüğünü yapmakta olduğu vasıta anlaşılmakla, eşyalar yed-i emin olarak ve taksinin sahibi bulunan Kadir Çalışkan&#039;a teslim edilmek üzere, yed-i emin olarak Ziver Gündüzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildi. Tanzim olunan zabıt birlikte imza altına alındı. 23/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Katip Mübaşir Bilirkişi Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ö.Türker İ.Dedeşah S.Dur Cemal Çopur Hüsnü&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yediemin Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Ziver Gündüzalp]] Bayram Yüksel&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i Üstad&#039;ın beraberinde Urfa&#039;ya gelen ve kucaklarında Üstad&#039;ın vefat&lt;br /&gt;
ettiği sadık hizmetkârları; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler/Kategoriler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* [[Eyyüb (as)]]: Kabr-i şerifi Urfa sınırları içerisinde bulunan peygamber&lt;br /&gt;
* [[İbrahim (as)]]: Doğum yeri hakkında çeşitli rivayetler içerisinde en kuvvetlisi Urfa, Harran olan ve ateşe atılma hadisesi Urfa&#039;da yaşanan peygamber&lt;br /&gt;
* [[Said Nursi&#039;nin Kabri]]: Said Nursi vefat ettiğinde Urfa&#039;ya gömülmüştü&lt;br /&gt;
* [[Hulusi Yahyagil]]: Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;da Kurtuluş savaşında hizmetleri olan ve Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlatan asker talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]]: PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulunan talebesi&lt;br /&gt;
* [[Ceylan Çalışkan]]: Bediüzzaman&#039;ın sevkiyle iman hizmeti için Urfa&#039;ya gelip 6 ay hizmet eden talebesi&lt;br /&gt;
* [[Abdullah Yeğin]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hüsnü Bayramoğlu]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hayat-ül Harrani]]: Urfa Harran’daki zâviyesinde irşad faaliyetinde bulunmuş olan ve iyi hali ve kerametleriyle tanınan veli zat.&lt;br /&gt;
* [[Abdülkadir Badıllı]]: Urfa&#039;da genç yaşında Risale-i Nuru tanıdıktan sonra vefatına kadar Urfa ve havalisi başta olmak üzere iman ve Kur&#039;an hizmetinde bulunmuş nur talebesi.&lt;br /&gt;
* [[Salih Özcan]]: Özellikle hariç memleketlerde Risale-i Nur ile hizmet etmiş ve Bediüzzaman&#039;ın vasiyetinde ismi geçen Urfalı nur talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mahmut Kamil Toker]]: Urfa&#039;da yetişmiş din âlimlerinden olup Risale-i Nur’un ehemmiyetini tam takdir ettiğini Üstad el yazma Emirdağ Lahikasında geçen bir mektupta sitayişle beyan etmiştir.&lt;br /&gt;
* [[:Kategori:Kabri Urfa&#039;da Olanlar|Risalelerde bahsi geçen kişilerden kabri Urfa&#039;da olanların listesi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61045</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61045"/>
		<updated>2026-02-26T09:09:27Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şehir]]&lt;br /&gt;
[[Dosya:Balıklıgöl.jpg|thumb|left|Balıklıgöl]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Şanlıurfa&#039;&#039;&#039; veya eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde yer alır ve bu bölgenin en kalabalık şehridir. Peygamberler diyarı olarak bilinen bu şehirde Hz. Eyyûb&#039;un (as) kabr-i şerifi vardır. Hz. İbrahim&#039;in doğum yeri hakkında en kuvvetli ihtimal Urfa&#039;dır. Ayrıca halk hikâyelerinde ve dini inançlarda Hz. İbrahim&#039;in Kral Nemrud tarafından ateşe atılma hadisesinin Urfa&#039;da gerçekleştiğine inanılır. Hz. Yakub, Hz. Şuayb, Hz. Musa ve Hz. İsa&#039;nın Urfa&#039;da menzili ve konakları olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 12.000 sene öncesine tarihlenen ve dünyanın bilinen en eski tapınağı olan Göbeklitepe yine Urfa sınırları içindedir.&amp;lt;ref&amp;gt;https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa ilk olarak Hz. Ömer zamanında 639 yılında Müslüman Araplar tarafından fethedildi. Zaman zaman hıristiyan ve müslümanlar arasında el değiştiren şehir 1516&#039;da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı sınırları içine katıldı. 1919 yılında önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler (orduya yardımcı olarak görev alan halk gücü) tarafından işgalden kurtarılmıştır. Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından adı 2004&#039;te Şanlıurfa olarak değiştirilmiş, 2016&#039;da ise TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya Ziyaretleri&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır. İlk olarak, 1910 yılı Mart başlarında İstanbul&#039;dan ayrıldıktan sonra Şam&#039;a giderken 1910 yılının yaz aylarından sonra Van&#039;dan başlayarak Hakkari, Bitlis, Muş, Ağrı, Diyarbekir ve Urfa Şehir merkezleriyle etrafındaki bazı köy ve aşiretleri dolaşarak Meşrutiyet hakkında bilgi verdi. Buralarda sorulan yüzlerce suale cevab verdi. Şehir merkezlerinde de konferanslar tertibledi. Urfa&#039;ya geldiğinde medreseleri ziyaret etti ve birkaç gün medreselerde misafir kaldı. O sıralarda 32 yaşlarında olan Bediüzzaman&#039;ı tanımayan birkaç polis o zamanın bir aşiret reisi gibi olan kıyafetinden dolayı Bediüzzaman&#039;a ilişse de Urfa Meb&#039;usu Meşhur Siverekli Ali Efendi&#039;nin tanıtmasıyla meşhur Molla Said olduğu anlaşılınca polisler ondan özür diledi. Ali Efendi&#039;de bir hafta kadar misafir kalan Bediüzzaman gündüzleri Urfa&#039;daki medreseleri ve Ulemayı ve ayrıca Suruç ve Birecik dahil köy ve kazaları ziyaret etti. Urfa&#039;da Yusuf Paşa Camii’nde halka hitaben 1,5 saatlik bir konuşma yaptı. Bu doğu seyahatlerinden sonra Münazarat ve Muhakemat eserlerini yazmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya ikinci gelişi vefatından 2 gün öncedir. 20 Mart 1960 pazar günü Isparta&#039;dan talebeleri [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]], Bayram Yüksel ve arabayı kullanan Hüsnü Bayramoğlu ile birlikte sabah saat 9&#039;da ayrıldı ve 21 Mart 1960 Pazartesi günü sabah saat on-onbir sıralarında Urfa&#039;ya ulaştı. İpek Palas oteline yerleşti. Normalde ziyaretçi kabul etmeyen Bediüzzaman 1,5 gün boyunca ziyaretlerine gelen herkesi ağır hasta haliyle kabul etti. Zamanın hükümeti ise endişe içinde Bddiüzzaman&#039;ın Urfa&#039;yı terk etmesini istedi. Bediüzzaman&#039;ın buna cevabı &amp;quot;Urfa&#039;ya ölmeye geldim&amp;quot; oldu. Ramazan&#039;ın 25. gecesine karşılık gelen 23 Mart 1960 gecesi vefat etti. Büyük bir kalabalıkla kılınan cenaze namazından sonra Urfa&#039;daki Halil İbrahim Dergâhına gömüldü. Gömüldüğü yer aslen 1952 senesinde Şeyh Müslim Hafız Efendi&#039;nin Mevlid-i Halil Camii avlusunun kuzey tarafına yaptırdığı ve &amp;quot;sahibi yakında gelecek&amp;quot; dediği türbe yeriydi. Ancak Bediüzzaman vasiyetinde kabrinin gayet gizli, bir iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmediği bir yerde olmasını ve kabrinin ziyaret edilmesi yerine uzaktan Fatiha okunmasını beyan etmişti. Vefatından 3,5 ay sonra, 12 Temmuz 1960&#039;ta, 27 Mayıs ihtilalini yapanlar tarafından kabri kırılarak açıldı ve kardeşi Abdülmecid Nursi&#039;den zorla alınan muvafakatname ile galvanizli bir tabut içinde uçakla Afyon askeri havaalanına, oradan da arabayla bilinmeyen bir yere götürülerek kardeşi Abdülmecid&#039;in de hazır bulunduğu ortamda gömüldü. Gömüldüğü yerin daha sonra Isparta Doğancı mezarlığı olduğu ve tabutla gömüldüğü yıllar sonra anlaşılmış ve talebeleri kabrini buradan bilinmeyen bir yere nakletmişlerdir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Urfa&#039;da Risale-i Nur ile İman Hizmetlerinin Başlaması&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların birinci talebesi Hulusi bey Mondros mütarekesinden sonra Viranşehir ile Urfa ortasında bir kamp kurarak Urfa&#039;daki Fransızların Mardin&#039;in Ermeni ve Hıristiyanlarıyla muhaberelerini kesmek ve aynı zamanda Urfa&#039;nın kurtuluşunda çalışan kimselere harp usulunü bilen adam yetiştirme hizmetlerinde bulunmuştu. 1948-49&#039;da Albay rütbesiyle Kars&#039;dan Urfa Askerlik Şubesine tayin olduğunda Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlattı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Mevlana Halid-i Bağdadi&#039;den kendisine ulaşan müceddidlik cübbesini iki kat yatak, bir portatif somya, büyük bir sandık dolusu en kıymetli ve hususi el yazma, müsahhah Nur kitapları ile birlikte 1951 sonlarında Urfa&#039;ya gönderdi ve kendisinin de yakında Urfa&#039;ya geleceğini söyledi (fakat ancak vefatından 2 gün önce gelebilmiştir).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman talebesi Ceylan Çalışkan&#039;ı iman hizmeti için 1950&#039;de 6 aylığına Urfa&#039;ya gönderdi. 1951 yılı içinde talebesi Abdullah Yeğin&#039;i Ceylan Çalışkan&#039;ın yerine Urfa&#039;ya Nur hizmeti için gönderdi. Bu sıralarda yakın talebelerinden [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]] PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulundu. Daha sonra talebesi Hüsnü Bayramoğlu&#039;nu da yanlarına gönderdi. Böylece Bediüzzaman&#039;ın 3 talebesi Urfa&#039;da 1,5 sene kadar kaldı. 1953 başlarında Urfa&#039;da Nurculuk yapmak, çocuk okutmak vesaireden tevkif edildiler ve Urfa hapishanesinde 40 gün kadar yattılar. Türkiye&#039;de Nurculuk dosyalarını birleştirmek isteyen Isparta savcılığının sevkiyle Urfa&#039;dan Isparta&#039;ya götürülüp Isparta&#039;da 2 ay kadar hapis kaldılar. Tahliyeden sonra İstanbul&#039;da Üstad&#039;ın yanına gittiler. Bediüzzaman Abdullah Yeğin ile Hüsnü Bayramoğlunu 1953 yılı yaz aylarında tekrar Urfa&#039;ya gönderdi. Bu arada Risale-i Nur&#039;u çoğaltmak için İnebolu ve Isparta&#039;da kullanılmaya başlanan teksir makinelerine ilave olarak talebesi Abdülkadir Badıllı&#039;nın gayret ve maddi fedakarlığıyla Urfa&#039;ya da bir teksir makinesi alındı.&amp;lt;ref name=&#039;a&#039;&amp;gt;Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı&amp;lt;/ref&amp;gt; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bu Konu Hakkında Risale-i Nur&#039;daki Derslerin Özeti==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman talebesine yazdığı bir mektupta Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i Nuriye&#039;nin ileride teşekkül etmesini kuvvetle ümit ettiğini belirtmiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;nın taşıyla toprağıyla mübarek olduğunu ve hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmünde olduğundan Nurların Urfa&#039;da yerleşmesi halinde o üç memlekette intişarına vesile olacağını söylemiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;ya gönderdiği genç talebelerinin (Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram) 1953&#039;te Urfa&#039;da Nurculuk yapmak ve çocuk okutmak gibi sebeplerle mahkemeye verildiklerinde yaptıkları savunma &amp;quot;Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&amp;quot; başlığıyla Nur Çeşmesi adlı küçük kitapta yer alır.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;yı kendi öz vatanı Nurs gibi sevdiği ve ahalisine akrabası gibi dua ettiği için oraya talebelerini gönderdiğini, Urfa ve havalisine doğum yeri olan Nursdan ziyade ehemmiyet verdiğini ve bazı mühim sebepler olmasaydı hayatının son kısmını orada geçirmek istediğini söylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bilgiler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Diğer İsimleri:&#039;&#039;&#039; Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İnşa/Kuruluş Tarihi:&#039;&#039;&#039; MÖ 10.000 seneleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Niteliği:&#039;&#039;&#039; Şehir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Yüzölçümü (km2):&#039;&#039;&#039; 20.000 (Şanlıurfa vilayeti)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kıta:&#039;&#039;&#039; Asya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Ülke:&#039;&#039;&#039; Türkiye&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Vilayet/Eyalet:&#039;&#039;&#039; Şanlıurfa &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İlçe/Kasaba:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Mahalle/Köy:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Harita konumu:&#039;&#039;&#039; [https://maps.app.goo.gl/3PPDDyDDgzZ9GgFfA]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Nurpedia Haritası Konumu:&#039;&#039;&#039; [https://www.google.com/maps/d/u/1/edit?mid=1VylFzlFJnLWKSm5J4fdWFrN-JxPgHAQ&amp;amp;ll=37.12176027602784%2C38.61115058115234&amp;amp;z=12]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#1|{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#3|{{Arabi|اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık, fedakâr kardeşimiz Hacı Ali!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gönderdiğiniz kıymettar ve bilhassa Hazret-i Üstadı pek çok sevindiren mektubunuzu aldık. Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, bu zamanda kâfidir. On sene medresede okuyanlar, Risale-i Nur’la bir senede aynı istifadeyi ettiklerine şahit, binler ehl-i ilim var. Madem Hacı Kılınç Ali bir buçuk sene bütün Risale-i Nur eczalarına sahip çıkmış, kısmen okumuş; nazarımızda yirmi senelik bir Nur talebesidir. Ben her sabah haslar içinde onun ismiyle bütün manevî kazançlarıma, defter-i a’maline geçmek için hissedar ediyorum. Öyle ise o da bütün hayatını Risale-i Nur’a vermeye mükelleftir. Demek, şimdiye kadar Camiü’l-Ezhere gitmeye muvaffak olmaması ehemmiyetli bir hikmet içindir ki Nurlar ona kâfi imiş. Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan [[Urfa]]’da bir medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz. Kılınç Ali ile beraber Eski Said’in gayet kıymettar bir talebesi olan Şam’daki Molla Abdülmecid, Urfa’daki Nur’un talebelerinden Seyyid Salih ve onun yanına giden Nur’un fedakâr bir talebesiyle muhabere etsinler. Ben hem Molla Abdülmecid’e hem Hacı Ali’ye hem Şam’daki Risale-i Nur’la alâkadar olanlara pek çok selâm ediyorum. Ve dualarını ve o mevki-i mübarekede bana dua etmelerini rica ediyorum.” dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, kahraman kardeşimiz Hacı Ali; Hazret-i Üstad daima sizin fedakârlığınızı izhar buyuruyorlar. Biz de sizi tahsinlerle tebrik ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın hizmetinde bulunan kusurlu Sungur, [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]], Ziya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Birinci_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#17._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Râbian: Gerek Hüsrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. [[Urfa]]’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallah onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâmisen: Reisicumhurun nutkundan gelen müjdeli istihracın tahakkuk etmesini eltaf-ı İlahiyeden niyaz ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâdisen: Nur’un neşri ve fütuhatı için Rahîm ve Kerîm Rabb’imiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız lillahi’l-hamd devam ediyor. Akşamları Nurlu cemaatten mürekkeb fakirhanemize gelen cemaate tedrisat-ı Nuriyede devam olunuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: “Büyük Doğuculuk siyasî bir teşekkül müdür?” diye sordum. “Evet” dedikleri için “Sizin yalnız imanî ve Kur’anî mesaildeki müşküllerinizi ve izahını arzu ettiğiniz noktaları Risale-i Nur’un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuurum taalluk etmeden Risale-i Nur dairesinde istihdamdan ibarettir. İman ve Kur’an meselelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigal edemem.” mealinde cevap verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur’anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim. Malatya, Urfa, Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizane yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesai-i Nuriyem böyledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhibb-i muhlisiniz Hulusi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#1._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Çok muhterem kardeşimiz Salih,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız sana ve iki dindar ve hakiki milletvekillerine çok selâm ve dua eder, sana ve onlara “Bin bârekellah” der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben çok zaman evvel bekliyordum ki [[Urfa]] tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sahip olmaya çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki Seyyid Salih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havalinin çok kıymettar ve hamiyetkâr ve dindar iki milletvekili Nurlara sahip çıkmaya başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar tarafından istedikleri halde, ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Seyyid Salih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşâallah Kur’an ve imana tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehra ve Mısır’daki Camiü’l-Ezherin küçük bir numunesi haline getirmeye vesile olmaya ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiyenin bir numunesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlahiyeden ümit ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem madem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise [[İbrahim (as)|İbrahim Halilullah]]’ın bir menzilidir. İnşâallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz-ı hürmet ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur hizmetinde bulunan kardeşiniz Ziya ve Mehmed&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah dua ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana dua etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#13._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Nur Kahramanı Hüsrev’in Bir Mektubudur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlem-i İslâm merkezlerindeki mübarek Müslüman kardeşlere!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sizleri, bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Eserleriyle fuhûl-ü ulemanın ve fuhûl-ü müfessirînin en yükseği olan Bedîüzzaman Hazretlerine, kıymettar ve mübarek bir mücahid âlim tarafından yazılmış olan bir tebriği takdim etmiştik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bedîüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdığı cevabî mektuplarında o kıymettar, bînazir Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiş ve Anadolu’da Kur’an ve iman kahramanlarının halefleri olan Nurcularla, Arabistan’daki hakikat-i Kur’aniyeye müteveccih İslâmları, iki kardeş olarak hizbü’l-Kur’an’ın dairesi içinde çok saflardan iki mütevafık ve müterafık saf teşkil ettiklerini müjdelemiş ve o mü’min kardeşlerimizin Risale-i Nur’la ciddi alâkalarıyla beraber, bir kısmını Arapçaya tercüme edip neşretmek niyetlerinizden fevkalâde memnun olduklarını ve mübarek İslâm cemaatlerinin [[Urfa]]’daki Nur şakirdleriyle ve Nur eczalarıyla himayetkârane alâkadar olmasını yazmaklığımızı bizlere emretmiş bulunuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Nur_Kahramanı_Hüsrev’in_Bir_Mektubudur|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Isparta’daki Hayatından Muhtelif Safhalar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]] ve Diyarbakır’daki faal Nur talebeleri birer medrese-i Nuriye kurdular. Risale-i Nur’u her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemaate okumak suretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe-i ulûmun şerefini ihya ettiler. Şark havalisinde büyük hizmet-i imaniye îfa olundu. Bir aralık Diyarbakır’da orada Nurlarla imana ve Kur’an’a hizmet eden [[Mehmed Kayalar|faal bir Nur talebesi]] aleyhine dava açıldı, beraetle neticelendi; mü’minlerin sürur ve minnettarlığına vesile oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların Neşri: Anadolu’nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa medrese-i Nuriyeleri yalnız bulundukları muhitte değil, çok geniş bir sahada hizmet-i imaniyede bulundular. Bu hizmetleri yalnız bir kişi değil, bir merkez değil, yalnız malûm şahıslar değil; hizmet-i Kur’aniye olduğu için pek çok vecihlerde, pek çok zatlar tarafından îfa edildi. İsmi bilinmeyen nice hâlis talebeler, sadık mü’minler, bu hizmet-i kudsiyede çalıştılar, nur-u Muhammedî’nin yayılmasına gayret ettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Isparta’daki_Hayatından_Muhtelif_Safhalar|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem Hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müsaadenizle bir iki maruzatımı mecburen söyleyeceğim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi bu vatanın her tarafında ve âlem-i İslâm’ın hattâ diğer ecnebi memleketlerinin mühim merkezlerinde Kur’an namına intişar etmiş ve milyonlarla kimselerin imanlarını taklitten tahkike çevirmiş ve bu millete en kıymetli ve büyük tesirini feyizli dersleriyle ispat etmiş, Kur’an’ın nuru Risale-i Nur’un neşretmemesi ve bizim gibi hayatı tehlikede, imansızlık ve dalalet vâdilerinde koşan bîçarelerin okumaması için dinimizin gizli düşmanları olan komünist veya tabiiyyun olan farmasonlar türlü desiselerle adliyeleri ve hükûmetleri şaşırtmak için çok çalıştılar. Kaç defa Nurları okuyan mübarek talebeleri ve başta dâhî bir mütefekkir ve kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’yi mahkemelere verdirdiler. Eskişehir, Isparta, Denizli, Ankara, Afyon, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri… Neticede gizli ders, tarîkatçılık, cemiyet kurmak gibi ittihamların tamamen hilaf-ı hakikat olduğu ispat edilerek beraetler verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahkemelerce tebeyyün etti ki: Risale-i Nur serâpa İslâmiyet, Kur’an, iman hakikatlerinden ibarettir ve Nur talebeleri Kur’an’a kopmaz rabıtalarla bağlanmışlardır. Dini hiçbir şahsî, dünyevî, süflî menfaatlere âlet etmedikleri ve sadece rıza-yı İlahî için çalıştıkları güneş gibi tezahür etti. Çünkü Risale-i Nur bin seneden beri İslâmiyet aleyhine ve insaniyet zararına tahribatçı, küllî cereyanlara karşı sarsılmaz delil ve hüccetlerle tam mukabele edip din düşmanlarının temellerini dağıtıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte biz de bizim ebedî hayatımızı ve ebedî saadetimizin anahtarı imanımızı bu dalalet asrında bize kazandıran Risale-i Nur’u okurken ve yazdıklarımızı tashih ederken sanki dinsiz, komünistlerin saçma ve düzmece zehir saçan evraklarını okuyormuşuz gibi yakalanıp mahkemeye veriliyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Masum dindarların aleyhinde olan dinsiz komünistler hem etrafa evham vererek bizim gibi gurbette, yalnız dersleriyle alâkadar, siyasetten hattâ dünyadan habersiz iki üç talebenin birkaç kişi yanına gelip gitmesiyle ve onların kendi derslerini bir iki kişinin dinlemesiyle hem bizi hem adliyeyi hem zabıtayı manasız meşgalelerle uğraştırıyorlar. Her asırda en az üç yüz elli milyon mensubu bulunan, milyonlarla hâfızların lisanında her zaman tekrarlanan Kur’an’ımızın emsalsiz tefsiri Risale-i Nur talebeleri olan bizleri, hayatımızdan daha çok sevdiğimiz imanî derslerimizden mahrum etmek istiyorlar. Habbeyi kubbe yaparak, formalitelere uydurarak, bir isim takarak, lastikli bir kanun maddesine rast getirip bizi kanunen mes’ul göstermek istiyorlar. Fakat âdil, vicdanlı hâkimler neticede hakikati meydana çıkarıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: Bu son defa Afyon Mahkemesi dört sene devam ettiği halde, sonunda zaten serbest olan Risale-i Nur yine serbest bırakıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün yüksek makamlara verilen Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî’nin müdafaasından bir küçük parçası şu ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Haşirdeki mahkeme-i kübraya bir arzuhaldir ve dergâh-ı İlahiyeye bir şekvadır ve bu zamanda Mahkeme-i Temyiz ve istikbaldeki dârülfünunların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
… Ben de otuz kırk sene hayatımı bilenleri ve Nur’un binler has şakirdlerini işhad ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngiliz’in Başkumandanı İslâm içinde ihtilaf atıp hattâ Şeyhülislâmı ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilafçı, ittihatçı fırkaları birbirine uğraştırmasıyla ve Yunan’ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvat-ı Sitte” eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab ve neşretmekle o kumandanın dehşetli planını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara’ya kaçmayan ve esarette Rus’un Başkumandanının idam kararına ehemmiyet vermeyen ve 31 Mart Hâdisesi’nde sekiz taburu bir nutukla itaate getiren ve Divan-ı Harb-i Örfîde, mahkemedeki paşaların; sen mürtecisin, şeriat istemişsin diye suallerine karşı idama beş para ehemmiyet vermeyip “Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise bütün cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciyim ve şeriatın bir tek meselesine ruhumu feda etmeye hazırım.” diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevk edip idamını beklerken beraetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken ve onlara teşekkür etmeyerek “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da Divan-ı Riyasette M. Kemal ona hiddetle dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyan edesin, sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilaf verdin.” Ona karşı “İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir… Hainin hükmü merduddur…” diye kırk elli mebusun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri alan ve altı vilayet zabıtası ve hükûmeti asayişin ihlâline dair bir tek madde kaydetmeyen ve yüz binlerle Nur şakirdlerinin hiçbir vukuatı görünmeyen, hiçbir şakirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslah eden ve yüz binler nüsha Risale-i Nur’dan intişar etmekle beraber menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmi üç sene hayatının üç hükûmet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur’un kıymetini bilen yüz bin şakirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle ispat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazip edenlere beddua etmeyen bir adam hakkında “Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, öyle ise suçludur.” diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler, yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i kübrada hesabını verecekler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir İslâm kahramanı ve bu asrın ve istikbalimizin bir hidayet serdarı ve eşine rastlanmayan İslâmiyet fedaisi Bedîüzzaman’ın eserlerini okumak; dinsizlerin, komünistlerin, imandan bîhaberlerin elbette işine gelmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız Bedîüzzaman’ın beyanı ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur koca bir cennetin fiyatı olacak bir servet ve hayat-ı ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve hakikate muarız bütün feylesofları ilzam edip hayrette bırakacak bir keşfiyattır. Risale-i Nur sahabe-i kiramın âlî seciyesini ve Hazret-i Peygamber (asm) nurani meşrebini beyan eden bir nur ve feyiz hazinesidir. Risale-i Nur bu asırda Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesi; hakiki, yüksek ve parlak bir tefsiridir. Risale-i Nur şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğunu yüz binlerle kimseler tarafından idrak ve tasdik edilen bir eser külliyatıdır. Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikatü’l-hakaike yol açmış cadde-i kübra-i Kur’aniyedir. Bunun içindir ki Avrupa’nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerh edilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hakikatler içindir ki Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaşımla tashihat yaparken yakalanıp müsadere edilen, Denizli’de beraet eden ve Temyiz’in de tasdik ettiği büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin bir yerinde, kâinat Hâlık’ını ve sahibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zatın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitap, bizim Hâlık’ımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel manevî i’caz-ı Kur’aniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri gördü ve Risaleti’n-Nur bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki onun üstadı ve menbaı olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniye olan [[Yirmi Beşinci Söz]] ve [[On Dokuzuncu Mektup]]’un âhiri Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki kim görmüş ise değil tenkit ve itiraz belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte muhterem heyet-i hâkime! Madem hakikat budur. Ben de Üstadım gibi derim: “Madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem gözünü kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar. Ve madem cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz talebeler Risale-i Nur’un güneş gibi hakikatlerine karşı gözümüzü kapayamıyoruz…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakikat-i Kur’aniye güneşi ise üflemekle sönmez. Nurlananlar da Nur yolundan hiçbir beşerî kuvvetle dönmez. Gizli din düşmanlarımız zabıtayı, hükûmeti, adliyeyi iğfal etmeye çalışanlar dünyamızı başımıza ateş yapsalar Nurları okuyacağız ve yazacağız. İnşâallah adalet namına hareket edenleri, o müfsidler aldatamayacaklardır. Diğer mahkemelerde hak namına adalet için çalışanların Kur’an’ın lemaatı ve tereşşuhatı olan ve beşeri gaflet sersemliğinden ikaz eden Risale-i Nur’u serbest bırakmaları gösteriyor ki zikrettiğim gibi bu asrın Kur’an dellâlı olan Risale-i Nur’a herkesin çok büyük ihtiyacı vardır. Ve Risale-i Nur şahsî, süflî, dünyevî menfaatlere âlet olamıyor. Bizim gibi masum dindarlara musallat olanlar ve onları imanî derslerinden ayırmayı tevehhüm edenler, laiklik prensibini dinsizliğe ve komünizme âlet etmek isteyenlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asrımızın dâhîsi büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile: Ekser-i enbiyanın Şark’ta ve Asya’da zuhurları ve ağleb-i hükemanın Garp’ta ve Avrupa’da gelmeleri kader-i ezelînin bir işaretidir ki Asya’da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen Asya’da hüküm süren, dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Hakîm, bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El-iyazü billah, Kur’an küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak; akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebep olmak akıldan uzak değildir. Evet Kur’an, ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zincirdir, bir hablullahtır. Cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur’an-ı Azîmüşşan’ın hakiki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmi sekiz seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlahiye ve sönmez bir mu’cize-i Kur’aniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vazgeçirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bütün bu cerhedilmez hakikatlerden sonra, yine evet Risale-i Nur’la meşguliyete dünyada hiçbir âdil mahkeme suç diyemez. Fakat size bir ad takıp bir bahane ile işkence yapmak istiyorlar, denilse: Ben de derim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kadıoğlu Camii mevkiinde mukim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Abdullah Yeğin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizlere yapılan gizli mektep zan veya ittihamı bütün bütün hakikat hilafınadır. Çünkü bulunduğumuz cami önünde çeşmeler var, buraya ve camiye günde iki yüz kişinin gelmesi, böyle bir yerin gizli olamayacağı, çocukların dahi bileceği bir hakikattir. Hem bizim şehrin en işlek bir yerinde kalmamız gösteriyor ki gizlilikle ve gizli şeylerle alâkamız yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mektep açmışsınız sözü de büsbütün yanlış bir şâyiadır. Bunu işitenler gülüyorlar. Biz Kur’an-ı Kerîm’in gayet parlak ve yüksek tefsiri Risale-i Nur’a çalışan talebeleriz. Evet, aslâ inkâr etmeyiz. Biz okurken gelip dinleyenler oluyor, bu bir mektep midir? Şahitlerin görüşleri doğrudur fakat hükümleri yanlıştır, hakikat hilafınadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz o gün arkadaşımla kendi elimizle yazdığımız iki adet Âyetü’l-Kübra Risalesi’ni tashih etmek için beraber okuyorduk ve o iki arkadaş da dinliyordu. Bu vaziyette, sanki komünistlerin ve dinsizlerin eserlerini okuyormuşuz gibi hem adliyeyi hem zabıtayı hem mahkemeyi bizimle meşgul ederek bir bahane ile mahkemelere sevk ettiriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sizlerin de bildiğiniz gibi Urfa’nın ekseri evlerinde dinî bir kitabı, biri okuyup diğerleri dikkatle dinliyorlar. Hem bir yerde, yasak olmayan bir eseri okuyup başkalarının dinlemesiyle bir mektep mi açılmış olur? Sadece kitap okumak ve dinlemekten ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu vaziyetten anlaşılıyor ki biz yalnız bu asırda Kur’an’ın yüksek ve parlak bir tefsiri ve kâinatta en yüksek olan iman hakikatlerini beyan eden Risale-i Nur’u okuyoruz. İmanî ve İslâmî kitapları okuyup dinlemeye tedrisat süsü vermek, kuvvetli bir icbarla üzerimize mektep açmışsınız etiketini yapıştırmaya gayret etmek olduğunu; bizim masum, dindar, iman ve âhiretiyle meşgul olan gençler olduğumuzu herkesin bildiği gibi sizce de malûmdur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem dâhî mütefekkir Üstadımız Bedîüzzaman otuz seneden beri siyaseti terk etmiş {{Arabi|اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ‌}} demiş ve talebelerine de “Biz imanın cereyanındayız, gayemiz rıza-yı İlahiyedir, siyasî cereyanlara girmeyiniz.” diye ders verdiğinden hiçbir siyasî ve dünyevî süflî şeylerle alâkamız yoktur. Hem altı vilayetin zabıtası, Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî hakkında: “Bedîüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri imanla kafalara bir yasakçı bırakıp emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar.” diye rapor vermişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizim bütün okuyup yazdığımız ve daima meşgul olacağımız Risale-i Nur, bütün mahkemelerde beraet etmiş ve sırf İslâmiyet ve iman ve Kur’an hakikatlerinden ibaret olduğu güneş gibi tezahür ederek kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Son Afyon Mahkemesinde bütün kitap, risale ve mektupları iade etmeye ittifaken karar vermişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur: Yüz otuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur’aniyeyi mezc ve telif ederek, bu asra kadar hiçbir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatçe, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika’ya kadar inkişaf etmiş. Müellifi büyük İslâm dâhîsi Bedîüzzaman Said Nursî Risale-i Nur hakkında şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, manevî hakikatleri ve iman ilmini Avrupa’nın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken ispat eder. Risale-i Nur, hal ve istikbalin ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevap verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. Risale-i Nur’da başka eserlerden nakil yoktur, Kur’an’ın mu’cize-i maneviyesidir. Risale-i Nur, yüz manevî keşfiyatı hâvi ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır. Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. Risale-i Nur, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüz binlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un gayet hârika bir cüzü olan Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin beyanı vechiyle: Madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Bir saadet-i ebediyenin, bir hayat-ı bâkiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan imanı sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’la mübareze edilmez, o mağlup olmaz, yirmi senedir en muannid feylesofları da susturuyor. (Şimdi yirmi sekiz sene oldu.) İman hakikatlerini güneş gibi gösteriyor, bu memlekete hükmeden onun kuvvetinden istifade etmek gerektir. Risale-i Nur, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Onun talebeleri başkalara benzemezler, mağlup olmazlar. Risale-i Nur’u mağlup edebilmek için kâinatı elinde tutan bir kuvvet lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Risale-i Nur dünyevî işlere, şahsî ve süflî menfaatlere âlet olamaz. Güneş gibi hakikat-i imaniye ve Kur’aniye yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi o hakikati tanıyan, Risale-i Nur’u değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Risale-i Nur’un vazifesi ise hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatleriyle gayet kat’î ve en mütemerrid zındık feylesofları da imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’an’a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur’u hiçbir şeye âlet edemeyiz ve bilfiil öyleyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin seneden beri Kur’an’ın bayraktarı ve mücahidi ve âlem-i İslâm’ın kahraman mücahidi olan ve Kur’an’ı cihanın cihat-ı sittesinde ilan eden necip ve mübarek kahraman ecdadımızın evlatlarını nur-u imandan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefahir-i âliyesine zıt olarak maddî ve manevî helâketlere maruz bırakmak olan dehşetli sû-i kasdlara ve o kahraman ecdadın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrum etmek olan dehşetli dinsizlik telkinlerine karşı; Kur’an-ı Kerîm’in on dördüncü asr-ı Muhammedîdeki (asm) aziz dellâlı ve bu asrın bir hidayet medarı ve bu müthiş zamanın müthiş zulümatına karşı Nur-u Kur’an’la mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur’un yüz binler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur’anî tesis eden muhteşem kahramanı Bedîüzzaman Said Nursî ve yüz bin başlar feda oldukları hakikate başımız dahi feda olsun diyerek nur-u İslâm’ı söndürmek ve nur-u imanı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden; istibdatlara, icbarlara karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza ve şeref-i imanı âleme ilan eden, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan kalb-i münevverlerine gelen ve iman hakikatlerini güneş gibi parlak delil ve hüccetlerle ispat eden ve Risale-i Nur’la dinsizlik, dalalet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silah edip vatan ve millet ve İslâmiyet’e hıyanet etmem ve hakikat-i Kur’an’a feda olan bu başı zalimlere eğmem.” diyen ve ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dava ettiği gibi bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bedîüzzaman ve Risale-i Nur’dan bizi uzaklaştıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur. Hem Risale-i Nur iki hayatımızın halâskârı ve sermaye-i ömrümüz ve gaye-i hayatımızdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar eğer mümkün olsa derimizi kâğıt ve kanımızı mürekkep yapıp yine Risale-i Nur’u yazacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime bilsinler ki: Halife-i rûy-i zemin Hazret-i Ömer (ra) hilafeti zamanında âdi bir Hristiyan ile birlikte mahkemede muhakeme oldular (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu hakikati Üstadımız İstanbul Adliyesinde beyan etmiştir.&amp;lt;/ref&amp;gt;). Halbuki o Hristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki: Adalet hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirlik güdemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bunun içindir ki mahkemede kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i imandan bütün gelenler maziye gidenlere mağfiret dualarıyla ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binaen Denizli Mahkemesinde demiştim: Mahkeme-i haşirde milyarlar ehl-i imandan davacılar tarafından, Kur’an hakikatlerine hizmet eden Nur talebelerini mahkûm ve perişan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Serbestiyet kanunlarıyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cemiyetlerine müsamahakârane bakıp ilişmediğiniz halde; vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan, vatandaşları ölümün idam-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan Risale-i Nur talebelerini hapisler ve tazyiklerle perişan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa ne cevap vereceksiniz, biz de sizlerden soruyoruz diye o zaman onlara demiştim, o zaman o insaflı ve adaletli zatlar bizi beraet ettirdiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Hâkimler! Bu âlî hakikatlere rağmen bize deseniz ki sizi mahkemeye sevk ettirmek ve biçilmiş bir kaftan giydirmek istiyorlar. Bu takdirde şu âyet-i kerîmenin kale-i kudsiyesine iltica ediyorum: {{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesinde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsnü Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır_(2)|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Vukufsuz Ehl-i Vukufa Cevap&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Medar-ı hayret bir taarruzdur ki; kırk küsûr sene (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu cevap 1953 senesine aittir. (Naşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;) evvel yazılmış ve mükerreren tab&#039; edilmiş bir meseleyi, [[Urfa]] Ehl-i Vukufu bütün bütün yanlış mânâ vererek; hem güya bu sene yazılmış diye bir propağanda namı vermişler. O mesele de budur:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eski Harb-i Umumi&#039;nin bidayetinde ve içinde, o harpte müttefikimiz olan Alman&#039;la alâkamızı kırmak ve Garplılaşmak perdesi altında bir purutluğa, yani siyaseti dinsizliğe alet yapmaya çalışan bazı münafıklar diyordular ki: &amp;quot;Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dinimize zarar verecek...&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de o zaman demiştim: &amp;quot;Sosyalistlik İslâmiyete ilişemez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat Garblılaşmak, İngiliz ve Fransızın medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenalıkları iyiliklerine galebe eden böyle medeniyet; bizim müttefikimiz olan Almanın sosyalistliği dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyorum&amp;quot; diye o zaman demiştim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte mes&#039;elenin hakikati bu iken, kırk sene evvel bu mes&#039;ele yazılmış ve neşredilmiş, kimse ilişmemiş ve mahkemelerde beraat görmüşlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi hasta olduğum için, müdde-i umumî ifademi almaya yanıma geldi ve dedi ki: &amp;quot;Urfa&#039;daki ehl-i vukuf Hutbe-i Şamiye&#039;nin zeylindeki vecizelerden, &amp;quot;sosyalistlik Garbî medeniyetlere müreccahtır&amp;quot; diye olan kelimesine bolşevikliğin lehinde bir propaganda yapılıyor&amp;quot; demişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim. Bolşeviklik ayrı, sosyalistlik ayrıdır. Sosyalist Alman nerede? Komünist Rus nerede? Hem bu kadar mânâsız, kırk küsür sene evvel yazılan bir meseleden dolayı Nur&#039;un Urfa&#039;daki üç kahraman talebelerini hapsettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine müdde-i umumî dedi ki: &amp;quot;Ehl-i vukuf bir cümleyi daha medar-ı mes&#039;uliyet yapıyor, o da: Sizin M. Kemâl&#039;e &#039;Kemal, namaz kılmayan haindir&#039; dediğindir.. Hem: Namaz kılanlarla kılmayanlar arasına bir tefrika sokuyor. O halde suçludur.&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim: &amp;quot;Yüzer ayât-ı Kur&#039;âniyede müslümanlar için en büyük hakîkat, imandan sonra namaz olduğunu mükerreren emrediyor. Hem o zaman Meclis-i Meb&#039;usanda benim M. Kemâl&#039;e bu sözü söylediğim halde, o bana ilişmediği ve itiraz etmediği halde; otuzbeş sene sonra böyle vukufsuz ehl-i vukufun yanlış raporlarıyla Nur&#039;un kahraman fedailerine ilişmek, bence Rus hesabına bir propagandadır veya Rus hesabına propagandaya alet olmuşlardır ki, Kur&#039;ânın hakâikiyle Komünist Rus&#039;a cephe alan ve tam mücadele eden dinin fedailerine ilişiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said-i Nursî &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Vukufsuz_Ehl-i_Vukufa_Cevap_(Asar-ı_Bediiyye)|Asar-ı Bediiyye]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
HAZRET-İ ÜSTAD&#039;A MERSİYE ŞEKLİNDE BİR HİTABE&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kutlu olsun, mutlu olsun sana ol âlî makam,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fitnenin narı hemen oldu sana berd ü selâm&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&#039;nın topraklarında değildir Üstadımız&amp;lt;ref&amp;gt;Bu şiir, Üstadımızın irtihalinin hemen akibinde yazıldığından ve henüz Üstadımızın kabr-i pürmünevverleri vahşî canavarların saldırısına uğramamış olduğundan, kerametkârane bir nevi îma-i ihbarîden hâlî değildir gibi bana geliyor. (Nâşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pek sıcak kardeşlerin kalbindedir serdarımız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Kızıl_İcazdan_Bazı_Parçalar_(Mesnevi_Badıllı)#HAZRET-İ_ÜSTAD&#039;A_MERSİYE_ŞEKLİNDE_BİR_HİTABE|Mesnevi-i Nuriye (Badıllı)]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Diğer Bahisler===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hususi muhabere mektuplarından:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Bu mektuplar 1951-1960 arası Üstad&#039;dan Urfa&#039;ya gelen mektuplarındandır)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;... Ben Urfa&#039;ya eskiden de varmışım. Urfa&#039;lılarla çok alâkadarım. Hatta burada (Emirdağında) kalmamın bir sebebi de, burada Urfa&#039;lıların bulunmasıdır. Urfa halkını çok sevdiğim için, Hüsnü&#039;yü oraya gön derdim ve onların hatırı için Hüsnü&#039;ye bu kadar zahmetler çektirdim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;yı kendi öz vatanım Nurs gibi sevdiğim ve ahalisine akrabam gibi dua ettiğim için, oraya talebelerimi gönderdim. Yoksa vilayat-ı şarkiye umumen Nur talebesidir. O mübarek Urfa halkına çok selâm ve dualar edip dualarını beklerim...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başka bir mektubundan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Rabian: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Ben Urfa ve havalisine meskat-ı re&#039;sim olan Nursdan ziyade ehemmiyet veriyorum. Bazı esbab-ı mühimme olmasaydı, ahir hayatımı orada geçirecektim. İnşaallah hayatta kalsam belki ona da muvaffak olurum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben nasıl Nurs köyünü, sağ ve ölü umumen duama alıyorum.. Urfa&#039;yı da sağ ve ölü umumen duamdadır Hatta nerede bir Urfa&#039;lı bana rastgelse, bir akrabam nazarıyla bakıyorum. Hususan orada Medrese-i nuriyeyi himaye eden alimlere çok minnettarım. Ben de o zatlara itimaden iki hâs talebemi orada bırakıyorum...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir başka mektuptan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Hamisen: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Madem Urfa halkı benim manevî evlâdlarım ve talebelerime himayet ve şefkatle samimi alâkadardırlar. Urfa halkının hatırı için bir mani’ olmazsa, Urfa&#039;ya veya yakınına gelmek arzum var, İstiyorum. Fakat ne vakit kısmet olsa... Hem Abdullah. Hüsnü gibi evlâdlarım aynı Ceylan ve [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] gibi olduklarından, onları yanıma alacaktım. Madem Urfa halkı bu derece samimi ve hamiyetkârdırlar. O kadar sevdiğim evlâdlarımı Urfa halkına veriyorum. Urfa halkına minnettarlığımı ve teşekkürlerimi beyan etsinler. Hükûmet ne yapsa, Urfa halkının hatırı için helâl ediyorum.” dedi ve sizin Urfa&#039;da kalmanızdan ruhu rahat etti.. Hem lüzum var.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Kaynak: Mufassal Tarihçe-i Hayat, A. Badıllı)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;daki Diğer Alakalı Yerler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Ölüm Belgesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Ölüm Belgesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Urfa.jpeg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Saidnursi mezar1.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said nursi makamı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yerin (makam) bugünkü hali&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman Çeşmesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamının yanındaki çeşme&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Makam yazısı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamında yer alan açıklama&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Naaşın nakli için kardeşinden zorla alınan muvafakatname.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Naaşının Urfa&#039;dan nakli için kardeşi Abdülmecid Nursi&#039;den zorla alınan muvafakatname&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Urfa&#039;daki kabirden naaşın çıkarıldığına dair resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Urfa&#039;daki kabrinden çıkarıldığına dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Isparta nakil resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Isparta&#039;ya nakline dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;T.C. Urfa C. Müdde-i Umumiliği&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sayı: 2293 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa: 23.3.960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok aceledir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TEREKE HÂKİMLİĞİNE - URFA&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
21.3.1960 günü vilayetimize gelerek İpek Palas otelinin 20 nolu odasına inen Said-i Nursi&#039;nin 23.3.960 günü saat 10&#039;da kendi eceliyle vefat ettiği Urfa Emniyet Müdürlüğünün 23.3.960 tarih ve 1 sayılı yazısıyla bildirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TİM.11O&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adı geçenin sahipsiz bulunması hasebiyle yedindeki eşyasının hâkimliğinizce tesbit ve gereğinin ifası rica olunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
C. Müdde-i Umumisi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pertev Savaşçıoğlu&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke hâkiminin otele gelerek Üstad&#039;ın cenazesi başında tesbit ettiği eşya ve aldığı kararı da şöyledir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
T.C. URFA TEREKE HÂKİMLİĞİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Esas: 1960/1&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kâtip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyalar yed-i emin olarak [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] Gündûzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildiğ&#039;inde kendileri bugün hâkimliğimize müracaatla müteveffanın yegâne vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda bulunan Arapça öğretmeni Abdülmecid Ünlükul&#039;un olduğunu bildirerek eşyanın oraya gönderilmesini taleb ettiler. G.D. mütevaffanın yakınlarının beyanına göre vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda Abdülmecid Ünlükul&#039;un olduğu beyan edildiğinden, mumaileyh müteveffanın yegâne varisi olup olmadığı tesbit edilerek, kendisinden başka vârisi yoksa eşyaların nüfus kaydı veya veraset ilâmı mucibince kendisine ödenmesi için Konya tereke hakimliğine müzekkere yazılmasına, eşyaların mezkûr hakimliğe gönderilmesine karar verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
26/3/1960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyaların Konya Tereke Hâkimliğine 26.3. tarihinde 741, 742, 743, 744, 745, 746 numaralı posta makbuzuyla gönderildiği, posta masrafı olarak üç bin dörtyüz elli kuruş masraf yapıldığı ve terekede bulunan onbeş liranın buna mahsup edildiği görülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
G.D. &lt;br /&gt;
Dosyanın hıfza kaldırılmasına karar verildi. 26/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke Hâkimliğinin Üstad&#039;ın odasında tesbit ettiği eşyalarının listesi:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eşyanın cinsi Adedi Kıymeti -kuruş&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cizlavet marka bir çift lastik: 1 500&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sepet içinde:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
dört adet sefer tası içi, bir adet çinko tencere küçük, bir tane küçük çaydanlık, bir ayaklı bardak, iki tane ayaksız bardak: 150&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet eski çarşaf,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski frenk gömleği,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir tane eski iç gömlek,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
sarık üzerine sarılacak bez,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
üç tane mendil, bir havlu,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir de pamuklu hırka, bir eski gömlek&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski çarşaf ve mendil, bir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
eski bohça 1750&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet havlu 200 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet kırık gözlük, bir adet dua kitabı, eski yazı takvim, iki adet kalem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başkaca tesbit edilecek eşyası kalmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffanın yanında bulunanlardan Said-i Nursi&#039;nin Afyon vilayetinin Emirdağ kazasında tüccar Kadir Çalışkan&#039;a ait bir taksi mevcud olduğunu ve müteveffanın onunla seyahat etmekte bulunduğunu, müteveffanın Konya&amp;quot;da İmam-Hatip okulunda Arapça öğretmeni olan Abdülmecid Ünlükul isminde bir kardeşi bulunduğunu başkaca kardeşi olmadığını, Said-i Nursi&#039;nin de hayatında evlenmemiş bulunduğunu, müteveffanın nüfus cüzdanı bulunmadığını, Emirdağı nüfusunda kayıtlı olduğunu bildirdiler. Müteveffa ile birlikte bulunan ve ibraz ettiği nüfus kaydına göre Zonguldak&#039;ın Safranbolu kazası Babasultan mahallesinde hane no: 58 cild 1, 67 numarada kayıtlı Hüsnü Bayramoğlu...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bu tutanakta Üstad&#039;la beraber Urfa&#039;ya gelmiş bulunan diğer iki talebesinin isim ve künyeleri kaydedildikten.. ve arabanın plaka numarası, motor numarası vesair tesbit edildikten sonra şöyle denilmektedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Bu sırada müteveffanın üzerinde onbeş lira bozuk para çıktı. Ruhsatnamede görünen kahverengi vasıtanın halen Hüsnü Bayram&#039;ın şoförlüğünü yapmakta olduğu vasıta anlaşılmakla, eşyalar yed-i emin olarak ve taksinin sahibi bulunan Kadir Çalışkan&#039;a teslim edilmek üzere, yed-i emin olarak Ziver Gündüzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildi. Tanzim olunan zabıt birlikte imza altına alındı. 23/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Katip Mübaşir Bilirkişi Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ö.Türker İ.Dedeşah S.Dur Cemal Çopur Hüsnü&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yediemin Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ziver Gündüzalp Bayram Yüksel&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i Üstad&#039;ın beraberinde Urfa&#039;ya gelen ve kucaklarında Üstad&#039;ın vefat&lt;br /&gt;
ettiği sadık hizmetkârları; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler/Kategoriler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* [[Eyyüb (as)]]: Kabr-i şerifi Urfa sınırları içerisinde bulunan peygamber&lt;br /&gt;
* [[İbrahim (as)]]: Doğum yeri hakkında çeşitli rivayetler içerisinde en kuvvetlisi Urfa, Harran olan ve ateşe atılma hadisesi Urfa&#039;da yaşanan peygamber&lt;br /&gt;
* [[Said Nursi&#039;nin Kabri]]: Said Nursi vefat ettiğinde Urfa&#039;ya gömülmüştü&lt;br /&gt;
* [[Hulusi Yahyagil]]: Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;da Kurtuluş savaşında hizmetleri olan ve Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlatan asker talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]]: PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulunan talebesi&lt;br /&gt;
* [[Ceylan Çalışkan]]: Bediüzzaman&#039;ın sevkiyle iman hizmeti için Urfa&#039;ya gelip 6 ay hizmet eden talebesi&lt;br /&gt;
* [[Abdullah Yeğin]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hüsnü Bayramoğlu]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hayat-ül Harrani]]: Urfa Harran’daki zâviyesinde irşad faaliyetinde bulunmuş olan ve iyi hali ve kerametleriyle tanınan veli zat.&lt;br /&gt;
* [[Abdülkadir Badıllı]]: Urfa&#039;da genç yaşında Risale-i Nuru tanıdıktan sonra vefatına kadar Urfa ve havalisi başta olmak üzere iman ve Kur&#039;an hizmetinde bulunmuş nur talebesi.&lt;br /&gt;
* [[Salih Özcan]]: Özellikle hariç memleketlerde Risale-i Nur ile hizmet etmiş ve Bediüzzaman&#039;ın vasiyetinde ismi geçen Urfalı nur talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mahmut Kamil Toker]]: Urfa&#039;da yetişmiş din âlimlerinden olup Risale-i Nur’un ehemmiyetini tam takdir ettiğini Üstad el yazma Emirdağ Lahikasında geçen bir mektupta sitayişle beyan etmiştir.&lt;br /&gt;
* [[:Kategori:Kabri Urfa&#039;da Olanlar|Risalelerde bahsi geçen kişilerden kabri Urfa&#039;da olanların listesi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61044</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61044"/>
		<updated>2026-02-26T09:07:05Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şehir]]&lt;br /&gt;
[[Dosya:Balıklıgöl.jpg|thumb|left|Balıklıgöl]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Şanlıurfa&#039;&#039;&#039; veya eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde yer alır ve bu bölgenin en kalabalık şehridir. Peygamberler diyarı olarak bilinen bu şehirde Hz. Eyyûb&#039;un (as) kabr-i şerifi vardır. Hz. İbrahim&#039;in doğum yeri hakkında en kuvvetli ihtimal Urfa&#039;dır. Ayrıca halk hikâyelerinde ve dini inançlarda Hz. İbrahim&#039;in Kral Nemrud tarafından ateşe atılma hadisesinin Urfa&#039;da gerçekleştiğine inanılır. Hz. Yakub, Hz. Şuayb, Hz. Musa ve Hz. İsa&#039;nın Urfa&#039;da menzili ve konakları olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 12.000 sene öncesine tarihlenen ve dünyanın bilinen en eski tapınağı olan Göbeklitepe yine Urfa sınırları içindedir.&amp;lt;ref&amp;gt;https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa ilk olarak Hz. Ömer zamanında 639 yılında Müslüman Araplar tarafından fethedildi. Zaman zaman hıristiyan ve müslümanlar arasında el değiştiren şehir 1516&#039;da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı sınırları içine katıldı. 1919 yılında önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler (orduya yardımcı olarak görev alan halk gücü) tarafından işgalden kurtarılmıştır. Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından adı 2004&#039;te Şanlıurfa olarak değiştirilmiş, 2016&#039;da ise TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya Ziyaretleri&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır. İlk olarak, 1910 yılı Mart başlarında İstanbul&#039;dan ayrıldıktan sonra Şam&#039;a giderken 1910 yılının yaz aylarından sonra Van&#039;dan başlayarak Hakkari, Bitlis, Muş, Ağrı, Diyarbekir ve Urfa Şehir merkezleriyle etrafındaki bazı köy ve aşiretleri dolaşarak Meşrutiyet hakkında bilgi verdi. Buralarda sorulan yüzlerce suale cevab verdi. Şehir merkezlerinde de konferanslar tertibledi. Urfa&#039;ya geldiğinde medreseleri ziyaret etti ve birkaç gün medreselerde misafir kaldı. O sıralarda 32 yaşlarında olan Bediüzzaman&#039;ı tanımayan birkaç polis o zamanın bir aşiret reisi gibi olan kıyafetinden dolayı Bediüzzaman&#039;a ilişse de Urfa Meb&#039;usu Meşhur Siverekli Ali Efendi&#039;nin tanıtmasıyla meşhur Molla Said olduğu anlaşılınca polisler ondan özür diledi. Ali Efendi&#039;de bir hafta kadar misafir kalan Bediüzzaman gündüzleri Urfa&#039;daki medreseleri ve Ulemayı ve ayrıca Suruç ve Birecik dahil köy ve kazaları ziyaret etti. Urfa&#039;da Yusuf Paşa Camii’nde halka hitaben 1,5 saatlik bir konuşma yaptı. Bu doğu seyahatlerinden sonra Münazarat ve Muhakemat eserlerini yazmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya ikinci gelişi vefatından 2 gün öncedir. 20 Mart 1960 pazar günü Isparta&#039;dan talebeleri [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]], Bayram Yüksel ve arabayı kullanan Hüsnü Bayramoğlu ile birlikte sabah saat 9&#039;da ayrıldı ve 21 Mart 1960 Pazartesi günü sabah saat on-onbir sıralarında Urfa&#039;ya ulaştı. İpek Palas oteline yerleşti. Normalde ziyaretçi kabul etmeyen Bediüzzaman 1,5 gün boyunca ziyaretlerine gelen herkesi ağır hasta haliyle kabul etti. Zamanın hükümeti ise endişe içinde Bddiüzzaman&#039;ın Urfa&#039;yı terk etmesini istedi. Bediüzzaman&#039;ın buna cevabı &amp;quot;Urfa&#039;ya ölmeye geldim&amp;quot; oldu. Ramazan&#039;ın 25. gecesine karşılık gelen 23 Mart 1960 gecesi vefat etti. Büyük bir kalabalıkla kılınan cenaze namazından sonra Urfa&#039;daki Halil İbrahim Dergâhına gömüldü. Gömüldüğü yer aslen 1952 senesinde Şeyh Müslim Hafız Efendi&#039;nin Mevlid-i Halil Camii avlusunun kuzey tarafına yaptırdığı ve &amp;quot;sahibi yakında gelecek&amp;quot; dediği türbe yeriydi. Ancak Bediüzzaman vasiyetinde kabrinin gayet gizli, bir iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmediği bir yerde olmasını ve kabrinin ziyaret edilmesi yerine uzaktan Fatiha okunmasını beyan etmişti. Vefatından 3,5 ay sonra, 12 Temmuz 1960&#039;ta, 27 Mayıs ihtilalini yapanlar tarafından kabri kırılarak açıldı ve kardeşi Abdülmecid Nursi&#039;den zorla alınan muvafakatname ile galvanizli bir tabut içinde uçakla Afyon askeri havaalanına, oradan da arabayla bilinmeyen bir yere götürülerek kardeşi Abdülmecid&#039;in de hazır bulunduğu ortamda gömüldü. Gömüldüğü yerin daha sonra Isparta Doğancı mezarlığı olduğu ve tabutla gömüldüğü yıllar sonra anlaşılmış ve talebeleri kabrini buradan bilinmeyen bir yere nakletmişlerdir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Urfa&#039;da Risale-i Nur ile İman Hizmetlerinin Başlaması&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların birinci talebesi Hulusi bey Mondros mütarekesinden sonra Viranşehir ile Urfa ortasında bir kamp kurarak Urfa&#039;daki Fransızların Mardin&#039;in Ermeni ve Hıristiyanlarıyla muhaberelerini kesmek ve aynı zamanda Urfa&#039;nın kurtuluşunda çalışan kimselere harp usulunü bilen adam yetiştirme hizmetlerinde bulunmuştu. 1948-49&#039;da Albay rütbesiyle Kars&#039;dan Urfa Askerlik Şubesine tayin olduğunda Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlattı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Mevlana Halid-i Bağdadi&#039;den kendisine ulaşan müceddidlik cübbesini iki kat yatak, bir portatif somya, büyük bir sandık dolusu en kıymetli ve hususi el yazma, müsahhah Nur kitapları ile birlikte 1951 sonlarında Urfa&#039;ya gönderdi ve kendisinin de yakında Urfa&#039;ya geleceğini söyledi (fakat ancak vefatından 2 gün önce gelebilmiştir).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman talebesi Ceylan Çalışkan&#039;ı iman hizmeti için 1950&#039;de 6 aylığına Urfa&#039;ya gönderdi. 1951 yılı içinde talebesi Abdullah Yeğin&#039;i Ceylan Çalışkan&#039;ın yerine Urfa&#039;ya Nur hizmeti için gönderdi. Bu sıralarda yakın talebelerinden [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]] PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulundu. Daha sonra talebesi Hüsnü Bayramoğlu&#039;nu da yanlarına gönderdi. Böylece Bediüzzaman&#039;ın 3 talebesi Urfa&#039;da 1,5 sene kadar kaldı. 1953 başlarında Urfa&#039;da Nurculuk yapmak, çocuk okutmak vesaireden tevkif edildiler ve Urfa hapishanesinde 40 gün kadar yattılar. Türkiye&#039;de Nurculuk dosyalarını birleştirmek isteyen Isparta savcılığının sevkiyle Urfa&#039;dan Isparta&#039;ya götürülüp Isparta&#039;da 2 ay kadar hapis kaldılar. Tahliyeden sonra İstanbul&#039;da Üstad&#039;ın yanına gittiler. Bediüzzaman Abdullah Yeğin ile Hüsnü Bayramoğlunu 1953 yılı yaz aylarında tekrar Urfa&#039;ya gönderdi. Bu arada Risale-i Nur&#039;u çoğaltmak için İnebolu ve Isparta&#039;da kullanılmaya başlanan teksir makinelerine ilave olarak talebesi Abdülkadir Badıllı&#039;nın gayret ve maddi fedakarlığıyla Urfa&#039;ya da bir teksir makinesi alındı.&amp;lt;ref name=&#039;a&#039;&amp;gt;Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı&amp;lt;/ref&amp;gt; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bu Konu Hakkında Risale-i Nur&#039;daki Derslerin Özeti==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman talebesine yazdığı bir mektupta Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i Nuriye&#039;nin ileride teşekkül etmesini kuvvetle ümit ettiğini belirtmiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;nın taşıyla toprağıyla mübarek olduğunu ve hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmünde olduğundan Nurların Urfa&#039;da yerleşmesi halinde o üç memlekette intişarına vesile olacağını söylemiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;ya gönderdiği genç talebelerinin (Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram) 1953&#039;te Urfa&#039;da Nurculuk yapmak ve çocuk okutmak gibi sebeplerle mahkemeye verildiklerinde yaptıkları savunma &amp;quot;Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&amp;quot; başlığıyla Nur Çeşmesi adlı küçük kitapta yer alır.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;yı kendi öz vatanı Nurs gibi sevdiği ve ahalisine akrabası gibi dua ettiği için oraya talebelerini gönderdiğini, Urfa ve havalisine doğum yeri olan Nursdan ziyade ehemmiyet verdiğini ve bazı mühim sebepler olmasaydı hayatının son kısmını orada geçirmek istediğini söylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bilgiler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Diğer İsimleri:&#039;&#039;&#039; Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İnşa/Kuruluş Tarihi:&#039;&#039;&#039; MÖ 10.000 seneleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Niteliği:&#039;&#039;&#039; Şehir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Yüzölçümü (km2):&#039;&#039;&#039; 20.000 (Şanlıurfa vilayeti)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kıta:&#039;&#039;&#039; Asya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Ülke:&#039;&#039;&#039; Türkiye&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Vilayet/Eyalet:&#039;&#039;&#039; Şanlıurfa &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İlçe/Kasaba:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Mahalle/Köy:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Harita konumu:&#039;&#039;&#039; [https://maps.app.goo.gl/3PPDDyDDgzZ9GgFfA]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Nurpedia Haritası Konumu:&#039;&#039;&#039; [https://www.google.com/maps/d/u/1/edit?mid=1VylFzlFJnLWKSm5J4fdWFrN-JxPgHAQ&amp;amp;ll=37.12176027602784%2C38.61115058115234&amp;amp;z=12]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#1|{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#3|{{Arabi|اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık, fedakâr kardeşimiz Hacı Ali!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gönderdiğiniz kıymettar ve bilhassa Hazret-i Üstadı pek çok sevindiren mektubunuzu aldık. Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, bu zamanda kâfidir. On sene medresede okuyanlar, Risale-i Nur’la bir senede aynı istifadeyi ettiklerine şahit, binler ehl-i ilim var. Madem Hacı Kılınç Ali bir buçuk sene bütün Risale-i Nur eczalarına sahip çıkmış, kısmen okumuş; nazarımızda yirmi senelik bir Nur talebesidir. Ben her sabah haslar içinde onun ismiyle bütün manevî kazançlarıma, defter-i a’maline geçmek için hissedar ediyorum. Öyle ise o da bütün hayatını Risale-i Nur’a vermeye mükelleftir. Demek, şimdiye kadar Camiü’l-Ezhere gitmeye muvaffak olmaması ehemmiyetli bir hikmet içindir ki Nurlar ona kâfi imiş. Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan [[Urfa]]’da bir medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz. Kılınç Ali ile beraber Eski Said’in gayet kıymettar bir talebesi olan Şam’daki Molla Abdülmecid, Urfa’daki Nur’un talebelerinden Seyyid Salih ve onun yanına giden Nur’un fedakâr bir talebesiyle muhabere etsinler. Ben hem Molla Abdülmecid’e hem Hacı Ali’ye hem Şam’daki Risale-i Nur’la alâkadar olanlara pek çok selâm ediyorum. Ve dualarını ve o mevki-i mübarekede bana dua etmelerini rica ediyorum.” dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, kahraman kardeşimiz Hacı Ali; Hazret-i Üstad daima sizin fedakârlığınızı izhar buyuruyorlar. Biz de sizi tahsinlerle tebrik ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın hizmetinde bulunan kusurlu Sungur, [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]], Ziya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Birinci_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#17._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Râbian: Gerek Hüsrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. [[Urfa]]’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallah onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâmisen: Reisicumhurun nutkundan gelen müjdeli istihracın tahakkuk etmesini eltaf-ı İlahiyeden niyaz ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâdisen: Nur’un neşri ve fütuhatı için Rahîm ve Kerîm Rabb’imiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız lillahi’l-hamd devam ediyor. Akşamları Nurlu cemaatten mürekkeb fakirhanemize gelen cemaate tedrisat-ı Nuriyede devam olunuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: “Büyük Doğuculuk siyasî bir teşekkül müdür?” diye sordum. “Evet” dedikleri için “Sizin yalnız imanî ve Kur’anî mesaildeki müşküllerinizi ve izahını arzu ettiğiniz noktaları Risale-i Nur’un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuurum taalluk etmeden Risale-i Nur dairesinde istihdamdan ibarettir. İman ve Kur’an meselelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigal edemem.” mealinde cevap verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur’anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim. Malatya, Urfa, Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizane yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesai-i Nuriyem böyledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhibb-i muhlisiniz Hulusi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#1._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Çok muhterem kardeşimiz Salih,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız sana ve iki dindar ve hakiki milletvekillerine çok selâm ve dua eder, sana ve onlara “Bin bârekellah” der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben çok zaman evvel bekliyordum ki [[Urfa]] tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sahip olmaya çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki Seyyid Salih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havalinin çok kıymettar ve hamiyetkâr ve dindar iki milletvekili Nurlara sahip çıkmaya başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar tarafından istedikleri halde, ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Seyyid Salih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşâallah Kur’an ve imana tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehra ve Mısır’daki Camiü’l-Ezherin küçük bir numunesi haline getirmeye vesile olmaya ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiyenin bir numunesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlahiyeden ümit ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem madem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise [[İbrahim (as)|İbrahim Halilullah]]’ın bir menzilidir. İnşâallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz-ı hürmet ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur hizmetinde bulunan kardeşiniz Ziya ve Mehmed&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah dua ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana dua etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#13._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Nur Kahramanı Hüsrev’in Bir Mektubudur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlem-i İslâm merkezlerindeki mübarek Müslüman kardeşlere!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sizleri, bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Eserleriyle fuhûl-ü ulemanın ve fuhûl-ü müfessirînin en yükseği olan Bedîüzzaman Hazretlerine, kıymettar ve mübarek bir mücahid âlim tarafından yazılmış olan bir tebriği takdim etmiştik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bedîüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdığı cevabî mektuplarında o kıymettar, bînazir Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiş ve Anadolu’da Kur’an ve iman kahramanlarının halefleri olan Nurcularla, Arabistan’daki hakikat-i Kur’aniyeye müteveccih İslâmları, iki kardeş olarak hizbü’l-Kur’an’ın dairesi içinde çok saflardan iki mütevafık ve müterafık saf teşkil ettiklerini müjdelemiş ve o mü’min kardeşlerimizin Risale-i Nur’la ciddi alâkalarıyla beraber, bir kısmını Arapçaya tercüme edip neşretmek niyetlerinizden fevkalâde memnun olduklarını ve mübarek İslâm cemaatlerinin [[Urfa]]’daki Nur şakirdleriyle ve Nur eczalarıyla himayetkârane alâkadar olmasını yazmaklığımızı bizlere emretmiş bulunuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Nur_Kahramanı_Hüsrev’in_Bir_Mektubudur|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Isparta’daki Hayatından Muhtelif Safhalar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]] ve Diyarbakır’daki faal Nur talebeleri birer medrese-i Nuriye kurdular. Risale-i Nur’u her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemaate okumak suretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe-i ulûmun şerefini ihya ettiler. Şark havalisinde büyük hizmet-i imaniye îfa olundu. Bir aralık Diyarbakır’da orada Nurlarla imana ve Kur’an’a hizmet eden [[Mehmed Kayalar|faal bir Nur talebesi]] aleyhine dava açıldı, beraetle neticelendi; mü’minlerin sürur ve minnettarlığına vesile oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların Neşri: Anadolu’nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa medrese-i Nuriyeleri yalnız bulundukları muhitte değil, çok geniş bir sahada hizmet-i imaniyede bulundular. Bu hizmetleri yalnız bir kişi değil, bir merkez değil, yalnız malûm şahıslar değil; hizmet-i Kur’aniye olduğu için pek çok vecihlerde, pek çok zatlar tarafından îfa edildi. İsmi bilinmeyen nice hâlis talebeler, sadık mü’minler, bu hizmet-i kudsiyede çalıştılar, nur-u Muhammedî’nin yayılmasına gayret ettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Isparta’daki_Hayatından_Muhtelif_Safhalar|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem Hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müsaadenizle bir iki maruzatımı mecburen söyleyeceğim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi bu vatanın her tarafında ve âlem-i İslâm’ın hattâ diğer ecnebi memleketlerinin mühim merkezlerinde Kur’an namına intişar etmiş ve milyonlarla kimselerin imanlarını taklitten tahkike çevirmiş ve bu millete en kıymetli ve büyük tesirini feyizli dersleriyle ispat etmiş, Kur’an’ın nuru Risale-i Nur’un neşretmemesi ve bizim gibi hayatı tehlikede, imansızlık ve dalalet vâdilerinde koşan bîçarelerin okumaması için dinimizin gizli düşmanları olan komünist veya tabiiyyun olan farmasonlar türlü desiselerle adliyeleri ve hükûmetleri şaşırtmak için çok çalıştılar. Kaç defa Nurları okuyan mübarek talebeleri ve başta dâhî bir mütefekkir ve kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’yi mahkemelere verdirdiler. Eskişehir, Isparta, Denizli, Ankara, Afyon, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri… Neticede gizli ders, tarîkatçılık, cemiyet kurmak gibi ittihamların tamamen hilaf-ı hakikat olduğu ispat edilerek beraetler verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahkemelerce tebeyyün etti ki: Risale-i Nur serâpa İslâmiyet, Kur’an, iman hakikatlerinden ibarettir ve Nur talebeleri Kur’an’a kopmaz rabıtalarla bağlanmışlardır. Dini hiçbir şahsî, dünyevî, süflî menfaatlere âlet etmedikleri ve sadece rıza-yı İlahî için çalıştıkları güneş gibi tezahür etti. Çünkü Risale-i Nur bin seneden beri İslâmiyet aleyhine ve insaniyet zararına tahribatçı, küllî cereyanlara karşı sarsılmaz delil ve hüccetlerle tam mukabele edip din düşmanlarının temellerini dağıtıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte biz de bizim ebedî hayatımızı ve ebedî saadetimizin anahtarı imanımızı bu dalalet asrında bize kazandıran Risale-i Nur’u okurken ve yazdıklarımızı tashih ederken sanki dinsiz, komünistlerin saçma ve düzmece zehir saçan evraklarını okuyormuşuz gibi yakalanıp mahkemeye veriliyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Masum dindarların aleyhinde olan dinsiz komünistler hem etrafa evham vererek bizim gibi gurbette, yalnız dersleriyle alâkadar, siyasetten hattâ dünyadan habersiz iki üç talebenin birkaç kişi yanına gelip gitmesiyle ve onların kendi derslerini bir iki kişinin dinlemesiyle hem bizi hem adliyeyi hem zabıtayı manasız meşgalelerle uğraştırıyorlar. Her asırda en az üç yüz elli milyon mensubu bulunan, milyonlarla hâfızların lisanında her zaman tekrarlanan Kur’an’ımızın emsalsiz tefsiri Risale-i Nur talebeleri olan bizleri, hayatımızdan daha çok sevdiğimiz imanî derslerimizden mahrum etmek istiyorlar. Habbeyi kubbe yaparak, formalitelere uydurarak, bir isim takarak, lastikli bir kanun maddesine rast getirip bizi kanunen mes’ul göstermek istiyorlar. Fakat âdil, vicdanlı hâkimler neticede hakikati meydana çıkarıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: Bu son defa Afyon Mahkemesi dört sene devam ettiği halde, sonunda zaten serbest olan Risale-i Nur yine serbest bırakıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün yüksek makamlara verilen Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî’nin müdafaasından bir küçük parçası şu ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Haşirdeki mahkeme-i kübraya bir arzuhaldir ve dergâh-ı İlahiyeye bir şekvadır ve bu zamanda Mahkeme-i Temyiz ve istikbaldeki dârülfünunların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
… Ben de otuz kırk sene hayatımı bilenleri ve Nur’un binler has şakirdlerini işhad ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngiliz’in Başkumandanı İslâm içinde ihtilaf atıp hattâ Şeyhülislâmı ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilafçı, ittihatçı fırkaları birbirine uğraştırmasıyla ve Yunan’ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvat-ı Sitte” eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab ve neşretmekle o kumandanın dehşetli planını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara’ya kaçmayan ve esarette Rus’un Başkumandanının idam kararına ehemmiyet vermeyen ve 31 Mart Hâdisesi’nde sekiz taburu bir nutukla itaate getiren ve Divan-ı Harb-i Örfîde, mahkemedeki paşaların; sen mürtecisin, şeriat istemişsin diye suallerine karşı idama beş para ehemmiyet vermeyip “Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise bütün cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciyim ve şeriatın bir tek meselesine ruhumu feda etmeye hazırım.” diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevk edip idamını beklerken beraetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken ve onlara teşekkür etmeyerek “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da Divan-ı Riyasette M. Kemal ona hiddetle dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyan edesin, sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilaf verdin.” Ona karşı “İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir… Hainin hükmü merduddur…” diye kırk elli mebusun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri alan ve altı vilayet zabıtası ve hükûmeti asayişin ihlâline dair bir tek madde kaydetmeyen ve yüz binlerle Nur şakirdlerinin hiçbir vukuatı görünmeyen, hiçbir şakirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslah eden ve yüz binler nüsha Risale-i Nur’dan intişar etmekle beraber menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmi üç sene hayatının üç hükûmet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur’un kıymetini bilen yüz bin şakirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle ispat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazip edenlere beddua etmeyen bir adam hakkında “Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, öyle ise suçludur.” diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler, yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i kübrada hesabını verecekler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir İslâm kahramanı ve bu asrın ve istikbalimizin bir hidayet serdarı ve eşine rastlanmayan İslâmiyet fedaisi Bedîüzzaman’ın eserlerini okumak; dinsizlerin, komünistlerin, imandan bîhaberlerin elbette işine gelmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız Bedîüzzaman’ın beyanı ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur koca bir cennetin fiyatı olacak bir servet ve hayat-ı ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve hakikate muarız bütün feylesofları ilzam edip hayrette bırakacak bir keşfiyattır. Risale-i Nur sahabe-i kiramın âlî seciyesini ve Hazret-i Peygamber (asm) nurani meşrebini beyan eden bir nur ve feyiz hazinesidir. Risale-i Nur bu asırda Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesi; hakiki, yüksek ve parlak bir tefsiridir. Risale-i Nur şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğunu yüz binlerle kimseler tarafından idrak ve tasdik edilen bir eser külliyatıdır. Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikatü’l-hakaike yol açmış cadde-i kübra-i Kur’aniyedir. Bunun içindir ki Avrupa’nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerh edilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hakikatler içindir ki Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaşımla tashihat yaparken yakalanıp müsadere edilen, Denizli’de beraet eden ve Temyiz’in de tasdik ettiği büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin bir yerinde, kâinat Hâlık’ını ve sahibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zatın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitap, bizim Hâlık’ımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel manevî i’caz-ı Kur’aniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri gördü ve Risaleti’n-Nur bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki onun üstadı ve menbaı olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniye olan [[Yirmi Beşinci Söz]] ve [[On Dokuzuncu Mektup]]’un âhiri Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki kim görmüş ise değil tenkit ve itiraz belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte muhterem heyet-i hâkime! Madem hakikat budur. Ben de Üstadım gibi derim: “Madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem gözünü kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar. Ve madem cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz talebeler Risale-i Nur’un güneş gibi hakikatlerine karşı gözümüzü kapayamıyoruz…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakikat-i Kur’aniye güneşi ise üflemekle sönmez. Nurlananlar da Nur yolundan hiçbir beşerî kuvvetle dönmez. Gizli din düşmanlarımız zabıtayı, hükûmeti, adliyeyi iğfal etmeye çalışanlar dünyamızı başımıza ateş yapsalar Nurları okuyacağız ve yazacağız. İnşâallah adalet namına hareket edenleri, o müfsidler aldatamayacaklardır. Diğer mahkemelerde hak namına adalet için çalışanların Kur’an’ın lemaatı ve tereşşuhatı olan ve beşeri gaflet sersemliğinden ikaz eden Risale-i Nur’u serbest bırakmaları gösteriyor ki zikrettiğim gibi bu asrın Kur’an dellâlı olan Risale-i Nur’a herkesin çok büyük ihtiyacı vardır. Ve Risale-i Nur şahsî, süflî, dünyevî menfaatlere âlet olamıyor. Bizim gibi masum dindarlara musallat olanlar ve onları imanî derslerinden ayırmayı tevehhüm edenler, laiklik prensibini dinsizliğe ve komünizme âlet etmek isteyenlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asrımızın dâhîsi büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile: Ekser-i enbiyanın Şark’ta ve Asya’da zuhurları ve ağleb-i hükemanın Garp’ta ve Avrupa’da gelmeleri kader-i ezelînin bir işaretidir ki Asya’da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen Asya’da hüküm süren, dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Hakîm, bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El-iyazü billah, Kur’an küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak; akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebep olmak akıldan uzak değildir. Evet Kur’an, ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zincirdir, bir hablullahtır. Cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur’an-ı Azîmüşşan’ın hakiki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmi sekiz seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlahiye ve sönmez bir mu’cize-i Kur’aniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vazgeçirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bütün bu cerhedilmez hakikatlerden sonra, yine evet Risale-i Nur’la meşguliyete dünyada hiçbir âdil mahkeme suç diyemez. Fakat size bir ad takıp bir bahane ile işkence yapmak istiyorlar, denilse: Ben de derim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kadıoğlu Camii mevkiinde mukim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Abdullah Yeğin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizlere yapılan gizli mektep zan veya ittihamı bütün bütün hakikat hilafınadır. Çünkü bulunduğumuz cami önünde çeşmeler var, buraya ve camiye günde iki yüz kişinin gelmesi, böyle bir yerin gizli olamayacağı, çocukların dahi bileceği bir hakikattir. Hem bizim şehrin en işlek bir yerinde kalmamız gösteriyor ki gizlilikle ve gizli şeylerle alâkamız yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mektep açmışsınız sözü de büsbütün yanlış bir şâyiadır. Bunu işitenler gülüyorlar. Biz Kur’an-ı Kerîm’in gayet parlak ve yüksek tefsiri Risale-i Nur’a çalışan talebeleriz. Evet, aslâ inkâr etmeyiz. Biz okurken gelip dinleyenler oluyor, bu bir mektep midir? Şahitlerin görüşleri doğrudur fakat hükümleri yanlıştır, hakikat hilafınadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz o gün arkadaşımla kendi elimizle yazdığımız iki adet Âyetü’l-Kübra Risalesi’ni tashih etmek için beraber okuyorduk ve o iki arkadaş da dinliyordu. Bu vaziyette, sanki komünistlerin ve dinsizlerin eserlerini okuyormuşuz gibi hem adliyeyi hem zabıtayı hem mahkemeyi bizimle meşgul ederek bir bahane ile mahkemelere sevk ettiriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sizlerin de bildiğiniz gibi Urfa’nın ekseri evlerinde dinî bir kitabı, biri okuyup diğerleri dikkatle dinliyorlar. Hem bir yerde, yasak olmayan bir eseri okuyup başkalarının dinlemesiyle bir mektep mi açılmış olur? Sadece kitap okumak ve dinlemekten ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu vaziyetten anlaşılıyor ki biz yalnız bu asırda Kur’an’ın yüksek ve parlak bir tefsiri ve kâinatta en yüksek olan iman hakikatlerini beyan eden Risale-i Nur’u okuyoruz. İmanî ve İslâmî kitapları okuyup dinlemeye tedrisat süsü vermek, kuvvetli bir icbarla üzerimize mektep açmışsınız etiketini yapıştırmaya gayret etmek olduğunu; bizim masum, dindar, iman ve âhiretiyle meşgul olan gençler olduğumuzu herkesin bildiği gibi sizce de malûmdur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem dâhî mütefekkir Üstadımız Bedîüzzaman otuz seneden beri siyaseti terk etmiş {{Arabi|اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ‌}} demiş ve talebelerine de “Biz imanın cereyanındayız, gayemiz rıza-yı İlahiyedir, siyasî cereyanlara girmeyiniz.” diye ders verdiğinden hiçbir siyasî ve dünyevî süflî şeylerle alâkamız yoktur. Hem altı vilayetin zabıtası, Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî hakkında: “Bedîüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri imanla kafalara bir yasakçı bırakıp emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar.” diye rapor vermişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizim bütün okuyup yazdığımız ve daima meşgul olacağımız Risale-i Nur, bütün mahkemelerde beraet etmiş ve sırf İslâmiyet ve iman ve Kur’an hakikatlerinden ibaret olduğu güneş gibi tezahür ederek kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Son Afyon Mahkemesinde bütün kitap, risale ve mektupları iade etmeye ittifaken karar vermişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur: Yüz otuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur’aniyeyi mezc ve telif ederek, bu asra kadar hiçbir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatçe, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika’ya kadar inkişaf etmiş. Müellifi büyük İslâm dâhîsi Bedîüzzaman Said Nursî Risale-i Nur hakkında şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, manevî hakikatleri ve iman ilmini Avrupa’nın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken ispat eder. Risale-i Nur, hal ve istikbalin ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevap verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. Risale-i Nur’da başka eserlerden nakil yoktur, Kur’an’ın mu’cize-i maneviyesidir. Risale-i Nur, yüz manevî keşfiyatı hâvi ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır. Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. Risale-i Nur, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüz binlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un gayet hârika bir cüzü olan Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin beyanı vechiyle: Madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Bir saadet-i ebediyenin, bir hayat-ı bâkiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan imanı sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’la mübareze edilmez, o mağlup olmaz, yirmi senedir en muannid feylesofları da susturuyor. (Şimdi yirmi sekiz sene oldu.) İman hakikatlerini güneş gibi gösteriyor, bu memlekete hükmeden onun kuvvetinden istifade etmek gerektir. Risale-i Nur, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Onun talebeleri başkalara benzemezler, mağlup olmazlar. Risale-i Nur’u mağlup edebilmek için kâinatı elinde tutan bir kuvvet lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Risale-i Nur dünyevî işlere, şahsî ve süflî menfaatlere âlet olamaz. Güneş gibi hakikat-i imaniye ve Kur’aniye yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi o hakikati tanıyan, Risale-i Nur’u değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Risale-i Nur’un vazifesi ise hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatleriyle gayet kat’î ve en mütemerrid zındık feylesofları da imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’an’a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur’u hiçbir şeye âlet edemeyiz ve bilfiil öyleyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin seneden beri Kur’an’ın bayraktarı ve mücahidi ve âlem-i İslâm’ın kahraman mücahidi olan ve Kur’an’ı cihanın cihat-ı sittesinde ilan eden necip ve mübarek kahraman ecdadımızın evlatlarını nur-u imandan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefahir-i âliyesine zıt olarak maddî ve manevî helâketlere maruz bırakmak olan dehşetli sû-i kasdlara ve o kahraman ecdadın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrum etmek olan dehşetli dinsizlik telkinlerine karşı; Kur’an-ı Kerîm’in on dördüncü asr-ı Muhammedîdeki (asm) aziz dellâlı ve bu asrın bir hidayet medarı ve bu müthiş zamanın müthiş zulümatına karşı Nur-u Kur’an’la mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur’un yüz binler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur’anî tesis eden muhteşem kahramanı Bedîüzzaman Said Nursî ve yüz bin başlar feda oldukları hakikate başımız dahi feda olsun diyerek nur-u İslâm’ı söndürmek ve nur-u imanı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden; istibdatlara, icbarlara karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza ve şeref-i imanı âleme ilan eden, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan kalb-i münevverlerine gelen ve iman hakikatlerini güneş gibi parlak delil ve hüccetlerle ispat eden ve Risale-i Nur’la dinsizlik, dalalet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silah edip vatan ve millet ve İslâmiyet’e hıyanet etmem ve hakikat-i Kur’an’a feda olan bu başı zalimlere eğmem.” diyen ve ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dava ettiği gibi bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bedîüzzaman ve Risale-i Nur’dan bizi uzaklaştıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur. Hem Risale-i Nur iki hayatımızın halâskârı ve sermaye-i ömrümüz ve gaye-i hayatımızdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar eğer mümkün olsa derimizi kâğıt ve kanımızı mürekkep yapıp yine Risale-i Nur’u yazacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime bilsinler ki: Halife-i rûy-i zemin Hazret-i Ömer (ra) hilafeti zamanında âdi bir Hristiyan ile birlikte mahkemede muhakeme oldular (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu hakikati Üstadımız İstanbul Adliyesinde beyan etmiştir.&amp;lt;/ref&amp;gt;). Halbuki o Hristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki: Adalet hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirlik güdemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bunun içindir ki mahkemede kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i imandan bütün gelenler maziye gidenlere mağfiret dualarıyla ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binaen Denizli Mahkemesinde demiştim: Mahkeme-i haşirde milyarlar ehl-i imandan davacılar tarafından, Kur’an hakikatlerine hizmet eden Nur talebelerini mahkûm ve perişan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Serbestiyet kanunlarıyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cemiyetlerine müsamahakârane bakıp ilişmediğiniz halde; vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan, vatandaşları ölümün idam-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan Risale-i Nur talebelerini hapisler ve tazyiklerle perişan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa ne cevap vereceksiniz, biz de sizlerden soruyoruz diye o zaman onlara demiştim, o zaman o insaflı ve adaletli zatlar bizi beraet ettirdiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Hâkimler! Bu âlî hakikatlere rağmen bize deseniz ki sizi mahkemeye sevk ettirmek ve biçilmiş bir kaftan giydirmek istiyorlar. Bu takdirde şu âyet-i kerîmenin kale-i kudsiyesine iltica ediyorum: {{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesinde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsnü Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır_(2)|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Vukufsuz Ehl-i Vukufa Cevap&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Medar-ı hayret bir taarruzdur ki; kırk küsûr sene (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu cevap 1953 senesine aittir. (Naşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;) evvel yazılmış ve mükerreren tab&#039; edilmiş bir meseleyi, [[Urfa]] Ehl-i Vukufu bütün bütün yanlış mânâ vererek; hem güya bu sene yazılmış diye bir propağanda namı vermişler. O mesele de budur:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eski Harb-i Umumi&#039;nin bidayetinde ve içinde, o harpte müttefikimiz olan Alman&#039;la alâkamızı kırmak ve Garplılaşmak perdesi altında bir purutluğa, yani siyaseti dinsizliğe alet yapmaya çalışan bazı münafıklar diyordular ki: &amp;quot;Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dinimize zarar verecek...&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de o zaman demiştim: &amp;quot;Sosyalistlik İslâmiyete ilişemez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat Garblılaşmak, İngiliz ve Fransızın medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenalıkları iyiliklerine galebe eden böyle medeniyet; bizim müttefikimiz olan Almanın sosyalistliği dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyorum&amp;quot; diye o zaman demiştim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte mes&#039;elenin hakikati bu iken, kırk sene evvel bu mes&#039;ele yazılmış ve neşredilmiş, kimse ilişmemiş ve mahkemelerde beraat görmüşlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi hasta olduğum için, müdde-i umumî ifademi almaya yanıma geldi ve dedi ki: &amp;quot;Urfa&#039;daki ehl-i vukuf Hutbe-i Şamiye&#039;nin zeylindeki vecizelerden, &amp;quot;sosyalistlik Garbî medeniyetlere müreccahtır&amp;quot; diye olan kelimesine bolşevikliğin lehinde bir propaganda yapılıyor&amp;quot; demişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim. Bolşeviklik ayrı, sosyalistlik ayrıdır. Sosyalist Alman nerede? Komünist Rus nerede? Hem bu kadar mânâsız, kırk küsür sene evvel yazılan bir meseleden dolayı Nur&#039;un Urfa&#039;daki üç kahraman talebelerini hapsettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine müdde-i umumî dedi ki: &amp;quot;Ehl-i vukuf bir cümleyi daha medar-ı mes&#039;uliyet yapıyor, o da: Sizin M. Kemâl&#039;e &#039;Kemal, namaz kılmayan haindir&#039; dediğindir.. Hem: Namaz kılanlarla kılmayanlar arasına bir tefrika sokuyor. O halde suçludur.&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim: &amp;quot;Yüzer ayât-ı Kur&#039;âniyede müslümanlar için en büyük hakîkat, imandan sonra namaz olduğunu mükerreren emrediyor. Hem o zaman Meclis-i Meb&#039;usanda benim M. Kemâl&#039;e bu sözü söylediğim halde, o bana ilişmediği ve itiraz etmediği halde; otuzbeş sene sonra böyle vukufsuz ehl-i vukufun yanlış raporlarıyla Nur&#039;un kahraman fedailerine ilişmek, bence Rus hesabına bir propagandadır veya Rus hesabına propagandaya alet olmuşlardır ki, Kur&#039;ânın hakâikiyle Komünist Rus&#039;a cephe alan ve tam mücadele eden dinin fedailerine ilişiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said-i Nursî &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Vukufsuz_Ehl-i_Vukufa_Cevap_(Asar-ı_Bediiyye)|Asar-ı Bediiyye]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
HAZRET-İ ÜSTAD&#039;A MERSİYE ŞEKLİNDE BİR HİTABE&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kutlu olsun, mutlu olsun sana ol âlî makam,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fitnenin narı hemen oldu sana berd ü selâm&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&#039;nın topraklarında değildir Üstadımız&amp;lt;ref&amp;gt;Bu şiir, Üstadımızın irtihalinin hemen akibinde yazıldığından ve henüz Üstadımızın kabr-i pürmünevverleri vahşî canavarların saldırısına uğramamış olduğundan, kerametkârane bir nevi îma-i ihbarîden hâlî değildir gibi bana geliyor. (Nâşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pek sıcak kardeşlerin kalbindedir serdarımız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Kızıl_İcazdan_Bazı_Parçalar_(Mesnevi_Badıllı)#HAZRET-İ_ÜSTAD&#039;A_MERSİYE_ŞEKLİNDE_BİR_HİTABE|Mesnevi-i Nuriye (Badıllı)]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Diğer Bahisler===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hususi muhabere mektuplarından:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Bu mektuplar 1951-1960 arası Üstad&#039;dan Urfa&#039;ya gelen mektuplarındandır)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;... Ben Urfa&#039;ya eskiden de varmışım. Urfa&#039;lılarla çok alâkadarım. Hatta burada (Emirdağında) kalmamın bir sebebi de, burada Urfa&#039;lıların bulunmasıdır. Urfa halkını çok sevdiğim için, Hüsnü&#039;yü oraya gön derdim ve onların hatırı için Hüsnü&#039;ye bu kadar zahmetler çektirdim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;yı kendi öz vatanım Nurs gibi sevdiğim ve ahalisine akrabam gibi dua ettiğim için, oraya talebelerimi gönderdim. Yoksa vilayat-ı şarkiye umumen Nur talebesidir. O mübarek Urfa halkına çok selâm ve dualar edip dualarını beklerim...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başka bir mektubundan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Rabian: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Ben Urfa ve havalisine meskat-ı re&#039;sim olan Nursdan ziyade ehemmiyet veriyorum. Bazı esbab-ı mühimme olmasaydı, ahir hayatımı orada geçirecektim. İnşaallah hayatta kalsam belki ona da muvaffak olurum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben nasıl Nurs köyünü, sağ ve ölü umumen duama alıyorum.. Urfa&#039;yı da sağ ve ölü umumen duamdadır Hatta nerede bir Urfa&#039;lı bana rastgelse, bir akrabam nazarıyla bakıyorum. Hususan orada Medrese-i nuriyeyi himaye eden alimlere çok minnettarım. Ben de o zatlara itimaden iki hâs talebemi orada bırakıyorum...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir başka mektuptan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Hamisen: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Madem Urfa halkı benim manevî evlâdlarım ve talebelerime himayet ve şefkatle samimi alâkadardırlar. Urfa halkının hatırı için bir mani’ olmazsa, Urfa&#039;ya veya yakınına gelmek arzum var, İstiyorum. Fakat ne vakit kısmet olsa... Hem Abdullah. Hüsnü gibi evlâdlarım aynı Ceylan ve [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyr]] gibi olduklarından, onları yanıma alacaktım. Madem Urfa halkı bu derece samimi ve hamiyetkârdırlar. O kadar sevdiğim evlâdlarımı Urfa halkına veriyorum. Urfa halkına minnettarlığımı ve teşekkürlerimi beyan etsinler. Hükûmet ne yapsa, Urfa halkının hatırı için helâl ediyorum.” dedi ve sizin Urfa&#039;da kalmanızdan ruhu rahat etti.. Hem lüzum var.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Kaynak: Mufassal Tarihçe-i Hayat, A. Badıllı)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;daki Diğer Alakalı Yerler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Ölüm Belgesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Ölüm Belgesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Urfa.jpeg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Saidnursi mezar1.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said nursi makamı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yerin (makam) bugünkü hali&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman Çeşmesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamının yanındaki çeşme&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Makam yazısı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamında yer alan açıklama&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Naaşın nakli için kardeşinden zorla alınan muvafakatname.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Naaşının Urfa&#039;dan nakli için kardeşi Abdülmecid Nursi&#039;den zorla alınan muvafakatname&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Urfa&#039;daki kabirden naaşın çıkarıldığına dair resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Urfa&#039;daki kabrinden çıkarıldığına dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Isparta nakil resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Isparta&#039;ya nakline dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;T.C. Urfa C. Müdde-i Umumiliği&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sayı: 2293 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa: 23.3.960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok aceledir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TEREKE HÂKİMLİĞİNE - URFA&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
21.3.1960 günü vilayetimize gelerek İpek Palas otelinin 20 nolu odasına inen Said-i Nursi&#039;nin 23.3.960 günü saat 10&#039;da kendi eceliyle vefat ettiği Urfa Emniyet Müdürlüğünün 23.3.960 tarih ve 1 sayılı yazısıyla bildirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TİM.11O&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adı geçenin sahipsiz bulunması hasebiyle yedindeki eşyasının hâkimliğinizce tesbit ve gereğinin ifası rica olunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
C. Müdde-i Umumisi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pertev Savaşçıoğlu&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke hâkiminin otele gelerek Üstad&#039;ın cenazesi başında tesbit ettiği eşya ve aldığı kararı da şöyledir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
T.C. URFA TEREKE HÂKİMLİĞİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Esas: 1960/1&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kâtip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyalar yed-i emin olarak Zübeyr Gündûzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildiğ&#039;inde kendileri bugün hâkimliğimize müracaatla müteveffanın yegâne vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda bulunan Arapça öğretmeni Abdülmecid Ünlükul&#039;un olduğunu bildirerek eşyanın oraya gönderilmesini taleb ettiler. G.D. mütevaffanın yakınlarının beyanına göre vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda Abdülmecid Ünlükul&#039;un olduğu beyan edildiğinden, mumaileyh müteveffanın yegâne varisi olup olmadığı tesbit edilerek, kendisinden başka vârisi yoksa eşyaların nüfus kaydı veya veraset ilâmı mucibince kendisine ödenmesi için Konya tereke hakimliğine müzekkere yazılmasına, eşyaların mezkûr hakimliğe gönderilmesine karar verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
26/3/1960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyaların Konya Tereke Hâkimliğine 26.3. tarihinde 741, 742, 743, 744, 745, 746 numaralı posta makbuzuyla gönderildiği, posta masrafı olarak üç bin dörtyüz elli kuruş masraf yapıldığı ve terekede bulunan onbeş liranın buna mahsup edildiği görülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
G.D. &lt;br /&gt;
Dosyanın hıfza kaldırılmasına karar verildi. 26/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke Hâkimliğinin Üstad&#039;ın odasında tesbit ettiği eşyalarının listesi:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eşyanın cinsi Adedi Kıymeti -kuruş&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cizlavet marka bir çift lastik: 1 500&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sepet içinde:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
dört adet sefer tası içi, bir adet çinko tencere küçük, bir tane küçük çaydanlık, bir ayaklı bardak, iki tane ayaksız bardak: 150&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet eski çarşaf,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski frenk gömleği,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir tane eski iç gömlek,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
sarık üzerine sarılacak bez,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
üç tane mendil, bir havlu,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir de pamuklu hırka, bir eski gömlek&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski çarşaf ve mendil, bir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
eski bohça 1750&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet havlu 200 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet kırık gözlük, bir adet dua kitabı, eski yazı takvim, iki adet kalem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başkaca tesbit edilecek eşyası kalmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffanın yanında bulunanlardan Said-i Nursi&#039;nin Afyon vilayetinin Emirdağ kazasında tüccar Kadir Çalışkan&#039;a ait bir taksi mevcud olduğunu ve müteveffanın onunla seyahat etmekte bulunduğunu, müteveffanın Konya&amp;quot;da İmam-Hatip okulunda Arapça öğretmeni olan Abdülmecid Ünlükul isminde bir kardeşi bulunduğunu başkaca kardeşi olmadığını, Said-i Nursi&#039;nin de hayatında evlenmemiş bulunduğunu, müteveffanın nüfus cüzdanı bulunmadığını, Emirdağı nüfusunda kayıtlı olduğunu bildirdiler. Müteveffa ile birlikte bulunan ve ibraz ettiği nüfus kaydına göre Zonguldak&#039;ın Safranbolu kazası Babasultan mahallesinde hane no: 58 cild 1, 67 numarada kayıtlı Hüsnü Bayramoğlu...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bu tutanakta Üstad&#039;la beraber Urfa&#039;ya gelmiş bulunan diğer iki talebesinin isim ve künyeleri kaydedildikten.. ve arabanın plaka numarası, motor numarası vesair tesbit edildikten sonra şöyle denilmektedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Bu sırada müteveffanın üzerinde onbeş lira bozuk para çıktı. Ruhsatnamede görünen kahverengi vasıtanın halen Hüsnü Bayram&#039;ın şoförlüğünü yapmakta olduğu vasıta anlaşılmakla, eşyalar yed-i emin olarak ve taksinin sahibi bulunan Kadir Çalışkan&#039;a teslim edilmek üzere, yed-i emin olarak Ziver Gündüzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildi. Tanzim olunan zabıt birlikte imza altına alındı. 23/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Katip Mübaşir Bilirkişi Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ö.Türker İ.Dedeşah S.Dur Cemal Çopur Hüsnü&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yediemin Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ziver Gündüzalp Bayram Yüksel&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i Üstad&#039;ın beraberinde Urfa&#039;ya gelen ve kucaklarında Üstad&#039;ın vefat&lt;br /&gt;
ettiği sadık hizmetkârları; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler/Kategoriler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* [[Eyyüb (as)]]: Kabr-i şerifi Urfa sınırları içerisinde bulunan peygamber&lt;br /&gt;
* [[İbrahim (as)]]: Doğum yeri hakkında çeşitli rivayetler içerisinde en kuvvetlisi Urfa, Harran olan ve ateşe atılma hadisesi Urfa&#039;da yaşanan peygamber&lt;br /&gt;
* [[Said Nursi&#039;nin Kabri]]: Said Nursi vefat ettiğinde Urfa&#039;ya gömülmüştü&lt;br /&gt;
* [[Hulusi Yahyagil]]: Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;da Kurtuluş savaşında hizmetleri olan ve Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlatan asker talebesi&lt;br /&gt;
* [[Zübeyir Gündüzalp]]: PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulunan talebesi&lt;br /&gt;
* [[Ceylan Çalışkan]]: Bediüzzaman&#039;ın sevkiyle iman hizmeti için Urfa&#039;ya gelip 6 ay hizmet eden talebesi&lt;br /&gt;
* [[Abdullah Yeğin]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hüsnü Bayramoğlu]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hayat-ül Harrani]]: Urfa Harran’daki zâviyesinde irşad faaliyetinde bulunmuş olan ve iyi hali ve kerametleriyle tanınan veli zat.&lt;br /&gt;
* [[Abdülkadir Badıllı]]: Urfa&#039;da genç yaşında Risale-i Nuru tanıdıktan sonra vefatına kadar Urfa ve havalisi başta olmak üzere iman ve Kur&#039;an hizmetinde bulunmuş nur talebesi.&lt;br /&gt;
* [[Salih Özcan]]: Özellikle hariç memleketlerde Risale-i Nur ile hizmet etmiş ve Bediüzzaman&#039;ın vasiyetinde ismi geçen Urfalı nur talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mahmut Kamil Toker]]: Urfa&#039;da yetişmiş din âlimlerinden olup Risale-i Nur’un ehemmiyetini tam takdir ettiğini Üstad el yazma Emirdağ Lahikasında geçen bir mektupta sitayişle beyan etmiştir.&lt;br /&gt;
* [[:Kategori:Kabri Urfa&#039;da Olanlar|Risalelerde bahsi geçen kişilerden kabri Urfa&#039;da olanların listesi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61043</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61043"/>
		<updated>2026-02-26T09:02:59Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şehir]]&lt;br /&gt;
[[Dosya:Balıklıgöl.jpg|thumb|left|Balıklıgöl]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Şanlıurfa&#039;&#039;&#039; veya eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde yer alır ve bu bölgenin en kalabalık şehridir. Peygamberler diyarı olarak bilinen bu şehirde Hz. Eyyûb&#039;un (as) kabr-i şerifi vardır. Hz. İbrahim&#039;in doğum yeri hakkında en kuvvetli ihtimal Urfa&#039;dır. Ayrıca halk hikâyelerinde ve dini inançlarda Hz. İbrahim&#039;in Kral Nemrud tarafından ateşe atılma hadisesinin Urfa&#039;da gerçekleştiğine inanılır. Hz. Yakub, Hz. Şuayb, Hz. Musa ve Hz. İsa&#039;nın Urfa&#039;da menzili ve konakları olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 12.000 sene öncesine tarihlenen ve dünyanın bilinen en eski tapınağı olan Göbeklitepe yine Urfa sınırları içindedir.&amp;lt;ref&amp;gt;https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa ilk olarak Hz. Ömer zamanında 639 yılında Müslüman Araplar tarafından fethedildi. Zaman zaman hıristiyan ve müslümanlar arasında el değiştiren şehir 1516&#039;da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı sınırları içine katıldı. 1919 yılında önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler (orduya yardımcı olarak görev alan halk gücü) tarafından işgalden kurtarılmıştır. Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından adı 2004&#039;te Şanlıurfa olarak değiştirilmiş, 2016&#039;da ise TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya Ziyaretleri&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır. İlk olarak, 1910 yılı Mart başlarında İstanbul&#039;dan ayrıldıktan sonra Şam&#039;a giderken 1910 yılının yaz aylarından sonra Van&#039;dan başlayarak Hakkari, Bitlis, Muş, Ağrı, Diyarbekir ve Urfa Şehir merkezleriyle etrafındaki bazı köy ve aşiretleri dolaşarak Meşrutiyet hakkında bilgi verdi. Buralarda sorulan yüzlerce suale cevab verdi. Şehir merkezlerinde de konferanslar tertibledi. Urfa&#039;ya geldiğinde medreseleri ziyaret etti ve birkaç gün medreselerde misafir kaldı. O sıralarda 32 yaşlarında olan Bediüzzaman&#039;ı tanımayan birkaç polis o zamanın bir aşiret reisi gibi olan kıyafetinden dolayı Bediüzzaman&#039;a ilişse de Urfa Meb&#039;usu Meşhur Siverekli Ali Efendi&#039;nin tanıtmasıyla meşhur Molla Said olduğu anlaşılınca polisler ondan özür diledi. Ali Efendi&#039;de bir hafta kadar misafir kalan Bediüzzaman gündüzleri Urfa&#039;daki medreseleri ve Ulemayı ve ayrıca Suruç ve Birecik dahil köy ve kazaları ziyaret etti. Urfa&#039;da Yusuf Paşa Camii’nde halka hitaben 1,5 saatlik bir konuşma yaptı. Bu doğu seyahatlerinden sonra Münazarat ve Muhakemat eserlerini yazmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya ikinci gelişi vefatından 2 gün öncedir. 20 Mart 1960 pazar günü Isparta&#039;dan talebeleri [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]], Bayram Yüksel ve arabayı kullanan Hüsnü Bayramoğlu ile birlikte sabah saat 9&#039;da ayrıldı ve 21 Mart 1960 Pazartesi günü sabah saat on-onbir sıralarında Urfa&#039;ya ulaştı. İpek Palas oteline yerleşti. Normalde ziyaretçi kabul etmeyen Bediüzzaman 1,5 gün boyunca ziyaretlerine gelen herkesi ağır hasta haliyle kabul etti. Zamanın hükümeti ise endişe içinde Bddiüzzaman&#039;ın Urfa&#039;yı terk etmesini istedi. Bediüzzaman&#039;ın buna cevabı &amp;quot;Urfa&#039;ya ölmeye geldim&amp;quot; oldu. Ramazan&#039;ın 25. gecesine karşılık gelen 23 Mart 1960 gecesi vefat etti. Büyük bir kalabalıkla kılınan cenaze namazından sonra Urfa&#039;daki Halil İbrahim Dergâhına gömüldü. Gömüldüğü yer aslen 1952 senesinde Şeyh Müslim Hafız Efendi&#039;nin Mevlid-i Halil Camii avlusunun kuzey tarafına yaptırdığı ve &amp;quot;sahibi yakında gelecek&amp;quot; dediği türbe yeriydi. Ancak Bediüzzaman vasiyetinde kabrinin gayet gizli, bir iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmediği bir yerde olmasını ve kabrinin ziyaret edilmesi yerine uzaktan Fatiha okunmasını beyan etmişti. Vefatından 3,5 ay sonra, 12 Temmuz 1960&#039;ta, 27 Mayıs ihtilalini yapanlar tarafından kabri kırılarak açıldı ve kardeşi Abdülmecid Nursi&#039;den zorla alınan muvafakatname ile galvanizli bir tabut içinde uçakla Afyon askeri havaalanına, oradan da arabayla bilinmeyen bir yere götürülerek kardeşi Abdülmecid&#039;in de hazır bulunduğu ortamda gömüldü. Gömüldüğü yerin daha sonra Isparta Doğancı mezarlığı olduğu ve tabutla gömüldüğü yıllar sonra anlaşılmış ve talebeleri kabrini buradan bilinmeyen bir yere nakletmişlerdir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Urfa&#039;da Risale-i Nur ile İman Hizmetlerinin Başlaması&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların birinci talebesi Hulusi bey Mondros mütarekesinden sonra Viranşehir ile Urfa ortasında bir kamp kurarak Urfa&#039;daki Fransızların Mardin&#039;in Ermeni ve Hıristiyanlarıyla muhaberelerini kesmek ve aynı zamanda Urfa&#039;nın kurtuluşunda çalışan kimselere harp usulunü bilen adam yetiştirme hizmetlerinde bulunmuştu. 1948-49&#039;da Albay rütbesiyle Kars&#039;dan Urfa Askerlik Şubesine tayin olduğunda Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlattı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Mevlana Halid-i Bağdadi&#039;den kendisine ulaşan müceddidlik cübbesini iki kat yatak, bir portatif somya, büyük bir sandık dolusu en kıymetli ve hususi el yazma, müsahhah Nur kitapları ile birlikte 1951 sonlarında Urfa&#039;ya gönderdi ve kendisinin de yakında Urfa&#039;ya geleceğini söyledi (fakat ancak vefatından 2 gün önce gelebilmiştir).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman talebesi Ceylan Çalışkan&#039;ı iman hizmeti için 1950&#039;de 6 aylığına Urfa&#039;ya gönderdi. 1951 yılı içinde talebesi Abdullah Yeğin&#039;i Ceylan Çalışkan&#039;ın yerine Urfa&#039;ya Nur hizmeti için gönderdi. Bu sıralarda yakın talebelerinden Zübeyir Gündüzalp PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulundu. Daha sonra talebesi Hüsnü Bayramoğlu&#039;nu da yanlarına gönderdi. Böylece Bediüzzaman&#039;ın 3 talebesi Urfa&#039;da 1,5 sene kadar kaldı. 1953 başlarında Urfa&#039;da Nurculuk yapmak, çocuk okutmak vesaireden tevkif edildiler ve Urfa hapishanesinde 40 gün kadar yattılar. Türkiye&#039;de Nurculuk dosyalarını birleştirmek isteyen Isparta savcılığının sevkiyle Urfa&#039;dan Isparta&#039;ya götürülüp Isparta&#039;da 2 ay kadar hapis kaldılar. Tahliyeden sonra İstanbul&#039;da Üstad&#039;ın yanına gittiler. Bediüzzaman Abdullah Yeğin ile Hüsnü Bayramoğlunu 1953 yılı yaz aylarında tekrar Urfa&#039;ya gönderdi. Bu arada Risale-i Nur&#039;u çoğaltmak için İnebolu ve Isparta&#039;da kullanılmaya başlanan teksir makinelerine ilave olarak talebesi Abdülkadir Badıllı&#039;nın gayret ve maddi fedakarlığıyla Urfa&#039;ya da bir teksir makinesi alındı.&amp;lt;ref name=&#039;a&#039;&amp;gt;Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı&amp;lt;/ref&amp;gt; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bu Konu Hakkında Risale-i Nur&#039;daki Derslerin Özeti==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman talebesine yazdığı bir mektupta Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i Nuriye&#039;nin ileride teşekkül etmesini kuvvetle ümit ettiğini belirtmiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;nın taşıyla toprağıyla mübarek olduğunu ve hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmünde olduğundan Nurların Urfa&#039;da yerleşmesi halinde o üç memlekette intişarına vesile olacağını söylemiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;ya gönderdiği genç talebelerinin (Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram) 1953&#039;te Urfa&#039;da Nurculuk yapmak ve çocuk okutmak gibi sebeplerle mahkemeye verildiklerinde yaptıkları savunma &amp;quot;Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&amp;quot; başlığıyla Nur Çeşmesi adlı küçük kitapta yer alır.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;yı kendi öz vatanı Nurs gibi sevdiği ve ahalisine akrabası gibi dua ettiği için oraya talebelerini gönderdiğini, Urfa ve havalisine doğum yeri olan Nursdan ziyade ehemmiyet verdiğini ve bazı mühim sebepler olmasaydı hayatının son kısmını orada geçirmek istediğini söylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bilgiler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Diğer İsimleri:&#039;&#039;&#039; Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İnşa/Kuruluş Tarihi:&#039;&#039;&#039; MÖ 10.000 seneleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Niteliği:&#039;&#039;&#039; Şehir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Yüzölçümü (km2):&#039;&#039;&#039; 20.000 (Şanlıurfa vilayeti)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kıta:&#039;&#039;&#039; Asya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Ülke:&#039;&#039;&#039; Türkiye&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Vilayet/Eyalet:&#039;&#039;&#039; Şanlıurfa &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İlçe/Kasaba:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Mahalle/Köy:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Harita konumu:&#039;&#039;&#039; [https://maps.app.goo.gl/3PPDDyDDgzZ9GgFfA]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Nurpedia Haritası Konumu:&#039;&#039;&#039; [https://www.google.com/maps/d/u/1/edit?mid=1VylFzlFJnLWKSm5J4fdWFrN-JxPgHAQ&amp;amp;ll=37.12176027602784%2C38.61115058115234&amp;amp;z=12]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#1|{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#3|{{Arabi|اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık, fedakâr kardeşimiz Hacı Ali!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gönderdiğiniz kıymettar ve bilhassa Hazret-i Üstadı pek çok sevindiren mektubunuzu aldık. Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, bu zamanda kâfidir. On sene medresede okuyanlar, Risale-i Nur’la bir senede aynı istifadeyi ettiklerine şahit, binler ehl-i ilim var. Madem Hacı Kılınç Ali bir buçuk sene bütün Risale-i Nur eczalarına sahip çıkmış, kısmen okumuş; nazarımızda yirmi senelik bir Nur talebesidir. Ben her sabah haslar içinde onun ismiyle bütün manevî kazançlarıma, defter-i a’maline geçmek için hissedar ediyorum. Öyle ise o da bütün hayatını Risale-i Nur’a vermeye mükelleftir. Demek, şimdiye kadar Camiü’l-Ezhere gitmeye muvaffak olmaması ehemmiyetli bir hikmet içindir ki Nurlar ona kâfi imiş. Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan [[Urfa]]’da bir medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz. Kılınç Ali ile beraber Eski Said’in gayet kıymettar bir talebesi olan Şam’daki Molla Abdülmecid, Urfa’daki Nur’un talebelerinden Seyyid Salih ve onun yanına giden Nur’un fedakâr bir talebesiyle muhabere etsinler. Ben hem Molla Abdülmecid’e hem Hacı Ali’ye hem Şam’daki Risale-i Nur’la alâkadar olanlara pek çok selâm ediyorum. Ve dualarını ve o mevki-i mübarekede bana dua etmelerini rica ediyorum.” dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, kahraman kardeşimiz Hacı Ali; Hazret-i Üstad daima sizin fedakârlığınızı izhar buyuruyorlar. Biz de sizi tahsinlerle tebrik ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın hizmetinde bulunan kusurlu Sungur, Zübeyr, Ziya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Birinci_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#17._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Râbian: Gerek Hüsrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. [[Urfa]]’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallah onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâmisen: Reisicumhurun nutkundan gelen müjdeli istihracın tahakkuk etmesini eltaf-ı İlahiyeden niyaz ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâdisen: Nur’un neşri ve fütuhatı için Rahîm ve Kerîm Rabb’imiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız lillahi’l-hamd devam ediyor. Akşamları Nurlu cemaatten mürekkeb fakirhanemize gelen cemaate tedrisat-ı Nuriyede devam olunuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: “Büyük Doğuculuk siyasî bir teşekkül müdür?” diye sordum. “Evet” dedikleri için “Sizin yalnız imanî ve Kur’anî mesaildeki müşküllerinizi ve izahını arzu ettiğiniz noktaları Risale-i Nur’un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuurum taalluk etmeden Risale-i Nur dairesinde istihdamdan ibarettir. İman ve Kur’an meselelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigal edemem.” mealinde cevap verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur’anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim. Malatya, Urfa, Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizane yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesai-i Nuriyem böyledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhibb-i muhlisiniz Hulusi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#1._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Çok muhterem kardeşimiz Salih,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız sana ve iki dindar ve hakiki milletvekillerine çok selâm ve dua eder, sana ve onlara “Bin bârekellah” der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben çok zaman evvel bekliyordum ki [[Urfa]] tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sahip olmaya çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki Seyyid Salih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havalinin çok kıymettar ve hamiyetkâr ve dindar iki milletvekili Nurlara sahip çıkmaya başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar tarafından istedikleri halde, ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Seyyid Salih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşâallah Kur’an ve imana tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehra ve Mısır’daki Camiü’l-Ezherin küçük bir numunesi haline getirmeye vesile olmaya ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiyenin bir numunesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlahiyeden ümit ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem madem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise [[İbrahim (as)|İbrahim Halilullah]]’ın bir menzilidir. İnşâallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz-ı hürmet ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur hizmetinde bulunan kardeşiniz Ziya ve Mehmed&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah dua ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana dua etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#13._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Nur Kahramanı Hüsrev’in Bir Mektubudur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlem-i İslâm merkezlerindeki mübarek Müslüman kardeşlere!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sizleri, bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Eserleriyle fuhûl-ü ulemanın ve fuhûl-ü müfessirînin en yükseği olan Bedîüzzaman Hazretlerine, kıymettar ve mübarek bir mücahid âlim tarafından yazılmış olan bir tebriği takdim etmiştik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bedîüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdığı cevabî mektuplarında o kıymettar, bînazir Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiş ve Anadolu’da Kur’an ve iman kahramanlarının halefleri olan Nurcularla, Arabistan’daki hakikat-i Kur’aniyeye müteveccih İslâmları, iki kardeş olarak hizbü’l-Kur’an’ın dairesi içinde çok saflardan iki mütevafık ve müterafık saf teşkil ettiklerini müjdelemiş ve o mü’min kardeşlerimizin Risale-i Nur’la ciddi alâkalarıyla beraber, bir kısmını Arapçaya tercüme edip neşretmek niyetlerinizden fevkalâde memnun olduklarını ve mübarek İslâm cemaatlerinin [[Urfa]]’daki Nur şakirdleriyle ve Nur eczalarıyla himayetkârane alâkadar olmasını yazmaklığımızı bizlere emretmiş bulunuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Nur_Kahramanı_Hüsrev’in_Bir_Mektubudur|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Isparta’daki Hayatından Muhtelif Safhalar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]] ve Diyarbakır’daki faal Nur talebeleri birer medrese-i Nuriye kurdular. Risale-i Nur’u her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemaate okumak suretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe-i ulûmun şerefini ihya ettiler. Şark havalisinde büyük hizmet-i imaniye îfa olundu. Bir aralık Diyarbakır’da orada Nurlarla imana ve Kur’an’a hizmet eden [[Mehmed Kayalar|faal bir Nur talebesi]] aleyhine dava açıldı, beraetle neticelendi; mü’minlerin sürur ve minnettarlığına vesile oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların Neşri: Anadolu’nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa medrese-i Nuriyeleri yalnız bulundukları muhitte değil, çok geniş bir sahada hizmet-i imaniyede bulundular. Bu hizmetleri yalnız bir kişi değil, bir merkez değil, yalnız malûm şahıslar değil; hizmet-i Kur’aniye olduğu için pek çok vecihlerde, pek çok zatlar tarafından îfa edildi. İsmi bilinmeyen nice hâlis talebeler, sadık mü’minler, bu hizmet-i kudsiyede çalıştılar, nur-u Muhammedî’nin yayılmasına gayret ettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Isparta’daki_Hayatından_Muhtelif_Safhalar|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem Hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müsaadenizle bir iki maruzatımı mecburen söyleyeceğim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi bu vatanın her tarafında ve âlem-i İslâm’ın hattâ diğer ecnebi memleketlerinin mühim merkezlerinde Kur’an namına intişar etmiş ve milyonlarla kimselerin imanlarını taklitten tahkike çevirmiş ve bu millete en kıymetli ve büyük tesirini feyizli dersleriyle ispat etmiş, Kur’an’ın nuru Risale-i Nur’un neşretmemesi ve bizim gibi hayatı tehlikede, imansızlık ve dalalet vâdilerinde koşan bîçarelerin okumaması için dinimizin gizli düşmanları olan komünist veya tabiiyyun olan farmasonlar türlü desiselerle adliyeleri ve hükûmetleri şaşırtmak için çok çalıştılar. Kaç defa Nurları okuyan mübarek talebeleri ve başta dâhî bir mütefekkir ve kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’yi mahkemelere verdirdiler. Eskişehir, Isparta, Denizli, Ankara, Afyon, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri… Neticede gizli ders, tarîkatçılık, cemiyet kurmak gibi ittihamların tamamen hilaf-ı hakikat olduğu ispat edilerek beraetler verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahkemelerce tebeyyün etti ki: Risale-i Nur serâpa İslâmiyet, Kur’an, iman hakikatlerinden ibarettir ve Nur talebeleri Kur’an’a kopmaz rabıtalarla bağlanmışlardır. Dini hiçbir şahsî, dünyevî, süflî menfaatlere âlet etmedikleri ve sadece rıza-yı İlahî için çalıştıkları güneş gibi tezahür etti. Çünkü Risale-i Nur bin seneden beri İslâmiyet aleyhine ve insaniyet zararına tahribatçı, küllî cereyanlara karşı sarsılmaz delil ve hüccetlerle tam mukabele edip din düşmanlarının temellerini dağıtıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte biz de bizim ebedî hayatımızı ve ebedî saadetimizin anahtarı imanımızı bu dalalet asrında bize kazandıran Risale-i Nur’u okurken ve yazdıklarımızı tashih ederken sanki dinsiz, komünistlerin saçma ve düzmece zehir saçan evraklarını okuyormuşuz gibi yakalanıp mahkemeye veriliyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Masum dindarların aleyhinde olan dinsiz komünistler hem etrafa evham vererek bizim gibi gurbette, yalnız dersleriyle alâkadar, siyasetten hattâ dünyadan habersiz iki üç talebenin birkaç kişi yanına gelip gitmesiyle ve onların kendi derslerini bir iki kişinin dinlemesiyle hem bizi hem adliyeyi hem zabıtayı manasız meşgalelerle uğraştırıyorlar. Her asırda en az üç yüz elli milyon mensubu bulunan, milyonlarla hâfızların lisanında her zaman tekrarlanan Kur’an’ımızın emsalsiz tefsiri Risale-i Nur talebeleri olan bizleri, hayatımızdan daha çok sevdiğimiz imanî derslerimizden mahrum etmek istiyorlar. Habbeyi kubbe yaparak, formalitelere uydurarak, bir isim takarak, lastikli bir kanun maddesine rast getirip bizi kanunen mes’ul göstermek istiyorlar. Fakat âdil, vicdanlı hâkimler neticede hakikati meydana çıkarıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: Bu son defa Afyon Mahkemesi dört sene devam ettiği halde, sonunda zaten serbest olan Risale-i Nur yine serbest bırakıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün yüksek makamlara verilen Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî’nin müdafaasından bir küçük parçası şu ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Haşirdeki mahkeme-i kübraya bir arzuhaldir ve dergâh-ı İlahiyeye bir şekvadır ve bu zamanda Mahkeme-i Temyiz ve istikbaldeki dârülfünunların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
… Ben de otuz kırk sene hayatımı bilenleri ve Nur’un binler has şakirdlerini işhad ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngiliz’in Başkumandanı İslâm içinde ihtilaf atıp hattâ Şeyhülislâmı ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilafçı, ittihatçı fırkaları birbirine uğraştırmasıyla ve Yunan’ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvat-ı Sitte” eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab ve neşretmekle o kumandanın dehşetli planını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara’ya kaçmayan ve esarette Rus’un Başkumandanının idam kararına ehemmiyet vermeyen ve 31 Mart Hâdisesi’nde sekiz taburu bir nutukla itaate getiren ve Divan-ı Harb-i Örfîde, mahkemedeki paşaların; sen mürtecisin, şeriat istemişsin diye suallerine karşı idama beş para ehemmiyet vermeyip “Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise bütün cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciyim ve şeriatın bir tek meselesine ruhumu feda etmeye hazırım.” diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevk edip idamını beklerken beraetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken ve onlara teşekkür etmeyerek “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da Divan-ı Riyasette M. Kemal ona hiddetle dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyan edesin, sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilaf verdin.” Ona karşı “İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir… Hainin hükmü merduddur…” diye kırk elli mebusun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri alan ve altı vilayet zabıtası ve hükûmeti asayişin ihlâline dair bir tek madde kaydetmeyen ve yüz binlerle Nur şakirdlerinin hiçbir vukuatı görünmeyen, hiçbir şakirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslah eden ve yüz binler nüsha Risale-i Nur’dan intişar etmekle beraber menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmi üç sene hayatının üç hükûmet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur’un kıymetini bilen yüz bin şakirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle ispat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazip edenlere beddua etmeyen bir adam hakkında “Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, öyle ise suçludur.” diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler, yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i kübrada hesabını verecekler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir İslâm kahramanı ve bu asrın ve istikbalimizin bir hidayet serdarı ve eşine rastlanmayan İslâmiyet fedaisi Bedîüzzaman’ın eserlerini okumak; dinsizlerin, komünistlerin, imandan bîhaberlerin elbette işine gelmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız Bedîüzzaman’ın beyanı ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur koca bir cennetin fiyatı olacak bir servet ve hayat-ı ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve hakikate muarız bütün feylesofları ilzam edip hayrette bırakacak bir keşfiyattır. Risale-i Nur sahabe-i kiramın âlî seciyesini ve Hazret-i Peygamber (asm) nurani meşrebini beyan eden bir nur ve feyiz hazinesidir. Risale-i Nur bu asırda Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesi; hakiki, yüksek ve parlak bir tefsiridir. Risale-i Nur şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğunu yüz binlerle kimseler tarafından idrak ve tasdik edilen bir eser külliyatıdır. Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikatü’l-hakaike yol açmış cadde-i kübra-i Kur’aniyedir. Bunun içindir ki Avrupa’nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerh edilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hakikatler içindir ki Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaşımla tashihat yaparken yakalanıp müsadere edilen, Denizli’de beraet eden ve Temyiz’in de tasdik ettiği büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin bir yerinde, kâinat Hâlık’ını ve sahibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zatın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitap, bizim Hâlık’ımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel manevî i’caz-ı Kur’aniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri gördü ve Risaleti’n-Nur bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki onun üstadı ve menbaı olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniye olan [[Yirmi Beşinci Söz]] ve [[On Dokuzuncu Mektup]]’un âhiri Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki kim görmüş ise değil tenkit ve itiraz belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte muhterem heyet-i hâkime! Madem hakikat budur. Ben de Üstadım gibi derim: “Madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem gözünü kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar. Ve madem cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz talebeler Risale-i Nur’un güneş gibi hakikatlerine karşı gözümüzü kapayamıyoruz…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakikat-i Kur’aniye güneşi ise üflemekle sönmez. Nurlananlar da Nur yolundan hiçbir beşerî kuvvetle dönmez. Gizli din düşmanlarımız zabıtayı, hükûmeti, adliyeyi iğfal etmeye çalışanlar dünyamızı başımıza ateş yapsalar Nurları okuyacağız ve yazacağız. İnşâallah adalet namına hareket edenleri, o müfsidler aldatamayacaklardır. Diğer mahkemelerde hak namına adalet için çalışanların Kur’an’ın lemaatı ve tereşşuhatı olan ve beşeri gaflet sersemliğinden ikaz eden Risale-i Nur’u serbest bırakmaları gösteriyor ki zikrettiğim gibi bu asrın Kur’an dellâlı olan Risale-i Nur’a herkesin çok büyük ihtiyacı vardır. Ve Risale-i Nur şahsî, süflî, dünyevî menfaatlere âlet olamıyor. Bizim gibi masum dindarlara musallat olanlar ve onları imanî derslerinden ayırmayı tevehhüm edenler, laiklik prensibini dinsizliğe ve komünizme âlet etmek isteyenlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asrımızın dâhîsi büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile: Ekser-i enbiyanın Şark’ta ve Asya’da zuhurları ve ağleb-i hükemanın Garp’ta ve Avrupa’da gelmeleri kader-i ezelînin bir işaretidir ki Asya’da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen Asya’da hüküm süren, dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Hakîm, bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El-iyazü billah, Kur’an küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak; akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebep olmak akıldan uzak değildir. Evet Kur’an, ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zincirdir, bir hablullahtır. Cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur’an-ı Azîmüşşan’ın hakiki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmi sekiz seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlahiye ve sönmez bir mu’cize-i Kur’aniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vazgeçirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bütün bu cerhedilmez hakikatlerden sonra, yine evet Risale-i Nur’la meşguliyete dünyada hiçbir âdil mahkeme suç diyemez. Fakat size bir ad takıp bir bahane ile işkence yapmak istiyorlar, denilse: Ben de derim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kadıoğlu Camii mevkiinde mukim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Abdullah Yeğin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizlere yapılan gizli mektep zan veya ittihamı bütün bütün hakikat hilafınadır. Çünkü bulunduğumuz cami önünde çeşmeler var, buraya ve camiye günde iki yüz kişinin gelmesi, böyle bir yerin gizli olamayacağı, çocukların dahi bileceği bir hakikattir. Hem bizim şehrin en işlek bir yerinde kalmamız gösteriyor ki gizlilikle ve gizli şeylerle alâkamız yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mektep açmışsınız sözü de büsbütün yanlış bir şâyiadır. Bunu işitenler gülüyorlar. Biz Kur’an-ı Kerîm’in gayet parlak ve yüksek tefsiri Risale-i Nur’a çalışan talebeleriz. Evet, aslâ inkâr etmeyiz. Biz okurken gelip dinleyenler oluyor, bu bir mektep midir? Şahitlerin görüşleri doğrudur fakat hükümleri yanlıştır, hakikat hilafınadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz o gün arkadaşımla kendi elimizle yazdığımız iki adet Âyetü’l-Kübra Risalesi’ni tashih etmek için beraber okuyorduk ve o iki arkadaş da dinliyordu. Bu vaziyette, sanki komünistlerin ve dinsizlerin eserlerini okuyormuşuz gibi hem adliyeyi hem zabıtayı hem mahkemeyi bizimle meşgul ederek bir bahane ile mahkemelere sevk ettiriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sizlerin de bildiğiniz gibi Urfa’nın ekseri evlerinde dinî bir kitabı, biri okuyup diğerleri dikkatle dinliyorlar. Hem bir yerde, yasak olmayan bir eseri okuyup başkalarının dinlemesiyle bir mektep mi açılmış olur? Sadece kitap okumak ve dinlemekten ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu vaziyetten anlaşılıyor ki biz yalnız bu asırda Kur’an’ın yüksek ve parlak bir tefsiri ve kâinatta en yüksek olan iman hakikatlerini beyan eden Risale-i Nur’u okuyoruz. İmanî ve İslâmî kitapları okuyup dinlemeye tedrisat süsü vermek, kuvvetli bir icbarla üzerimize mektep açmışsınız etiketini yapıştırmaya gayret etmek olduğunu; bizim masum, dindar, iman ve âhiretiyle meşgul olan gençler olduğumuzu herkesin bildiği gibi sizce de malûmdur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem dâhî mütefekkir Üstadımız Bedîüzzaman otuz seneden beri siyaseti terk etmiş {{Arabi|اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ‌}} demiş ve talebelerine de “Biz imanın cereyanındayız, gayemiz rıza-yı İlahiyedir, siyasî cereyanlara girmeyiniz.” diye ders verdiğinden hiçbir siyasî ve dünyevî süflî şeylerle alâkamız yoktur. Hem altı vilayetin zabıtası, Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî hakkında: “Bedîüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri imanla kafalara bir yasakçı bırakıp emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar.” diye rapor vermişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizim bütün okuyup yazdığımız ve daima meşgul olacağımız Risale-i Nur, bütün mahkemelerde beraet etmiş ve sırf İslâmiyet ve iman ve Kur’an hakikatlerinden ibaret olduğu güneş gibi tezahür ederek kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Son Afyon Mahkemesinde bütün kitap, risale ve mektupları iade etmeye ittifaken karar vermişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur: Yüz otuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur’aniyeyi mezc ve telif ederek, bu asra kadar hiçbir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatçe, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika’ya kadar inkişaf etmiş. Müellifi büyük İslâm dâhîsi Bedîüzzaman Said Nursî Risale-i Nur hakkında şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, manevî hakikatleri ve iman ilmini Avrupa’nın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken ispat eder. Risale-i Nur, hal ve istikbalin ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevap verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. Risale-i Nur’da başka eserlerden nakil yoktur, Kur’an’ın mu’cize-i maneviyesidir. Risale-i Nur, yüz manevî keşfiyatı hâvi ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır. Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. Risale-i Nur, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüz binlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un gayet hârika bir cüzü olan Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin beyanı vechiyle: Madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Bir saadet-i ebediyenin, bir hayat-ı bâkiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan imanı sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’la mübareze edilmez, o mağlup olmaz, yirmi senedir en muannid feylesofları da susturuyor. (Şimdi yirmi sekiz sene oldu.) İman hakikatlerini güneş gibi gösteriyor, bu memlekete hükmeden onun kuvvetinden istifade etmek gerektir. Risale-i Nur, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Onun talebeleri başkalara benzemezler, mağlup olmazlar. Risale-i Nur’u mağlup edebilmek için kâinatı elinde tutan bir kuvvet lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Risale-i Nur dünyevî işlere, şahsî ve süflî menfaatlere âlet olamaz. Güneş gibi hakikat-i imaniye ve Kur’aniye yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi o hakikati tanıyan, Risale-i Nur’u değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Risale-i Nur’un vazifesi ise hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatleriyle gayet kat’î ve en mütemerrid zındık feylesofları da imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’an’a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur’u hiçbir şeye âlet edemeyiz ve bilfiil öyleyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin seneden beri Kur’an’ın bayraktarı ve mücahidi ve âlem-i İslâm’ın kahraman mücahidi olan ve Kur’an’ı cihanın cihat-ı sittesinde ilan eden necip ve mübarek kahraman ecdadımızın evlatlarını nur-u imandan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefahir-i âliyesine zıt olarak maddî ve manevî helâketlere maruz bırakmak olan dehşetli sû-i kasdlara ve o kahraman ecdadın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrum etmek olan dehşetli dinsizlik telkinlerine karşı; Kur’an-ı Kerîm’in on dördüncü asr-ı Muhammedîdeki (asm) aziz dellâlı ve bu asrın bir hidayet medarı ve bu müthiş zamanın müthiş zulümatına karşı Nur-u Kur’an’la mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur’un yüz binler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur’anî tesis eden muhteşem kahramanı Bedîüzzaman Said Nursî ve yüz bin başlar feda oldukları hakikate başımız dahi feda olsun diyerek nur-u İslâm’ı söndürmek ve nur-u imanı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden; istibdatlara, icbarlara karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza ve şeref-i imanı âleme ilan eden, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan kalb-i münevverlerine gelen ve iman hakikatlerini güneş gibi parlak delil ve hüccetlerle ispat eden ve Risale-i Nur’la dinsizlik, dalalet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silah edip vatan ve millet ve İslâmiyet’e hıyanet etmem ve hakikat-i Kur’an’a feda olan bu başı zalimlere eğmem.” diyen ve ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dava ettiği gibi bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bedîüzzaman ve Risale-i Nur’dan bizi uzaklaştıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur. Hem Risale-i Nur iki hayatımızın halâskârı ve sermaye-i ömrümüz ve gaye-i hayatımızdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar eğer mümkün olsa derimizi kâğıt ve kanımızı mürekkep yapıp yine Risale-i Nur’u yazacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime bilsinler ki: Halife-i rûy-i zemin Hazret-i Ömer (ra) hilafeti zamanında âdi bir Hristiyan ile birlikte mahkemede muhakeme oldular (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu hakikati Üstadımız İstanbul Adliyesinde beyan etmiştir.&amp;lt;/ref&amp;gt;). Halbuki o Hristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki: Adalet hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirlik güdemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bunun içindir ki mahkemede kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i imandan bütün gelenler maziye gidenlere mağfiret dualarıyla ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binaen Denizli Mahkemesinde demiştim: Mahkeme-i haşirde milyarlar ehl-i imandan davacılar tarafından, Kur’an hakikatlerine hizmet eden Nur talebelerini mahkûm ve perişan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Serbestiyet kanunlarıyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cemiyetlerine müsamahakârane bakıp ilişmediğiniz halde; vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan, vatandaşları ölümün idam-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan Risale-i Nur talebelerini hapisler ve tazyiklerle perişan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa ne cevap vereceksiniz, biz de sizlerden soruyoruz diye o zaman onlara demiştim, o zaman o insaflı ve adaletli zatlar bizi beraet ettirdiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Hâkimler! Bu âlî hakikatlere rağmen bize deseniz ki sizi mahkemeye sevk ettirmek ve biçilmiş bir kaftan giydirmek istiyorlar. Bu takdirde şu âyet-i kerîmenin kale-i kudsiyesine iltica ediyorum: {{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesinde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsnü Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır_(2)|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Vukufsuz Ehl-i Vukufa Cevap&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Medar-ı hayret bir taarruzdur ki; kırk küsûr sene (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu cevap 1953 senesine aittir. (Naşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;) evvel yazılmış ve mükerreren tab&#039; edilmiş bir meseleyi, [[Urfa]] Ehl-i Vukufu bütün bütün yanlış mânâ vererek; hem güya bu sene yazılmış diye bir propağanda namı vermişler. O mesele de budur:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eski Harb-i Umumi&#039;nin bidayetinde ve içinde, o harpte müttefikimiz olan Alman&#039;la alâkamızı kırmak ve Garplılaşmak perdesi altında bir purutluğa, yani siyaseti dinsizliğe alet yapmaya çalışan bazı münafıklar diyordular ki: &amp;quot;Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dinimize zarar verecek...&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de o zaman demiştim: &amp;quot;Sosyalistlik İslâmiyete ilişemez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat Garblılaşmak, İngiliz ve Fransızın medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenalıkları iyiliklerine galebe eden böyle medeniyet; bizim müttefikimiz olan Almanın sosyalistliği dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyorum&amp;quot; diye o zaman demiştim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte mes&#039;elenin hakikati bu iken, kırk sene evvel bu mes&#039;ele yazılmış ve neşredilmiş, kimse ilişmemiş ve mahkemelerde beraat görmüşlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi hasta olduğum için, müdde-i umumî ifademi almaya yanıma geldi ve dedi ki: &amp;quot;Urfa&#039;daki ehl-i vukuf Hutbe-i Şamiye&#039;nin zeylindeki vecizelerden, &amp;quot;sosyalistlik Garbî medeniyetlere müreccahtır&amp;quot; diye olan kelimesine bolşevikliğin lehinde bir propaganda yapılıyor&amp;quot; demişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim. Bolşeviklik ayrı, sosyalistlik ayrıdır. Sosyalist Alman nerede? Komünist Rus nerede? Hem bu kadar mânâsız, kırk küsür sene evvel yazılan bir meseleden dolayı Nur&#039;un Urfa&#039;daki üç kahraman talebelerini hapsettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine müdde-i umumî dedi ki: &amp;quot;Ehl-i vukuf bir cümleyi daha medar-ı mes&#039;uliyet yapıyor, o da: Sizin M. Kemâl&#039;e &#039;Kemal, namaz kılmayan haindir&#039; dediğindir.. Hem: Namaz kılanlarla kılmayanlar arasına bir tefrika sokuyor. O halde suçludur.&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim: &amp;quot;Yüzer ayât-ı Kur&#039;âniyede müslümanlar için en büyük hakîkat, imandan sonra namaz olduğunu mükerreren emrediyor. Hem o zaman Meclis-i Meb&#039;usanda benim M. Kemâl&#039;e bu sözü söylediğim halde, o bana ilişmediği ve itiraz etmediği halde; otuzbeş sene sonra böyle vukufsuz ehl-i vukufun yanlış raporlarıyla Nur&#039;un kahraman fedailerine ilişmek, bence Rus hesabına bir propagandadır veya Rus hesabına propagandaya alet olmuşlardır ki, Kur&#039;ânın hakâikiyle Komünist Rus&#039;a cephe alan ve tam mücadele eden dinin fedailerine ilişiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said-i Nursî &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Vukufsuz_Ehl-i_Vukufa_Cevap_(Asar-ı_Bediiyye)|Asar-ı Bediiyye]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
HAZRET-İ ÜSTAD&#039;A MERSİYE ŞEKLİNDE BİR HİTABE&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kutlu olsun, mutlu olsun sana ol âlî makam,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fitnenin narı hemen oldu sana berd ü selâm&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&#039;nın topraklarında değildir Üstadımız&amp;lt;ref&amp;gt;Bu şiir, Üstadımızın irtihalinin hemen akibinde yazıldığından ve henüz Üstadımızın kabr-i pürmünevverleri vahşî canavarların saldırısına uğramamış olduğundan, kerametkârane bir nevi îma-i ihbarîden hâlî değildir gibi bana geliyor. (Nâşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pek sıcak kardeşlerin kalbindedir serdarımız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Kızıl_İcazdan_Bazı_Parçalar_(Mesnevi_Badıllı)#HAZRET-İ_ÜSTAD&#039;A_MERSİYE_ŞEKLİNDE_BİR_HİTABE|Mesnevi-i Nuriye (Badıllı)]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Diğer Bahisler===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hususi muhabere mektuplarından:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Bu mektuplar 1951-1960 arası Üstad&#039;dan Urfa&#039;ya gelen mektuplarındandır)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;... Ben Urfa&#039;ya eskiden de varmışım. Urfa&#039;lılarla çok alâkadarım. Hatta burada (Emirdağında) kalmamın bir sebebi de, burada Urfa&#039;lıların bulunmasıdır. Urfa halkını çok sevdiğim için, Hüsnü&#039;yü oraya gön derdim ve onların hatırı için Hüsnü&#039;ye bu kadar zahmetler çektirdim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;yı kendi öz vatanım Nurs gibi sevdiğim ve ahalisine akrabam gibi dua ettiğim için, oraya talebelerimi gönderdim. Yoksa vilayat-ı şarkiye umumen Nur talebesidir. O mübarek Urfa halkına çok selâm ve dualar edip dualarını beklerim...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başka bir mektubundan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Rabian: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Ben Urfa ve havalisine meskat-ı re&#039;sim olan Nursdan ziyade ehemmiyet veriyorum. Bazı esbab-ı mühimme olmasaydı, ahir hayatımı orada geçirecektim. İnşaallah hayatta kalsam belki ona da muvaffak olurum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben nasıl Nurs köyünü, sağ ve ölü umumen duama alıyorum.. Urfa&#039;yı da sağ ve ölü umumen duamdadır Hatta nerede bir Urfa&#039;lı bana rastgelse, bir akrabam nazarıyla bakıyorum. Hususan orada Medrese-i nuriyeyi himaye eden alimlere çok minnettarım. Ben de o zatlara itimaden iki hâs talebemi orada bırakıyorum...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir başka mektuptan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Hamisen: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Madem Urfa halkı benim manevî evlâdlarım ve talebelerime himayet ve şefkatle samimi alâkadardırlar. Urfa halkının hatırı için bir mani’ olmazsa, Urfa&#039;ya veya yakınına gelmek arzum var, İstiyorum. Fakat ne vakit kısmet olsa... Hem Abdullah. Hüsnü gibi evlâdlarım aynı Ceylan ve Zübeyr gibi olduklarından, onları yanıma alacaktım. Madem Urfa halkı bu derece samimi ve hamiyetkârdırlar. O kadar sevdiğim evlâdlarımı Urfa halkına veriyorum. Urfa halkına minnettarlığımı ve teşekkürlerimi beyan etsinler. Hükûmet ne yapsa, Urfa halkının hatırı için helâl ediyorum.” dedi ve sizin Urfa&#039;da kalmanızdan ruhu rahat etti.. Hem lüzum var.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Kaynak: Mufassal Tarihçe-i Hayat, A. Badıllı)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;daki Diğer Alakalı Yerler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Ölüm Belgesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Ölüm Belgesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Urfa.jpeg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Saidnursi mezar1.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said nursi makamı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yerin (makam) bugünkü hali&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman Çeşmesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamının yanındaki çeşme&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Makam yazısı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamında yer alan açıklama&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Naaşın nakli için kardeşinden zorla alınan muvafakatname.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Naaşının Urfa&#039;dan nakli için kardeşi Abdülmecid Nursi&#039;den zorla alınan muvafakatname&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Urfa&#039;daki kabirden naaşın çıkarıldığına dair resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Urfa&#039;daki kabrinden çıkarıldığına dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Isparta nakil resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Isparta&#039;ya nakline dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;T.C. Urfa C. Müdde-i Umumiliği&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sayı: 2293 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa: 23.3.960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok aceledir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TEREKE HÂKİMLİĞİNE - URFA&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
21.3.1960 günü vilayetimize gelerek İpek Palas otelinin 20 nolu odasına inen Said-i Nursi&#039;nin 23.3.960 günü saat 10&#039;da kendi eceliyle vefat ettiği Urfa Emniyet Müdürlüğünün 23.3.960 tarih ve 1 sayılı yazısıyla bildirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TİM.11O&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adı geçenin sahipsiz bulunması hasebiyle yedindeki eşyasının hâkimliğinizce tesbit ve gereğinin ifası rica olunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
C. Müdde-i Umumisi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pertev Savaşçıoğlu&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke hâkiminin otele gelerek Üstad&#039;ın cenazesi başında tesbit ettiği eşya ve aldığı kararı da şöyledir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
T.C. URFA TEREKE HÂKİMLİĞİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Esas: 1960/1&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kâtip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyalar yed-i emin olarak Zübeyr Gündûzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildiğ&#039;inde kendileri bugün hâkimliğimize müracaatla müteveffanın yegâne vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda bulunan Arapça öğretmeni Abdülmecid Ünlükul&#039;un olduğunu bildirerek eşyanın oraya gönderilmesini taleb ettiler. G.D. mütevaffanın yakınlarının beyanına göre vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda Abdülmecid Ünlükul&#039;un olduğu beyan edildiğinden, mumaileyh müteveffanın yegâne varisi olup olmadığı tesbit edilerek, kendisinden başka vârisi yoksa eşyaların nüfus kaydı veya veraset ilâmı mucibince kendisine ödenmesi için Konya tereke hakimliğine müzekkere yazılmasına, eşyaların mezkûr hakimliğe gönderilmesine karar verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
26/3/1960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyaların Konya Tereke Hâkimliğine 26.3. tarihinde 741, 742, 743, 744, 745, 746 numaralı posta makbuzuyla gönderildiği, posta masrafı olarak üç bin dörtyüz elli kuruş masraf yapıldığı ve terekede bulunan onbeş liranın buna mahsup edildiği görülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
G.D. &lt;br /&gt;
Dosyanın hıfza kaldırılmasına karar verildi. 26/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke Hâkimliğinin Üstad&#039;ın odasında tesbit ettiği eşyalarının listesi:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eşyanın cinsi Adedi Kıymeti -kuruş&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cizlavet marka bir çift lastik: 1 500&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sepet içinde:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
dört adet sefer tası içi, bir adet çinko tencere küçük, bir tane küçük çaydanlık, bir ayaklı bardak, iki tane ayaksız bardak: 150&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet eski çarşaf,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski frenk gömleği,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir tane eski iç gömlek,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
sarık üzerine sarılacak bez,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
üç tane mendil, bir havlu,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir de pamuklu hırka, bir eski gömlek&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski çarşaf ve mendil, bir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
eski bohça 1750&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet havlu 200 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet kırık gözlük, bir adet dua kitabı, eski yazı takvim, iki adet kalem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başkaca tesbit edilecek eşyası kalmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffanın yanında bulunanlardan Said-i Nursi&#039;nin Afyon vilayetinin Emirdağ kazasında tüccar Kadir Çalışkan&#039;a ait bir taksi mevcud olduğunu ve müteveffanın onunla seyahat etmekte bulunduğunu, müteveffanın Konya&amp;quot;da İmam-Hatip okulunda Arapça öğretmeni olan Abdülmecid Ünlükul isminde bir kardeşi bulunduğunu başkaca kardeşi olmadığını, Said-i Nursi&#039;nin de hayatında evlenmemiş bulunduğunu, müteveffanın nüfus cüzdanı bulunmadığını, Emirdağı nüfusunda kayıtlı olduğunu bildirdiler. Müteveffa ile birlikte bulunan ve ibraz ettiği nüfus kaydına göre Zonguldak&#039;ın Safranbolu kazası Babasultan mahallesinde hane no: 58 cild 1, 67 numarada kayıtlı Hüsnü Bayramoğlu...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bu tutanakta Üstad&#039;la beraber Urfa&#039;ya gelmiş bulunan diğer iki talebesinin isim ve künyeleri kaydedildikten.. ve arabanın plaka numarası, motor numarası vesair tesbit edildikten sonra şöyle denilmektedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Bu sırada müteveffanın üzerinde onbeş lira bozuk para çıktı. Ruhsatnamede görünen kahverengi vasıtanın halen Hüsnü Bayram&#039;ın şoförlüğünü yapmakta olduğu vasıta anlaşılmakla, eşyalar yed-i emin olarak ve taksinin sahibi bulunan Kadir Çalışkan&#039;a teslim edilmek üzere, yed-i emin olarak Ziver Gündüzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildi. Tanzim olunan zabıt birlikte imza altına alındı. 23/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Katip Mübaşir Bilirkişi Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ö.Türker İ.Dedeşah S.Dur Cemal Çopur Hüsnü&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yediemin Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ziver Gündüzalp Bayram Yüksel&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i Üstad&#039;ın beraberinde Urfa&#039;ya gelen ve kucaklarında Üstad&#039;ın vefat&lt;br /&gt;
ettiği sadık hizmetkârları; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler/Kategoriler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* [[Eyyüb (as)]]: Kabr-i şerifi Urfa sınırları içerisinde bulunan peygamber&lt;br /&gt;
* [[İbrahim (as)]]: Doğum yeri hakkında çeşitli rivayetler içerisinde en kuvvetlisi Urfa, Harran olan ve ateşe atılma hadisesi Urfa&#039;da yaşanan peygamber&lt;br /&gt;
* [[Said Nursi&#039;nin Kabri]]: Said Nursi vefat ettiğinde Urfa&#039;ya gömülmüştü&lt;br /&gt;
* [[Hulusi Yahyagil]]: Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;da Kurtuluş savaşında hizmetleri olan ve Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlatan asker talebesi&lt;br /&gt;
* [[Zübeyir Gündüzalp]]: PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulunan talebesi&lt;br /&gt;
* [[Ceylan Çalışkan]]: Bediüzzaman&#039;ın sevkiyle iman hizmeti için Urfa&#039;ya gelip 6 ay hizmet eden talebesi&lt;br /&gt;
* [[Abdullah Yeğin]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hüsnü Bayramoğlu]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hayat-ül Harrani]]: Urfa Harran’daki zâviyesinde irşad faaliyetinde bulunmuş olan ve iyi hali ve kerametleriyle tanınan veli zat.&lt;br /&gt;
* [[Abdülkadir Badıllı]]: Urfa&#039;da genç yaşında Risale-i Nuru tanıdıktan sonra vefatına kadar Urfa ve havalisi başta olmak üzere iman ve Kur&#039;an hizmetinde bulunmuş nur talebesi.&lt;br /&gt;
* [[Salih Özcan]]: Özellikle hariç memleketlerde Risale-i Nur ile hizmet etmiş ve Bediüzzaman&#039;ın vasiyetinde ismi geçen Urfalı nur talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mahmut Kamil Toker]]: Urfa&#039;da yetişmiş din âlimlerinden olup Risale-i Nur’un ehemmiyetini tam takdir ettiğini Üstad el yazma Emirdağ Lahikasında geçen bir mektupta sitayişle beyan etmiştir.&lt;br /&gt;
* [[:Kategori:Kabri Urfa&#039;da Olanlar|Risalelerde bahsi geçen kişilerden kabri Urfa&#039;da olanların listesi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61042</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61042"/>
		<updated>2026-02-26T08:57:15Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şehir]]&lt;br /&gt;
[[Dosya:Balıklıgöl.jpg|thumb|left|Balıklıgöl]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Şanlıurfa&#039;&#039;&#039; veya eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde yer alır ve bu bölgenin en kalabalık şehridir. Peygamberler diyarı olarak bilinen bu şehirde Hz. Eyyûb&#039;un (as) kabr-i şerifi vardır. Hz. İbrahim&#039;in doğum yeri hakkında en kuvvetli ihtimal Urfa&#039;dır. Ayrıca halk hikâyelerinde ve dini inançlarda Hz. İbrahim&#039;in Kral Nemrud tarafından ateşe atılma hadisesinin Urfa&#039;da gerçekleştiğine inanılır. Hz. Yakub, Hz. Şuayb, Hz. Musa ve Hz. İsa&#039;nın Urfa&#039;da menzili ve konakları olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 12.000 sene öncesine tarihlenen ve dünyanın bilinen en eski tapınağı olan Göbeklitepe yine Urfa sınırları içindedir.&amp;lt;ref&amp;gt;https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa ilk olarak Hz. Ömer zamanında 639 yılında Müslüman Araplar tarafından fethedildi. Zaman zaman hıristiyan ve müslümanlar arasında el değiştiren şehir 1516&#039;da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı sınırları içine katıldı. 1919 yılında önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler (orduya yardımcı olarak görev alan halk gücü) tarafından işgalden kurtarılmıştır. Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından adı 2004&#039;te Şanlıurfa olarak değiştirilmiş, 2016&#039;da ise TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya Ziyaretleri&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır. İlk olarak, 1910 yılı Mart başlarında İstanbul&#039;dan ayrıldıktan sonra Şam&#039;a giderken 1910 yılının yaz aylarından sonra Van&#039;dan başlayarak Hakkari, Bitlis, Muş, Ağrı, Diyarbekir ve Urfa Şehir merkezleriyle etrafındaki bazı köy ve aşiretleri dolaşarak Meşrutiyet hakkında bilgi verdi. Buralarda sorulan yüzlerce suale cevab verdi. Şehir merkezlerinde de konferanslar tertibledi. Urfa&#039;ya geldiğinde medreseleri ziyaret etti ve birkaç gün medreselerde misafir kaldı. O sıralarda 32 yaşlarında olan Bediüzzaman&#039;ı tanımayan birkaç polis o zamanın bir aşiret reisi gibi olan kıyafetinden dolayı Bediüzzaman&#039;a ilişse de Urfa Meb&#039;usu Meşhur Siverekli Ali Efendi&#039;nin tanıtmasıyla meşhur Molla Said olduğu anlaşılınca polisler ondan özür diledi. Ali Efendi&#039;de bir hafta kadar misafir kalan Bediüzzaman gündüzleri Urfa&#039;daki medreseleri ve Ulemayı ve ayrıca Suruç ve Birecik dahil köy ve kazaları ziyaret etti. Urfa&#039;da Yusuf Paşa Camii’nde halka hitaben 1,5 saatlik bir konuşma yaptı. Bu doğu seyahatlerinden sonra Münazarat ve Muhakemat eserlerini yazmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya ikinci gelişi vefatından 2 gün öncedir. 20 Mart 1960 pazar günü Isparta&#039;dan talebeleri [[Zübeyir Gündüzalp]], Bayram Yüksel ve arabayı kullanan Hüsnü Bayramoğlu ile birlikte sabah saat 9&#039;da ayrıldı ve 21 Mart 1960 Pazartesi günü sabah saat on-onbir sıralarında Urfa&#039;ya ulaştı. İpek Palas oteline yerleşti. Normalde ziyaretçi kabul etmeyen Bediüzzaman 1,5 gün boyunca ziyaretlerine gelen herkesi ağır hasta haliyle kabul etti. Zamanın hükümeti ise endişe içinde Bddiüzzaman&#039;ın Urfa&#039;yı terk etmesini istedi. Bediüzzaman&#039;ın buna cevabı &amp;quot;Urfa&#039;ya ölmeye geldim&amp;quot; oldu. Ramazan&#039;ın 25. gecesine karşılık gelen 23 Mart 1960 gecesi vefat etti. Büyük bir kalabalıkla kılınan cenaze namazından sonra Urfa&#039;daki Halil İbrahim Dergâhına gömüldü. Gömüldüğü yer aslen 1952 senesinde Şeyh Müslim Hafız Efendi&#039;nin Mevlid-i Halil Camii avlusunun kuzey tarafına yaptırdığı ve &amp;quot;sahibi yakında gelecek&amp;quot; dediği türbe yeriydi. Ancak Bediüzzaman vasiyetinde kabrinin gayet gizli, bir iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmediği bir yerde olmasını ve kabrinin ziyaret edilmesi yerine uzaktan Fatiha okunmasını beyan etmişti. Vefatından 3,5 ay sonra, 12 Temmuz 1960&#039;ta, 27 Mayıs ihtilalini yapanlar tarafından kabri kırılarak açıldı ve kardeşi Abdülmecid Nursi&#039;den zorla alınan muvafakatname ile galvanizli bir tabut içinde uçakla Afyon askeri havaalanına, oradan da arabayla bilinmeyen bir yere götürülerek kardeşi Abdülmecid&#039;in de hazır bulunduğu ortamda gömüldü. Gömüldüğü yerin daha sonra Isparta Doğancı mezarlığı olduğu ve tabutla gömüldüğü yıllar sonra anlaşılmış ve talebeleri kabrini buradan bilinmeyen bir yere nakletmişlerdir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Urfa&#039;da Risale-i Nur ile İman Hizmetlerinin Başlaması&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların birinci talebesi Hulusi bey Mondros mütarekesinden sonra Viranşehir ile Urfa ortasında bir kamp kurarak Urfa&#039;daki Fransızların Mardin&#039;in Ermeni ve Hıristiyanlarıyla muhaberelerini kesmek ve aynı zamanda Urfa&#039;nın kurtuluşunda çalışan kimselere harp usulunü bilen adam yetiştirme hizmetlerinde bulunmuştu. 1948-49&#039;da Albay rütbesiyle Kars&#039;dan Urfa Askerlik Şubesine tayin olduğunda Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlattı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Mevlana Halid-i Bağdadi&#039;den kendisine ulaşan müceddidlik cübbesini iki kat yatak, bir portatif somya, büyük bir sandık dolusu en kıymetli ve hususi el yazma, müsahhah Nur kitapları ile birlikte 1951 sonlarında Urfa&#039;ya gönderdi ve kendisinin de yakında Urfa&#039;ya geleceğini söyledi (fakat ancak vefatından 2 gün önce gelebilmiştir).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman talebesi Ceylan Çalışkan&#039;ı iman hizmeti için 1950&#039;de 6 aylığına Urfa&#039;ya gönderdi. 1951 yılı içinde talebesi Abdullah Yeğin&#039;i Ceylan Çalışkan&#039;ın yerine Urfa&#039;ya Nur hizmeti için gönderdi. Bu sıralarda yakın talebelerinden Zübeyir Gündüzalp PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulundu. Daha sonra talebesi Hüsnü Bayramoğlu&#039;nu da yanlarına gönderdi. Böylece Bediüzzaman&#039;ın 3 talebesi Urfa&#039;da 1,5 sene kadar kaldı. 1953 başlarında Urfa&#039;da Nurculuk yapmak, çocuk okutmak vesaireden tevkif edildiler ve Urfa hapishanesinde 40 gün kadar yattılar. Türkiye&#039;de Nurculuk dosyalarını birleştirmek isteyen Isparta savcılığının sevkiyle Urfa&#039;dan Isparta&#039;ya götürülüp Isparta&#039;da 2 ay kadar hapis kaldılar. Tahliyeden sonra İstanbul&#039;da Üstad&#039;ın yanına gittiler. Bediüzzaman Abdullah Yeğin ile Hüsnü Bayramoğlunu 1953 yılı yaz aylarında tekrar Urfa&#039;ya gönderdi. Bu arada Risale-i Nur&#039;u çoğaltmak için İnebolu ve Isparta&#039;da kullanılmaya başlanan teksir makinelerine ilave olarak talebesi Abdülkadir Badıllı&#039;nın gayret ve maddi fedakarlığıyla Urfa&#039;ya da bir teksir makinesi alındı.&amp;lt;ref name=&#039;a&#039;&amp;gt;Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı&amp;lt;/ref&amp;gt; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bu Konu Hakkında Risale-i Nur&#039;daki Derslerin Özeti==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman talebesine yazdığı bir mektupta Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i Nuriye&#039;nin ileride teşekkül etmesini kuvvetle ümit ettiğini belirtmiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;nın taşıyla toprağıyla mübarek olduğunu ve hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmünde olduğundan Nurların Urfa&#039;da yerleşmesi halinde o üç memlekette intişarına vesile olacağını söylemiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;ya gönderdiği genç talebelerinin (Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram) 1953&#039;te Urfa&#039;da Nurculuk yapmak ve çocuk okutmak gibi sebeplerle mahkemeye verildiklerinde yaptıkları savunma &amp;quot;Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&amp;quot; başlığıyla Nur Çeşmesi adlı küçük kitapta yer alır.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;yı kendi öz vatanı Nurs gibi sevdiği ve ahalisine akrabası gibi dua ettiği için oraya talebelerini gönderdiğini, Urfa ve havalisine doğum yeri olan Nursdan ziyade ehemmiyet verdiğini ve bazı mühim sebepler olmasaydı hayatının son kısmını orada geçirmek istediğini söylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bilgiler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Diğer İsimleri:&#039;&#039;&#039; Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İnşa/Kuruluş Tarihi:&#039;&#039;&#039; MÖ 10.000 seneleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Niteliği:&#039;&#039;&#039; Şehir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Yüzölçümü (km2):&#039;&#039;&#039; 20.000 (Şanlıurfa vilayeti)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kıta:&#039;&#039;&#039; Asya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Ülke:&#039;&#039;&#039; Türkiye&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Vilayet/Eyalet:&#039;&#039;&#039; Şanlıurfa &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İlçe/Kasaba:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Mahalle/Köy:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Harita konumu:&#039;&#039;&#039; [https://maps.app.goo.gl/3PPDDyDDgzZ9GgFfA]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Nurpedia Haritası Konumu:&#039;&#039;&#039; [https://www.google.com/maps/d/u/1/edit?mid=1VylFzlFJnLWKSm5J4fdWFrN-JxPgHAQ&amp;amp;ll=37.12176027602784%2C38.61115058115234&amp;amp;z=12]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#1|{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#3|{{Arabi|اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık, fedakâr kardeşimiz Hacı Ali!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gönderdiğiniz kıymettar ve bilhassa Hazret-i Üstadı pek çok sevindiren mektubunuzu aldık. Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, bu zamanda kâfidir. On sene medresede okuyanlar, Risale-i Nur’la bir senede aynı istifadeyi ettiklerine şahit, binler ehl-i ilim var. Madem Hacı Kılınç Ali bir buçuk sene bütün Risale-i Nur eczalarına sahip çıkmış, kısmen okumuş; nazarımızda yirmi senelik bir Nur talebesidir. Ben her sabah haslar içinde onun ismiyle bütün manevî kazançlarıma, defter-i a’maline geçmek için hissedar ediyorum. Öyle ise o da bütün hayatını Risale-i Nur’a vermeye mükelleftir. Demek, şimdiye kadar Camiü’l-Ezhere gitmeye muvaffak olmaması ehemmiyetli bir hikmet içindir ki Nurlar ona kâfi imiş. Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan [[Urfa]]’da bir medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz. Kılınç Ali ile beraber Eski Said’in gayet kıymettar bir talebesi olan Şam’daki Molla Abdülmecid, Urfa’daki Nur’un talebelerinden Seyyid Salih ve onun yanına giden Nur’un fedakâr bir talebesiyle muhabere etsinler. Ben hem Molla Abdülmecid’e hem Hacı Ali’ye hem Şam’daki Risale-i Nur’la alâkadar olanlara pek çok selâm ediyorum. Ve dualarını ve o mevki-i mübarekede bana dua etmelerini rica ediyorum.” dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, kahraman kardeşimiz Hacı Ali; Hazret-i Üstad daima sizin fedakârlığınızı izhar buyuruyorlar. Biz de sizi tahsinlerle tebrik ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın hizmetinde bulunan kusurlu Sungur, Zübeyr, Ziya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Birinci_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#17._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Râbian: Gerek Hüsrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. [[Urfa]]’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallah onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâmisen: Reisicumhurun nutkundan gelen müjdeli istihracın tahakkuk etmesini eltaf-ı İlahiyeden niyaz ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâdisen: Nur’un neşri ve fütuhatı için Rahîm ve Kerîm Rabb’imiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız lillahi’l-hamd devam ediyor. Akşamları Nurlu cemaatten mürekkeb fakirhanemize gelen cemaate tedrisat-ı Nuriyede devam olunuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: “Büyük Doğuculuk siyasî bir teşekkül müdür?” diye sordum. “Evet” dedikleri için “Sizin yalnız imanî ve Kur’anî mesaildeki müşküllerinizi ve izahını arzu ettiğiniz noktaları Risale-i Nur’un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuurum taalluk etmeden Risale-i Nur dairesinde istihdamdan ibarettir. İman ve Kur’an meselelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigal edemem.” mealinde cevap verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur’anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim. Malatya, Urfa, Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizane yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesai-i Nuriyem böyledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhibb-i muhlisiniz Hulusi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#1._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Çok muhterem kardeşimiz Salih,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız sana ve iki dindar ve hakiki milletvekillerine çok selâm ve dua eder, sana ve onlara “Bin bârekellah” der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben çok zaman evvel bekliyordum ki [[Urfa]] tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sahip olmaya çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki Seyyid Salih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havalinin çok kıymettar ve hamiyetkâr ve dindar iki milletvekili Nurlara sahip çıkmaya başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar tarafından istedikleri halde, ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Seyyid Salih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşâallah Kur’an ve imana tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehra ve Mısır’daki Camiü’l-Ezherin küçük bir numunesi haline getirmeye vesile olmaya ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiyenin bir numunesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlahiyeden ümit ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem madem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise [[İbrahim (as)|İbrahim Halilullah]]’ın bir menzilidir. İnşâallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz-ı hürmet ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur hizmetinde bulunan kardeşiniz Ziya ve Mehmed&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah dua ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana dua etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#13._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Nur Kahramanı Hüsrev’in Bir Mektubudur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlem-i İslâm merkezlerindeki mübarek Müslüman kardeşlere!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sizleri, bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Eserleriyle fuhûl-ü ulemanın ve fuhûl-ü müfessirînin en yükseği olan Bedîüzzaman Hazretlerine, kıymettar ve mübarek bir mücahid âlim tarafından yazılmış olan bir tebriği takdim etmiştik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bedîüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdığı cevabî mektuplarında o kıymettar, bînazir Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiş ve Anadolu’da Kur’an ve iman kahramanlarının halefleri olan Nurcularla, Arabistan’daki hakikat-i Kur’aniyeye müteveccih İslâmları, iki kardeş olarak hizbü’l-Kur’an’ın dairesi içinde çok saflardan iki mütevafık ve müterafık saf teşkil ettiklerini müjdelemiş ve o mü’min kardeşlerimizin Risale-i Nur’la ciddi alâkalarıyla beraber, bir kısmını Arapçaya tercüme edip neşretmek niyetlerinizden fevkalâde memnun olduklarını ve mübarek İslâm cemaatlerinin [[Urfa]]’daki Nur şakirdleriyle ve Nur eczalarıyla himayetkârane alâkadar olmasını yazmaklığımızı bizlere emretmiş bulunuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Nur_Kahramanı_Hüsrev’in_Bir_Mektubudur|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Isparta’daki Hayatından Muhtelif Safhalar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]] ve Diyarbakır’daki faal Nur talebeleri birer medrese-i Nuriye kurdular. Risale-i Nur’u her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemaate okumak suretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe-i ulûmun şerefini ihya ettiler. Şark havalisinde büyük hizmet-i imaniye îfa olundu. Bir aralık Diyarbakır’da orada Nurlarla imana ve Kur’an’a hizmet eden [[Mehmed Kayalar|faal bir Nur talebesi]] aleyhine dava açıldı, beraetle neticelendi; mü’minlerin sürur ve minnettarlığına vesile oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların Neşri: Anadolu’nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa medrese-i Nuriyeleri yalnız bulundukları muhitte değil, çok geniş bir sahada hizmet-i imaniyede bulundular. Bu hizmetleri yalnız bir kişi değil, bir merkez değil, yalnız malûm şahıslar değil; hizmet-i Kur’aniye olduğu için pek çok vecihlerde, pek çok zatlar tarafından îfa edildi. İsmi bilinmeyen nice hâlis talebeler, sadık mü’minler, bu hizmet-i kudsiyede çalıştılar, nur-u Muhammedî’nin yayılmasına gayret ettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Isparta’daki_Hayatından_Muhtelif_Safhalar|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem Hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müsaadenizle bir iki maruzatımı mecburen söyleyeceğim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi bu vatanın her tarafında ve âlem-i İslâm’ın hattâ diğer ecnebi memleketlerinin mühim merkezlerinde Kur’an namına intişar etmiş ve milyonlarla kimselerin imanlarını taklitten tahkike çevirmiş ve bu millete en kıymetli ve büyük tesirini feyizli dersleriyle ispat etmiş, Kur’an’ın nuru Risale-i Nur’un neşretmemesi ve bizim gibi hayatı tehlikede, imansızlık ve dalalet vâdilerinde koşan bîçarelerin okumaması için dinimizin gizli düşmanları olan komünist veya tabiiyyun olan farmasonlar türlü desiselerle adliyeleri ve hükûmetleri şaşırtmak için çok çalıştılar. Kaç defa Nurları okuyan mübarek talebeleri ve başta dâhî bir mütefekkir ve kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’yi mahkemelere verdirdiler. Eskişehir, Isparta, Denizli, Ankara, Afyon, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri… Neticede gizli ders, tarîkatçılık, cemiyet kurmak gibi ittihamların tamamen hilaf-ı hakikat olduğu ispat edilerek beraetler verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahkemelerce tebeyyün etti ki: Risale-i Nur serâpa İslâmiyet, Kur’an, iman hakikatlerinden ibarettir ve Nur talebeleri Kur’an’a kopmaz rabıtalarla bağlanmışlardır. Dini hiçbir şahsî, dünyevî, süflî menfaatlere âlet etmedikleri ve sadece rıza-yı İlahî için çalıştıkları güneş gibi tezahür etti. Çünkü Risale-i Nur bin seneden beri İslâmiyet aleyhine ve insaniyet zararına tahribatçı, küllî cereyanlara karşı sarsılmaz delil ve hüccetlerle tam mukabele edip din düşmanlarının temellerini dağıtıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte biz de bizim ebedî hayatımızı ve ebedî saadetimizin anahtarı imanımızı bu dalalet asrında bize kazandıran Risale-i Nur’u okurken ve yazdıklarımızı tashih ederken sanki dinsiz, komünistlerin saçma ve düzmece zehir saçan evraklarını okuyormuşuz gibi yakalanıp mahkemeye veriliyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Masum dindarların aleyhinde olan dinsiz komünistler hem etrafa evham vererek bizim gibi gurbette, yalnız dersleriyle alâkadar, siyasetten hattâ dünyadan habersiz iki üç talebenin birkaç kişi yanına gelip gitmesiyle ve onların kendi derslerini bir iki kişinin dinlemesiyle hem bizi hem adliyeyi hem zabıtayı manasız meşgalelerle uğraştırıyorlar. Her asırda en az üç yüz elli milyon mensubu bulunan, milyonlarla hâfızların lisanında her zaman tekrarlanan Kur’an’ımızın emsalsiz tefsiri Risale-i Nur talebeleri olan bizleri, hayatımızdan daha çok sevdiğimiz imanî derslerimizden mahrum etmek istiyorlar. Habbeyi kubbe yaparak, formalitelere uydurarak, bir isim takarak, lastikli bir kanun maddesine rast getirip bizi kanunen mes’ul göstermek istiyorlar. Fakat âdil, vicdanlı hâkimler neticede hakikati meydana çıkarıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: Bu son defa Afyon Mahkemesi dört sene devam ettiği halde, sonunda zaten serbest olan Risale-i Nur yine serbest bırakıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün yüksek makamlara verilen Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî’nin müdafaasından bir küçük parçası şu ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Haşirdeki mahkeme-i kübraya bir arzuhaldir ve dergâh-ı İlahiyeye bir şekvadır ve bu zamanda Mahkeme-i Temyiz ve istikbaldeki dârülfünunların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
… Ben de otuz kırk sene hayatımı bilenleri ve Nur’un binler has şakirdlerini işhad ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngiliz’in Başkumandanı İslâm içinde ihtilaf atıp hattâ Şeyhülislâmı ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilafçı, ittihatçı fırkaları birbirine uğraştırmasıyla ve Yunan’ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvat-ı Sitte” eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab ve neşretmekle o kumandanın dehşetli planını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara’ya kaçmayan ve esarette Rus’un Başkumandanının idam kararına ehemmiyet vermeyen ve 31 Mart Hâdisesi’nde sekiz taburu bir nutukla itaate getiren ve Divan-ı Harb-i Örfîde, mahkemedeki paşaların; sen mürtecisin, şeriat istemişsin diye suallerine karşı idama beş para ehemmiyet vermeyip “Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise bütün cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciyim ve şeriatın bir tek meselesine ruhumu feda etmeye hazırım.” diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevk edip idamını beklerken beraetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken ve onlara teşekkür etmeyerek “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da Divan-ı Riyasette M. Kemal ona hiddetle dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyan edesin, sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilaf verdin.” Ona karşı “İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir… Hainin hükmü merduddur…” diye kırk elli mebusun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri alan ve altı vilayet zabıtası ve hükûmeti asayişin ihlâline dair bir tek madde kaydetmeyen ve yüz binlerle Nur şakirdlerinin hiçbir vukuatı görünmeyen, hiçbir şakirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslah eden ve yüz binler nüsha Risale-i Nur’dan intişar etmekle beraber menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmi üç sene hayatının üç hükûmet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur’un kıymetini bilen yüz bin şakirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle ispat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazip edenlere beddua etmeyen bir adam hakkında “Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, öyle ise suçludur.” diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler, yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i kübrada hesabını verecekler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir İslâm kahramanı ve bu asrın ve istikbalimizin bir hidayet serdarı ve eşine rastlanmayan İslâmiyet fedaisi Bedîüzzaman’ın eserlerini okumak; dinsizlerin, komünistlerin, imandan bîhaberlerin elbette işine gelmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız Bedîüzzaman’ın beyanı ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur koca bir cennetin fiyatı olacak bir servet ve hayat-ı ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve hakikate muarız bütün feylesofları ilzam edip hayrette bırakacak bir keşfiyattır. Risale-i Nur sahabe-i kiramın âlî seciyesini ve Hazret-i Peygamber (asm) nurani meşrebini beyan eden bir nur ve feyiz hazinesidir. Risale-i Nur bu asırda Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesi; hakiki, yüksek ve parlak bir tefsiridir. Risale-i Nur şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğunu yüz binlerle kimseler tarafından idrak ve tasdik edilen bir eser külliyatıdır. Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikatü’l-hakaike yol açmış cadde-i kübra-i Kur’aniyedir. Bunun içindir ki Avrupa’nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerh edilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hakikatler içindir ki Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaşımla tashihat yaparken yakalanıp müsadere edilen, Denizli’de beraet eden ve Temyiz’in de tasdik ettiği büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin bir yerinde, kâinat Hâlık’ını ve sahibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zatın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitap, bizim Hâlık’ımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel manevî i’caz-ı Kur’aniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri gördü ve Risaleti’n-Nur bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki onun üstadı ve menbaı olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniye olan [[Yirmi Beşinci Söz]] ve [[On Dokuzuncu Mektup]]’un âhiri Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki kim görmüş ise değil tenkit ve itiraz belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte muhterem heyet-i hâkime! Madem hakikat budur. Ben de Üstadım gibi derim: “Madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem gözünü kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar. Ve madem cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz talebeler Risale-i Nur’un güneş gibi hakikatlerine karşı gözümüzü kapayamıyoruz…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakikat-i Kur’aniye güneşi ise üflemekle sönmez. Nurlananlar da Nur yolundan hiçbir beşerî kuvvetle dönmez. Gizli din düşmanlarımız zabıtayı, hükûmeti, adliyeyi iğfal etmeye çalışanlar dünyamızı başımıza ateş yapsalar Nurları okuyacağız ve yazacağız. İnşâallah adalet namına hareket edenleri, o müfsidler aldatamayacaklardır. Diğer mahkemelerde hak namına adalet için çalışanların Kur’an’ın lemaatı ve tereşşuhatı olan ve beşeri gaflet sersemliğinden ikaz eden Risale-i Nur’u serbest bırakmaları gösteriyor ki zikrettiğim gibi bu asrın Kur’an dellâlı olan Risale-i Nur’a herkesin çok büyük ihtiyacı vardır. Ve Risale-i Nur şahsî, süflî, dünyevî menfaatlere âlet olamıyor. Bizim gibi masum dindarlara musallat olanlar ve onları imanî derslerinden ayırmayı tevehhüm edenler, laiklik prensibini dinsizliğe ve komünizme âlet etmek isteyenlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asrımızın dâhîsi büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile: Ekser-i enbiyanın Şark’ta ve Asya’da zuhurları ve ağleb-i hükemanın Garp’ta ve Avrupa’da gelmeleri kader-i ezelînin bir işaretidir ki Asya’da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen Asya’da hüküm süren, dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Hakîm, bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El-iyazü billah, Kur’an küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak; akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebep olmak akıldan uzak değildir. Evet Kur’an, ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zincirdir, bir hablullahtır. Cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur’an-ı Azîmüşşan’ın hakiki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmi sekiz seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlahiye ve sönmez bir mu’cize-i Kur’aniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vazgeçirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bütün bu cerhedilmez hakikatlerden sonra, yine evet Risale-i Nur’la meşguliyete dünyada hiçbir âdil mahkeme suç diyemez. Fakat size bir ad takıp bir bahane ile işkence yapmak istiyorlar, denilse: Ben de derim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kadıoğlu Camii mevkiinde mukim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Abdullah Yeğin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizlere yapılan gizli mektep zan veya ittihamı bütün bütün hakikat hilafınadır. Çünkü bulunduğumuz cami önünde çeşmeler var, buraya ve camiye günde iki yüz kişinin gelmesi, böyle bir yerin gizli olamayacağı, çocukların dahi bileceği bir hakikattir. Hem bizim şehrin en işlek bir yerinde kalmamız gösteriyor ki gizlilikle ve gizli şeylerle alâkamız yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mektep açmışsınız sözü de büsbütün yanlış bir şâyiadır. Bunu işitenler gülüyorlar. Biz Kur’an-ı Kerîm’in gayet parlak ve yüksek tefsiri Risale-i Nur’a çalışan talebeleriz. Evet, aslâ inkâr etmeyiz. Biz okurken gelip dinleyenler oluyor, bu bir mektep midir? Şahitlerin görüşleri doğrudur fakat hükümleri yanlıştır, hakikat hilafınadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz o gün arkadaşımla kendi elimizle yazdığımız iki adet Âyetü’l-Kübra Risalesi’ni tashih etmek için beraber okuyorduk ve o iki arkadaş da dinliyordu. Bu vaziyette, sanki komünistlerin ve dinsizlerin eserlerini okuyormuşuz gibi hem adliyeyi hem zabıtayı hem mahkemeyi bizimle meşgul ederek bir bahane ile mahkemelere sevk ettiriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sizlerin de bildiğiniz gibi Urfa’nın ekseri evlerinde dinî bir kitabı, biri okuyup diğerleri dikkatle dinliyorlar. Hem bir yerde, yasak olmayan bir eseri okuyup başkalarının dinlemesiyle bir mektep mi açılmış olur? Sadece kitap okumak ve dinlemekten ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu vaziyetten anlaşılıyor ki biz yalnız bu asırda Kur’an’ın yüksek ve parlak bir tefsiri ve kâinatta en yüksek olan iman hakikatlerini beyan eden Risale-i Nur’u okuyoruz. İmanî ve İslâmî kitapları okuyup dinlemeye tedrisat süsü vermek, kuvvetli bir icbarla üzerimize mektep açmışsınız etiketini yapıştırmaya gayret etmek olduğunu; bizim masum, dindar, iman ve âhiretiyle meşgul olan gençler olduğumuzu herkesin bildiği gibi sizce de malûmdur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem dâhî mütefekkir Üstadımız Bedîüzzaman otuz seneden beri siyaseti terk etmiş {{Arabi|اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ‌}} demiş ve talebelerine de “Biz imanın cereyanındayız, gayemiz rıza-yı İlahiyedir, siyasî cereyanlara girmeyiniz.” diye ders verdiğinden hiçbir siyasî ve dünyevî süflî şeylerle alâkamız yoktur. Hem altı vilayetin zabıtası, Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî hakkında: “Bedîüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri imanla kafalara bir yasakçı bırakıp emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar.” diye rapor vermişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizim bütün okuyup yazdığımız ve daima meşgul olacağımız Risale-i Nur, bütün mahkemelerde beraet etmiş ve sırf İslâmiyet ve iman ve Kur’an hakikatlerinden ibaret olduğu güneş gibi tezahür ederek kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Son Afyon Mahkemesinde bütün kitap, risale ve mektupları iade etmeye ittifaken karar vermişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur: Yüz otuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur’aniyeyi mezc ve telif ederek, bu asra kadar hiçbir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatçe, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika’ya kadar inkişaf etmiş. Müellifi büyük İslâm dâhîsi Bedîüzzaman Said Nursî Risale-i Nur hakkında şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, manevî hakikatleri ve iman ilmini Avrupa’nın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken ispat eder. Risale-i Nur, hal ve istikbalin ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevap verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. Risale-i Nur’da başka eserlerden nakil yoktur, Kur’an’ın mu’cize-i maneviyesidir. Risale-i Nur, yüz manevî keşfiyatı hâvi ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır. Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. Risale-i Nur, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüz binlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un gayet hârika bir cüzü olan Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin beyanı vechiyle: Madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Bir saadet-i ebediyenin, bir hayat-ı bâkiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan imanı sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’la mübareze edilmez, o mağlup olmaz, yirmi senedir en muannid feylesofları da susturuyor. (Şimdi yirmi sekiz sene oldu.) İman hakikatlerini güneş gibi gösteriyor, bu memlekete hükmeden onun kuvvetinden istifade etmek gerektir. Risale-i Nur, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Onun talebeleri başkalara benzemezler, mağlup olmazlar. Risale-i Nur’u mağlup edebilmek için kâinatı elinde tutan bir kuvvet lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Risale-i Nur dünyevî işlere, şahsî ve süflî menfaatlere âlet olamaz. Güneş gibi hakikat-i imaniye ve Kur’aniye yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi o hakikati tanıyan, Risale-i Nur’u değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Risale-i Nur’un vazifesi ise hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatleriyle gayet kat’î ve en mütemerrid zındık feylesofları da imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’an’a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur’u hiçbir şeye âlet edemeyiz ve bilfiil öyleyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin seneden beri Kur’an’ın bayraktarı ve mücahidi ve âlem-i İslâm’ın kahraman mücahidi olan ve Kur’an’ı cihanın cihat-ı sittesinde ilan eden necip ve mübarek kahraman ecdadımızın evlatlarını nur-u imandan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefahir-i âliyesine zıt olarak maddî ve manevî helâketlere maruz bırakmak olan dehşetli sû-i kasdlara ve o kahraman ecdadın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrum etmek olan dehşetli dinsizlik telkinlerine karşı; Kur’an-ı Kerîm’in on dördüncü asr-ı Muhammedîdeki (asm) aziz dellâlı ve bu asrın bir hidayet medarı ve bu müthiş zamanın müthiş zulümatına karşı Nur-u Kur’an’la mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur’un yüz binler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur’anî tesis eden muhteşem kahramanı Bedîüzzaman Said Nursî ve yüz bin başlar feda oldukları hakikate başımız dahi feda olsun diyerek nur-u İslâm’ı söndürmek ve nur-u imanı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden; istibdatlara, icbarlara karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza ve şeref-i imanı âleme ilan eden, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan kalb-i münevverlerine gelen ve iman hakikatlerini güneş gibi parlak delil ve hüccetlerle ispat eden ve Risale-i Nur’la dinsizlik, dalalet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silah edip vatan ve millet ve İslâmiyet’e hıyanet etmem ve hakikat-i Kur’an’a feda olan bu başı zalimlere eğmem.” diyen ve ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dava ettiği gibi bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bedîüzzaman ve Risale-i Nur’dan bizi uzaklaştıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur. Hem Risale-i Nur iki hayatımızın halâskârı ve sermaye-i ömrümüz ve gaye-i hayatımızdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar eğer mümkün olsa derimizi kâğıt ve kanımızı mürekkep yapıp yine Risale-i Nur’u yazacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime bilsinler ki: Halife-i rûy-i zemin Hazret-i Ömer (ra) hilafeti zamanında âdi bir Hristiyan ile birlikte mahkemede muhakeme oldular (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu hakikati Üstadımız İstanbul Adliyesinde beyan etmiştir.&amp;lt;/ref&amp;gt;). Halbuki o Hristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki: Adalet hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirlik güdemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bunun içindir ki mahkemede kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i imandan bütün gelenler maziye gidenlere mağfiret dualarıyla ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binaen Denizli Mahkemesinde demiştim: Mahkeme-i haşirde milyarlar ehl-i imandan davacılar tarafından, Kur’an hakikatlerine hizmet eden Nur talebelerini mahkûm ve perişan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Serbestiyet kanunlarıyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cemiyetlerine müsamahakârane bakıp ilişmediğiniz halde; vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan, vatandaşları ölümün idam-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan Risale-i Nur talebelerini hapisler ve tazyiklerle perişan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa ne cevap vereceksiniz, biz de sizlerden soruyoruz diye o zaman onlara demiştim, o zaman o insaflı ve adaletli zatlar bizi beraet ettirdiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Hâkimler! Bu âlî hakikatlere rağmen bize deseniz ki sizi mahkemeye sevk ettirmek ve biçilmiş bir kaftan giydirmek istiyorlar. Bu takdirde şu âyet-i kerîmenin kale-i kudsiyesine iltica ediyorum: {{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesinde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsnü Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır_(2)|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Vukufsuz Ehl-i Vukufa Cevap&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Medar-ı hayret bir taarruzdur ki; kırk küsûr sene (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu cevap 1953 senesine aittir. (Naşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;) evvel yazılmış ve mükerreren tab&#039; edilmiş bir meseleyi, [[Urfa]] Ehl-i Vukufu bütün bütün yanlış mânâ vererek; hem güya bu sene yazılmış diye bir propağanda namı vermişler. O mesele de budur:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eski Harb-i Umumi&#039;nin bidayetinde ve içinde, o harpte müttefikimiz olan Alman&#039;la alâkamızı kırmak ve Garplılaşmak perdesi altında bir purutluğa, yani siyaseti dinsizliğe alet yapmaya çalışan bazı münafıklar diyordular ki: &amp;quot;Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dinimize zarar verecek...&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de o zaman demiştim: &amp;quot;Sosyalistlik İslâmiyete ilişemez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat Garblılaşmak, İngiliz ve Fransızın medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenalıkları iyiliklerine galebe eden böyle medeniyet; bizim müttefikimiz olan Almanın sosyalistliği dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyorum&amp;quot; diye o zaman demiştim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte mes&#039;elenin hakikati bu iken, kırk sene evvel bu mes&#039;ele yazılmış ve neşredilmiş, kimse ilişmemiş ve mahkemelerde beraat görmüşlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi hasta olduğum için, müdde-i umumî ifademi almaya yanıma geldi ve dedi ki: &amp;quot;Urfa&#039;daki ehl-i vukuf Hutbe-i Şamiye&#039;nin zeylindeki vecizelerden, &amp;quot;sosyalistlik Garbî medeniyetlere müreccahtır&amp;quot; diye olan kelimesine bolşevikliğin lehinde bir propaganda yapılıyor&amp;quot; demişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim. Bolşeviklik ayrı, sosyalistlik ayrıdır. Sosyalist Alman nerede? Komünist Rus nerede? Hem bu kadar mânâsız, kırk küsür sene evvel yazılan bir meseleden dolayı Nur&#039;un Urfa&#039;daki üç kahraman talebelerini hapsettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine müdde-i umumî dedi ki: &amp;quot;Ehl-i vukuf bir cümleyi daha medar-ı mes&#039;uliyet yapıyor, o da: Sizin M. Kemâl&#039;e &#039;Kemal, namaz kılmayan haindir&#039; dediğindir.. Hem: Namaz kılanlarla kılmayanlar arasına bir tefrika sokuyor. O halde suçludur.&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim: &amp;quot;Yüzer ayât-ı Kur&#039;âniyede müslümanlar için en büyük hakîkat, imandan sonra namaz olduğunu mükerreren emrediyor. Hem o zaman Meclis-i Meb&#039;usanda benim M. Kemâl&#039;e bu sözü söylediğim halde, o bana ilişmediği ve itiraz etmediği halde; otuzbeş sene sonra böyle vukufsuz ehl-i vukufun yanlış raporlarıyla Nur&#039;un kahraman fedailerine ilişmek, bence Rus hesabına bir propagandadır veya Rus hesabına propagandaya alet olmuşlardır ki, Kur&#039;ânın hakâikiyle Komünist Rus&#039;a cephe alan ve tam mücadele eden dinin fedailerine ilişiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said-i Nursî &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Vukufsuz_Ehl-i_Vukufa_Cevap_(Asar-ı_Bediiyye)|Asar-ı Bediiyye]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
HAZRET-İ ÜSTAD&#039;A MERSİYE ŞEKLİNDE BİR HİTABE&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kutlu olsun, mutlu olsun sana ol âlî makam,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fitnenin narı hemen oldu sana berd ü selâm&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&#039;nın topraklarında değildir Üstadımız&amp;lt;ref&amp;gt;Bu şiir, Üstadımızın irtihalinin hemen akibinde yazıldığından ve henüz Üstadımızın kabr-i pürmünevverleri vahşî canavarların saldırısına uğramamış olduğundan, kerametkârane bir nevi îma-i ihbarîden hâlî değildir gibi bana geliyor. (Nâşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pek sıcak kardeşlerin kalbindedir serdarımız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Kızıl_İcazdan_Bazı_Parçalar_(Mesnevi_Badıllı)#HAZRET-İ_ÜSTAD&#039;A_MERSİYE_ŞEKLİNDE_BİR_HİTABE|Mesnevi-i Nuriye (Badıllı)]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Diğer Bahisler===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hususi muhabere mektuplarından:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Bu mektuplar 1951-1960 arası Üstad&#039;dan Urfa&#039;ya gelen mektuplarındandır)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;... Ben Urfa&#039;ya eskiden de varmışım. Urfa&#039;lılarla çok alâkadarım. Hatta burada (Emirdağında) kalmamın bir sebebi de, burada Urfa&#039;lıların bulunmasıdır. Urfa halkını çok sevdiğim için, Hüsnü&#039;yü oraya gön derdim ve onların hatırı için Hüsnü&#039;ye bu kadar zahmetler çektirdim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;yı kendi öz vatanım Nurs gibi sevdiğim ve ahalisine akrabam gibi dua ettiğim için, oraya talebelerimi gönderdim. Yoksa vilayat-ı şarkiye umumen Nur talebesidir. O mübarek Urfa halkına çok selâm ve dualar edip dualarını beklerim...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başka bir mektubundan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Rabian: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Ben Urfa ve havalisine meskat-ı re&#039;sim olan Nursdan ziyade ehemmiyet veriyorum. Bazı esbab-ı mühimme olmasaydı, ahir hayatımı orada geçirecektim. İnşaallah hayatta kalsam belki ona da muvaffak olurum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben nasıl Nurs köyünü, sağ ve ölü umumen duama alıyorum.. Urfa&#039;yı da sağ ve ölü umumen duamdadır Hatta nerede bir Urfa&#039;lı bana rastgelse, bir akrabam nazarıyla bakıyorum. Hususan orada Medrese-i nuriyeyi himaye eden alimlere çok minnettarım. Ben de o zatlara itimaden iki hâs talebemi orada bırakıyorum...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir başka mektuptan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Hamisen: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Madem Urfa halkı benim manevî evlâdlarım ve talebelerime himayet ve şefkatle samimi alâkadardırlar. Urfa halkının hatırı için bir mani’ olmazsa, Urfa&#039;ya veya yakınına gelmek arzum var, İstiyorum. Fakat ne vakit kısmet olsa... Hem Abdullah. Hüsnü gibi evlâdlarım aynı Ceylan ve Zübeyr gibi olduklarından, onları yanıma alacaktım. Madem Urfa halkı bu derece samimi ve hamiyetkârdırlar. O kadar sevdiğim evlâdlarımı Urfa halkına veriyorum. Urfa halkına minnettarlığımı ve teşekkürlerimi beyan etsinler. Hükûmet ne yapsa, Urfa halkının hatırı için helâl ediyorum.” dedi ve sizin Urfa&#039;da kalmanızdan ruhu rahat etti.. Hem lüzum var.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Kaynak: Mufassal Tarihçe-i Hayat, A. Badıllı)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;daki Diğer Alakalı Yerler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Ölüm Belgesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Ölüm Belgesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Urfa.jpeg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Saidnursi mezar1.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said nursi makamı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yerin (makam) bugünkü hali&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman Çeşmesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamının yanındaki çeşme&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Makam yazısı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamında yer alan açıklama&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Naaşın nakli için kardeşinden zorla alınan muvafakatname.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Naaşının Urfa&#039;dan nakli için kardeşi Abdülmecid Nursi&#039;den zorla alınan muvafakatname&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Urfa&#039;daki kabirden naaşın çıkarıldığına dair resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Urfa&#039;daki kabrinden çıkarıldığına dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Isparta nakil resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Isparta&#039;ya nakline dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;T.C. Urfa C. Müdde-i Umumiliği&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sayı: 2293 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa: 23.3.960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok aceledir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TEREKE HÂKİMLİĞİNE - URFA&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
21.3.1960 günü vilayetimize gelerek İpek Palas otelinin 20 nolu odasına inen Said-i Nursi&#039;nin 23.3.960 günü saat 10&#039;da kendi eceliyle vefat ettiği Urfa Emniyet Müdürlüğünün 23.3.960 tarih ve 1 sayılı yazısıyla bildirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TİM.11O&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adı geçenin sahipsiz bulunması hasebiyle yedindeki eşyasının hâkimliğinizce tesbit ve gereğinin ifası rica olunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
C. Müdde-i Umumisi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pertev Savaşçıoğlu&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke hâkiminin otele gelerek Üstad&#039;ın cenazesi başında tesbit ettiği eşya ve aldığı kararı da şöyledir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
T.C. URFA TEREKE HÂKİMLİĞİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Esas: 1960/1&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kâtip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyalar yed-i emin olarak Zübeyr Gündûzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildiğ&#039;inde kendileri bugün hâkimliğimize müracaatla müteveffanın yegâne vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda bulunan Arapça öğretmeni Abdülmecid Ünlükul&#039;un olduğunu bildirerek eşyanın oraya gönderilmesini taleb ettiler. G.D. mütevaffanın yakınlarının beyanına göre vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda Abdülmecid Ünlükul&#039;un olduğu beyan edildiğinden, mumaileyh müteveffanın yegâne varisi olup olmadığı tesbit edilerek, kendisinden başka vârisi yoksa eşyaların nüfus kaydı veya veraset ilâmı mucibince kendisine ödenmesi için Konya tereke hakimliğine müzekkere yazılmasına, eşyaların mezkûr hakimliğe gönderilmesine karar verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
26/3/1960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyaların Konya Tereke Hâkimliğine 26.3. tarihinde 741, 742, 743, 744, 745, 746 numaralı posta makbuzuyla gönderildiği, posta masrafı olarak üç bin dörtyüz elli kuruş masraf yapıldığı ve terekede bulunan onbeş liranın buna mahsup edildiği görülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
G.D. &lt;br /&gt;
Dosyanın hıfza kaldırılmasına karar verildi. 26/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke Hâkimliğinin Üstad&#039;ın odasında tesbit ettiği eşyalarının listesi:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eşyanın cinsi Adedi Kıymeti -kuruş&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cizlavet marka bir çift lastik: 1 500&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sepet içinde:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
dört adet sefer tası içi, bir adet çinko tencere küçük, bir tane küçük çaydanlık, bir ayaklı bardak, iki tane ayaksız bardak: 150&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet eski çarşaf,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski frenk gömleği,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir tane eski iç gömlek,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
sarık üzerine sarılacak bez,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
üç tane mendil, bir havlu,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir de pamuklu hırka, bir eski gömlek&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski çarşaf ve mendil, bir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
eski bohça 1750&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet havlu 200 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet kırık gözlük, bir adet dua kitabı, eski yazı takvim, iki adet kalem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başkaca tesbit edilecek eşyası kalmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffanın yanında bulunanlardan Said-i Nursi&#039;nin Afyon vilayetinin Emirdağ kazasında tüccar Kadir Çalışkan&#039;a ait bir taksi mevcud olduğunu ve müteveffanın onunla seyahat etmekte bulunduğunu, müteveffanın Konya&amp;quot;da İmam-Hatip okulunda Arapça öğretmeni olan Abdülmecid Ünlükul isminde bir kardeşi bulunduğunu başkaca kardeşi olmadığını, Said-i Nursi&#039;nin de hayatında evlenmemiş bulunduğunu, müteveffanın nüfus cüzdanı bulunmadığını, Emirdağı nüfusunda kayıtlı olduğunu bildirdiler. Müteveffa ile birlikte bulunan ve ibraz ettiği nüfus kaydına göre Zonguldak&#039;ın Safranbolu kazası Babasultan mahallesinde hane no: 58 cild 1, 67 numarada kayıtlı Hüsnü Bayramoğlu...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bu tutanakta Üstad&#039;la beraber Urfa&#039;ya gelmiş bulunan diğer iki talebesinin isim ve künyeleri kaydedildikten.. ve arabanın plaka numarası, motor numarası vesair tesbit edildikten sonra şöyle denilmektedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Bu sırada müteveffanın üzerinde onbeş lira bozuk para çıktı. Ruhsatnamede görünen kahverengi vasıtanın halen Hüsnü Bayram&#039;ın şoförlüğünü yapmakta olduğu vasıta anlaşılmakla, eşyalar yed-i emin olarak ve taksinin sahibi bulunan Kadir Çalışkan&#039;a teslim edilmek üzere, yed-i emin olarak Ziver Gündüzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildi. Tanzim olunan zabıt birlikte imza altına alındı. 23/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Katip Mübaşir Bilirkişi Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ö.Türker İ.Dedeşah S.Dur Cemal Çopur Hüsnü&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yediemin Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ziver Gündüzalp Bayram Yüksel&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i Üstad&#039;ın beraberinde Urfa&#039;ya gelen ve kucaklarında Üstad&#039;ın vefat&lt;br /&gt;
ettiği sadık hizmetkârları; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler/Kategoriler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* [[Eyyüb (as)]]: Kabr-i şerifi Urfa sınırları içerisinde bulunan peygamber&lt;br /&gt;
* [[İbrahim (as)]]: Doğum yeri hakkında çeşitli rivayetler içerisinde en kuvvetlisi Urfa, Harran olan ve ateşe atılma hadisesi Urfa&#039;da yaşanan peygamber&lt;br /&gt;
* [[Said Nursi&#039;nin Kabri]]: Said Nursi vefat ettiğinde Urfa&#039;ya gömülmüştü&lt;br /&gt;
* [[Hulusi Yahyagil]]: Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;da Kurtuluş savaşında hizmetleri olan ve Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlatan asker talebesi&lt;br /&gt;
* [[Zübeyir Gündüzalp]]: PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulunan talebesi&lt;br /&gt;
* [[Ceylan Çalışkan]]: Bediüzzaman&#039;ın sevkiyle iman hizmeti için Urfa&#039;ya gelip 6 ay hizmet eden talebesi&lt;br /&gt;
* [[Abdullah Yeğin]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hüsnü Bayramoğlu]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hayat-ül Harrani]]: Urfa Harran’daki zâviyesinde irşad faaliyetinde bulunmuş olan ve iyi hali ve kerametleriyle tanınan veli zat.&lt;br /&gt;
* [[Abdülkadir Badıllı]]: Urfa&#039;da genç yaşında Risale-i Nuru tanıdıktan sonra vefatına kadar Urfa ve havalisi başta olmak üzere iman ve Kur&#039;an hizmetinde bulunmuş nur talebesi.&lt;br /&gt;
* [[Salih Özcan]]: Özellikle hariç memleketlerde Risale-i Nur ile hizmet etmiş ve Bediüzzaman&#039;ın vasiyetinde ismi geçen Urfalı nur talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mahmut Kamil Toker]]: Urfa&#039;da yetişmiş din âlimlerinden olup Risale-i Nur’un ehemmiyetini tam takdir ettiğini Üstad el yazma Emirdağ Lahikasında geçen bir mektupta sitayişle beyan etmiştir.&lt;br /&gt;
* [[:Kategori:Kabri Urfa&#039;da Olanlar|Risalelerde bahsi geçen kişilerden kabri Urfa&#039;da olanların listesi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61041</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=61041"/>
		<updated>2026-02-26T08:56:47Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şehir]]&lt;br /&gt;
[[Dosya:Balıklıgöl.jpg|thumb|left|Balıklıgöl]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Şanlıurfa&#039;&#039;&#039; veya eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde yer alır ve bu bölgenin en kalabalık şehridir. Peygamberler diyarı olarak bilinen bu şehirde Hz. Eyyûb&#039;un (as) kabr-i şerifi vardır. Hz. İbrahim&#039;in doğum yeri hakkında en kuvvetli ihtimal Urfa&#039;dır. Ayrıca halk hikâyelerinde ve dini inançlarda Hz. İbrahim&#039;in Kral Nemrud tarafından ateşe atılma hadisesinin Urfa&#039;da gerçekleştiğine inanılır. Hz. Yakub, Hz. Şuayb, Hz. Musa ve Hz. İsa&#039;nın Urfa&#039;da menzili ve konakları olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 12.000 sene öncesine tarihlenen ve dünyanın bilinen en eski tapınağı olan Göbeklitepe yine Urfa sınırları içindedir.&amp;lt;ref&amp;gt;https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa ilk olarak Hz. Ömer zamanında 639 yılında Müslüman Araplar tarafından fethedildi. Zaman zaman hıristiyan ve müslümanlar arasında el değiştiren şehir 1516&#039;da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı sınırları içine katıldı. 1919 yılında önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler (orduya yardımcı olarak görev alan halk gücü) tarafından işgalden kurtarılmıştır. Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından adı 2004&#039;te Şanlıurfa olarak değiştirilmiş, 2016&#039;da ise TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya Ziyaretleri&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır. İlk olarak, 1910 yılı Mart başlarında İstanbul&#039;dan ayrıldıktan sonra Şam&#039;a giderken 1910 yılının yaz aylarından sonra Van&#039;dan başlayarak Hakkari, Bitlis, Muş, Ağrı, Diyarbekir ve Urfa Şehir merkezleriyle etrafındaki bazı köy ve aşiretleri dolaşarak Meşrutiyet hakkında bilgi verdi. Buralarda sorulan yüzlerce suale cevab verdi. Şehir merkezlerinde de konferanslar tertibledi. Urfa&#039;ya geldiğinde medreseleri ziyaret etti ve birkaç gün medreselerde misafir kaldı. O sıralarda 32 yaşlarında olan Bediüzzaman&#039;ı tanımayan birkaç polis o zamanın bir aşiret reisi gibi olan kıyafetinden dolayı Bediüzzaman&#039;a ilişse de Urfa Meb&#039;usu Meşhur Siverekli Ali Efendi&#039;nin tanıtmasıyla meşhur Molla Said olduğu anlaşılınca polisler ondan özür diledi. Ali Efendi&#039;de bir hafta kadar misafir kalan Bediüzzaman gündüzleri Urfa&#039;daki medreseleri ve Ulemayı ve ayrıca Suruç ve Birecik dahil köy ve kazaları ziyaret etti. Urfa&#039;da Yusuf Paşa Camii’nde halka hitaben 1,5 saatlik bir konuşma yaptı. Bu doğu seyahatlerinden sonra Münazarat ve Muhakemat eserlerini yazmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;ya ikinci gelişi vefatından 2 gün öncedir. 20 Mart 1960 pazar günü Isparta&#039;dan talebeleri [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp]]Zübeyir Gündüzalp, Bayram Yüksel ve arabayı kullanan Hüsnü Bayramoğlu ile birlikte sabah saat 9&#039;da ayrıldı ve 21 Mart 1960 Pazartesi günü sabah saat on-onbir sıralarında Urfa&#039;ya ulaştı. İpek Palas oteline yerleşti. Normalde ziyaretçi kabul etmeyen Bediüzzaman 1,5 gün boyunca ziyaretlerine gelen herkesi ağır hasta haliyle kabul etti. Zamanın hükümeti ise endişe içinde Bddiüzzaman&#039;ın Urfa&#039;yı terk etmesini istedi. Bediüzzaman&#039;ın buna cevabı &amp;quot;Urfa&#039;ya ölmeye geldim&amp;quot; oldu. Ramazan&#039;ın 25. gecesine karşılık gelen 23 Mart 1960 gecesi vefat etti. Büyük bir kalabalıkla kılınan cenaze namazından sonra Urfa&#039;daki Halil İbrahim Dergâhına gömüldü. Gömüldüğü yer aslen 1952 senesinde Şeyh Müslim Hafız Efendi&#039;nin Mevlid-i Halil Camii avlusunun kuzey tarafına yaptırdığı ve &amp;quot;sahibi yakında gelecek&amp;quot; dediği türbe yeriydi. Ancak Bediüzzaman vasiyetinde kabrinin gayet gizli, bir iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmediği bir yerde olmasını ve kabrinin ziyaret edilmesi yerine uzaktan Fatiha okunmasını beyan etmişti. Vefatından 3,5 ay sonra, 12 Temmuz 1960&#039;ta, 27 Mayıs ihtilalini yapanlar tarafından kabri kırılarak açıldı ve kardeşi Abdülmecid Nursi&#039;den zorla alınan muvafakatname ile galvanizli bir tabut içinde uçakla Afyon askeri havaalanına, oradan da arabayla bilinmeyen bir yere götürülerek kardeşi Abdülmecid&#039;in de hazır bulunduğu ortamda gömüldü. Gömüldüğü yerin daha sonra Isparta Doğancı mezarlığı olduğu ve tabutla gömüldüğü yıllar sonra anlaşılmış ve talebeleri kabrini buradan bilinmeyen bir yere nakletmişlerdir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Urfa&#039;da Risale-i Nur ile İman Hizmetlerinin Başlaması&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların birinci talebesi Hulusi bey Mondros mütarekesinden sonra Viranşehir ile Urfa ortasında bir kamp kurarak Urfa&#039;daki Fransızların Mardin&#039;in Ermeni ve Hıristiyanlarıyla muhaberelerini kesmek ve aynı zamanda Urfa&#039;nın kurtuluşunda çalışan kimselere harp usulunü bilen adam yetiştirme hizmetlerinde bulunmuştu. 1948-49&#039;da Albay rütbesiyle Kars&#039;dan Urfa Askerlik Şubesine tayin olduğunda Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlattı. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Mevlana Halid-i Bağdadi&#039;den kendisine ulaşan müceddidlik cübbesini iki kat yatak, bir portatif somya, büyük bir sandık dolusu en kıymetli ve hususi el yazma, müsahhah Nur kitapları ile birlikte 1951 sonlarında Urfa&#039;ya gönderdi ve kendisinin de yakında Urfa&#039;ya geleceğini söyledi (fakat ancak vefatından 2 gün önce gelebilmiştir).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman talebesi Ceylan Çalışkan&#039;ı iman hizmeti için 1950&#039;de 6 aylığına Urfa&#039;ya gönderdi. 1951 yılı içinde talebesi Abdullah Yeğin&#039;i Ceylan Çalışkan&#039;ın yerine Urfa&#039;ya Nur hizmeti için gönderdi. Bu sıralarda yakın talebelerinden Zübeyir Gündüzalp PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulundu. Daha sonra talebesi Hüsnü Bayramoğlu&#039;nu da yanlarına gönderdi. Böylece Bediüzzaman&#039;ın 3 talebesi Urfa&#039;da 1,5 sene kadar kaldı. 1953 başlarında Urfa&#039;da Nurculuk yapmak, çocuk okutmak vesaireden tevkif edildiler ve Urfa hapishanesinde 40 gün kadar yattılar. Türkiye&#039;de Nurculuk dosyalarını birleştirmek isteyen Isparta savcılığının sevkiyle Urfa&#039;dan Isparta&#039;ya götürülüp Isparta&#039;da 2 ay kadar hapis kaldılar. Tahliyeden sonra İstanbul&#039;da Üstad&#039;ın yanına gittiler. Bediüzzaman Abdullah Yeğin ile Hüsnü Bayramoğlunu 1953 yılı yaz aylarında tekrar Urfa&#039;ya gönderdi. Bu arada Risale-i Nur&#039;u çoğaltmak için İnebolu ve Isparta&#039;da kullanılmaya başlanan teksir makinelerine ilave olarak talebesi Abdülkadir Badıllı&#039;nın gayret ve maddi fedakarlığıyla Urfa&#039;ya da bir teksir makinesi alındı.&amp;lt;ref name=&#039;a&#039;&amp;gt;Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı&amp;lt;/ref&amp;gt; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bu Konu Hakkında Risale-i Nur&#039;daki Derslerin Özeti==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman talebesine yazdığı bir mektupta Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i Nuriye&#039;nin ileride teşekkül etmesini kuvvetle ümit ettiğini belirtmiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;nın taşıyla toprağıyla mübarek olduğunu ve hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmünde olduğundan Nurların Urfa&#039;da yerleşmesi halinde o üç memlekette intişarına vesile olacağını söylemiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;ya gönderdiği genç talebelerinin (Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram) 1953&#039;te Urfa&#039;da Nurculuk yapmak ve çocuk okutmak gibi sebeplerle mahkemeye verildiklerinde yaptıkları savunma &amp;quot;Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&amp;quot; başlığıyla Nur Çeşmesi adlı küçük kitapta yer alır.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Urfa&#039;yı kendi öz vatanı Nurs gibi sevdiği ve ahalisine akrabası gibi dua ettiği için oraya talebelerini gönderdiğini, Urfa ve havalisine doğum yeri olan Nursdan ziyade ehemmiyet verdiğini ve bazı mühim sebepler olmasaydı hayatının son kısmını orada geçirmek istediğini söylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bilgiler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Diğer İsimleri:&#039;&#039;&#039; Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İnşa/Kuruluş Tarihi:&#039;&#039;&#039; MÖ 10.000 seneleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Niteliği:&#039;&#039;&#039; Şehir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Yüzölçümü (km2):&#039;&#039;&#039; 20.000 (Şanlıurfa vilayeti)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kıta:&#039;&#039;&#039; Asya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Ülke:&#039;&#039;&#039; Türkiye&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Vilayet/Eyalet:&#039;&#039;&#039; Şanlıurfa &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İlçe/Kasaba:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Mahalle/Köy:&#039;&#039;&#039; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Harita konumu:&#039;&#039;&#039; [https://maps.app.goo.gl/3PPDDyDDgzZ9GgFfA]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Nurpedia Haritası Konumu:&#039;&#039;&#039; [https://www.google.com/maps/d/u/1/edit?mid=1VylFzlFJnLWKSm5J4fdWFrN-JxPgHAQ&amp;amp;ll=37.12176027602784%2C38.61115058115234&amp;amp;z=12]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#1|{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#3|{{Arabi|اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık, fedakâr kardeşimiz Hacı Ali!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gönderdiğiniz kıymettar ve bilhassa Hazret-i Üstadı pek çok sevindiren mektubunuzu aldık. Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, bu zamanda kâfidir. On sene medresede okuyanlar, Risale-i Nur’la bir senede aynı istifadeyi ettiklerine şahit, binler ehl-i ilim var. Madem Hacı Kılınç Ali bir buçuk sene bütün Risale-i Nur eczalarına sahip çıkmış, kısmen okumuş; nazarımızda yirmi senelik bir Nur talebesidir. Ben her sabah haslar içinde onun ismiyle bütün manevî kazançlarıma, defter-i a’maline geçmek için hissedar ediyorum. Öyle ise o da bütün hayatını Risale-i Nur’a vermeye mükelleftir. Demek, şimdiye kadar Camiü’l-Ezhere gitmeye muvaffak olmaması ehemmiyetli bir hikmet içindir ki Nurlar ona kâfi imiş. Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan [[Urfa]]’da bir medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz. Kılınç Ali ile beraber Eski Said’in gayet kıymettar bir talebesi olan Şam’daki Molla Abdülmecid, Urfa’daki Nur’un talebelerinden Seyyid Salih ve onun yanına giden Nur’un fedakâr bir talebesiyle muhabere etsinler. Ben hem Molla Abdülmecid’e hem Hacı Ali’ye hem Şam’daki Risale-i Nur’la alâkadar olanlara pek çok selâm ediyorum. Ve dualarını ve o mevki-i mübarekede bana dua etmelerini rica ediyorum.” dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, kahraman kardeşimiz Hacı Ali; Hazret-i Üstad daima sizin fedakârlığınızı izhar buyuruyorlar. Biz de sizi tahsinlerle tebrik ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın hizmetinde bulunan kusurlu Sungur, Zübeyr, Ziya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Birinci_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#17._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Râbian: Gerek Hüsrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. [[Urfa]]’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallah onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâmisen: Reisicumhurun nutkundan gelen müjdeli istihracın tahakkuk etmesini eltaf-ı İlahiyeden niyaz ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâdisen: Nur’un neşri ve fütuhatı için Rahîm ve Kerîm Rabb’imiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız lillahi’l-hamd devam ediyor. Akşamları Nurlu cemaatten mürekkeb fakirhanemize gelen cemaate tedrisat-ı Nuriyede devam olunuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: “Büyük Doğuculuk siyasî bir teşekkül müdür?” diye sordum. “Evet” dedikleri için “Sizin yalnız imanî ve Kur’anî mesaildeki müşküllerinizi ve izahını arzu ettiğiniz noktaları Risale-i Nur’un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuurum taalluk etmeden Risale-i Nur dairesinde istihdamdan ibarettir. İman ve Kur’an meselelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigal edemem.” mealinde cevap verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur’anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim. Malatya, Urfa, Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizane yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesai-i Nuriyem böyledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhibb-i muhlisiniz Hulusi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#1._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Çok muhterem kardeşimiz Salih,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız sana ve iki dindar ve hakiki milletvekillerine çok selâm ve dua eder, sana ve onlara “Bin bârekellah” der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben çok zaman evvel bekliyordum ki [[Urfa]] tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sahip olmaya çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki Seyyid Salih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havalinin çok kıymettar ve hamiyetkâr ve dindar iki milletvekili Nurlara sahip çıkmaya başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar tarafından istedikleri halde, ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Seyyid Salih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşâallah Kur’an ve imana tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehra ve Mısır’daki Camiü’l-Ezherin küçük bir numunesi haline getirmeye vesile olmaya ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiyenin bir numunesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlahiyeden ümit ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem madem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise [[İbrahim (as)|İbrahim Halilullah]]’ın bir menzilidir. İnşâallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz-ı hürmet ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur hizmetinde bulunan kardeşiniz Ziya ve Mehmed&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah dua ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana dua etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#13._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Nur Kahramanı Hüsrev’in Bir Mektubudur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlem-i İslâm merkezlerindeki mübarek Müslüman kardeşlere!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sizleri, bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Eserleriyle fuhûl-ü ulemanın ve fuhûl-ü müfessirînin en yükseği olan Bedîüzzaman Hazretlerine, kıymettar ve mübarek bir mücahid âlim tarafından yazılmış olan bir tebriği takdim etmiştik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bedîüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdığı cevabî mektuplarında o kıymettar, bînazir Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiş ve Anadolu’da Kur’an ve iman kahramanlarının halefleri olan Nurcularla, Arabistan’daki hakikat-i Kur’aniyeye müteveccih İslâmları, iki kardeş olarak hizbü’l-Kur’an’ın dairesi içinde çok saflardan iki mütevafık ve müterafık saf teşkil ettiklerini müjdelemiş ve o mü’min kardeşlerimizin Risale-i Nur’la ciddi alâkalarıyla beraber, bir kısmını Arapçaya tercüme edip neşretmek niyetlerinizden fevkalâde memnun olduklarını ve mübarek İslâm cemaatlerinin [[Urfa]]’daki Nur şakirdleriyle ve Nur eczalarıyla himayetkârane alâkadar olmasını yazmaklığımızı bizlere emretmiş bulunuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Nur_Kahramanı_Hüsrev’in_Bir_Mektubudur|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Isparta’daki Hayatından Muhtelif Safhalar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]] ve Diyarbakır’daki faal Nur talebeleri birer medrese-i Nuriye kurdular. Risale-i Nur’u her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemaate okumak suretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe-i ulûmun şerefini ihya ettiler. Şark havalisinde büyük hizmet-i imaniye îfa olundu. Bir aralık Diyarbakır’da orada Nurlarla imana ve Kur’an’a hizmet eden [[Mehmed Kayalar|faal bir Nur talebesi]] aleyhine dava açıldı, beraetle neticelendi; mü’minlerin sürur ve minnettarlığına vesile oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurların Neşri: Anadolu’nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa medrese-i Nuriyeleri yalnız bulundukları muhitte değil, çok geniş bir sahada hizmet-i imaniyede bulundular. Bu hizmetleri yalnız bir kişi değil, bir merkez değil, yalnız malûm şahıslar değil; hizmet-i Kur’aniye olduğu için pek çok vecihlerde, pek çok zatlar tarafından îfa edildi. İsmi bilinmeyen nice hâlis talebeler, sadık mü’minler, bu hizmet-i kudsiyede çalıştılar, nur-u Muhammedî’nin yayılmasına gayret ettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Isparta_Hayatı#Isparta’daki_Hayatından_Muhtelif_Safhalar|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem Hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müsaadenizle bir iki maruzatımı mecburen söyleyeceğim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi bu vatanın her tarafında ve âlem-i İslâm’ın hattâ diğer ecnebi memleketlerinin mühim merkezlerinde Kur’an namına intişar etmiş ve milyonlarla kimselerin imanlarını taklitten tahkike çevirmiş ve bu millete en kıymetli ve büyük tesirini feyizli dersleriyle ispat etmiş, Kur’an’ın nuru Risale-i Nur’un neşretmemesi ve bizim gibi hayatı tehlikede, imansızlık ve dalalet vâdilerinde koşan bîçarelerin okumaması için dinimizin gizli düşmanları olan komünist veya tabiiyyun olan farmasonlar türlü desiselerle adliyeleri ve hükûmetleri şaşırtmak için çok çalıştılar. Kaç defa Nurları okuyan mübarek talebeleri ve başta dâhî bir mütefekkir ve kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’yi mahkemelere verdirdiler. Eskişehir, Isparta, Denizli, Ankara, Afyon, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri… Neticede gizli ders, tarîkatçılık, cemiyet kurmak gibi ittihamların tamamen hilaf-ı hakikat olduğu ispat edilerek beraetler verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahkemelerce tebeyyün etti ki: Risale-i Nur serâpa İslâmiyet, Kur’an, iman hakikatlerinden ibarettir ve Nur talebeleri Kur’an’a kopmaz rabıtalarla bağlanmışlardır. Dini hiçbir şahsî, dünyevî, süflî menfaatlere âlet etmedikleri ve sadece rıza-yı İlahî için çalıştıkları güneş gibi tezahür etti. Çünkü Risale-i Nur bin seneden beri İslâmiyet aleyhine ve insaniyet zararına tahribatçı, küllî cereyanlara karşı sarsılmaz delil ve hüccetlerle tam mukabele edip din düşmanlarının temellerini dağıtıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte biz de bizim ebedî hayatımızı ve ebedî saadetimizin anahtarı imanımızı bu dalalet asrında bize kazandıran Risale-i Nur’u okurken ve yazdıklarımızı tashih ederken sanki dinsiz, komünistlerin saçma ve düzmece zehir saçan evraklarını okuyormuşuz gibi yakalanıp mahkemeye veriliyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Masum dindarların aleyhinde olan dinsiz komünistler hem etrafa evham vererek bizim gibi gurbette, yalnız dersleriyle alâkadar, siyasetten hattâ dünyadan habersiz iki üç talebenin birkaç kişi yanına gelip gitmesiyle ve onların kendi derslerini bir iki kişinin dinlemesiyle hem bizi hem adliyeyi hem zabıtayı manasız meşgalelerle uğraştırıyorlar. Her asırda en az üç yüz elli milyon mensubu bulunan, milyonlarla hâfızların lisanında her zaman tekrarlanan Kur’an’ımızın emsalsiz tefsiri Risale-i Nur talebeleri olan bizleri, hayatımızdan daha çok sevdiğimiz imanî derslerimizden mahrum etmek istiyorlar. Habbeyi kubbe yaparak, formalitelere uydurarak, bir isim takarak, lastikli bir kanun maddesine rast getirip bizi kanunen mes’ul göstermek istiyorlar. Fakat âdil, vicdanlı hâkimler neticede hakikati meydana çıkarıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: Bu son defa Afyon Mahkemesi dört sene devam ettiği halde, sonunda zaten serbest olan Risale-i Nur yine serbest bırakıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün yüksek makamlara verilen Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî’nin müdafaasından bir küçük parçası şu ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Haşirdeki mahkeme-i kübraya bir arzuhaldir ve dergâh-ı İlahiyeye bir şekvadır ve bu zamanda Mahkeme-i Temyiz ve istikbaldeki dârülfünunların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
… Ben de otuz kırk sene hayatımı bilenleri ve Nur’un binler has şakirdlerini işhad ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngiliz’in Başkumandanı İslâm içinde ihtilaf atıp hattâ Şeyhülislâmı ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilafçı, ittihatçı fırkaları birbirine uğraştırmasıyla ve Yunan’ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvat-ı Sitte” eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab ve neşretmekle o kumandanın dehşetli planını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara’ya kaçmayan ve esarette Rus’un Başkumandanının idam kararına ehemmiyet vermeyen ve 31 Mart Hâdisesi’nde sekiz taburu bir nutukla itaate getiren ve Divan-ı Harb-i Örfîde, mahkemedeki paşaların; sen mürtecisin, şeriat istemişsin diye suallerine karşı idama beş para ehemmiyet vermeyip “Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise bütün cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciyim ve şeriatın bir tek meselesine ruhumu feda etmeye hazırım.” diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevk edip idamını beklerken beraetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken ve onlara teşekkür etmeyerek “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da Divan-ı Riyasette M. Kemal ona hiddetle dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyan edesin, sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilaf verdin.” Ona karşı “İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir… Hainin hükmü merduddur…” diye kırk elli mebusun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri alan ve altı vilayet zabıtası ve hükûmeti asayişin ihlâline dair bir tek madde kaydetmeyen ve yüz binlerle Nur şakirdlerinin hiçbir vukuatı görünmeyen, hiçbir şakirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslah eden ve yüz binler nüsha Risale-i Nur’dan intişar etmekle beraber menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmi üç sene hayatının üç hükûmet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur’un kıymetini bilen yüz bin şakirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle ispat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazip edenlere beddua etmeyen bir adam hakkında “Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, öyle ise suçludur.” diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler, yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i kübrada hesabını verecekler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir İslâm kahramanı ve bu asrın ve istikbalimizin bir hidayet serdarı ve eşine rastlanmayan İslâmiyet fedaisi Bedîüzzaman’ın eserlerini okumak; dinsizlerin, komünistlerin, imandan bîhaberlerin elbette işine gelmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız Bedîüzzaman’ın beyanı ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur koca bir cennetin fiyatı olacak bir servet ve hayat-ı ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve hakikate muarız bütün feylesofları ilzam edip hayrette bırakacak bir keşfiyattır. Risale-i Nur sahabe-i kiramın âlî seciyesini ve Hazret-i Peygamber (asm) nurani meşrebini beyan eden bir nur ve feyiz hazinesidir. Risale-i Nur bu asırda Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesi; hakiki, yüksek ve parlak bir tefsiridir. Risale-i Nur şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğunu yüz binlerle kimseler tarafından idrak ve tasdik edilen bir eser külliyatıdır. Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikatü’l-hakaike yol açmış cadde-i kübra-i Kur’aniyedir. Bunun içindir ki Avrupa’nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerh edilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hakikatler içindir ki Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaşımla tashihat yaparken yakalanıp müsadere edilen, Denizli’de beraet eden ve Temyiz’in de tasdik ettiği büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin bir yerinde, kâinat Hâlık’ını ve sahibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zatın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitap, bizim Hâlık’ımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel manevî i’caz-ı Kur’aniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri gördü ve Risaleti’n-Nur bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki onun üstadı ve menbaı olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniye olan [[Yirmi Beşinci Söz]] ve [[On Dokuzuncu Mektup]]’un âhiri Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki kim görmüş ise değil tenkit ve itiraz belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte muhterem heyet-i hâkime! Madem hakikat budur. Ben de Üstadım gibi derim: “Madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem gözünü kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar. Ve madem cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz talebeler Risale-i Nur’un güneş gibi hakikatlerine karşı gözümüzü kapayamıyoruz…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakikat-i Kur’aniye güneşi ise üflemekle sönmez. Nurlananlar da Nur yolundan hiçbir beşerî kuvvetle dönmez. Gizli din düşmanlarımız zabıtayı, hükûmeti, adliyeyi iğfal etmeye çalışanlar dünyamızı başımıza ateş yapsalar Nurları okuyacağız ve yazacağız. İnşâallah adalet namına hareket edenleri, o müfsidler aldatamayacaklardır. Diğer mahkemelerde hak namına adalet için çalışanların Kur’an’ın lemaatı ve tereşşuhatı olan ve beşeri gaflet sersemliğinden ikaz eden Risale-i Nur’u serbest bırakmaları gösteriyor ki zikrettiğim gibi bu asrın Kur’an dellâlı olan Risale-i Nur’a herkesin çok büyük ihtiyacı vardır. Ve Risale-i Nur şahsî, süflî, dünyevî menfaatlere âlet olamıyor. Bizim gibi masum dindarlara musallat olanlar ve onları imanî derslerinden ayırmayı tevehhüm edenler, laiklik prensibini dinsizliğe ve komünizme âlet etmek isteyenlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asrımızın dâhîsi büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile: Ekser-i enbiyanın Şark’ta ve Asya’da zuhurları ve ağleb-i hükemanın Garp’ta ve Avrupa’da gelmeleri kader-i ezelînin bir işaretidir ki Asya’da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen Asya’da hüküm süren, dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Hakîm, bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El-iyazü billah, Kur’an küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak; akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebep olmak akıldan uzak değildir. Evet Kur’an, ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zincirdir, bir hablullahtır. Cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur’an-ı Azîmüşşan’ın hakiki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmi sekiz seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlahiye ve sönmez bir mu’cize-i Kur’aniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vazgeçirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bütün bu cerhedilmez hakikatlerden sonra, yine evet Risale-i Nur’la meşguliyete dünyada hiçbir âdil mahkeme suç diyemez. Fakat size bir ad takıp bir bahane ile işkence yapmak istiyorlar, denilse: Ben de derim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kadıoğlu Camii mevkiinde mukim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Abdullah Yeğin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizlere yapılan gizli mektep zan veya ittihamı bütün bütün hakikat hilafınadır. Çünkü bulunduğumuz cami önünde çeşmeler var, buraya ve camiye günde iki yüz kişinin gelmesi, böyle bir yerin gizli olamayacağı, çocukların dahi bileceği bir hakikattir. Hem bizim şehrin en işlek bir yerinde kalmamız gösteriyor ki gizlilikle ve gizli şeylerle alâkamız yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mektep açmışsınız sözü de büsbütün yanlış bir şâyiadır. Bunu işitenler gülüyorlar. Biz Kur’an-ı Kerîm’in gayet parlak ve yüksek tefsiri Risale-i Nur’a çalışan talebeleriz. Evet, aslâ inkâr etmeyiz. Biz okurken gelip dinleyenler oluyor, bu bir mektep midir? Şahitlerin görüşleri doğrudur fakat hükümleri yanlıştır, hakikat hilafınadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz o gün arkadaşımla kendi elimizle yazdığımız iki adet Âyetü’l-Kübra Risalesi’ni tashih etmek için beraber okuyorduk ve o iki arkadaş da dinliyordu. Bu vaziyette, sanki komünistlerin ve dinsizlerin eserlerini okuyormuşuz gibi hem adliyeyi hem zabıtayı hem mahkemeyi bizimle meşgul ederek bir bahane ile mahkemelere sevk ettiriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sizlerin de bildiğiniz gibi Urfa’nın ekseri evlerinde dinî bir kitabı, biri okuyup diğerleri dikkatle dinliyorlar. Hem bir yerde, yasak olmayan bir eseri okuyup başkalarının dinlemesiyle bir mektep mi açılmış olur? Sadece kitap okumak ve dinlemekten ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu vaziyetten anlaşılıyor ki biz yalnız bu asırda Kur’an’ın yüksek ve parlak bir tefsiri ve kâinatta en yüksek olan iman hakikatlerini beyan eden Risale-i Nur’u okuyoruz. İmanî ve İslâmî kitapları okuyup dinlemeye tedrisat süsü vermek, kuvvetli bir icbarla üzerimize mektep açmışsınız etiketini yapıştırmaya gayret etmek olduğunu; bizim masum, dindar, iman ve âhiretiyle meşgul olan gençler olduğumuzu herkesin bildiği gibi sizce de malûmdur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem dâhî mütefekkir Üstadımız Bedîüzzaman otuz seneden beri siyaseti terk etmiş {{Arabi|اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ‌}} demiş ve talebelerine de “Biz imanın cereyanındayız, gayemiz rıza-yı İlahiyedir, siyasî cereyanlara girmeyiniz.” diye ders verdiğinden hiçbir siyasî ve dünyevî süflî şeylerle alâkamız yoktur. Hem altı vilayetin zabıtası, Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî hakkında: “Bedîüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri imanla kafalara bir yasakçı bırakıp emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar.” diye rapor vermişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem hâkimler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizim bütün okuyup yazdığımız ve daima meşgul olacağımız Risale-i Nur, bütün mahkemelerde beraet etmiş ve sırf İslâmiyet ve iman ve Kur’an hakikatlerinden ibaret olduğu güneş gibi tezahür ederek kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Son Afyon Mahkemesinde bütün kitap, risale ve mektupları iade etmeye ittifaken karar vermişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur: Yüz otuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur’aniyeyi mezc ve telif ederek, bu asra kadar hiçbir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatçe, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika’ya kadar inkişaf etmiş. Müellifi büyük İslâm dâhîsi Bedîüzzaman Said Nursî Risale-i Nur hakkında şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Risale-i Nur, manevî hakikatleri ve iman ilmini Avrupa’nın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken ispat eder. Risale-i Nur, hal ve istikbalin ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevap verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. Risale-i Nur’da başka eserlerden nakil yoktur, Kur’an’ın mu’cize-i maneviyesidir. Risale-i Nur, yüz manevî keşfiyatı hâvi ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır. Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. Risale-i Nur, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüz binlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un gayet hârika bir cüzü olan Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin beyanı vechiyle: Madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Bir saadet-i ebediyenin, bir hayat-ı bâkiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan imanı sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’la mübareze edilmez, o mağlup olmaz, yirmi senedir en muannid feylesofları da susturuyor. (Şimdi yirmi sekiz sene oldu.) İman hakikatlerini güneş gibi gösteriyor, bu memlekete hükmeden onun kuvvetinden istifade etmek gerektir. Risale-i Nur, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Onun talebeleri başkalara benzemezler, mağlup olmazlar. Risale-i Nur’u mağlup edebilmek için kâinatı elinde tutan bir kuvvet lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Risale-i Nur dünyevî işlere, şahsî ve süflî menfaatlere âlet olamaz. Güneş gibi hakikat-i imaniye ve Kur’aniye yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi o hakikati tanıyan, Risale-i Nur’u değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Risale-i Nur’un vazifesi ise hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatleriyle gayet kat’î ve en mütemerrid zındık feylesofları da imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’an’a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur’u hiçbir şeye âlet edemeyiz ve bilfiil öyleyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin seneden beri Kur’an’ın bayraktarı ve mücahidi ve âlem-i İslâm’ın kahraman mücahidi olan ve Kur’an’ı cihanın cihat-ı sittesinde ilan eden necip ve mübarek kahraman ecdadımızın evlatlarını nur-u imandan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefahir-i âliyesine zıt olarak maddî ve manevî helâketlere maruz bırakmak olan dehşetli sû-i kasdlara ve o kahraman ecdadın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrum etmek olan dehşetli dinsizlik telkinlerine karşı; Kur’an-ı Kerîm’in on dördüncü asr-ı Muhammedîdeki (asm) aziz dellâlı ve bu asrın bir hidayet medarı ve bu müthiş zamanın müthiş zulümatına karşı Nur-u Kur’an’la mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur’un yüz binler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur’anî tesis eden muhteşem kahramanı Bedîüzzaman Said Nursî ve yüz bin başlar feda oldukları hakikate başımız dahi feda olsun diyerek nur-u İslâm’ı söndürmek ve nur-u imanı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden; istibdatlara, icbarlara karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza ve şeref-i imanı âleme ilan eden, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan kalb-i münevverlerine gelen ve iman hakikatlerini güneş gibi parlak delil ve hüccetlerle ispat eden ve Risale-i Nur’la dinsizlik, dalalet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silah edip vatan ve millet ve İslâmiyet’e hıyanet etmem ve hakikat-i Kur’an’a feda olan bu başı zalimlere eğmem.” diyen ve ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dava ettiği gibi bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bedîüzzaman ve Risale-i Nur’dan bizi uzaklaştıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur. Hem Risale-i Nur iki hayatımızın halâskârı ve sermaye-i ömrümüz ve gaye-i hayatımızdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar eğer mümkün olsa derimizi kâğıt ve kanımızı mürekkep yapıp yine Risale-i Nur’u yazacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i hâkime bilsinler ki: Halife-i rûy-i zemin Hazret-i Ömer (ra) hilafeti zamanında âdi bir Hristiyan ile birlikte mahkemede muhakeme oldular (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu hakikati Üstadımız İstanbul Adliyesinde beyan etmiştir.&amp;lt;/ref&amp;gt;). Halbuki o Hristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki: Adalet hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirlik güdemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bunun içindir ki mahkemede kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i imandan bütün gelenler maziye gidenlere mağfiret dualarıyla ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binaen Denizli Mahkemesinde demiştim: Mahkeme-i haşirde milyarlar ehl-i imandan davacılar tarafından, Kur’an hakikatlerine hizmet eden Nur talebelerini mahkûm ve perişan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Serbestiyet kanunlarıyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cemiyetlerine müsamahakârane bakıp ilişmediğiniz halde; vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan, vatandaşları ölümün idam-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan Risale-i Nur talebelerini hapisler ve tazyiklerle perişan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa ne cevap vereceksiniz, biz de sizlerden soruyoruz diye o zaman onlara demiştim, o zaman o insaflı ve adaletli zatlar bizi beraet ettirdiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Hâkimler! Bu âlî hakikatlere rağmen bize deseniz ki sizi mahkemeye sevk ettirmek ve biçilmiş bir kaftan giydirmek istiyorlar. Bu takdirde şu âyet-i kerîmenin kale-i kudsiyesine iltica ediyorum: {{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
17.2.1953&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa, Yusufpaşa Mahallesinde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsnü Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır_(2)|Nur Çeşmesi]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Vukufsuz Ehl-i Vukufa Cevap&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Medar-ı hayret bir taarruzdur ki; kırk küsûr sene (*&amp;lt;ref&amp;gt;Bu cevap 1953 senesine aittir. (Naşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;) evvel yazılmış ve mükerreren tab&#039; edilmiş bir meseleyi, [[Urfa]] Ehl-i Vukufu bütün bütün yanlış mânâ vererek; hem güya bu sene yazılmış diye bir propağanda namı vermişler. O mesele de budur:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eski Harb-i Umumi&#039;nin bidayetinde ve içinde, o harpte müttefikimiz olan Alman&#039;la alâkamızı kırmak ve Garplılaşmak perdesi altında bir purutluğa, yani siyaseti dinsizliğe alet yapmaya çalışan bazı münafıklar diyordular ki: &amp;quot;Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dinimize zarar verecek...&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de o zaman demiştim: &amp;quot;Sosyalistlik İslâmiyete ilişemez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat Garblılaşmak, İngiliz ve Fransızın medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenalıkları iyiliklerine galebe eden böyle medeniyet; bizim müttefikimiz olan Almanın sosyalistliği dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyorum&amp;quot; diye o zaman demiştim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte mes&#039;elenin hakikati bu iken, kırk sene evvel bu mes&#039;ele yazılmış ve neşredilmiş, kimse ilişmemiş ve mahkemelerde beraat görmüşlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi hasta olduğum için, müdde-i umumî ifademi almaya yanıma geldi ve dedi ki: &amp;quot;Urfa&#039;daki ehl-i vukuf Hutbe-i Şamiye&#039;nin zeylindeki vecizelerden, &amp;quot;sosyalistlik Garbî medeniyetlere müreccahtır&amp;quot; diye olan kelimesine bolşevikliğin lehinde bir propaganda yapılıyor&amp;quot; demişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim. Bolşeviklik ayrı, sosyalistlik ayrıdır. Sosyalist Alman nerede? Komünist Rus nerede? Hem bu kadar mânâsız, kırk küsür sene evvel yazılan bir meseleden dolayı Nur&#039;un Urfa&#039;daki üç kahraman talebelerini hapsettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine müdde-i umumî dedi ki: &amp;quot;Ehl-i vukuf bir cümleyi daha medar-ı mes&#039;uliyet yapıyor, o da: Sizin M. Kemâl&#039;e &#039;Kemal, namaz kılmayan haindir&#039; dediğindir.. Hem: Namaz kılanlarla kılmayanlar arasına bir tefrika sokuyor. O halde suçludur.&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben de dedim: &amp;quot;Yüzer ayât-ı Kur&#039;âniyede müslümanlar için en büyük hakîkat, imandan sonra namaz olduğunu mükerreren emrediyor. Hem o zaman Meclis-i Meb&#039;usanda benim M. Kemâl&#039;e bu sözü söylediğim halde, o bana ilişmediği ve itiraz etmediği halde; otuzbeş sene sonra böyle vukufsuz ehl-i vukufun yanlış raporlarıyla Nur&#039;un kahraman fedailerine ilişmek, bence Rus hesabına bir propagandadır veya Rus hesabına propagandaya alet olmuşlardır ki, Kur&#039;ânın hakâikiyle Komünist Rus&#039;a cephe alan ve tam mücadele eden dinin fedailerine ilişiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said-i Nursî &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Vukufsuz_Ehl-i_Vukufa_Cevap_(Asar-ı_Bediiyye)|Asar-ı Bediiyye]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
HAZRET-İ ÜSTAD&#039;A MERSİYE ŞEKLİNDE BİR HİTABE&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kutlu olsun, mutlu olsun sana ol âlî makam,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fitnenin narı hemen oldu sana berd ü selâm&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Urfa]]&#039;nın topraklarında değildir Üstadımız&amp;lt;ref&amp;gt;Bu şiir, Üstadımızın irtihalinin hemen akibinde yazıldığından ve henüz Üstadımızın kabr-i pürmünevverleri vahşî canavarların saldırısına uğramamış olduğundan, kerametkârane bir nevi îma-i ihbarîden hâlî değildir gibi bana geliyor. (Nâşir)&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pek sıcak kardeşlerin kalbindedir serdarımız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Kızıl_İcazdan_Bazı_Parçalar_(Mesnevi_Badıllı)#HAZRET-İ_ÜSTAD&#039;A_MERSİYE_ŞEKLİNDE_BİR_HİTABE|Mesnevi-i Nuriye (Badıllı)]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Diğer Bahisler===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hususi muhabere mektuplarından:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Bu mektuplar 1951-1960 arası Üstad&#039;dan Urfa&#039;ya gelen mektuplarındandır)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;... Ben Urfa&#039;ya eskiden de varmışım. Urfa&#039;lılarla çok alâkadarım. Hatta burada (Emirdağında) kalmamın bir sebebi de, burada Urfa&#039;lıların bulunmasıdır. Urfa halkını çok sevdiğim için, Hüsnü&#039;yü oraya gön derdim ve onların hatırı için Hüsnü&#039;ye bu kadar zahmetler çektirdim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;yı kendi öz vatanım Nurs gibi sevdiğim ve ahalisine akrabam gibi dua ettiğim için, oraya talebelerimi gönderdim. Yoksa vilayat-ı şarkiye umumen Nur talebesidir. O mübarek Urfa halkına çok selâm ve dualar edip dualarını beklerim...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başka bir mektubundan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Rabian: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Ben Urfa ve havalisine meskat-ı re&#039;sim olan Nursdan ziyade ehemmiyet veriyorum. Bazı esbab-ı mühimme olmasaydı, ahir hayatımı orada geçirecektim. İnşaallah hayatta kalsam belki ona da muvaffak olurum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben nasıl Nurs köyünü, sağ ve ölü umumen duama alıyorum.. Urfa&#039;yı da sağ ve ölü umumen duamdadır Hatta nerede bir Urfa&#039;lı bana rastgelse, bir akrabam nazarıyla bakıyorum. Hususan orada Medrese-i nuriyeyi himaye eden alimlere çok minnettarım. Ben de o zatlara itimaden iki hâs talebemi orada bırakıyorum...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir başka mektuptan:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Hamisen: Üstad&#039;ımız diyor ki: &amp;quot;Madem Urfa halkı benim manevî evlâdlarım ve talebelerime himayet ve şefkatle samimi alâkadardırlar. Urfa halkının hatırı için bir mani’ olmazsa, Urfa&#039;ya veya yakınına gelmek arzum var, İstiyorum. Fakat ne vakit kısmet olsa... Hem Abdullah. Hüsnü gibi evlâdlarım aynı Ceylan ve Zübeyr gibi olduklarından, onları yanıma alacaktım. Madem Urfa halkı bu derece samimi ve hamiyetkârdırlar. O kadar sevdiğim evlâdlarımı Urfa halkına veriyorum. Urfa halkına minnettarlığımı ve teşekkürlerimi beyan etsinler. Hükûmet ne yapsa, Urfa halkının hatırı için helâl ediyorum.” dedi ve sizin Urfa&#039;da kalmanızdan ruhu rahat etti.. Hem lüzum var.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Kaynak: Mufassal Tarihçe-i Hayat, A. Badıllı)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;daki Diğer Alakalı Yerler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Ölüm Belgesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Ölüm Belgesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Urfa.jpeg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Saidnursi mezar1.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said nursi makamı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yerin (makam) bugünkü hali&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman Çeşmesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamının yanındaki çeşme&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Makam yazısı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamında yer alan açıklama&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Naaşın nakli için kardeşinden zorla alınan muvafakatname.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Naaşının Urfa&#039;dan nakli için kardeşi Abdülmecid Nursi&#039;den zorla alınan muvafakatname&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Urfa&#039;daki kabirden naaşın çıkarıldığına dair resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Urfa&#039;daki kabrinden çıkarıldığına dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Isparta nakil resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Isparta&#039;ya nakline dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;T.C. Urfa C. Müdde-i Umumiliği&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sayı: 2293 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa: 23.3.960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok aceledir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TEREKE HÂKİMLİĞİNE - URFA&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
21.3.1960 günü vilayetimize gelerek İpek Palas otelinin 20 nolu odasına inen Said-i Nursi&#039;nin 23.3.960 günü saat 10&#039;da kendi eceliyle vefat ettiği Urfa Emniyet Müdürlüğünün 23.3.960 tarih ve 1 sayılı yazısıyla bildirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
TİM.11O&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Adı geçenin sahipsiz bulunması hasebiyle yedindeki eşyasının hâkimliğinizce tesbit ve gereğinin ifası rica olunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
C. Müdde-i Umumisi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pertev Savaşçıoğlu&amp;quot;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke hâkiminin otele gelerek Üstad&#039;ın cenazesi başında tesbit ettiği eşya ve aldığı kararı da şöyledir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
T.C. URFA TEREKE HÂKİMLİĞİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Esas: 1960/1&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kâtip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyalar yed-i emin olarak Zübeyr Gündûzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildiğ&#039;inde kendileri bugün hâkimliğimize müracaatla müteveffanın yegâne vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda bulunan Arapça öğretmeni Abdülmecid Ünlükul&#039;un olduğunu bildirerek eşyanın oraya gönderilmesini taleb ettiler. G.D. mütevaffanın yakınlarının beyanına göre vârisinin Konya İmam Hatip Okulu&#039;nda Abdülmecid Ünlükul&#039;un olduğu beyan edildiğinden, mumaileyh müteveffanın yegâne varisi olup olmadığı tesbit edilerek, kendisinden başka vârisi yoksa eşyaların nüfus kaydı veya veraset ilâmı mucibince kendisine ödenmesi için Konya tereke hakimliğine müzekkere yazılmasına, eşyaların mezkûr hakimliğe gönderilmesine karar verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
26/3/1960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Özdemir Türker 12096&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip: İbrahim Dedeşah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffa Said-i Nursi&#039;ye ait eşyaların Konya Tereke Hâkimliğine 26.3. tarihinde 741, 742, 743, 744, 745, 746 numaralı posta makbuzuyla gönderildiği, posta masrafı olarak üç bin dörtyüz elli kuruş masraf yapıldığı ve terekede bulunan onbeş liranın buna mahsup edildiği görülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
G.D. &lt;br /&gt;
Dosyanın hıfza kaldırılmasına karar verildi. 26/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Katip Hâkim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
imza imza&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tereke Hâkimliğinin Üstad&#039;ın odasında tesbit ettiği eşyalarının listesi:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eşyanın cinsi Adedi Kıymeti -kuruş&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cizlavet marka bir çift lastik: 1 500&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sepet içinde:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
dört adet sefer tası içi, bir adet çinko tencere küçük, bir tane küçük çaydanlık, bir ayaklı bardak, iki tane ayaksız bardak: 150&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet eski çarşaf,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski frenk gömleği,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir tane eski iç gömlek,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
sarık üzerine sarılacak bez,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
üç tane mendil, bir havlu,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir de pamuklu hırka, bir eski gömlek&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
bir eski çarşaf ve mendil, bir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
eski bohça 1750&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet havlu 200 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adet kırık gözlük, bir adet dua kitabı, eski yazı takvim, iki adet kalem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başkaca tesbit edilecek eşyası kalmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteveffanın yanında bulunanlardan Said-i Nursi&#039;nin Afyon vilayetinin Emirdağ kazasında tüccar Kadir Çalışkan&#039;a ait bir taksi mevcud olduğunu ve müteveffanın onunla seyahat etmekte bulunduğunu, müteveffanın Konya&amp;quot;da İmam-Hatip okulunda Arapça öğretmeni olan Abdülmecid Ünlükul isminde bir kardeşi bulunduğunu başkaca kardeşi olmadığını, Said-i Nursi&#039;nin de hayatında evlenmemiş bulunduğunu, müteveffanın nüfus cüzdanı bulunmadığını, Emirdağı nüfusunda kayıtlı olduğunu bildirdiler. Müteveffa ile birlikte bulunan ve ibraz ettiği nüfus kaydına göre Zonguldak&#039;ın Safranbolu kazası Babasultan mahallesinde hane no: 58 cild 1, 67 numarada kayıtlı Hüsnü Bayramoğlu...”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bu tutanakta Üstad&#039;la beraber Urfa&#039;ya gelmiş bulunan diğer iki talebesinin isim ve künyeleri kaydedildikten.. ve arabanın plaka numarası, motor numarası vesair tesbit edildikten sonra şöyle denilmektedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;quot;Bu sırada müteveffanın üzerinde onbeş lira bozuk para çıktı. Ruhsatnamede görünen kahverengi vasıtanın halen Hüsnü Bayram&#039;ın şoförlüğünü yapmakta olduğu vasıta anlaşılmakla, eşyalar yed-i emin olarak ve taksinin sahibi bulunan Kadir Çalışkan&#039;a teslim edilmek üzere, yed-i emin olarak Ziver Gündüzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram&#039;a teslim edildi. Tanzim olunan zabıt birlikte imza altına alındı. 23/3/960&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim: Katip Mübaşir Bilirkişi Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ö.Türker İ.Dedeşah S.Dur Cemal Çopur Hüsnü&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yediemin Yediemin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ziver Gündüzalp Bayram Yüksel&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i Üstad&#039;ın beraberinde Urfa&#039;ya gelen ve kucaklarında Üstad&#039;ın vefat&lt;br /&gt;
ettiği sadık hizmetkârları; -&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler/Kategoriler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* [[Eyyüb (as)]]: Kabr-i şerifi Urfa sınırları içerisinde bulunan peygamber&lt;br /&gt;
* [[İbrahim (as)]]: Doğum yeri hakkında çeşitli rivayetler içerisinde en kuvvetlisi Urfa, Harran olan ve ateşe atılma hadisesi Urfa&#039;da yaşanan peygamber&lt;br /&gt;
* [[Said Nursi&#039;nin Kabri]]: Said Nursi vefat ettiğinde Urfa&#039;ya gömülmüştü&lt;br /&gt;
* [[Hulusi Yahyagil]]: Bediüzzaman&#039;ın Urfa&#039;da Kurtuluş savaşında hizmetleri olan ve Urfa&#039;da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlatan asker talebesi&lt;br /&gt;
* [[Zübeyir Gündüzalp]]: PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa&#039;ya tayin olup iman hizmetlerinde bulunan talebesi&lt;br /&gt;
* [[Ceylan Çalışkan]]: Bediüzzaman&#039;ın sevkiyle iman hizmeti için Urfa&#039;ya gelip 6 ay hizmet eden talebesi&lt;br /&gt;
* [[Abdullah Yeğin]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hüsnü Bayramoğlu]]: Said Nursi&#039;nin hizmet için Urfa&#039;ya gönderdiği talebesi &lt;br /&gt;
* [[Hayat-ül Harrani]]: Urfa Harran’daki zâviyesinde irşad faaliyetinde bulunmuş olan ve iyi hali ve kerametleriyle tanınan veli zat.&lt;br /&gt;
* [[Abdülkadir Badıllı]]: Urfa&#039;da genç yaşında Risale-i Nuru tanıdıktan sonra vefatına kadar Urfa ve havalisi başta olmak üzere iman ve Kur&#039;an hizmetinde bulunmuş nur talebesi.&lt;br /&gt;
* [[Salih Özcan]]: Özellikle hariç memleketlerde Risale-i Nur ile hizmet etmiş ve Bediüzzaman&#039;ın vasiyetinde ismi geçen Urfalı nur talebesi&lt;br /&gt;
* [[Mahmut Kamil Toker]]: Urfa&#039;da yetişmiş din âlimlerinden olup Risale-i Nur’un ehemmiyetini tam takdir ettiğini Üstad el yazma Emirdağ Lahikasında geçen bir mektupta sitayişle beyan etmiştir.&lt;br /&gt;
* [[:Kategori:Kabri Urfa&#039;da Olanlar|Risalelerde bahsi geçen kişilerden kabri Urfa&#039;da olanların listesi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Said_Nursi%27nin_Kabri&amp;diff=60994</id>
		<title>Said Nursi&#039;nin Kabri</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Said_Nursi%27nin_Kabri&amp;diff=60994"/>
		<updated>2026-02-23T08:02:47Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Mefhum]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Said Nursi]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman Said Nursi&#039;nin kabri&#039;&#039;&#039;, Isparta civarında vasiyetine uygun olarak yalnızca az sayıda talebesi tarafından bilinen bir yerdedir. Bediüzzaman 23 Mart 1960 (Hicri 25 Ramazan 1379) tarihinde vefat ettiğinde [[Urfa]]&#039;daki Halil İbrahim Dergâhına gömülmüştür. Gömüldüğü yer aslen 1952 senesinde Şeyh Müslim Hafız Efendi&#039;nin Mevlid-i Halil Camii avlusunun kuzey tarafına yaptırdığı ve &amp;quot;sahibi yakında gelecek&amp;quot; dediği türbe yeriydi. Ancak Bediüzzaman vasiyetinde kabrinin gayet gizli, bir iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmediği bir yerde olmasını ve kabrinin ziyaret edilmesi yerine uzaktan Fatiha okunmasını beyan etmişti. Vefatından 3,5 ay sonra, 12 Temmuz 1960&#039;ta, 27 Mayıs ihtilalini yapanlar tarafından kabri kırılarak açıldı ve kardeşi Abdülmecid Nursi&#039;den zorla alınan muvafakatname ile galvanizli bir tabut içinde uçakla Afyon askeri havaalanına, oradan da arabayla bilinmeyen bir yere (daha sonra Isparta Doğancı mezarlığı olduğu ve tabutla gömüldüğü anlaşılmıştır) götürülerek kardeşi Abdülmecid&#039;in de hazır bulunduğu ortamda gömüldü. Bediüzzaman&#039;ın mezarının yeri yaklaşık 9,5 yıl meçhul kaldı. 1969&#039;da Isparta nur talebelerinden Mustafa Pestil&#039;in yeğe­ni­nin ço­cuğu vefat etti. Isparta Doğancı kabristanında mezar yeri kazarken galvanizli bir tabuta denk geldiler. Mustafa Pestil arkadaşları gittikten sonra yeniden gelip kontrol ettiğinde tabutun içinde Bediüzzaman&#039;ın naaşını bozulmamış şekilde buldu. Yalnızca yüzünde ilaç izinden bir leke oluşmuştu. Ayrıca ayak-baş istikametinde yanlış gömüldüğünü fark etti. Daha sonra birkaç arkadaşıyla daha derin bir yer kazarak cenazeyi doğru istikamette yeniden gömdüler. Bir süre sonra Bediüzzaman&#039;ın kabrinin nerede olduğu duyulunca Risale-i Nur talebelerinden Salim Güntaç, Tâhiri Mutlu, Ali İhsan Tola, Mustafa Gül, Savlı Hafız Bekir Avşar ve bir kişi daha (toplam 6 kişi) Bediüzzaman’ın naşını Isparta’dan Sav köyüne naklettiler.&amp;lt;ref&amp;gt;Ömer Özcan, Ağabeyler Anlatıyor, 1. Cilt&amp;lt;/ref&amp;gt; Burada sülalesi Sav köyündeki Dalboyunoğlu camisinde imamlık yapmış olan ve Sav&#039;a Risaleleri ilk defa tanıtan Hacı Hafız Mehmed Avşar&#039;ın (vefatı 1947) Dalboyunoğlu camiinin dibindeki kabrine gömüldü. 1991 yılında Hacı Hafız Mehmed Avşar&#039;ın torunu olan ve Sav Dalboyunoğlu camisinde imamlık yapmış olan Bekir Avşar vefat etti. Dedesinin yanına gömülürken dedesinin kabriyle aradaki bölme yıkılınca Üstad&#039;ın kabri yeniden ortaya çıktı. Bunun üzerine Bediüzzaman&#039;ın yakın talebelerinden Bayram Yüksel nezaretinde naaş bulunduğu yerden başka bir yere taşındı ve yeri bugüne kadar gizli tutuldu. Buradan da taşınmış olabileceğine dair rivayetler mevcuttur.&amp;lt;ref&amp;gt;https://www.youtube.com/watch?v=_GRdwCkL-tQ&amp;amp;t=796s&amp;lt;/ref&amp;gt; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Harita Konumları:&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[https://maps.app.goo.gl/qatfyFF2zfbN6WGP9]: Said Nursi&#039;nin darbeciler tarafından nakledilmeden önce Urfa&#039;da ilk gömüldüğü ve bugün makam olarak korunan yer (23 Mart - 12 Temmuz 1960)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[https://goo.gl/maps/AmDkLxBAwTqsVvrs8]: Darbeciler tarafından nakledildiği ve talebeleri tarafından Savköy Dalboyunoğlu camisinin yanına taşınana kadar kadar medfun olduğu yer (12 Temmuz 1960 - 1969) (Isparta Doğancı mezarlığı)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[https://goo.gl/maps/zj5ujq7vZo2rP9C19]: Talebeleri tarafından nakledildiği ve bugün az kişi tarafından bilinen yere yine talebeleri tarafından 1991 yılında taşınana kadar medfun olduğu yer (1969 - 1991) (Savköy Dalboyunoğlu camisinin yanında)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sadece az sayıda talebesi tarafından bilinen konum: 1991 - Günümüz (Bu son yer değiştirme işinin birden fazla tekrarlandığına dair rivayetler de vardır.)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bu Konu Hakkında Risale-i Nur&#039;daki Derslerin Özeti==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman kabrinin gayet gizli bir yerde olmasını ve bir iki talebesinden başka hiç kimse bilmemesi gerektiğini ve Risale-i Nur’daki a’zamî ihlası kırmamak için ve o ihlasın sırrıyla yerinin bildirilmemesini vasiyet etmiştir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman sevenlerinden kabrinin yanına gelmemelerini, ruhuna uzaktan Fatiha okumalarını, ve kendisini Risale-i Nur’a vakfetmiş olup yanında bulunanlardan nöbetle birer adam kabrinin yakınında olup bu manayı lüzumsuz ziyarete gelenlere bildirmelerini istemiştir.&lt;br /&gt;
* Barla&#039;da 8 sene Bediüzzaman&#039;a hizmet eden talebesi Muhacir Hâfız Ahmed vefatından iki gün Üstadı Bediüzzaman&#039;a mektup yazıp Üstadının Sava’yı Barla’ya tercih ederek Sava mezaristanında defnini arzu ettiğini belirtmesini manen hissedip &amp;quot;Barla ikinci vatanımdır&amp;quot; diyen Üstadının mezarının ilk Nur Medresesi olan Barla’da olması gerektiğini temenni eder. Gerçekten de Bediüzzaman&#039;ın kabri 1969&#039;da Isparta Doğancı mezarlığından Sav köyündeki mezarlığa nakledilmiştir ve 1991&#039;e kadar burada medfun kalmıştır.&lt;br /&gt;
* Barla&#039;nın Sav köyündeki ilk talebelerinden Marangoz Ahmed&#039;in Üstadı için Sava’nın Davraz Dağı’nda berzahî ve uhrevî bir menzil, bir mezar düşündüğünü Bediüzzaman bir mektubunda beyan eder.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman Eski Said döneminde yazdığı Eddai isimli manzumesini yıllar sonra üzerinde bazı değişiklikler yaparak 13. Şua&#039;ya da dahil etmiştir. İlk halinde mezarında 79, üzerinde tasarruflarda bulunduğu ikinci halinde ise 69 Said&#039;in gömülü olduğunu belirtmiştir. 79 (1379) Bediüzzaman&#039;ın Hicri olarak vefat yılı, 69 (1969) ise kabrinin yerinin bulunduğu yıldır. Yine manzumesinin ilk halinde 80. Said&#039;in, ikinci halinde ise 70. Said&#039;in mezarına mezar taşı olduğunu belirtmiştir. İlk manzumeyi yazdığında 40&#039;lı haşlarının başındadır (bu Eddai&#039;yi ilk yazdığındaki yaşının 2 katını ifade ediyor da olabilir, zira her senede iki defa cismin tazelendiğini beyan etmiştir), tasarrufta bulunduğu ikinci manzume sırasında ise 70 yaşındadır.&lt;br /&gt;
* 1921 yılı civarında yazdığı bu Eddai&#039;de geçen &amp;quot;Yıkılmış bir mezarım&amp;quot; ifadesi 1960&#039;da vefatından 3 ay sonra kabrinin 27 Mayıs darbecileri tarafından kırılıp yıkılmasına kerametkarane işaret ediyor olabilir.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman bir mektubunda istikbaldeki talebelerine hitap ederek acele edip kışta geldiğini, talebelerinin cenneti andıran bir baharda geleceğini, kendi zamanında ekilen nur tohumlarının istikbalde çiçek açacağını söyler ve talebelerinden mazi kıtasına geçmek için geldiklerinde mezarına uğramalarını ve o çiçeklerin birkaç tanesini mezar taşının başına takmalarını rica eder. &lt;br /&gt;
* Bediüzzaman 1954 yılının bahar mevsiminde Eğirdir Gölünü kayıkla geçerken bir fırtına kopar ve kayıktakilerle birlikte boğulma tehlikesi atlatır. Bunu anlattığı mektubunda denizi (gölü) kabir olarak kabul ettiğini beyan eder. 1960&#039;ta Bediüzzaman&#039;ın kabri 27 Mayıs darbecileri tarafından [[Urfa]]&#039;dan kaçırıldıktan sonra bir ara bazı menfi kişilerce Bediüzzaman&#039;ın naaşının denize atıldığı yalanı yayılmaya çalışılmıştır.&lt;br /&gt;
* Bediüzzaman bir manevi vakıayı anlattığı 23. Sözde üzerinde adı yazılı mezar taşını gördüğünü, tövbe ve tevekkül ettiğini ve ayıldığında Eski Said&#039;in Yeni Said&#039;e inkılab ettiğini söyler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız izzet-i ilmiyeyi muhafaza için eski zamandan beri en büyük reislere tezellül etmedi. Hem halkların hediyesini kabul etmiyordu. Şimdi ise Üstadımız hem zayıf olduğu halde, ehl-i ilme bir mahzuru olmayan hediyeyi ise hastalıkla alamıyor. Hattâ biz hizmetkârlarından dahi en küçük bir şeyi mukabelesiz yiyemiyor. Yese hasta oluyor. Bu haleti, hiçbir şeye âlet olmayan Risale-i Nur’daki a’zamî ihlasın muhafazası için bir hastalık suretini aldı. Ve hastalıkla bu kaidesini bozmaktan men’ediliyor itikadındayız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hattâ Risale-i Nur’un her tarafta neşir ve intişarının büyük bir bayramı münasebetiyle, ehl-i ilme lâzım olan musafaha ve sohbet etmekten ve bu mübarek bayramda da en has talebeleri ve kardeşleriyle musafaha ve sohbetten ve ona bakmaktan da şiddetle sıkılıp a’zamî ihlasın muhafazası için bir hastalık haleti alarak men’edildiği ona ihtar edildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hattâ bizler gördük ki bu mübarek bayramda şiddetli hastalığı için talebelerine dedi: “Benim &#039;&#039;&#039;kabrimi&#039;&#039;&#039; gayet gizli bir yerde, bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lâzım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum. Çünkü dünyada sohbetten beni men’eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu surette beni mecbur ediyor.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz de Üstadımızdan sorduk:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kabri&#039;&#039;&#039; ziyarete gelenler Fatiha okur, hayır kazanır. Acaba siz ne hikmete binaen &#039;&#039;&#039;kabrinizi&#039;&#039;&#039; ziyaret etmeyi men’ediyorsunuz?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevaben Üstadımız dedi ki: Bu dehşetli zamanda, eski zamandaki Firavunların dünyevî şan ve şeref arzusuyla heykeller ve resimler ve mumyalarla nazar-ı beşeri kendilerine çevirmeleri gibi enaniyet ve benliğin verdiği gafletle; heykeller ve resimler ve gazetelerle nazarları, mana-yı harfîden mana-yı ismîyle tamamen kendilerine çevirtmeleri ve uhrevî istikbalden ziyade dünyevî istikbali hayal edinmiş olmaları ile; eski zamandaki lillah için ziyarete mukabil ehl-i dünya kısmen bu hakikate muhalif olarak mevtanın dünyevî şan ve şerefine ziyade ehemmiyet verir, öyle ziyaret ediyorlar. Ben de Risale-i Nur’daki a’zamî ihlası kırmamak için ve o ihlasın sırrıyla, &#039;&#039;&#039;kabrimi&#039;&#039;&#039; bildirmemeyi vasiyet ediyorum. Hem şarkta hem garpta hem kim olursa olsun okudukları Fatihalar o ruha gider.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dünyada beni sohbetten men’eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu suretle beni sevap cihetiyle değil, dünya cihetiyle men’etmeye mecbur edecek, dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hizmetinde bulunan talebeleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü Kısım Mektuplar (Emirdağ-2)#22. Parça|Emirdağ Lahikası-2]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&amp;lt;div style=&amp;quot;font-size:150%;&amp;quot;&amp;gt;&#039;&#039;&#039;Vasiyetnamenin Hâşiyesidir&#039;&#039;&#039;&amp;lt;/div&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız âhir ömründe insanların sohbetinden men’edildiği cihetle anladı ki bu zamanda şahsiyet cihetiyle insanlara zarar verecek haller var. Risale-i Nur’un mesleğindeki a’zamî ihlas için bu hastalık verilmiş. Çünkü bu zamanda, şan şeref perdesi altında riyakârlık yer aldığından a’zamî ihlas ile bütün bütün enaniyeti terk lâzımdır. Dostlar uzaktan ruhuma Fatiha okusunlar, manevî dua ve ziyaret etsinler. &#039;&#039;&#039;Kabrimin&#039;&#039;&#039; yanına gelmesinler. Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir. Risale-i Nur’daki a’zamî ihlas ile bütün bütün terk-i enaniyet için buna bir manevî sebep hissediyorum. Kendini Risale-i Nur’a vakfetmiş olan yanımda bulunanlardan nöbetle birer adam &#039;&#039;&#039;kabrimin&#039;&#039;&#039; yakınında olup bu manayı lüzumsuz ziyarete gelenlere bildirsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü Kısım Mektuplar (Emirdağ-2)#Vasiyetnamenin Hâşiyesidir|Emirdağ Lahikası-2]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık kardeşlerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sekiz sene çoluk ve çocuğuyla sadakatle bana hizmet eden ve evlat ve ahfad ve refika ve damatlarıyla Nurlara ciddi çalışan ve ders ve vaazlarını bütün Nurlardan veren ve vefatından on dakika evvel dünyaca en ehemmiyetli vasiyeti, kendinin Nur Risalelerini tekmil için Şamlı Hâfız’a rica eden, vefatından iki gün evvel bana mektup yazıp benim aynı vakitte Sava’yı Barla’ya tercih ederek &#039;&#039;&#039;Sava mezaristanında&#039;&#039;&#039; defnimi arzu ettiğimi sizlere yazdığımı sadakatin kerametiyle hissedip bana mukabele ve itiraz tarzında o mektubunda der: “Sen Barla’yı ikinci vatanımdır, dediğin halde neden ona gelmiyorsun, başka yerleri tercih edersin? İptida-i medrese-i Nuriye Barla’dır, senin &#039;&#039;&#039;mezarın&#039;&#039;&#039; orada olmalı.” diye bana ihtar etti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İki gün sonra –size yazdığım daha size yetişmeden– onun mektubunu hem Şamlı Hâfız ikinci sahifesinde yazdığı vefat haberini aldığım merhum Muhacir Hâfız Ahmed’in (rh) dünyadan göçmesi, aynen Abdurrahman gibi beni çok sarstı, ağlattırdı [[Bakara 156|{{Arabi|اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ}}]] dedirtti. Binler rahmet onun ruhuna insin, âmin! Kabri de hanesi gibi Kur’an ve Nur’un bir menzili olsun, âmin!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:İkinci_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-1)#38. Parça|Emirdağ Lahikası-1]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Sâlisen: Marangoz merhum Barlalı, hârika sadakatli Mustafa Çavuş’un tam yerine geçen Medrese-i Nuriyenin tam çalışkan kahramanlarından Marangoz Ahmed’in benim için &#039;&#039;&#039;Sava’nın Davraz Dağı’nda berzahî ve uhrevî bir menzil, bir mezar düşünmesi&#039;&#039;&#039; ve yazması, beni çok sevindirdi ve hazînane ağlattırdı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:İkinci_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-1)#44._Parça|Emirdağ Lahikası-1]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;daki Diğer Alakalı Yerler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;div style=&amp;quot;font-size:150%;&amp;quot;&amp;gt;&#039;&#039;&#039;Eddâî&#039;&#039;&#039;&amp;lt;/div&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(**&amp;lt;ref&amp;gt;Bu kıta, onun imzasıdır.&amp;lt;/ref&amp;gt;) Yıkılmış bir &#039;&#039;&#039;mezarım&#039;&#039;&#039; ki yığılmıştır içinde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said’den &#039;&#039;&#039;yetmiş dokuz&#039;&#039;&#039; emvat (***&amp;lt;ref&amp;gt; Her senede iki defa cisim tazelendiği için iki Said ölmüş demektir. Hem bu sene Said yetmiş dokuz senesindedir. Her bir senede bir Said ölmüş demektir ki bu tarihe kadar Said yaşayacak.&amp;lt;/ref&amp;gt;) bâ-âsam âlâma.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sekseninci olmuştur, &#039;&#039;&#039;mezara bir mezar taş&#039;&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beraber ağlıyor (****&amp;lt;ref&amp;gt;Yirmi sene sonraki bu şimdiki hali, hiss-i kable’l-vuku ile hissetmiş.&amp;lt;/ref&amp;gt;) hüsran-ı İslâm’a.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Mezar&#039;&#039;&#039; taşımla pür-emvat enîndar o mezarımla&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Revanım saha-i ukba-yı ferdâma.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yakînim var ki istikbal semavatı, zemin-i Asya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bâhem olur teslim, yed-i beyza-yı İslâm’a.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zira yemin-i yümn-ü imandır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Verir emni eman ile enama…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Lemeat_(Sözler)#Edd.C3.A2.C3.AE|Sözler, Lemeat, Eddai]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Eski Said’in matbu “Lemaat” başındaki acib imzası az tağyir ile şimdiki halime ve yetmişinci sene-i ömrüme tam muvafık gelmesi cihetiyle yazdım. Münasip görseniz hem müdafaatın hem Meyve’nin hem küçük mektupların âhirinde imza yerinde yazarsınız. İşte o garib imza, gelen üç buçuk satırdır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{{Arabi|اَلدَّاعٖى}}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yıkılmış bir mezarım ki yığılmıştır içinde Said’den &#039;&#039;&#039;altmış dokuz&#039;&#039;&#039; emvat bâ-âsam (*&amp;lt;ref&amp;gt;Günahlar demek.&amp;lt;/ref&amp;gt;) âlâma&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yetmişinci olmuştur o mezara bir mezar taşı, beraber ağlıyor hüsran-ı İslâm’a&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ümidim var ki istikbal semavatı zemin-i Asya, bâhem olur teslim yed-i beyza-i İslâm’a&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zira yemin-i yümn-ü imandır, verir emn-ü eman ü emniyeti enama.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:13._Şuâ#40. Parça|Şualar, 13. Şua, Eddai]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Sâniyen: O matbu eserin yüz beşinci sahifeden tâ yüz dokuza kadar parçaya dikkatle baktım. O zamanda aşâire ders verdiğim o sualler ve cevaplar vaktinde mühim bir veli içlerinde bulunuyormuş. Benim de haberim yok. O makamda şiddetli itiraz etti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dedi: “Sen ifrat ediyorsun, hayali hakikat görüyorsun, bizi de tahkir ediyorsun. Âhir zamandır, gittikçe daha fenalaşacak.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O vakit, ona karşı matbu kitapta böyle cevap vermiş:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Herkese dünya terakki dünyası olsun, yalnız bizim için mi tedenni dünyasıdır? Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım, şu tarafa dönüyorum; müstakbeldeki insanlarla konuşacağım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey yüzden tâ üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş, sâkitane benim sözümü dinleyen ve bir nazar-ı hafiyy-i gaybî ile beni temaşa eden Said, Hamza, Ömer, Osman, Yusuf, Ahmed vs. size hitap ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgraf ile sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım acele ettim, kışta geldim. Siz inşâallah cennet-âsâ bir baharda gelirsiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaklar. Sizden şunu rica ederim ki mazi kıtasına geçmek için geldiğiniz vakit &#039;&#039;&#039;mezarıma&#039;&#039;&#039; uğrayınız. O çiçeklerin birkaç tanesini &#039;&#039;&#039;mezar taşı&#039;&#039;&#039; denilen, kemiklerimi misafir eden toprağın kapıcısının başına takınız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:İkinci_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#11._Parça|Emirdağ Lahikası-2]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Bu defa motorlu kayık içinde Eğirdir’den Barla’ya giderken denizin dehşetli emsalsiz fırtınası Leyle-i Kadirdeki dehşetli hastalık gibi zahmet noktasını kaldırıp büyük bir rahmete vesile olduğunu sizlere müjde veriyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altı arkadaş ile beraber şehit olmak, yedi ihtimalden altı ihtimal ile &#039;&#039;&#039;deniz bize geniş bir kabir olmak&#039;&#039;&#039; için zemin hazırlandı. Fakat o hal altında mükerrer tecrübelerle yağmurun Risale-i Nur’la alâkadarlığı ve şimdi çok zamandır yağmura şiddetli ihtiyaç olduğu bu zamanda, Risale-i Nur’un gizli düşmanlarının tehlikesinden ve geniş planından kurtulmasına bir işaret olarak o dehşetli haletimiz bir sadaka-i makbule hükmüne geçtiği remziyle, o rahmet-i İlahîden gelen emr-i Rahmanîyi imtisalindeki iştiyak ile yağmurun bir annesi olan bu deniz, o rahmete dair emr-i İlahîyi gayet heyecanla ve iştiyak ile acelelik ile getirmek için bir şefkat tokadı nevinden Nur talebeleri olan bizim başımızı tokat ile yüzümüzü ve gözümüzü yağmurla okşadı. Biz bu haleti zahiren hiddet, manen şefkatkârane okşamak nevinde gördük.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben daha fırtına ve yağmur başlamadan evvel hiss-i kable’l-vuku ile hazine-i rahmete bir anahtar olacak dehşetli ve heyecanlı bir musibet hissettiğimden mütemadiyen Cevşen’i ve Şah-ı Nakşibend’in virdini okuyordum. Denizin o dehşeti içinde kemal-i şevk ile o &#039;&#039;&#039;mübarek denizi kabir olarak&#039;&#039;&#039; kabul ediyordum. Böyle kaza ile vefat eden şehit hükmünde olduğu gibi şehit de veli hükmünde olmasından altı arkadaşıma acımadım. Yalnız içinde bulunan çocuğa bir parça acıdım. O kayığın makinesi bozulduğu ve yelkeni de rüzgâr onun aksiyle geldiği için fayda vermediğini ve denizin mevcleri de pek büyük; evvela kayığa ve zahiren bize hücum etmesiyle beraber kayığın içine girmediği için kemal-i sabır ve şükürle karşıladık ve salimen sahile çıktık. ‌[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#30|{{Arabi|اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ}}]] dedik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#19._Parça|Emirdağ Lahikası-2]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Birden sıkıntıdan ne vakit tünel bitecek diye başımı çıkarıp ileriye baktım. Gördüm ki tünel kapısı yerine çok delikler görünüyor. O uzun şimendiferden o deliklere adamlar atılıyorlar. Bana mukabil bir delik gördüm. İki tarafında iki mezar taşı dikilmiş. Merak ile dikkat ettim. O &#039;&#039;&#039;mezar taşında büyük harflerle “Said” ismi yazılmış gördüm&#039;&#039;&#039;. Teessüf ve hayretimden “Eyvah!” dedim. Birden o han kapısında bana nasihat eden zatın sesini işittim. Dedi: “Aklın başına geldi mi?” Dedim: “Evet geldi fakat kuvvet kalmadı, çare yok.” Dedi: “Tövbe et, tevekkül et.” Dedim: “Ettim!”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ayıldım… Eski Said kaybolmuş. Yeni Said olarak kendimi gördüm.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:23._Söz#Üçüncü_Nükte|23. Söz]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Ölüm Belgesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Ölüm Belgesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Urfa.jpeg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Saidnursi mezar1.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960&#039;ta Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yer (2)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said nursi makamı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin Urfa&#039;da ilk gömüldüğü yerin (makam) bugünkü hali&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman Çeşmesi.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamının yanındaki çeşme&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Makam yazısı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Urfa&#039;daki makamında yer alan açıklama&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Naaşın nakli için kardeşinden zorla alınan muvafakatname.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Naaşının Urfa&#039;dan nakli için kardeşi Abdülmecid Nursi&#039;den zorla alınan muvafakatname&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Urfa&#039;daki kabirden naaşın çıkarıldığına dair resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Urfa&#039;daki kabrinden çıkarıldığına dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Isparta nakil resmi yazı.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın naaşının Isparta&#039;ya nakline dair resmi yazı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi Mezar Isparta.jpg|Said Nursi Mezar Isparta.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1960-1969 yılları arasında Isparta Doğancı mezarlığında gömülü olduğu yer&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bekir Avşar 2.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin 1969-1991 yılları arasında Savköy Dalboyunoğlu camisinin yanında gömülü olduğu yer (ortadaki kabir)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi mezarı Sav.jpg]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursi&#039;nin talebeleri tarafından 1991&#039;de nakledildiği yerdeki kabri (Başında dua edenler Bediüzzaman&#039;ın kardeşi Abdülmecid Ünlükul, Avukat Bekir Berk ve 3. bir kişi) (halihazırda burada olup olmadığı kesin değildir)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman Said Nursi]]&lt;br /&gt;
*[[Kabir]]&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman&#039;ın Vasiyetleri]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Kategoriler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
*[[:Kategori:Kabir|Kabir Konumları]]: Risale-i Nur&#039;da bahsi geçen kişilerin kabirlerinin yerleri listesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C4%B0pek_Palas_Oteli&amp;diff=60993</id>
		<title>İpek Palas Oteli</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C4%B0pek_Palas_Oteli&amp;diff=60993"/>
		<updated>2026-02-23T08:00:04Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Otel]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Bediüzzaman&#039;ın Kaldığı Oteller]]&lt;br /&gt;
[[Dosya:27 numaralı oda.png|thumb|left]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İpek Palas&#039;&#039;&#039; Bediüzzaman Said Nursi&#039;nin [[Şanlıurfa]]&#039;da 23 Mart 1960 tarihinde 27 numaralı odasında vefat ettiği oteldir. Bediüzzaman vefatına birkaç gün kala Isparta&#039;dayken talebelerinden Urfa&#039;ya götürmelerini istedi. 20 Mart 1960 Pazar günü sabah 9&#039;da arabayla yola çıkıp 21 Mart 1960 Pazartesi günü sabah 10-11 sıralarında Urfa&#039;ya vardılar. Talebeleri İpek Palas Oteli 27 nolu odasına Üstad&#039;ı yerleştirdiler. Normalde ziyaretçi kabul etmeyen Üstad burada ayırt etmeden yüzlerce ziyaretçiyi kabul etti ve ellerinden öpmelerine izin verdi. Devrin hükümeti Üstad&#039;ı göndermek istediyse de Urfalı halkının ve DP il başkanı Mehmet Hatipoğlu&#039;nun müdahalesiyle bu gerçekleşmedi. Kadir gecesi olması muhtemel 25 Ramazan&#039;a karşılık gelen 23 Mart 1960 gece 2-3 civarında Bediüzzaman bu odada vefat etti. Otel idaresi o zamandan beri bu odaya müşteri almamaktadır ve oda ziyarete açıktır.&amp;lt;ref name=&#039;a&#039;&amp;gt;Mufassal tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı&amp;lt;/ref&amp;gt;&amp;lt;ref name=&#039;b&#039;&amp;gt;http://www.ipekpalashotel.com/hakkimizda.html&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bilgiler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İnşa/Kuruluş Tarihi:&#039;&#039;&#039; 1945 (Restorasyon: 1998)&amp;lt;ref name=&#039;b&#039;&amp;gt;http://www.ipekpalashotel.com/hakkimizda.html&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Niteliği:&#039;&#039;&#039; Otel&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Yüzölçümü (m2):&#039;&#039;&#039; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Diğer İsimleri:&#039;&#039;&#039; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kıta:&#039;&#039;&#039; Anadolu&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Ülke:&#039;&#039;&#039; Türkiye&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Vilayet/Eyalet:&#039;&#039;&#039; [[Şanlıurfa]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İlçe/Kasaba:&#039;&#039;&#039; Eyyubiye&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Mahalle/Köy:&#039;&#039;&#039; Yusufpaşa&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Harita konumu:&#039;&#039;&#039; [https://goo.gl/maps/nQPSrr6hyeSQrUzcA]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;daki Diğer Alakalı Yerler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:İpek Palas oda.png]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın vefat ettiği odanın bugünkü hali&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:İpek Palas.png]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Otelin bugünkü hali&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60992</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60992"/>
		<updated>2026-02-23T07:46:35Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;Şanlıurfa, eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa, Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde bir ili ve en kalabalık dokuzuncu şehridir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Doğuda Mardin, batıda Gaziantep, kuzeyde Adıyaman, kuzeydoğuda Diyarbakır illeri ve güneyde Suriye ile sınırı vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ortalama yükseltisi 518 metre olan Şanlıurfa, 19.451 km2&#039;lik yüz ölçümü ile Türkiye&#039;nin en büyük yedinci ilidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1919 yılında, önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler tarafından işgalden kurtarılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı, TBMM tarafından 6 Aralık 1984 tarihinde kabul edilen kanunla Urfa ilinin adı Şanlıurfa olarak değiştirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2016 yılında ise Şanlıurfa halkının Türk Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
***&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır.&lt;br /&gt;
Biri 1911 târihi başlarında Şam&#039;a giderken uğrayıp, Urfa Yusuf Paşa Camii’nde 1,5 saatlik bir konferans vermiştir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın yazdığı risale-i nur külliyatında Urfa bahsi geçen metinler:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ben çok zaman evvel bekliyordum ki Urfa tarafından Nurlar’a karşı kuvvetli eller sahip çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun, hem Arabistan’ın, hem Şark’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükürler ediyorum ki: O havalinin dindarları ve hamiyetkârları sahip çıkmağa başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahahsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar istedikleri halde ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum, Urfa medrese-i Nuriyesine veriyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim. Orada inşâallah Kur’ân’a ve îmana tam hizmet edecek. Orayı Isparta’daki Medreset-üz-Zehra ve Mısır’daki Câmi-ül-Ezher’in küçük bir nûmunesi haline getirmeğe vesile olmağa ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiye’nin bir nûmunesini yapmağa yol açmalarını rahmet-i İlâhiyyeden ümid ediyoruz. Hem mâdem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halîlullah’ın (as) bir menzilidir. İnşâallah bu meslek-i hıllet-i İbrahimiyye orada parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki; bu dehşetli, semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum. Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah duâ ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana duâ etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman’ın lisânında “Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir.” &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ayrıca “Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir Medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz.”  der&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şehir]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Kabri Urfa Dergah Camii Mezarlığında Olanlar]]&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60991</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60991"/>
		<updated>2026-02-23T07:46:00Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;Şanlıurfa, eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa, Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde bir ili ve en kalabalık dokuzuncu şehridir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Doğuda Mardin, batıda Gaziantep, kuzeyde Adıyaman, kuzeydoğuda Diyarbakır illeri ve güneyde Suriye ile sınırı vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ortalama yükseltisi 518 metre olan Şanlıurfa, 19.451 km2&#039;lik yüz ölçümü ile Türkiye&#039;nin en büyük yedinci ilidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1919 yılında, önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler tarafından işgalden kurtarılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı, TBMM tarafından 6 Aralık 1984 tarihinde kabul edilen kanunla Urfa ilinin adı Şanlıurfa olarak değiştirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2016 yılında ise Şanlıurfa halkının Türk Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
***&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır.&lt;br /&gt;
Biri 1911 târihi başlarında Şam&#039;a giderken uğrayıp, Urfa Yusuf Paşa Camii’nde 1,5 saatlik bir konferans vermiştir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın yazdığı risale-i nur külliyatında Urfa bahsi geçen metinler:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ben çok zaman evvel bekliyordum ki Urfa tarafından Nurlar’a karşı kuvvetli eller sahip çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun, hem Arabistan’ın, hem Şark’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükürler ediyorum ki: O havalinin dindarları ve hamiyetkârları sahip çıkmağa başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahahsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar istedikleri halde ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum, Urfa medrese-i Nuriyesine veriyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim. Orada inşâallah Kur’ân’a ve îmana tam hizmet edecek. Orayı Isparta’daki Medreset-üz-Zehra ve Mısır’daki Câmi-ül-Ezher’in küçük bir nûmunesi haline getirmeğe vesile olmağa ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiye’nin bir nûmunesini yapmağa yol açmalarını rahmet-i İlâhiyyeden ümid ediyoruz. Hem mâdem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halîlullah’ın (as) bir menzilidir. İnşâallah bu meslek-i hıllet-i İbrahimiyye orada parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki; bu dehşetli, semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum. Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah duâ ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana duâ etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman’ın lisânında “Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir.” &lt;br /&gt;
&amp;lt;ref&amp;gt;Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
Ayrıca “Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir Medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz.” 2 der&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şehir]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Kabri Urfa Dergah Camii Mezarlığında Olanlar]]&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60990</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60990"/>
		<updated>2026-02-21T11:15:09Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;Şanlıurfa, eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa, Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde bir ili ve en kalabalık dokuzuncu şehridir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Doğuda Mardin, batıda Gaziantep, kuzeyde Adıyaman, kuzeydoğuda Diyarbakır illeri ve güneyde Suriye ile sınırı vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ortalama yükseltisi 518 metre olan Şanlıurfa, 19.451 km2&#039;lik yüz ölçümü ile Türkiye&#039;nin en büyük yedinci ilidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1919 yılında, önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler tarafından işgalden kurtarılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı, TBMM tarafından 6 Aralık 1984 tarihinde kabul edilen kanunla Urfa ilinin adı Şanlıurfa olarak değiştirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2016 yılında ise Şanlıurfa halkının Türk Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
***&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır.&lt;br /&gt;
Biri 1911 târihi başlarında Şam&#039;a giderken uğrayıp, Urfa Yusuf Paşa Camii’nde 1,5 saatlik bir konferans vermiştir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın yazdığı risale-i nur külliyatında Urfa bahsi geçen metinler:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ben çok zaman evvel bekliyordum ki Urfa tarafından Nurlar’a karşı kuvvetli eller sahip çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun, hem Arabistan’ın, hem Şark’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükürler ediyorum ki: O havalinin dindarları ve hamiyetkârları sahip çıkmağa başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahahsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar istedikleri halde ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum, Urfa medrese-i Nuriyesine veriyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim. Orada inşâallah Kur’ân’a ve îmana tam hizmet edecek. Orayı Isparta’daki Medreset-üz-Zehra ve Mısır’daki Câmi-ül-Ezher’in küçük bir nûmunesi haline getirmeğe vesile olmağa ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiye’nin bir nûmunesini yapmağa yol açmalarını rahmet-i İlâhiyyeden ümid ediyoruz. Hem mâdem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halîlullah’ın (as) bir menzilidir. İnşâallah bu meslek-i hıllet-i İbrahimiyye orada parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki; bu dehşetli, semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum. Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah duâ ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana duâ etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman’ın lisânında “Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir.” &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ayrıca “Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir Medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz.” 2 der&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şehir]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Kabri Urfa Dergah Camii Mezarlığında Olanlar]]&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Urfa&amp;diff=60987</id>
		<title>Urfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Urfa&amp;diff=60987"/>
		<updated>2026-02-21T10:38:26Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;Urfa, Şanlıurfa&#039;nın eski adıdır. Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde bir ili ve en kalabalık dokuzuncu şehridir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Doğuda Mardin, batıda Gaziantep, kuzeyde Adıyaman, kuzeydoğuda Diyarbakır illeri ve güneyde Suriye ile sınırı vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ortalama yükseltisi 518 metre olan Şanlıurfa, 19.451 km2&#039;lik yüz ölçümü ile Türkiye&#039;nin en büyük yedinci ilidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1919 yılında, önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler tarafından işgalden kurtarılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı, TBMM tarafından 6 Aralık 1984 tarihinde kabul edilen kanunla Urfa ilinin adı Şanlıurfa olarak değiştirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2016 yılında ise Şanlıurfa halkının Türk Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
***&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır.&lt;br /&gt;
Biri 1911 târihi başlarında Şam&#039;a giderken uğrayıp, Urfa Yusuf Paşa Camii’nde 1,5 saatlik bir konferans vermiştir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın yazdığı risale-i nur külliyatında Urfa bahsi geçen metinler:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ben çok zaman evvel bekliyordum ki Urfa tarafından Nurlar’a karşı kuvvetli eller sahip çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun, hem Arabistan’ın, hem Şark’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükürler ediyorum ki: O havalinin dindarları ve hamiyetkârları sahip çıkmağa başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahahsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar istedikleri halde ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum, Urfa medrese-i Nuriyesine veriyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim. Orada inşâallah Kur’ân’a ve îmana tam hizmet edecek. Orayı Isparta’daki Medreset-üz-Zehra ve Mısır’daki Câmi-ül-Ezher’in küçük bir nûmunesi haline getirmeğe vesile olmağa ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiye’nin bir nûmunesini yapmağa yol açmalarını rahmet-i İlâhiyyeden ümid ediyoruz. Hem mâdem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halîlullah’ın (as) bir menzilidir. İnşâallah bu meslek-i hıllet-i İbrahimiyye orada parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki; bu dehşetli, semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum. Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah duâ ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana duâ etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman’ın lisânında “Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir.” &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ayrıca “Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir Medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz.” 2 der&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şehir]]&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60986</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60986"/>
		<updated>2026-02-21T10:37:50Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;Şanlıurfa, eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa, Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde bir ili ve en kalabalık dokuzuncu şehridir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Doğuda Mardin, batıda Gaziantep, kuzeyde Adıyaman, kuzeydoğuda Diyarbakır illeri ve güneyde Suriye ile sınırı vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ortalama yükseltisi 518 metre olan Şanlıurfa, 19.451 km2&#039;lik yüz ölçümü ile Türkiye&#039;nin en büyük yedinci ilidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1919 yılında, önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler tarafından işgalden kurtarılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı, TBMM tarafından 6 Aralık 1984 tarihinde kabul edilen kanunla Urfa ilinin adı Şanlıurfa olarak değiştirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2016 yılında ise Şanlıurfa halkının Türk Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
***&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır.&lt;br /&gt;
Biri 1911 târihi başlarında Şam&#039;a giderken uğrayıp, Urfa Yusuf Paşa Camii’nde 1,5 saatlik bir konferans vermiştir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın yazdığı risale-i nur külliyatında Urfa bahsi geçen metinler:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ben çok zaman evvel bekliyordum ki Urfa tarafından Nurlar’a karşı kuvvetli eller sahip çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun, hem Arabistan’ın, hem Şark’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükürler ediyorum ki: O havalinin dindarları ve hamiyetkârları sahip çıkmağa başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahahsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar istedikleri halde ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum, Urfa medrese-i Nuriyesine veriyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim. Orada inşâallah Kur’ân’a ve îmana tam hizmet edecek. Orayı Isparta’daki Medreset-üz-Zehra ve Mısır’daki Câmi-ül-Ezher’in küçük bir nûmunesi haline getirmeğe vesile olmağa ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiye’nin bir nûmunesini yapmağa yol açmalarını rahmet-i İlâhiyyeden ümid ediyoruz. Hem mâdem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halîlullah’ın (as) bir menzilidir. İnşâallah bu meslek-i hıllet-i İbrahimiyye orada parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki; bu dehşetli, semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum. Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah duâ ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana duâ etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman’ın lisânında “Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir.” &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ayrıca “Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir Medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz.” 2 der&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şehir]]&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Bedi%C3%BCzzaman_Said_Nursi&amp;diff=60985</id>
		<title>Bediüzzaman Said Nursi</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Bedi%C3%BCzzaman_Said_Nursi&amp;diff=60985"/>
		<updated>2026-02-21T06:55:44Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Kabri Urfa Dergah Camii Mezarlığında Olanlar]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Darü&#039;l Hikmeti&#039;l İslamiye Azaları]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şahıs]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Kabri Isparta&#039;da Olanlar]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Müceddid]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Said Nursi]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Denizli Hapsi]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Afyon Hapsi]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Eskişehir Hapsi]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Hiç Evlenmemiş Kişiler]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Said ve Nur ile ilgili diğer maddeler için [[Said (Tavzih)]] ve [[Nur (Tavzih)]] sayfalarına gidin&#039;&#039;&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi (Fatih).jpeg|left|thumb|300px|Üstad Bedîüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Fatih Camiinde çekilmiş resmi]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman Said Nursi&#039;&#039;&#039; (ra) her asır başında hadîsçe geleceği tebşir edilen dinin yüksek hâdimlerinden (müceddidlerden) olup Kur&#039;an&#039;dan başka bir kitaba müracaat etmeden telif ettiği imanî bir tefsir olan Risale-i Nur ile hadiste ahir zaman tabir edilen dönemde imana ve Kur&#039;an&#039;a fedakarane hizmet edip milyonlarca talebe yetiştirip milyonların imanının kurtulmasına hizmet etmiş, bu uğurda defalarca mahkemelere verilmiş ve hapis yatmış, 3 aylık tahsil dışında bir ders almadan on dört yaşından itibaren üstadlık pâyesini taşımış ve kendisine Bediüzzaman unvanı verilmiş, bütün cihan-ı ilme meydan okuyup münazara ettiği erbab-ı ulûmu ilzam ve iskât etmiş ve her nerede olursa olsun vaki olan bütün suallere mutlak bir isabetle ve aslâ tereddüt etmeden cevap vermiş, sünnet-i seniyyeyi ve ahlak-ı İslamiyeyi hayatıyla bilfiil temsil etmiş büyük bir İslam alimi ve mücahididir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Şahsi Bilgiler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Diğer İsimleri:&#039;&#039;&#039;  Bediüzzaman, Molla Said-i Meşhur, Üstad, Said-i Kürdi, Mirzazade, Ebu La Şey, Seyda, Said Okur (Resmi kayıtlardaki adı) (Ayrıca bkz. [[Bediüzzaman&#039;ın İsimleri]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Doğum Yeri ve Tarihi:&#039;&#039;&#039; Bitlis, Hizan, İsparit, Nurs köyü, 1295 (Hicri), 1293 (Rumi), 1878 (5 Ocak - 12 Mart arası bir tarih) (Miladi)&amp;lt;ref name=&#039;d&#039;&amp;gt;https://www.risalehaber.com/bediuzzaman-hazretlerinin-dogum-tarihi-22943yy.htm&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Annesi:&#039;&#039;&#039; [[Nuriye (Bediüzzaman&#039;ın Annesi)|Nuriye]] &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Babası:&#039;&#039;&#039; [[Mirza]] &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kardeşleri:&#039;&#039;&#039; (Büyükten küçüğe) [[Said Nursi&#039;nin Ailesi#Bediüzzaman&#039;ın Kardeşleri|Durriyye]], [[Hanım (Bediüzzaman&#039;ın Kardeşi)|Hânım]], [[Molla Abdullah|Abdullah]], Said, [[Mehmed Okur|Mehmed (Muhammed)]], [[Abdülmecid Ünlükul|Abdülmecid]] ve [[Said Nursi&#039;nin Ailesi#Bediüzzaman&#039;ın Kardeşleri|Mercan]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Vefat Yeri ve Tarihi:&#039;&#039;&#039; [[Şanlıurfa]], 23 Mart 1960 Çarşamba (Hicri 25 Ramazan 1379)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kabrinin Yeri:&#039;&#039;&#039; Isparta civarında, vasiyetine uygun olarak çok az sayıda talebesinin bildiği bir yerdedir. [[Said Nursi&#039;nin Kabri]] maddesine bakın&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[https://goo.gl/maps/AmDkLxBAwTqsVvrs8]: Bugünkü bilinmeyen yerine taşınmadan önce 9 sene gömülü olduğu yerin konumu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Eserleri==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
130 parçadan oluşan Risale-i Nur ve başta Eski Said döneminde telif ettikleri olmak üzere diğer eserler (ayrıntılı liste için [[Bediüzzaman&#039;ın Telif Ettiği Eserler Listesi]] sayfasına bakın)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bediüzzaman Said Nursi&#039;nin Kronolojik Hayatı==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{| class=&amp;quot;wikitable&amp;quot;&lt;br /&gt;
!Yıl&lt;br /&gt;
!Tarih&lt;br /&gt;
!Yaş&lt;br /&gt;
!Açıklama&lt;br /&gt;
!Telifatı&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1878&lt;br /&gt;
|Ocak - Mart&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, [[Mirza|Sofi Mirza Efendi]] ve [[Nuriye|Nuriye Hanım]]’ın 4. çocuğu olarak [[Bitlis]]’in [[Hizan]] ilçesine bağlı [[Nurs]] Köyü’nde doğar.&lt;br /&gt;
|style=&amp;quot;width: 300px;&amp;quot;|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1886&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|9&lt;br /&gt;
|Said Nursî ilk tahsile başlamak için ailesinden ayrılıp Molla Muhammed Emin Efendinin [[Tağ]] Köyü Medresesine gelir. Burada çok az bir süre kalıp tekrar köyüne döner.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|10&lt;br /&gt;
|Pirmis köyüne gider.&amp;lt;br /&amp;gt;Ağabeyi Molla Abdullah ile birlikte Nurşin köyüne ve Şeyhan yaylasına öğrenim için gider. &amp;lt;br /&amp;gt;Tağ Medresesinde öğrenime devam eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1888&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|11&lt;br /&gt;
|Tağ Medresesinde bir müddet kaldıktan sonra önce Nurşin’e, sonra da Hizan’a döner. &amp;lt;br /&amp;gt;Hizan’da bir süre kaldıktan sonra yeniden ilim öğrenmek üzere Arvas nahiyesine gider.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1889&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|12&lt;br /&gt;
|Arvas’ta da bir süre kaldıktan sonra Mir Hasan Velî Medresesine, daha sonra ise Vastan kasabasına gider.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1891&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|14&lt;br /&gt;
|Hz. Üstad Resulullah’ı (A.S.M.) rüyasında görür ve O&#039;ndan ilim talep eder. &amp;quot;Ümmetimden sual sormamak şartı ile sana ilm-i Kur&#039;an verilecektir&amp;quot; müjdesini alır. Emsalsiz üç aylık tahsilini yaptığı yer olan Doğu Beyazıt’a gider. Bu sıralarda kendisinin lakabı Molla Said-i Meşhur’dur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1892&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|15&lt;br /&gt;
|3 aylık öğrenimini Şeyh Mehmet Celali medresesinde tamamlar, icazet alır ve Siirt’e gider. Molla Fethullah Efendi tarafından kendisine Bediüzzaman lakabı verilir ve bu unvanla anılmaya başlanır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1893&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|16&lt;br /&gt;
|Bitlis ve Siirt civarında çeşitli yerlerde bulunup, daha sonra Siirt’in Tillo kasabasında bir kubbede inzivaya çekilir. Kamus-u Okyanusi&#039;yi ezberlemeye başlar. Niyeti her manaya kaç kelimenin karşılık geldiğini gösteren bir lügat hazırlamaktır. Karınca ve arı milletlerinin cumhuriyetçi olduklarını söyler.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1894&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|17&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Hazretleri, Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinden rüyasında aldığı emir üzerine, Cizre’de aşiret reislerinden Mustafa Paşa’yı ikaz için Cizre ve Mardin taraflarına gider. Mardin’de siyaset-i İslâmiye ve içtimaî mes’elelerle ilgilenir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1895&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|18&lt;br /&gt;
|Mardin’den nefiy ile Bitlis’e gelir. Yolda namaz vakti gelince jandarmaların açmadığı kelepçelerin açılması hadisesi vuku bulur.  İki yıl Bitlis&#039;te ilme hürmetinden dolayı vali Ömer Paşa’nın konağında tahsis ettiği odada kalır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1897&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|20&lt;br /&gt;
|Van Valisi Hasan Paşa&#039;nın daveti üzerine Van&#039;a gider ve Valinin konağında kalır. Hasan Paşa Van&#039;dan gidip yerine İşkodralı Tahir Paşa gelir. Tahir Paşa, Bediüzzaman&#039;la daha çok saygı ve takdir içinde ilgilenmeye başlar ve irfan seviyesi yüksek bu Paşa Bediüzzaman&#039;ı konağına alır. Burada müsbet ilimleri tetkik edip kısa zamanda her birisine o ilmin ehlini ilzam edecek derecede vâkıf olur. Bu zamana kadar ezberine aldığı 80-90 cilt kitabı, 3 ayda bir ezberden devreder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1898&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|21&lt;br /&gt;
|Van Kal’asından düşme hadisesi vukuu bulur ve &amp;quot;Ah! davam!&amp;quot; veya “Eyvah! Maksadım gitti” der.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1899&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|22&lt;br /&gt;
|Türkçe&#039;sini iyice geliştirir.&lt;br /&gt;
|Kızıl İ&#039;caz&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|22&lt;br /&gt;
|Câmi-ül Ezher gibi büyük bir İslâm Dâr-ül Fünunu inşa ettirerek, bu üniversitede hem Kur’ân ilmi hem de fennî bilgilerle mücehhez talebe yetiştirme projesini yapar.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|22&lt;br /&gt;
|Van’da Horhor Medresesini kurar. Üstâd’ın Van’daki Horhor Medresesi uzunca bir salon şeklinde olup boydan boya uzanan bir masa salona yerleştirilmiştir. Talebelerini masanın etrafında oturtur, kendisi ayakta dolaşır ve ders verir. Ekser alet ilimlerini kendisi ezbere söyler, talebelerine not ettirir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1899-1900 (1316-1317)&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|22-23&lt;br /&gt;
|Kur&#039;an&#039;a karşı olan sû&#039;-i kasdın mebdei olan Rumi bin üç yüz on altı (1316) sıralarında Bediüzzaman mühim bir inkılab-ı fikrî geçirir. O tarihe kadar ulûm-u mütenevviayı yalnız ilimle tenevvür için merak edip okuyan ve okutan Said Nursi birden o tarihte merhum vali Tahir Paşa vasıtasıyla Avrupa&#039;nın Kur&#039;an&#039;a karşı müdhiş bir sû&#039;-i kasdları var olduğunu bilir. Bir gazetede İngiliz&#039;in bir müstemlekât nâzırının &amp;quot;Bu Kur&#039;an, İslâm elinde varken biz onlara hakikî hâkim olamayız. Bunun sukutuna çalışmalıyız.&amp;quot; dediğini işitince gayrete gelir ve “Kur&#039;an&#039;ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim!” der. Bir inkılab-ı fikrî ile merakını değiştirir.  Bütün bildiği ulûm-u mütenevviayı Kur&#039;an&#039;ın fehmine ve hakikatlarının isbatına basamaklar yaparak hedefini ve gaye-i ilmiyesini ve netice-i hayatını, yalnız Kur&#039;an&#039;ı bilir ve Kur&#039;an&#039;ın i&#039;caz-ı manevîsi ona rehber ve mürşid ve üstad olur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1901&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|24&lt;br /&gt;
|Tedristen te’lif vazifesine başlaması tarihidir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1899-1906&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Talikat&amp;lt;br /&amp;gt;Matematiğe dair bir kitap&amp;lt;br /&amp;gt;Fizyonomiye dair bir kitap&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1907&lt;br /&gt;
|Aralık sonu&lt;br /&gt;
|30&lt;br /&gt;
|Din ilimleriyle fen ilimlerinin beraber okutulacağı ve Arapça, Türkçe, Kürtçe tedrisat yapabilecek bir İslâm Üniversitesi’nin Şark’ta tesisi için İstanbul’a gelir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1908&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|31&lt;br /&gt;
|Kaldığı yerin kapısına “Her suale cevab verilir” levhasını asıp âlimleri sual sormaya davet eder. &amp;lt;br /&amp;gt;Sultan Abdülhamid’e Şark’ta üniversite açılması için müracaat eder, fakat bazı masonların gayretiyle padişahla görüştürülmez. Tımarhaneye sevk edilir. Doktorun &amp;quot;Şimdiye kadar İstanbul&#039;a gelenler içinde zekaca böyle bir adam yoktur&amp;quot; raporuyla oradan çıkar, bu defa hapishaneye konulur. Orada kendisine yapılan maaş teklifini reddeder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|26 Temmuz&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Meşrutiyet’in üçüncü gününde Bediüzzaman ilk önce İstanbul’da, bilâhare de Selanik Hürriyet Meydanı’nda “Hürriyete Hitap” başlığıyla bir nutuk verir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Mısır El-Ezher Üniversitesi&#039;nden Şeyh Bahid Efendi&#039;nin Osmanlı ve Avrupa hakkındaki sorusuna mukabil Osmanlı&#039;nın bir Avrupa devletine, Avrupa&#039;nın ise bir Osmanlı devletine hamile olduğunu ve ileride her ikisinin de doğuracağını söyler.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Yahudi Emanuel Karaso Bediüzzaman&#039;ı kendi fikirlerine çekmek için ziyaret eder, ama fazla kalamadan &amp;quot;Biraz daha kalsaydın beni de müslüman yapacaktı&amp;quot; diye dışarı fırlar.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İttihad-ı Muhammedî Cemiyetini kurar.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1908-1909&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Nutuklar-1&amp;lt;br /&amp;gt;Makaleler&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1909&lt;br /&gt;
|13 Nisan&lt;br /&gt;
|32&lt;br /&gt;
|Otuz bir Mart hadisesi denilen menhus vakıa çıkar. 31 Mart’ta Bediüzzaman yatıştırıcı rol oynar ve isyan etmiş olan sekiz taburu itaate getirir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Mayıs&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Divan-ı Harb’e verilir ve Divan-ı Harb’de beraet edip ve serbest bırakılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İki Mektebe-i Musibetin Şehadetnamesi (Divan-ı Harb-i Örfi)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1910&lt;br /&gt;
|Mart&lt;br /&gt;
|33&lt;br /&gt;
|Divan-ı Harb’den beraet eden Bediüzzaman Van’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İnebolu, Batum ve Tiflis&#039;e gider. Tiflis&#039;te bir Rus polisine Alem-i İslam&#039;da 3 nurun, onlarda ise 3 karanlığın art arda inkişaf edeceğini ve ileride orada medresesini açacağını söyler.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Temmuz sonu&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Van&#039;a gider. Şark’ta aşiretleri dolaşarak hürriyeti, meşrutiyeti anlatır ve içtimaî dersler verir.&lt;br /&gt;
|Reçetet’ül Avam veya Reçetet’ül Ekrâd (Münâzarât)&amp;lt;br /&amp;gt;Saykâl’ül İslâm veya Reçetet’ül Havas veya Reçetetü’l Ulema (Muhakemât)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|Mart&lt;br /&gt;
|34&lt;br /&gt;
|Şam’a gider ve Câmi-i Emeviye’de muhteşem bir hutbe ile İslâm Âleminin dertlerini ortaya koyar ve hal çarelerini gösterir.&lt;br /&gt;
|Hutbe-i Şamiye&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Deva-ül Ye&#039;s&amp;lt;br /&amp;gt;Münazarat (Türkçe)&amp;lt;br /&amp;gt;Teşhis-ül İllet&amp;lt;br /&amp;gt; Muhakemat (Türkçe)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|5-26 Haziran&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Sultan Reşad’la beraber Rumeli seyahatine Vilâyât-i Şarkiye namına refakat eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1912&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|35&lt;br /&gt;
|Telif ettiği kitaplarının İstanbul’da baskısını yaptırır. Teşhis’ül İllet isimli eserlerini yayınlar.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1913&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|36&lt;br /&gt;
|Van’a gider ve Şark Üniversitesinin temelini atar. Molla Abdülmecid Efendi hatıra defterinde: “Büyük bir merasimle Van gölü kenarında Artemit bölgesinde Medreset-üz Zehra&#039;nın temelini atmıştır” der.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Şeyh Selim isyanına engel olmaya çalışır.&lt;br /&gt;
|Talikat&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1914&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|37&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Hazretleri Birinci Cihan Harbine talebeleriyle birlikte iştirak eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1914-1916&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Horhor Medresesinde telifine başladığı İşârât-ül İ’caz tefsiri&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1915&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|38&lt;br /&gt;
|Milis Kumandanı Bediüzzaman Erzurum Pasinler, Van Gevaş, İsparit ve Bitlis cephesinde Ruslarla çarpışır. Esir edilen Ermeni kadın ve çocukları Ermenilere geri gönderince Ermeniler de artık Müslüman çoluk çocuğa dokunmamaya karar verir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1916&lt;br /&gt;
|3 Mart&lt;br /&gt;
|39&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Ruslara esir düşer ve esir olarak Rusya’nın Kusturma, Sibirya bölgesine götürülüp iki yıl esaret hayatı yaşar. Esaretinde Rus orduları komutanı Nikola Nikolaviç geldiğinde ayağa kalkmaması, idama mahkûm edilmesi, ama Bediüzzaman&#039;ın bu davranışı imanından dolayı yaptığının anlaşılmasıyla afvedilmesi hadisesi yaşanır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|18 Haziran&lt;br /&gt;
|41&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Hazretleri Sibirya bölgesindeki Kosturma’dan firar eder ve Leningrad, Varşova, Berlin, Viyana ve Sofya üzerinden İstanbul’a avdet eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Hazretleri esaretten avdet edip İstanbul’a dönmesi üzerine, eski dostu ve ahbabı Harbiye Nazırı Enver Paşa, Bediüzzaman’a Harbiye Nezareti adına ordunun iftiharlı bir harb madalyasını takdim eder. &amp;lt;br /&amp;gt;Sultan Vahdeddin, Bediüzzaman&#039;a &amp;quot;Mahreç&amp;quot; payesini verir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|4 Ağustos&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ordu-yu Hümayun’un tavsiyesiyle Dâr-ül Hikmet’e âzâ tayin edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918-1930&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ettefekkür-ül İmaniyy-ul Refie&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1919&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|42&lt;br /&gt;
|İslâm’ın mukadderatıyla çok alâkadar, “Rü’yada Bir Hitabe” unvanlı, misal aleminde cereyan etmiş bir vakıa-yi ruhaniyeyi ana çizgileriyle kaleme alır.&lt;br /&gt;
|Rü’yada Bir Hitabe&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Dâr-ül Hikmet&#039;ten altı ay izne ayrılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Nokta risalesi&amp;lt;br /&amp;gt;Bediüzzaman Said Nursi’ye ait ilk Tarihçe-i Hayat (Abdurrahman Nursi)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1920&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|43&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman’ın da içinde bulunduğu birçok aydın tarafından Yeşilay Cemiyeti kurulur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Hakikat çekirdekleri 1&amp;lt;br /&amp;gt;Sünuhat&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|16 Şubat&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Hazretleri İngiliz işgaline karşı “Hutuvat-ı Sitte”yi neşrederek mücadele eder. Anglikan Kilisesi’ne cevab verir ve Anadolu&#039;daki Kuvâ-yı Milliyeyi destekler.&lt;br /&gt;
|Hutuvat-ı Sitte&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1921&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|44&lt;br /&gt;
|Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi&#039;nin Kuva-yı milliye aleyhine verdiği fetvaya karşı Anadolu hareketini destekleyen bir fetva yayınlar.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Hakikat Çekirdekleri 2&amp;lt;br /&amp;gt; Şuaat-ü Marifet-ün Nebi&amp;lt;br /&amp;gt;Rumuz&amp;lt;br /&amp;gt;Tuluat&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1921&lt;br /&gt;
|Ekim&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Lemeat&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1921-1923&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Mesnevi-i Arabi (33. Lem’a)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Yeni Said Devresi - 1921&#039;in sonlarından itibaren Yeni Said&#039;in hâlâtı zuhura başlamış olarak, kendi iç âlemi ve maneviyatıyla, nefis mücadelesi ve tefekküratiyle meşgul bulunur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1922&lt;br /&gt;
|Yılın başları&lt;br /&gt;
|45&lt;br /&gt;
|Yuşa tepesinde inzivaya çekilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|19 Kasım&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Büyük Millet Meclisi hükümeti ileri gelenlerinin daveti üzerine Ankara’ya gider ve resmi hoşgeldin merasimiyle karşılanır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Katre&amp;lt;br /&amp;gt;Zeylü’l-Katre&amp;lt;br /&amp;gt;Habbe&amp;lt;br /&amp;gt;Zeylü’l Habbe&amp;lt;br /&amp;gt;Zerre&amp;lt;br /&amp;gt;Şemme&amp;lt;br /&amp;gt;Zeyl (Hepsi Ankara&#039;da)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|M. Kemal Paşa, Bediüzzaman’a büyük iltifatlarda bulunur ve taltif etmek ister. Umum Kürdistan’a Şeyh Sinusî yerine üç yüz lira maaşla umumi vâizlik vazifesini, ayrıca meb’usluk, Diyanet riyasetinde büyük me’muriyet ve hususî bir köşk tahsisi ve daha ne isterse yerine getirileceğini teklif eder, ama Bediüzzaman bu tekliflerin hepsini reddeder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1923&lt;br /&gt;
|1 Şubat&lt;br /&gt;
|46&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman, Milli Hükûmet erkânını ve meb’usları namaz kılmaya ve İslâmî Şeair ve An’aneleri yerine getirmeye dair irşadkâr beyannamesini dağıtmasından sonra M. Kemal Paşa ile arasında şiddetli bir münakaşa hadisesi vuku bulur.&lt;br /&gt;
|Namaza dair beyanname&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|2 Mart&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman&#039;ın doğuda kurmak istediği Medreset-üz Zehra üniversitesi için Meclis’e verilmiş kanun teklifi mevcut iki yüz meb’ustan M. Kemal Paşa’nın içinde olduğu 163 gibi kahir bir ekseriyetle kabul edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman&#039;a Tifo salgını sebebiyle aşılamak bahanesiyle zehir verilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|30 Nisan – 13 Mayıs&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara’da umduğunu bulamayan ve kendisine yapılan bütün teklifleri reddeden Bediüzzaman Van’a gitmek üzere yola çıkar.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Tedrisat Umum Müdürlüğünce Van’da vaizlik kadrosu verilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Zühre&amp;lt;br /&amp;gt;Zühre&#039;nin Zeyli&amp;lt;br /&amp;gt;Hubab&amp;lt;br /&amp;gt;Zeylü’l Hubab&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1924&lt;br /&gt;
|Yaz başı&lt;br /&gt;
|47&lt;br /&gt;
|Van&#039;da Erek dağında Zernabad suyu kıyısındaki mağarada inzivaya çekilir. Tedrisatla da meşgul olur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Şeyh Said’in mevcut hükümete karşı harekete geçme davetini reddeder ve dahilde bu tür mücadelelere girilmemesini, bunun yerine milletin irşad ve tenvir edilmesini tavsiye eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1925&lt;br /&gt;
|Şubat – Nisan&lt;br /&gt;
|48&lt;br /&gt;
|Şeyh Said Hadisesi vuku bulur&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|1 Mart&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Hz. Bediüzzaman Van’dan nefyedilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Van’dan Erzurum-Trabzon üzerinden İstanbul’a oradan da İzmir-Antalya üzerinden Burdur’a getirilir. Burdur’a varır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Nur’un İlk Kapısı&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1926&lt;br /&gt;
|25 Ocak&lt;br /&gt;
|49&lt;br /&gt;
|Burdur&#039;dan Isparta&#039;ya getirilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|20 Şubat&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta’da bir müddet kalan Bediüzzaman, önce Eğridir oradan da Barla’ya getirilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1926-1934&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Risale-i Nur’un telifine başlar. Barla&#039;da 8,5 sene kalır. Said Nursi Risale-i Nur&#039;un dörtte üçünü burada telif eder. Burada yazılan mektuplarla Barla Lahikası teşekkül eder.&lt;br /&gt;
|Risale-i Nur&#039;un dörtte üçü&amp;lt;br /&amp;gt;Barla Lahikası&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1926&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|1.-9. Sözler&amp;lt;br /&amp;gt;20. Söz&#039;ün 2. Makamı&amp;lt;br /&amp;gt;21.-22. Sözler&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1927&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|50&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|18. Söz&amp;lt;br /&amp;gt;25. Söz&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1928&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|51&lt;br /&gt;
|“Tuğyanların zuhuru” zamanı.&lt;br /&gt;
|10. Söz&amp;lt;br /&amp;gt;28. Söz (tahminen) &amp;lt;br /&amp;gt;20. Mektup&amp;lt;br /&amp;gt;24. Mektup&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1929&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|52&lt;br /&gt;
|“Dine tağiyane hücûm” zamanı.&lt;br /&gt;
|23. Söz&amp;lt;br /&amp;gt;27. Söz ve zeyli&amp;lt;br /&amp;gt;1. Mektup&amp;lt;br /&amp;gt;13. Mektup&amp;lt;br /&amp;gt;19. Mektup&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1930&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|53&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|20. Söz&#039;ün 1. Makamı&amp;lt;br /&amp;gt;2.-3. Mektuplar&amp;lt;br /&amp;gt;9. Mektup&amp;lt;br /&amp;gt;17. Mektup&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1928-1930&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|29.-33. Sözler&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1929-1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|27. Mektup&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1930-1931&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|4.-6. Mektuplar&amp;lt;br /&amp;gt;16. Mektup&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1931&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|54&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|16. Mektup&#039;un Zeyli&amp;lt;br /&amp;gt;26. Mektup&#039;un 2. Parçası&amp;lt;br /&amp;gt;29. Mektup&#039;un 1. Parçası&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1932&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|55&lt;br /&gt;
|Kur’ân’ın gözle görünecek bir i’caz vechinin keşfedildiği Tevafuklu Kur’ân yazdırılır.&lt;br /&gt;
|Tevafuklu Kur&#039;an&amp;lt;br /&amp;gt;26. Mektup&#039;un 1. Parçası&amp;lt;br /&amp;gt;1.-4. Lem&#039;a (tahminen) &amp;lt;br /&amp;gt;7. Lem&#039;a&amp;lt;br /&amp;gt;9. Lem&#039;a&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Temmuz&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bu yılın Temmuz ayında Üstad Hazretleri&#039;nin mescidine baskın yapılır. Arapça ezan okunduğu için hakkında işlem yapılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1933&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|56&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|14. Söz&#039;ün Zeyli&amp;lt;br /&amp;gt;23. Mektup&amp;lt;br /&amp;gt;29. Mektup&#039;un 2. Parçası&amp;lt;br /&amp;gt;8. Lem&#039;a&amp;lt;br /&amp;gt;11. Lem&#039;a (tahminen) &amp;lt;br /&amp;gt;17. Lem&#039;a&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1934&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|57&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|10. Lem&#039;a (tahminen) &amp;lt;br /&amp;gt;12. Lem&#039;a&amp;lt;br /&amp;gt;14. Lem&#039;a (tahminen) &amp;lt;br /&amp;gt;16. Lem&#039;a (tahminen)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Temmuz sonu/Ağustos başı&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Hazret-i Üstâd Bediüzzaman Said-i Nursi Barla’dan Isparta vilâyet merkezine nakledilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Kasım&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|18. Lem&#039;a&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|19.-22. ve 24.-26. Lem&#039;alar &lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1935&lt;br /&gt;
|25 Nisan&lt;br /&gt;
|58&lt;br /&gt;
|Eskişehir Mahkemesi için tevkiflere başlanır. Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya ve Jandarma Umum Kumandanı askerî bir kıt’a ile Isparta’ya gelir ve Bediüzzaman ile 120 talebesi tevkif edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|8 Mayıs&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Eskişehir hapishanesine nakledilerek hapis faslı başlar.&lt;br /&gt;
|28.-29. Lem&#039;a&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1934-1935&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|27. Lem&#039;a&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Tesettür âyetinin tefsirinden dolayı Bediüzzaman’a 11 ay ceza verilir. Temyiz edilen mahkûmiyet kararının neticesi Temyiz’den gelmeden hapis müddeti tamamlandığı için Bediüzzaman tahliye edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1936&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|59&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|1.-2. Şua&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|27 Mart&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Tahliye edilen Bediüzzaman Kastamonu&#039;da ikamete mecbur edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Üç ay karakolda kalan Bediüzzaman karakol karşısında bir eve yerleştirilir. Burada da 8 yıl kalır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bir önceki asrın müceddidi Mevlana Halid-i Bağdadi&#039;nin (ks) cübbesi Bediüzzaman&#039;a intikal eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1937&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|60&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|3. Şua&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1938&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|61&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|4. Şua (tahminen) &amp;lt;br /&amp;gt;5. Şua (tebyiz) &amp;lt;br /&amp;gt; Âyet-ül Kübra (7. Şua)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1940&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|63&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|10. Şua (tahminen)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1935-1943&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Kastamonu Lahikası&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1942&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|65&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|8. Şua&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1943&lt;br /&gt;
|20 Eylül&lt;br /&gt;
|66&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman tevkif edilerek Ankara, Isparta ve oradan Denizli’ye getirilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1943-1944&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|11.-13. Şua&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1944&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|67&lt;br /&gt;
|Denizli Mahkemesi başlar.&lt;br /&gt;
|12. Şua&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|15 Haziran&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Denizli Ağır Ceza Mahkemesi Bediüzzaman’ın beraetini ilân eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ağustos&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara’dan gelen emirle Bediüzzaman Emirdağ’da ikamete mecbur edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1946&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|69&lt;br /&gt;
|Risale-i Nur’lar teksir ile çoğaltılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1947&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|70&lt;br /&gt;
|Risale-i Nur’lar ilk defa Avrupa ülkelerine ve ABD’ye gönderilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1948&lt;br /&gt;
|Ocak&lt;br /&gt;
|71&lt;br /&gt;
|Emirdağ’da kış ortasında Bediüzzaman ve talebeleri tevkif edilir ve Afyon mahkemesine sevk edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|6 Aralık&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Afyon Mahkemesi mevhum ve mesnedsiz iddialarla Bediüzzaman ve talebelerine 20 ay mahkûmiyet kararı verir ve karar temyiz edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1948-1949&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|14. Şua&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1949&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|72&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|15. Şua&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|20 Eylül&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Yirmi ay mevkuf tutulan Bediüzzaman Hazretleri, halkın tezahüratına mâni olmak için Afyon hapishanesinden şafak vakti tahliye edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Aralık&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman tekrar Emirdağ’a getirilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1950&lt;br /&gt;
|14 Mayıs&lt;br /&gt;
|73&lt;br /&gt;
|Genel Seçimi Demokrat Parti kazanır. Seçim başarılarından dolayı Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı tebrik eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Genel af çıkar. Davalar düşer. Bediüzzaman Hazretleri serbest kalır. Her sürgünde ceza evine girip çıktığı için ceza almasa bile vaktinin çoğu ceza evlerinde geçmiş olur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1951&lt;br /&gt;
|22 Şubat&lt;br /&gt;
|74&lt;br /&gt;
|Papa&#039;ya Zülfikar kitabını gönderir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1952&lt;br /&gt;
|Ocak&lt;br /&gt;
|75&lt;br /&gt;
|Gençlik Rehberi mahkemesi için Bediüzzaman İstanbul’a gelir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|22 Ocak&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İlk duruşma yapılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|5 Mart&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Mahkeme beraatle sonuçlanır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|30 Mayıs&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Emirdağ&#039;a döner, Afyon Mahkemesi&#039;nin bir duruşmasına katılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Samsun’da Büyük Cihad gazetesinin yayını sebebiyle dava açılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İngiliz asıllı müsteşrik bir yabancı Seb’a Semavat hakkında yedi günlük bir konferans vermeye başlar. Bediüzzaman’ın cevabı ve Nur Talebelerinin faaliyetleriyle konferansın ikinci günü Türkiye’yi terk etmek zorunda kalır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1953&lt;br /&gt;
|Mayıs&lt;br /&gt;
|76&lt;br /&gt;
|İstanbul’a gelen Bediüzzaman’ın üç ay kadar kalır. Bu zaman zarfında İstanbul’un 500. Fetih kutlamaları törenini seyredip takip eder.&lt;br /&gt;
|Nur Aleminin Bir Anahtarı&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Yaz&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Hazret i Üstâd Bediüzzaman hususi şekilde gidip İstanbul Fener Patriği Athenagoras ile görüşme yapar ve tebliğde bulunur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta’da hakkında yeni bir dava açılır ve Isparta’ya gider.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|23 Ağustos&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&#039;ya yerleşmek üzere gelir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1956&lt;br /&gt;
|23 Mayıs&lt;br /&gt;
|79&lt;br /&gt;
|Sekiz senedir devam eden Afyon Mahkemesinde Risale-i Nurlar beraet eder ve iade edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1957&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|80&lt;br /&gt;
|Nur Risaleleri ve bu arada Tarihçe-i Hayat matbaalarda neşredilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Nisan&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Yapılan davet üzerine Isparta Askeri Tugay Camiinin temelini atar.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Genel seçimde DP’yi desteklediğini belirtir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1959&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|82&lt;br /&gt;
|Nur Talebelerinin davetleri üzerine Konya ve Ankara’ya ziyaretlerde bulunur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|1 Ocak&lt;br /&gt;
|83&lt;br /&gt;
|İstanbul’daki Nur Talebelerinin daveti üzerine İstanbul’a gider.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|11 Ocak&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara’ya son ziyaretini gerçekleştirir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara’ya gitmesini yasaklayan hükümet kararı üzerine Emirdağ’a gider.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|20 Ocak&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ’dan Isparta’ya gider.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta’dan ayrılarak son olarak [[Şanlıurfa]]’ya gider.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|23 Mart&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Ramazan’ın 25. günü (aynı zamanda Nevruz günüdür) gece saat 03.00 civarında bu fani âleme veda eder ve kılınan cenaze namazının ardından [[Şanlıurfa]]&#039;daki Halil İbrahim Dergâhına gömülür.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|12 Temmuz&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|1960 İhtilalini yapanlar tarafından mezarı açılan Bediüzzaman’ın naaşı çıkarılarak askerî bir helikopterle meçhul bir istikamete götürülür ve bilinmeyen (9 sene sonra Isparta mezarlığı olduğu anlaşılmıştır) bir kabristana defnedilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1969&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta mezarlığında başka bir cenaze defnedilirken bulunan Üstad&#039;ın hiç bozulmamış naaşı talebeleri tarafından Isparta civarında bilinmeyen başka bir yere nakledilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|}&lt;br /&gt;
&amp;lt;ref&amp;gt;http://www.bediuzzamansaidnursi.org/hakkinda/hayat-kronolojisi&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&amp;lt;ref&amp;gt;http://www.risaleforum.com/bediuzzamanin-hayati-eski-yeni-ve-ucuncu-said-donemleri/3044-bediuzzaman-hayatinin-kronolojisi.html&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&amp;lt;ref&amp;gt;https://risaleinurozet.files.wordpress.com/2011/03/bediuzzaman-said-nursi-kronolojik-infografik-harita.jpg&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&amp;lt;ref&amp;gt;http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;amp;SubSection=TelifKronolojisi&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&amp;lt;ref&amp;gt;http://www.mevzuatdergisi.com/1998/08a/02.htm&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&amp;lt;ref&amp;gt;http://www.sorularlarisale.com/makale/1594/risale-i_nur_kulliyatinin_telif_tarihleri_hakkinda_kronolojik_bilgi_verir_misiniz.html&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Ön Söz==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu ön söz, Medine-i Münevvere’de bulunan mühim bir âlim tarafından yazılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Büyük İkbal’e ait olan “Ön söz”de demiştim ki: Büyüklerin tarih-i hayatları okunurken, ulvi menkıbeler söylenip aziz hatıraları anılırken insan, başka bir âleme girdiğini hissediyor. Gönlünü, tertemiz sevgi hislerinin ulvi ateşi yakıyor ve İlahî feyzi sarıyor. Tarih öyle büyük insanlar kaydeder ki birçok büyükler, onlara nisbetle küçük kalır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tarihe şerefler veren erler anılırken&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yükselmede ruh en geniş âlemlere yerden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin rayihanın feyzi sarar ruhu derinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Geçmiş gibi cennetteki gül bahçelerinden.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu derin hakikati “Ön söz”ü yazarken bütün azamet ve ihtişamıyla idrak etmiş bulunuyorum. Zira aziz ve muhterem okuyucularımıza en derin bir ihlas ve samimiyetle takdim ettiğimiz bu eser, hemen bir asra yaklaşan uzun ve bereketli ömrünün her safhası, binlerle hârikaya sahne olan, gönüller fatihi büyük Üstad Bedîüzzaman Said Nursî’ye, onun yüz otuz parçadan ibaret olan Risale-i Nur Külliyatı’na ve ahlâk ve faziletleri, ihlas ve samimiyetleri, iman ve irfanları ile hayatın her safhasında sadece bir ülkeye değil, bütün insanlık âlemine tertemiz örnekler vermekte devam eden Nur talebelerine aittir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir kitabın “Mukaddime”sini, o kitabın hülâsası diye tarif ederler. Halbuki her mevzuu müstakil bir esere sığmayacak kadar derin ve geniş olan bu muazzam kitabın muhteviyatını, böyle birkaç sahifelik mukaddimeye sığdırmak kabil midir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bugüne kadar âcizane yazdığım manzum ve mensur yazılarımın hiçbirisinde bu kadar acz ve hayret içerisinde kalmamıştım. Binaenaleyh bu eseri derin bir zevk, İlahî bir neşe ve coşkun bir heyecanla okuyacak olanlar, hayranlıkla görecekler ki Bedîüzzaman, çocukluğundan beri müstesna bir şekilde yetişen ve bütün ömrü boyunca İlahî tecellilere mazhar olan bambaşka bir âlim ve mümtaz bir şahsiyettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben bu büyük zatı, eserlerini ve talebelerini inceden inceye tetkik edip de o nur âleminde hissen, fikren ve ruhen yaşadıktan sonra, büyük ve eski bir Arap şairinin bir beytiyle, çok derin bir hakikati ifade ettiğini öğrendim: “Bütün âlemi bir şahsiyette toplamak, Cenab-ı Hakk’a zor gelmez.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gayesinin ulviyetinden, davasının ihtişamından ve imanının azametinden feyz ve ilham alan bu kutbun cazibesine takılanların adedi günden güne çoğalmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Akıllara hayret veren bu ulvi hâdise, münkirleri kahrettiği gibi mü’minleri de şâd ve mesrur eylemekte devam edip gidiyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İmanlı gönüllerde manevî bir rabıta halinde yaşayan bu İlahî hâdiseyi büyük bir mücahid, kalpleri vecd içinde bırakan bir üslupla bakınız nasıl ifade ediyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ahlâksızlık çirkefinin bir tufan halinde her istikamete taşıp uzanarak her fazileti boğmaya koyulduğu kara günlerde, onun yani Bedîüzzaman’ın feyzini bir sır gibi kalpten kalbe, mukavemeti imkânsız bir hamle halinde intikal eder görmekle teselli buluyoruz. Gecelerimiz çok karardı ve çok kararan gecelerin sabahları pek yakın olur.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, bir sır gibi kalpten kalbe mukavemeti imkânsız bir halde yayılıp dağılan bu nurun, memleketin her köşesinde feyiz ve tesirini görenler, hayret ve dehşetler içinde sormaya başladılar: “Şöhreti memleketimizin her tarafını kaplayan bu zat kimdir? Hayatı, eserleri, meslek ve meşrebi nedir? Tuttuğu yol bir tarîkat mı, bir cemiyet mi, yoksa siyasî bir teşekkül müdür?”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bununla da kalmadı; derhal gerek idarî ve gerek adlî çok mühim takipler ve pek ciddi tetkikler, uzun ve müselsel mahkemeler cereyan etti. Neticede, bu İlahî tecellinin gönüller ülkesine kurulan bir “İman ve İrfan Müessesesi”nden başka bir şey olmadığı tahakkuk edince, adaletin İlahî bir surette tecellisi şu şekilde zuhur etti: “Bedîüzzaman Said Nursî ve bütün Risale-i Nur eserlerinin beraeti” kararı resmen ilan edildi. Ve artık ruhun maddeye, hakkın bâtıla, nurun zulmete, imanın küfre her zaman galebe çalacağı; ezelden ebede değişmeyecek olan İlahî kanunların başında gelen bir hakikat olduğu, güneşler gibi belirdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Herhangi bir iklimde zuhur eden bir ıslahatçının mahiyet ve hakikatini, sadakat ve samimiyetini gösteren en gerçek miyar; davasını ilana başladığı ilk günlerle, muzaffer olduğu son günler arasında ferdî ve içtimaî, uzvî ve ruhî hayatında vücuda gelen değişiklik farklarıdır, derler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, o adam ilk günlerde mütevazi, âlîcenab, feragat ve mahviyetkâr, hülâsa; bütün ahlâk ve fazilet bakımından cidden örnek olan gayet temiz ve son derecede mümtaz bir şahsiyetti. Bakalım, cihadında muzaffer olup hislerde, emellerde, gönüllerde yer tuttuktan sonra yine o eski temiz ve örnek halinde kalabilmiş mi? Yoksa zafer neşesiyle birçok büyük sanılan kimseler gibi yere göğe sığmaz mı olmuş?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte büyük küçük herhangi bir dava ve gaye sahibinin mahiyet ve hakikatini, şahsiyet ve hüviyetini en hakiki çehresiyle aksettirecek olan en berrak âyine budur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tarih boyunca, bu müthiş imtihanı kazanmanın şaheser misalini, evvela peygamberler ve bilhassa Sultanü’l-enbiya (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz, sonra onun halife ve sahabeleri ve daha sonra onların nurlu yolunda yürüyen büyük zatlar vermişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Peygamber Efendimiz, şu اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِيَاءِ yani “Âlimler, peygamberlerin vârisleridirler.” hadîs-i şerifleriyle âlim olmanın pek kolay bir şey olmadığını, i’cazkâr belâgatları ile beyan buyuruyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zira mademki bir âlim, peygamberlerin vârisidir; o halde hak ve hakikatin tebliğ ve neşri hususunda, aynen onların tutmuş oldukları yolu takip etmesi lâzımdır. Her ne kadar bu yol; bütün dağ, taş, çamur, çakıl, uçurum, daha beteri takip, tevkif, muhakeme, hapis, zindan, sürgün, tecrit, zehirlenme, idam sehpaları ve daha akıl ve hayale gelmeyen nice bin zulüm ve işkencelerle dolu da olsa…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Bedîüzzaman, yarım asırdan fazla o mukaddes cihadı ile bütün ömrü boyunca bu çetin yolda yürüyen ve karşısına çıkan binlerle engeli bir yıldırım sürati ile aşan ve peygamberlerin vârisi olan bir âlim olduğunu amelî bir surette ispat eden bir zattır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kendisinin ilmî, ahlâkî, edebî, birçok fazilet ve meziyetleri arasında beni en çok meftun eden şey; onun o, dağlardan daha sağlam, denizlerden daha derin, semalardan daha yüksek ve geniş olan imanıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rabb’im, o ne muazzam iman! O ne bitmez ve tükenmez sabır! O ne çelikten irade! Hayal ve hatıralara ürpermeler veren bunca tazyik, tehdit, tazip ve işkencelere rağmen; o ne eğilmez baş ne boğulmaz ses ve nasıl kısılmaz nefestir!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Büyük İkbal’in heyecanlı şiirlerinden aldığım coşkun bir ilham neşesi ile vaktiyle yazdığım “Mücahid” unvanını taşıyan bir manzumede, aşağıdaki mısraları okuyanlardan belki şairane bir mübalağada bulunduğumu söyleyenler olmuştur. Lâkin şu mukaddimesini yazmakla şeref duyduğum şaheseri okuyanlar, vecdle dolu bir hayranlıkla anlayacaklar ki Allah’ın ne kulları varmış. Eğer bir iman, kemalini bulursa neler yapar ve ne hârikalar doğururmuş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir azm, eğer iman dolu bir kalbe girerse&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnsan da o imandaki son sırra ererse&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
En azgın ölümler ona zincir vuramazlar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Volkan gibi coşkun akıyor durduramazlar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rabb’imden iner azmine kuvvet veren ilham&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Peygamber’i rüyada görür belki her akşam&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hep nur, onun iman dolu kalbindeki mihrab&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kandil olamaz ufkuna dünyadaki mehtap&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kar kış demez, irkilmez, üzülmez, acı duymaz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mevsim bütün ömrünce ılık gölgeli bir yaz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cennetteki âlemleri dünyada görür de&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahvolsa eğilmez sıradağlar gibi derde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
En sarp uçurumlar gelip etrafını sarsa&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ay batsa güneş sönse ufuklar da kararsa&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gökler yıkılıp çökse yolundan yine dönmez&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ruhundaki imanla yanan meşale sönmez&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kalbinde yanardağ gibi iman ne mukaddes&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vicdanına her an şunu haykırmada bir ses:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey yolcu! Şafaklar sökecek durma, ilerle&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zulmetlere kan ağlatacak meşalelerle&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yıldızlara bas, çık yüce âlemlere yüksel&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnsanlığı kurtarmaya cennetten inen el.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sanki bu mısralar iman kahramanı büyük mücahid Bedîüzzaman Hazretleri için yazılmış. Zira bu yüksek sıfatlar, hep onun sıfatlarıdır. Cenab-ı Hak şu âyet-i kerîmede bakınız mücahidlere neler vaad ediyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَالَّذٖينَ جَاهَدُوا فٖينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَاِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ الْمُحْسِنٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Meal-i şerifi: “Bizim uğrumuzda mücahede edenlere mutlaka yollarımızı gösteririz. Ve hiç şüphe yok ki Allah muhsinlerle –Allah’ı görür gibi ibadet eden mücahidlerle– beraberdir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek ki iman ve Kur’an uğrunda, candan ve cihandan geçen mücahidlere büyük Allah, hakikat ve hidayet yollarını göstereceğini vaad buyuruyor. Hâşâ Cenab-ı Hak vaadinde hulf etmez, yeter ki bu azîm vaad-i İlahîyi icab ettirecek şartlar tahakkuk etsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyet-i kerîme “Üstad”ın karakter ve şahsiyetini tahlil hususunda bize nurdan bir rehber oluyor ve o nurun billur ışığı altında artık en ince çizgileri ve en hassas noktaları görüp sezebiliyoruz. Zira mademki bir insan Cenab-ı Hakk’ın hıfz ve himayesinde bulunmak nimetine mazhar olmuştur. Artık onun için korku, endişe, üzüntü, yılma, usanma vesaire gibi şeyler bahis mevzuu olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Allah’ın nuru ile nurlanan bir gönlün semasını hangi bulutlar kaplayabilir? Her an huzur-u İlahîde bulunmak bahtiyarlığına eren bir kulun ruhunu; hangi fâni emel ve arzular, hangi zavallı teveccüh ve iltifatlar ve hangi pespâye gaye ve ihtiraslar tatmin, teskin ve teselli edebilir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Allah’tır onun yârı, mürebbisi, velisi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Andıkça bütün nur oluyor duygusu, hissi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yükselmededir marifet iklimine her an&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bambaşka ufuklar açıyor ruhuna Kur’an&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an ona yâd ettiriyor “Bezm-i Elest”i&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âşık, o tecellinin ezelden beri mesti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Bedîüzzaman, böyle hârikalar hârikası bir inayete mazhar olan mübarek bir şahsiyettir. Ve bunun içindir ki zindanlar ona bir gülistan olmuş; oradan ebediyetlerin nurlu ufuklarını görür. İdam sehpaları, birer vaaz ve irşad kürsüsüdür. Oradan insanlığa ulvi bir gaye uğrunda sabır ve sebat, metanet ve celadet dersleri verir. Hapishaneler birer Medrese-i Yusufiyeye inkılab eder. Oraya girerken bir profesörün üniversiteye ders vermek için girdiği gibi girer. Zira oradakiler, onun feyiz ve irşadına muhtaç olan talebeleridir. Her gün birkaç vatandaşın imanını kurtarmak ve canileri melek gibi bir insan haline getirmek, onun için dünyalara değişilmez bir saadettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir yüksek iman ve ihlas şuuruna mâlik olan insan, hiç şüphesiz ki zaman ve mekân mefhumlarının fâniler üzerinde bıraktığı yaldızlı tesirleri kesif madde âleminde bırakarak; ruhu ile maneviyat âleminin pırıl pırıl nurlar saçan ufuklarına yükselmiş bir haldedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Büyük mutasavvıfların (ra) fena fillah, beka billah diye tarif ve tavsif buyurdukları yüksek mertebe, işte bu kudsî şerefe nâil olmaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, her mü’minin kendine mahsus bir huzur, huşû, tefeyyüz, tecerrüd ve istiğrak hali vardır. Ve herkes iman ve irfanı, salah ve takvası, feyiz ve maneviyatı nisbetinde bu İlahî hazdan feyizyâb olabilir. Lâkin bu güzel hal, bu tatlı visal ve bu emsalsiz haz; geçen âyet-i kerîmedeki ihsan erbabı olan o büyük mücahidlerde her zaman devam ediyor. Ve işte onlar bu sebepten dolayıdır ki Mevla’yı unutmak gafletine düşmüyorlar. Nefisleri ile arslanlar gibi bütün ömürleri boyunca çarpışıyorlar. Ve hayatlarının her lahzası, en yüksek terakki ve tekâmül hatıraları kaydediyor. Ve bütün varlıkları; o cemal, kemal ve celal sıfatları ile muttasıf olan Rabbü’l-âlemîn’in rızasında erimiş bulunuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mevla, bizleri de o bahtiyarlar zümresine ilhak eylesin, âmin!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yukarıdaki sahifelerde, büyük Üstadın, dostlarını meftun ve hayran ettiği kadar da düşmanlarını dehşetler içerisinde bırakan azametli imanından bahsettik. Biraz da mümtaz şahsiyeti, nurdan bir hâle halinde sarmakta olan üstün meziyetlerinden, ahlâk ve kemalâtından bahsedelim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malûm ya, her şahsiyeti, muhtelif ve muayyen meziyetler çerçeveler. Binaenaleyh Üstadın şahsiyetini tekvin eden başlıca sıfatlar şunlardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Feragati===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir dava sahibinin ve bilhassa ıslahatçının muvaffakıyet şartlarının en mühimmi feragattir. Zira gözler ve gönüller, bu mühim noktayı en ince bir hassasiyetle tetkik ve takibe meyyaldirler. Üstadın bütün hayatı ise baştan başa feragatin şaheser misalleri ile dolup taşmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Allâme Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi merhumdan, feragate ait şöyle bir söz işitmiştim: “İslâm, bugün öyle mücahidler ister ki dünyasını değil, âhiretini dahi feda etmeye hazır olacak.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Büyük adamdan sâdır olan bu büyük sözü tamamen kavrayamadığım için mutasavvıfların istiğrak hallerinde söyledikleri esrarlı sözlere benzeterek, herkese söylememiş ve olur olmaz yerlerde de açmamıştım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vaktâ ki aynı sözü Bedîüzzaman’ın ateşler saçan heyecanlı ifadelerinde de okuyunca anladım ki büyüklere göre feragatin ölçüsü de büyüyor. Evet, İslâm için bu kadar acıklı bir feragate katlanmaya razı olan mücahidleri, Erhamü’r-Râhimîn olan Allahu Zülkerim Teâlâ ve Takaddes Hazretleri bırakır mı? O fedai kulunu lütf u kereminden, inayet ve merhametinden mahrum etmek şanına –hâşâ– yakışır mı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Bedîüzzaman, bu müstesna tecellinin en parlak misalidir. Bütün ömrü boyunca mücerred yaşadı. Dünyanın bütün meşru lezzetlerinden tamamen mahrum kaldı. Bir yuva kurmak ve orada mesud bir aile hayatı geçirmek sevdasına düşmeye vakit ve fırsat bulamadı. Fakat Cenab-ı Hak, kendisine öyle şeyler ihsan etti ki fâni kalemlerle tarif olunamayacak kadar muazzam ve muhteşemdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bugün, dünyada hangi bir aile reisi –manen– Bedîüzzaman Hazretleri kadar mesuddur? Hangi bir baba, milyonlarla evlada sahip olmuştur? Hem de nasıl evlatlar!.. Ve hangi bir üstad, bu kadar talebe yetiştirebilmiştir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu kudsî ve ruhî rabıta –biiznillah-i teâlâ– dünyalar durdukça duracak ve nurdan bir sel halinde ebediyetlere kadar akıp gidecektir. Çünkü bu İlahî dava, Kur’an-ı Kerîm’in nur deryasında tebellür eden bir varlık olduğu gibi Kur’an’dan doğmuş ve Kur’an’la beraber yaşayacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Şefkat ve Merhameti===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Büyük Üstad, hak ve hakikati tâ çocukluğunda bulmuştu. Kalbinin feryadını ve ruhunun münâcatını dinlemek için mağaralara kapandığı günlerde bile ibadet ve taatten, tefekkür ve murakabelerden feyiz ve huzur almanın zevkine ermiş olan bir “ârif-i billah” idi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Lâkin karanlık gece dalgalarını andıran korkunç küfür ve ilhad kâbusunun Müslüman dünyasını ve dolayısıyla memleketimizi kaplamak üzere olduğu o tehlikeli günlerde, yatağından fırlayan bir arslan gibi yanardağları andıran bir kükreyişle cihad meydanına atıldı. Bütün rahat ve huzurunu bu mukaddes davaya feda etti. Ve işte bu hikmete mebnidir ki o günden beri her sözü bir dilim lav, her fikri bir ateş parçası olmuş. Düştüğü gönülleri yakıyor; hisleri, fikirleri alevlendiriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Büyük Üstadın tam bir uzlet ve inzivadan sonra tekrar irşad ve cemiyet hayatına atılması, aynen İmam-ı Gazalî’nin hayatında geçirmiş olduğu o mühim ve tarihî merhaleye benzemektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek ki Cenab-ı Hak, büyük mürşidleri böyle bir müddet inzivada terbiye, tasfiye ve tezkiye ettikten sonra tenvir ve irşad vazifesiyle mükellef kılıyor. Ve bu sebebledir ki bir mâ-i mukattardan daha temiz ve berrak olan yüreklerinden kopup gelen nefesler, kalplere akseder etmez bambaşka tesirler icra ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arz ettiğim gibi İmam-ı Gazalî’nin bundan dokuz yüz sene evvel ahlâk ve fazilet sahasında yapmış olduğu fütuhatı; bu asırda Bedîüzzaman, iman ve ihlas vâdisinde başarmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Hazret-i Üstadı bu müthiş cihad meydanlarına sevk eden, hep bu eşsiz şefkat ve merhameti olmuştur. Ve bunu bizzat kendisinden dinleyelim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bana: “Sen şuna buna niçin sataştın?” diyorlar. Farkında değilim; karşımda müthiş bir yangın var, alevleri göklere yükseliyor, içinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda birisi beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış, ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===İstiğnası===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın hayatı boyunca cemiyetimizin her tabakasına vermekte olduğu binlerle istiğna örnekleri, dillere destan olmuş bir ulviyeti haizdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mâsivadan tam manasıyla istiğna ederek, uzvî ve ruhî bütün varlığı ile Rabbü’l-âlemîn’in bitmez ve tükenmez hazinesine dayanmayı, müddet-i hayatında bir itiyad değil, âdeta bir mezhep, meşrep ve meslek olarak kabul etmiştir. Ve bunda da ne pahasına olursa olsun sebat eylemekte hâlâ devam etmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşin orijinal tarafı: Bu meslek, kendi şahsına münhasır kalmamış, talebelerine de kudsî bir mefkûre halinde intikal etmiştir. Nur deryasında yıkanmak şerefine mazhar olan bir Nur talebesinin istiğnasına hayran olmamak kabil değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bakınız, Üstad; Mektubat unvanını taşıyan şaheserin İkinci Mektup’unda bu mühim noktayı altı vecih ile ne kadar asil bir iman ve irfan şuuru ile izah eder:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Birincisi: Ehl-i dalalet, ehl-i ilmi; ilmi vasıta-i cer etmekle ittiham ediyorlar. İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Binaenaleyh bunları fiilen tekzip lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Neşr-i hak için enbiyaya ittiba etmekle mükellefiz. Kur’an-ı Hakîm’de, hakkı neşredenler اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ ۞ اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ diyerek insanlardan istiğna göstermişler…”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Risale-i Nur Külliyatı’nın mazhar olduğu İlahî fütuhat, hep bu enbiya mesleğinde sebat kahramanlığının şaheser misali ve hârikulâde neticesidir. Ve bu sayede Üstad, izzet-i ilmiyesini, cihan-kıymet bir elmas gibi muhafaza eylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Artık herkesin uğrunda esir olduğu maaş, rütbe, servet ve daha nice bin şahsî ve maddî menfaatlerle aslâ alâkası olmayan bir insan, nasıl olur da gönüller fatihi olmaz? İmanlı gönüller, nasıl onun feyiz ve nuru ile dolmaz?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===İktisatçılığı===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İktisat, bundan evvel bahsettiğimiz istiğnanın tefsir ve izahından başka bir şey değildir. Zaten iktisat sarayına girebilmek için evvela istiğna denilen kapıdan girmek lâzımdır. Bu sebeple iktisatla istiğna, lâzımla melzum kabîlindendir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstad gibi istiğna hususunda peygamberleri kendine örnek kabul eden bir mücahidin iktisatçılığı, kendiliğinden husule gelecek kadar tabiî bir haslet halini alır ve artık ona günde bir tas çorba, bir bardak su ve bir parça ekmek kâfi gelebilir. Zira bu büyük insan, büyük ve munsif Fransız şairi Lamartin’in dediği gibi: “Yemek için yaşamıyor belki yaşamak için yiyor.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın meşrep ve mesleğini tamamen anladıktan sonra, artık onun yüksek iktisatçılığını böyle yemek içmek gibi basit şeylerle mukayese etmeyi çok görüyorum. Zira bu büyük insanın yüksek iktisatçılığını manevî sahalarda tatbik etmek ve maddî olmayan ölçülerle ölçmek lâzım gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela Üstad, bu yüksek iktisatçılık kudretini sırf yemek, içmek, giymek gibi basit şeylerle değil; bilakis fikir, zihin, istidat, kabiliyet, vakit, zaman, nefis ve nefes gibi manevî ve mücerred kıymetlerin israf ve heder edilmemesi ile ölçen bir dâhîdir. Ve bütün ömrü boyunca bir karakter halinde takip ettiği bu titiz muhasebe ve murakabe usûlünü, bütün talebelerine de telkin etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh bir Nur talebesine olur olmaz eseri okutturmak ve her sözü dinlettirmek kolay bir şey değildir. Zira onun gönlünün mihrak noktasında yazılı olan şu “Dikkat!” kelimesi, en hassas bir kontrol vazifesi görmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Bedîüzzaman, kudretli bir ıslahatçı ve hârikalar hârikası bir pedagog (mürebbi) olduğunu, yetiştirdiği tertemiz nesille fiilen ispat etmiş ve iktisat tarihine nurdan pırıltılarla yazılan bir atlas sahife daha ilâve eden bir nadire-i fıtrattır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Tevazuu ve Mahviyetkârlığı===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur Risalelerinin bu kadar hârikulâde bir şekilde cihana yayılmasında, bu iki hasletin çok faydası olmuş ve pek derin tesirleri görülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Üstad sohbet ve teliflerinde kendine bir kutbü’l-ârifîn ve bir gavsü’l-vâsılîn süsü vermediği için gönüller ona pek çabuk ısınmış, onu tertemiz bir samimiyetle sevmiş ve derhal ulvi gayesini benimsemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, ahlâk ve fazilete, hikmet ve ibrete ait olan birçok sohbet ve telkinlerini, doğrudan doğruya nefsine tevcih eder. Keskin ve ateşîn hitabelerinin ilk ve yegâne muhatabı öz nefsidir. Oradan –merkezden muhite yayılırcasına– bütün nur ve sürura, saadet ve huzura müştak olan gönüllere yayılır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstad hususi hayatında gayet halîm selim ve son derece mütevazidir. Bir ferdi değil, hiçbir zerreyi incitmemek için a’zamî fedakârlıklar gösterir. Sayısız zahmet ve meşakkatlere, ızdırap ve mahrumiyetlere katlanır fakat imanına, Kur’an’ına dokunulmamak şartıyla…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Artık o zaman bakmışsınız ki o sakin deniz, dalgaları semalara yükselen bir tufan, sahillere heybet ve dehşet saçan bir umman kesilmiştir. Çünkü o, Kur’an-ı Kerîm’in sadık hizmetkârı ve iman hudutlarını bekleyen kahraman ve fedai bir neferidir. Kendisi bu hakikati veciz bir cümle ile şu şekilde ifade eder: “Bir nefer nöbette iken başkumandan da gelse silahını bırakmayacak. Ben de Kur’an’ın bir hizmetkârı ve bir neferiyim. Vazife başında iken karşıma kim çıkarsa çıksın, hak budur derim, başımı eğmem!”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vazife başında ve cihad meydanında iken şu mısralar, lisan-ı halidir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şahlanan bir ata benzer, kırarım kanlı gemi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sinsi düşmanlara hâşâ satamam benliğimi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Benliğimden uzak olmaktır esaret bence&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir zillete düşmek ne hazîn işkence&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ebedî vuslatın aşkıyla geçer her ânım&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dest-i kudretle yapılmış kaledir imanım&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu mukaddes emelimden ne kadar dilşâdım&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Görmek ister beni cennette şehit ecdadım&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ruhum oldukça müebbed, ebedîdir ömrüm&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
En büyük vuslata, Allah’a çıkan yoldur ölüm.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kitaba girmezden evvel Üstadı; ilmî, fikrî, tasavvufî ve edebî cepheleri ile de mütalaa etmek isterdim. Fakat çok derin ve pek şümullü olan bu mevzuların birkaç sahife ile hülâsa edilemeyeceğini kat’î bir surette idrak ettikten sonra, artık adı geçen mevzulara birkaç cümle ile temas etmeyi münasip gördüm.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rabb’im imkânlar lütfederse bu derin mevzuları, Risale-i Nur Külliyatı ve Nur talebeleri ile birlikte, büyük ve müstakil bir eserle, tahlilî bir surette tetkik ve mütalaa etmeyi bütün ruhumla arzu ediyorum. Bu hususta, büyük Üstadımızın ve aziz kardeşlerimin kıymetli dualarını niyaz eylerim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Üstadın İlmî Cephesi===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Merhum Ziya Paşa, şu:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
beyti ile nesilden nesile bir düstur halinde intikal edecek olan çok büyük bir hakikati ifade etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Müslüman ırkımıza Risale-i Nur Külliyatı gibi muazzam bir iman ve irfan kütüphanesini hediye eden, gönüller üzerinde mukaddes bir nur müessesesi kuran mümtaz ve müstesna zatın kudret-i ilmiyesi hakkında tafsilata girişmek, öğle vakti güneşi tarif etmek kadar fuzulî bir iştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yalnız yanık bir şairimizin:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsn olur kim, seyrederken ihtiyar elden gider&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
dediği gibi hayatının her lahzasında İlahî tecellilere mazhar bulunan bu mübarek zatın; ilim ve irfanından, ahlâk ve kemalâtından bahsetmek, insana bambaşka bir zevk ve İlahî bir haz veriyor. Bunun için sözü uzatmaktan kendimi alamıyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstad; Risale-i Nur Külliyatı’nda dinî, içtimaî, ahlâkî, edebî, hukukî, felsefî ve tasavvufî en mühim mevzulara temas etmiş ve hepsinde de hârikulâde bir surette muvaffak olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşin asıl hayret veren noktası; birçok ulemanın tehlikeli yollara saptıkları en çetin mevzuları, gayet açık bir şekilde ve en kat’î bir surette hallettiği gibi en girdaplı derinliklerden, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in tuttuğu nurlu yolu takip ederek sahil-i selâmete çıkmış ve eserlerini okuyanları da öylece çıkarmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sebeple Risale-i Nur Külliyatı’nı aziz milletimizin her tabakasına kemal-i emniyet ve samimiyetle takdim etmekle şeref duyuyoruz. Nur Risaleleri, Kur’an-ı Kerîm’in nur deryasından alınan berrak katreler ve hidayet güneşinden süzülen billur huzmelerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh her Müslüman’a düşen en mukaddes vazife, imanı kurtaracak olan bu nurlu eserlerin yayılmasına çalışmaktır. Zira tarihte pek çok defalar görülmüştür ki bir eser nice fertlerin, ailelerin, cemiyetlerin ve sayısız insan kitlelerinin hidayet ve saadetine sebep olmuştur. Âh! Ne bahtiyardır o insan ki bir mü’min kardeşinin imanının kurtulmasına sebep olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Üstadın Fikrî Cephesi===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malûm ya; her mütefekkirin kendine mahsus bir tefekkür sistemi, fikrî hayatında takip ettiği bir gayesi ve bütün gönlü ile bağlandığı bir ideali vardır. Ve onun tefekkür sisteminden, gaye ve idealinden bahsetmek için uzun mukaddimeler serdedilir. Fakat Bedîüzzaman’ın tefekkür sistemi, gaye ve ideali, uzun mukaddimelerle filan yorulmaksızın bir cümle ile hülâsa edilebilir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün semavî kitapların ve bilumum peygamberlerin yegâne davaları olan “Hâlık-ı kâinat’ın uluhiyet ve vahdaniyetini ilan” ve bu büyük davayı da ilmî, mantıkî ve felsefî delillerle ispat eylemektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
— O halde Üstadın mantık, felsefe ve müsbet ilimlerle de alâkası var?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
— Evet mantık ve felsefe, Kur’an’la barışıp hak ve hakikate hizmet ettikleri müddetçe Üstad en büyük mantıkçı ve en kudretli bir feylesoftur. Mukaddes ve cihan-şümul davasını ispat vâdisinde kullandığı en parlak delilleri ve en kat’î bürhanları, Kur’an-ı Kerîm’in Allah kelâmı olduğunu her gün bir kat daha ispat ve ilan eden “müsbet ilim”dir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zaten felsefe, aslında hikmet manasına geldikçe, Vâcibü’l-vücud Teâlâ ve Takaddes Hazretlerini, Zat-ı Bâri’sine lâyık sıfatlarla ispata çalışan her eser, en büyük hikmet ve o eserin sahibi de en büyük hakîmdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Üstad böyle ilmî bir yolu, yani Kur’an-ı Kerîm’in nurlu yolunu takip ettiği için binlerle üniversitelinin imanını kurtarmak şerefine mazhar olmuştur. Hazretin bu hususta haiz olduğu ilmî, edebî ve felsefî daha pek çok meziyetleri vardır. Fakat onları, eserlerinden misaller getirerek inşâallah müstakil bir eserde arz etmek emelindeyim. وَ مِنَ اللهِ التَّوْفٖيقُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Tasavvuf Cephesi===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nakşibendî meşayihinden, her harekâtını Peygamber-i Zîşan Efendimiz Hazretlerinin harekâtına tatbik etmeye çalışan ve büyük bir âlim olan bir zata sordum:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
— Efendi Hazretleri, ulema ile mutasavvıfe arasındaki gerginliğin sebebi nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
— Ulema, Resul-i Ekrem Efendimizin ilmine, mutasavvıflar da ameline vâris olmuşlar. İşte bu sebepten dolayıdır ki Fahr-i Cihan Efendimizin hem ilmine ve hem ameline vâris olan bir zata “zülcenaheyn” yani “iki kanatlı” deniliyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh tarîkattan maksat, ruhsatlarla değil, azîmetlerle amel edip ahlâk-ı Peygamberî ile ahlâklanarak bütün manevî hastalıklardan temizlenip Cenab-ı Hakk’ın rızasında fâni olmaktır. İşte bu ulvi dereceyi kazanan kimseler, şüphesiz ki ehl-i hakikattirler. Yani tarîkattan maksud ve matlub olan gayeye ermişler demektir. Fakat bu yüksek mertebeyi kazanmak, her adama müyesser olamayacağı için büyüklerimiz matlub olan hedefe kolaylıkla erebilmek için muayyen kaideler vaz’eylemişlerdir. Hülâsa; tarîkat, şeriat dairesinin içinde bir dairedir. Tarîkattan düşen, şeriata düşer fakat –maazallah– şeriattan düşen, ebedî hüsranda kalır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu büyük zatın beyanatına göre Bedîüzzaman’ın açtığı nur yolu ile hakiki ve şaibesiz tasavvuf arasında cevherî hiçbir ihtilaf yoktur. Her ikisi de Rıza-yı Bâri’ye ve bi’n-netice cennet-i a’lâya ve dîdar-ı Mevla’ya götüren yollardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh bu asil gayeyi istihdaf eden herhangi mutasavvıf bir kardeşimizin, Risale-i Nur Külliyatı’nı seve seve okumasına hiçbir mani kalmadığı gibi bilakis Risale-i Nur tasavvuftaki “murakabe” dairesini, Kur’an-ı Kerîm yolu ile genişleterek ona bir de tefekkür vazifesini en mühim bir vird olarak ilâve etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, insanın gözüne gönlüne bambaşka ufuklar açan bu “tefekkür” sebebiyle sadece kalbinin murakabesi ile meşgul olan bir sâlik, kalbi ve bütün letaifi ile birlikte zerrelerden kürelere kadar bütün kâinatı azamet ve ihtişamı ile seyir ve temaşa, murakabe ve müşahede ederek Cenab-ı Hakk’ın o âlemlerde bin bir şekilde tecelli etmekte olan esma-i hüsnasını, sıfât-ı ulyâsını kemal-i vecd ile görerek, artık sonsuz bir mabedde olduğunu aynelyakîn, ilmelyakîn ve hakkalyakîn derecesinde hisseder. Çünkü içine girdiği “mabed” öyle ulu bir mabeddir ki milyarlara sığmayan cemaatin hepsi aşk ve şevk, huşû ve istiğraklar içinde Hâlık’ını zikrediyor. Yanık, tatlı ve güzel lisanları; şive, nağme, ahenk ve besteleri ile bir ağızdan سُبْحَانَ اللّٰهِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ وَلَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ اَكْبَرُ diyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un açtığı iman ve irfan ve Kur’an yolunu takip eden, işte böyle muazzam ve muhteşem bir mabede girer. Ve herkes de iman ve irfanı, feyiz ve ihlası nisbetinde feyizyâb olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Edebî Cephesi===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eskiden beri lafız ve mana, üslup ve muhteva bakımından edibler ve şairler, mütefekkirler ve âlimler ikiye ayrılmışlardır. Bunlardan bazıları, sadece üslup ve ifadeye, vezin ve kafiyeye kıymet vererek manayı ifadeye feda etmişlerdir. Ve bu hal de kendini en çok şiirde gösterir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Diğer zümre ise en çok mana ve muhtevaya ehemmiyet vererek özü söze kurban etmemişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Artık Bedîüzzaman gibi büyük bir mütefekkirin edebî cephesi bu küçük mukaddime ile kolayca anlaşılır sanırım. Zira Üstad o kıymetli ve bereketli ömrünü, kulaklarda kalacak olan sözlerin tanzim ve tertibi ile değil, bilakis kalplerde, ruhlarda, vicdan ve fikirlerde kudsî bir ideal halinde insanlıkla beraber yaşayacak olan din hissinin, iman şuurunun, ahlâk ve fazilet mefhumunun asırlara, nesillere telkini ile meşgul olan bir dâhîdir. Artık bu kadar ulvi bir gayenin tahakkuku için candan ve cihandan geçen bir mücahid, pek tabiîdir ki fâni şekillerle meşgul olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bununla beraber Üstad zevk inceliği, gönül hassasiyeti, fikir derinliği ve hayal yüksekliği bakımından hârikulâde denecek derecede edebî bir kudret ve melekeyi haizdir. Ve bu sebeple üslup ve ifadesi, mevzuya göre değişir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, ilmî ve felsefî mevzularda mantıkî ve riyazî delillerle aklı ikna ederken gayet veciz terkipler kullanır. Fakat gönlü mest edip ruhu yükselteceği anlarda ifade o kadar berraklaşır ki tarif edilemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela semalardan, güneşlerden, yıldızlardan, mehtaplardan ve bilhassa bahar âleminden ve Cenab-ı Hakk’ın o âlemlerde tecelli etmekte olan kudret ve azametini tasvir ederken üslup o kadar latîf bir şekil alır ki artık her teşbih, en tatlı renklerle çerçevelenmiş bir levhayı andırır ve her tasvir, hârikalar hârikası bir âlemi canlandırır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hikmete mebnidir ki bir Nur talebesi Risale-i Nur Külliyatı’nı mütalaası ile –üniversitenin herhangi bir fakültesine mensup da olsa– hissen, fikren, ruhen, vicdanen ve hayalen tam manasıyla tatmin edilmiş oluyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nasıl tatmin edilmez ki Risale-i Nur Külliyatı, Kur’an-ı Kerîm’in cihan-şümul bahçesinden derilen bir gül demetidir. Binaenaleyh onda, o mübarek ve İlahî bahçenin nuru, havası, ziyası ve kokusu vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ruhun bu ihtiyacını söyler akan sular&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’a her zaman beşerin ihtiyacı var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ali Ulvi Kurucu&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Ön_Söz_(Tarihçe)|Tarihçe-i Hayat&#039;ın Ön Sözü]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bediüzzaman Hakkında Hizmetindeki Talebelerinin Bir Mektubu==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَقْرُوئَةِ وَ الْمَكْتُوبَةِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok sevgili, çok kıymettar, çok müşfik Üstadımız Efendimiz Hazretleri!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvela: Leyle-i Mi’racınızı tebrik eder, ellerinizden öper, kusurumuzun affını rica ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın tercüme-i halini merak edenlere deriz ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Hakîm otuz üç âyâtının i’cazkâr işaretiyle, İmam-ı Ali (radıyallahu anh) Celcelutiye ve Ercuze’sinde kerametkâr delâlatıyla, Gavs-ı A’zam (kuddise sırruhu) beşaretkâr beyanatıyla, Üstadımızın hakiki tercüme-i halini ve Risale-i Nur’un hakiki mahiyetini beyan etmişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın şahs-ı manevîsini bilmek isteyenler, Risale-i Nur’un İşarat-ı Kur’aniye ve Keramat-ı Aleviye ve Keramat-ı Gavsiye risalelerini ve Risale-i Nur’un sair eczalarını dikkatle tetebbu etmeleri lâzımdır. Yalnız bizim, Üstadımız hakkındaki kanaat-i kat’iyemiz şudur ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İsm-i Nur ve ism-i Hakîm’e mazhariyetle, Kur’an-ı Hakîm’in hazinesinden nâil olduğu hakaik ve maarifi, tahdis-i nimet maksadıyla beşere ilan eden bu allâme-i zîfünun Bedîüzzaman Hazretleri, ahlâk-ı Muhammediye (aleyhissalâtü vesselâm) ile tahalluk etmiş, nefis ve heva berzahlarından geçmiş, mekârim-i ahlâkın en mümtaz ve müstesna bir timsal-i mücessemi olarak bu asırda bulunmuş. Şimdiye kadar bütün hayatında şâyan-ı hayret bir ulüvv-ü himmet ve sekinet ve iffet ve mahviyet içinde yaşamış. Gına-yı kalbi, tevekkül ve kanaati hârikulâde; maişet ve kıyafeti pek sade ve mekârim-i ahlâkı pek fevkalâde; dünyaya zerre kadar meyil ve muhabbet etmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem öyle bir tarzda izzet-i ilmiyeyi hayatta muhafaza etmiş ki aslâ kimseye arz-ı iftikar etmemek, hayatının en mühim bir düsturu olmuştur. Dünya kendilerine teveccüh etmişse de ondan yüz çevirmiş olan Üstadımız; emr-i maaşta Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle, iffet ve nezahetini daima muhafaza eder; sadaka, zekât ve hediyeleri almaz. Yakînen biliyoruz ki Kastamonu’da bulundukları zaman, oturdukları evin icarını vermek için yorganını sattılar da yine hiçbir suretle hediye kabul etmediler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Üstadımız, tekellüf ve taazzumdan aslâ hoşlanmaz ve talebelerinin dahi tekellüf kaydından âzade olmalarını emreder. Ve buyururlar ki: “Tekellüf, şer’an ve hikmeten fenadır çünkü tekellüf sevdası, insanı hadd-i marufu tecavüze sevk eder. Mütekellif olanlar, bazen hodbinane bir tezahür ve tefahur tavrı ve muvakkat soğuk bir riyakâr vaziyeti takınmaktan kurtulmaz. Halbuki bunların ikisi de ihlası zedeler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Üstadımız, gayet mütevazidir. Tefevvuk ve temeyyüz daiyelerinden, şöhret sevdalarından ziyadesiyle sakınırlar. Kendilerine mahsus safi meşrebi, o gibi can sıkacak şeylerden âlîdir. Herkese hele ihtiyarlara ve çocuklara ve fukaralara, rıfk ve mülâyemetle uhuvvetkârane bir muamele-i hâlisanede bulunurlar. Mübarek yüzlerinde, mehabet ve beşaşetle karışık bir nur-u vakar lemean eder. Heybetle beraber âsâr-ı üns ve ülfet dahi görünür. Daima mütebessim bulunurlar. Fakat bazen tecelliyatın muktezası olarak mehabet ve celal nazarı o derece tezahür eder ki artık o zaman yanında bulunup da söz söylemek isteyen adamın, âdeta dili tutulur, ne söylemek istediği anlaşılmaz. Bu âcizler, çok defa bu hali müşahede ettik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın, az söylemek âdetidir. Fakat söylediğini veciz söyler, her halde düstur-u hikmet olarak pek manidar ve pek şümullü birer câmiü’l-kelimdirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız ne kimseyi zemmeder ve ne de yanında kimseyi gıybet ettirir. Bunlardan aslâ hoşlanmaz. Kusur ve hataları setrederler. Hem o kadar hüsn-ü zanna mâliktir ki hattâ kendisi hakkında bir nâ-seza söz tebliğ edene “Hâşâ, bu yalandır. Bu sözü söyledi dediğin zat, böyle söylemez.” buyururlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın nefisle mücahedede bir rüsuh ve ihtisası vardır ki aslâ huzuzat-ı nefsaniyelerine hizmet etmezler. Bir insana kâfi gelmeyecek kadar az yerler ve az uyurlar. Gecelerde, sabaha kadar câlib-i dikkat bir hal-i hâşiane ile ubudiyette bulunurlar. Yaz ve kış, bu âdetleri tahallüf etmez. Teheccüd ve münâcat ve evradlarını aslâ terk etmezler. Hattâ bir ramazan-ı şerifte pek şiddetli hastalıkta, altı gün bir şey yemeden savm-ı visal içinde ubudiyetteki mücahedelerini terk etmediler. Komşuları her zaman derler ki: “Biz, sizin Üstadınızın sekiz sene yaz ve kış geceleri, aynı vakitlerde sabaha kadar hazîn ve muhrik sadâsıyla münâcat seslerini dinler ve böyle fâsılasız devamlı mücahedesine hayretler içinde kalırdık.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Üstadımız, taharet ve nezafet-i şer’iyeye son derece riayet eder; her zaman abdestli olarak bulunur; aslâ mübarek vaktini boş geçirmez. Ya Risale-i Nur telifiyle veya tashihiyle meşgul veya Münâcat-ı Cevşeniyeyi kıraat ve secdegâh-ı ubudiyete kaim veya tefekkür-ü a’lâ-i İlahî bahrine müstağrak bulunurdu. Ekseriyetle, yaz zamanı şehre uzak ormanlık dağ vardı. Üstadımızla oraya giderdik. Yolda hem Risale-i Nur tashih ederler hem bu âciz talebelerinin okudukları risaleye dikkat ederler ve tashih için hatalarını söylerler veyahut eski müellefatından birisinden ders verirler, bu suretle yolda bile mübarek vaktini vazife ile geçirirlerdi. Evet, biz itiraf ediyoruz ki Üstadımızın nutkundaki letafet ve ülfetindeki halâvet o derece feyiz bahşederdi ki insan, sabahtan akşama kadar o vaziyette ders alsa yol yürüse aslâ sıkılmak ihtimali yoktu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Üstadımız, Risale-i Nur hizmetini her şeye tercih ederler ve buyururlardı ki: “Yirmi senedir Kur’an-ı Hakîm’den ve Risale-i Nur’dan başka bir kitabı ne mütalaa etmişim ve ne de yanımda bulundurmuşum, Risale-i Nur kâfi geliyor.” Evet, Feyyaz-ı Mutlak tarafından bütün hakaik-i Kur’aniye kalb-i münevverine ilham ve ilka-i küllî ile ifaza olunur da Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan başka neye muhtaç olur? Bundan şüphesi olanlar, Risale-i Nur’a dikkat etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cenab-ı Hak Üstadımıza Risale-i Nur’un telifinde öyle bir iktidar-ı bedî’ ihsan etmiştir ki bu, herkese nasib olacak hasletlerden değildir. O hârika Nur Risaleleri, her biri gurbette, hastalık içinde, dağda, bağda, kâtipsiz, tahammülü müşkül gayet ağır şerait dâhilinde, zahirî nice müşkülatlarla meydana gelmiş ve mü’minlerin imdadına yetişmiştir. Fakat Cenab-ı Hakk’a şükrolsun ki inayet-i İlahiye, hârika bir tarzda Üstadımıza fevkalâde muvaffakıyet ihsan etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu sırdandır ki Cenab-ı Hak, ona kâinatı bir kitab-ı semavî ve arzı bir sahife gibi keşif ve şuhudla bihakkalyakîn okuyacak bir iktidar vermiş; mahz-ı inayetle böyle kudsî bir esere sahip kılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, âyât-ı teşriiyeyi hâvi Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın hakaik ve maarifini ve âyât-ı kevniyeyi şâmil kitab-ı kebir-i kâinatın vezaif ve maânîsini beyan edip marifetullahın en yüksek derecatına urûca nev-i beşeri teşvik eden ve bugünkü günde, ölmeye yüz tutan kalpleri bile izn-i İlahî ile ihtizaza getirecek kadar hârika bir eser-i bedîa, bir sereyan-ı seria olan Risale-i Nur ile neşr-i hakaik eden bu vücud-u mesud ile beşeriyet iftihar etmek lâzım gelirken; çok garibdir ki ehl-i şakavet tarafından zehir verilmeye cesaret ve taş attırılmaya bile cüret ediliyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet اَشَدُّ الْبَلَاءِ عَلَى الْاَنْبِيَاءِ ثُمَّ الْاَوْلِيَاءِ sırrıyla, enbiyanın vârisi olanların türlü türlü belalara uğramaları, hikmet-i İlahiye iktizasından olmasıyla, o zümre-i mübareke gibi Üstadımız dahi nice belalara hedef olmuştur. Hattâ Kastamonu’ya ilk teşrif ettikleri zaman çocuklar, bir bedbaht şakî tarafından teşvik edilip abdest almak için çeşmeye çıktıkları vakit taş atmışlar. Fakat Üstadımız daima gördüğü eza ve cefalara ulü’l-azmane sabır ve tahammül eder. Hem safa-i sadra ve selâmet-i kalbe mâlik olduklarından, o çocuklara dahi hiddet etmeyip buyururlardı ki: “Bunlar Sure-i Yâsin’den mühim bir âyetin nüktesini keşfime sebep oldular.” diye onlara dua ederlerdi. Sonra bu çocuklar, Üstadımızın duaları bereketiyle şâyan-ı hayret bir hal kesbettiler ki Üstadımızı uzak yakın nerede görürlerse koşarak yanına gelirler, mübarek elini öperler, duasını alırlardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Üstadımızın hârika hâlâtı ve şâyan-ı hayret garaib-i ahvali, başta Risale-i Nur olarak pek çoktur. Evet, biz itiraf ediyoruz ki Üstadımız bizim hatırat-ı kalbimizi bizden ziyade okur, çok defa haberimiz olmadığı bir meseleden bizleri şiddetli telaşla ikaz ederler, bizi hayrette bırakırlar. Fakat günler geçtikten sonra aynen Üstadımızın ikaz ettiği şeyle karşılaşır, aklımız başımıza gelirdi. Üstadımızla dağa gittiğimiz zaman, daha şehre dönme zamanı gelmeden, birden Üstadımız kalkarlar, bize de emrederlerdi. Hikmetini sormak istediğimizde: “Acele gidelim, Risale-i Nur hizmeti için bizi bekliyorlar.” Hakikaten, şehre avdetimizde, mutlaka mühim bir Risale-i Nur şakirdi bizi bekliyor bulur veya birkaç defa gelip gittiğini komşular haber verirlerdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine bir gün, Mevlana Hâlid (ks) Hazretlerinin Küçük Âşık namında bir talebesinin neslinden mübarek bir hanım, yanında (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;O hanım “Âsiye”dir.&amp;lt;/ref&amp;gt;) çok senelerden beri muhafaza ettiği Mevlana Hazretlerinin cübbesini, ramazan-ı şerifte teberrüken Üstadımızın yanında kalsın diye Feyzi ile gönderir. Üstadımız hemen Emin kardeşimize yıkamak için emrederek Cenab-ı Hakk’a şükretmeye başlar. Feyzi’nin hatırına: “Bu hanım, benim ile yirmi gün için gönderdi; Üstadım neden sahip çıkıyor?” diye hayretler içinde kalır. Sonra o hanımı görür, o hanım Feyzi’ye der ki: “Üstad hediyeleri kabul etmediğinden bu suretle belki kabul eder diye öyle söylemiştim. Fakat emanet onundur, canımız dahi feda olsun.” der, o kardeşimizi hayretten kurtarır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, mübarek Üstadımızın o cübbeyi kabulü, Mevlana Hâlid’den sonra vazife-i teceddüd-ü dinin kendilerine intikaline bir alâmet telakki etmesindendir, derler. Hem de öyle olmak lâzım. Çünkü hadîs-i sahihte: اِنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰى رَاْسِ كُلِّ مِاَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دٖينَهَا buyurulmuş. Mevlana Hazretlerinin veladeti 1193, Üstadımız Hazretlerinin ise 1293’tür. Bu hadîsin tam izahı Risale-i Gavsiye’de vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız ara sıra bizlere hususan Feyzi’ye, latîfe tarzında buyururlardı ki: “Cezanız var, tokat yiyeceksiniz, hapse gireceksiniz.” diye Denizli hapsimizi bize remzen haber verip hem bizi ikaz hem kable’l-vuku bir mühim hâdiseyi keşfen beyan ediyorlardı. Hakikaten çok geçmedi, Üstadımızın dediği çıktı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine Denizli hapsi hâdisesinden evvel buyurdular ki: “Kardeşlerim, çoktandır sekiz seneden fazla bir yerde kalmamışım. Şimdi buraya geleli sekiz sene oluyor. Bu sene herhalde ya vefat edeceğim veya başka yere nakledeceğim.” diye Kastamonu’dan teşrifini haber veriyorlardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Denizli hapsi musibetinden evvel Üstadımız buyururlardı ki: “Kardeşlerim, Risale-i Nur’a birkaç cihette hücum hissediyorum, ziyade ihtiyat ediniz.” Hakikaten çok geçmedi, İstanbul’da bir ihtiyar hoca, bilmeyerek bir risalenin bir meselesine itiraz ediyor. Sonra eski fetva emini merhum Ali Rıza Efendi Hazretleri, o hocanın itirazını red ve Risale-i Nur’un hakkaniyetini tam tasdik ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir müddet sonra bir hayvan ürküp Üstadımızın bacağını incitiyor. Aylarca ızdıraplar içinde, vazife-i ubudiyetini ve Risale-i Nur’un hizmet-i kudsiyesini çok müşkülatla îfa edebildi. Sonra dağda müthiş bir zehirlenmeden mütevellid gayet ağır surette hasta iken, Denizli hapsi tevkifi meydana çıktı. Fakat o ferd-i ferîd, tahammülü pek müşkül bu dehşetli halde hem hizmet-i imaniye ve Kur’aniyedeki azm-i metinini hem ubudiyetteki vezaifi îfaya son derece gayret edip aslâ fütur getirmeden ulü’l-azmane bir sabır ile sebat ediyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine Üstadımız tevkifimizden evvel mükerreren buyururlardı ki: “Ehl-i dünya, Risale-i Nur’a ilişmesinler; ilişirlerse âfetlerin hücumuna sebep olurlar.” Hakikaten herkesçe malûmdur ki: Risale-i Nur şakirdleri tevkif edilir edilmez her tarafta âfetler, zelzeleler, hastalıklar başlardı tâ Risale-i Nur’un hakkaniyeti tasdik olunup vatana faydalı olduğu itiraf edilinceye kadar çok yerlerde, ezcümle Kastamonu’da zelzele devam etti. Hattâ Kastamonu’nun tarihî yüksek kalesi –ki bazı risalelerin medresesi hükmüne geçti– Risale-i Nur’a ve müellifi olan Üstadımıza iştiyak ve hasretinden matem tutup en sağlam, köklü taşlarını aşağı atarak Üstadımızın ihbar-ı gaybîsini maddeten tasdik etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız, tevkifimizden mukaddem buyururlardı ki: “Risale-i Nur’a müthiş bir hücum planı var fakat merak etmeyiniz. Müjde, inayet-i İlahiye imdadımıza yetişecek. Şöyle ki: Bugün okumak için Hizb-i A’zam-ı Nurî’yi açmıştım, birden karşıma وَ اصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَ سَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ âyeti çıktı. Manen “Bana bak!” dedi. Ben de baktım, gördüm ki manasının çok tabakalarından hususan mana-yı işarîsiyle ve cifrîsiyle hem hapis musibetine hem necatımıza işaret ve bize beşaret ediyor.” buyurdular. İşte Denizli mahkemesi, beraet kararı vermezden dokuz ay evvel, bilâ-tereddüt bu âyetin definesinden aldığı cevheri izhar edip hem bu âyet-i kerîmenin mühim nükte-i i’cazını keşif hem de bu kuvve-i maneviyeye muhtaç zayıf talebelerini tebşir etmekle bizleri mesrur eylemişlerdir. Bu âyetin tam izahı, Denizli Müdafaası’nda ve Lâhikası’ndadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nüsha-i nadire-i zaman olan Üstadımız, gayet şecî ve metin ve ulü’l-azmane bir cesaret-i fevkalâdeye mâlik bir lisanü’l-haktır ki hak yolunda söz söylemekten çekinmez ve levm-i lâimden korkmazlar. Bir gün “Bismillah” yazılı kabir taşlarını lağımlar üzerine konurken görürler. Orada dünyaca mühim zatlar hazır oldukları halde, kimsenin söyleyemediği gayet acı sözlerle o haksız işe ve daha başka haksız işlere de sedd-i sedid olmuşlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem memleketimizde her kim Üstadımızı rencide etmeye cesaret etmişse Risale-i Nur’a zarar getirmişse mutlaka sû-i âkıbete uğramışlardır. Bazıları dehalet edip akılları başlarına gelmiş ise de bazıları da cezalarını çekmişlerdir. Bu vak’aların bazıları, Lâhika’da yazılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Mübarek Üstadımızın evsaf-ı kemalini ve mehasin-i ahvalini bizim gibi âcizlerin bihakkın tasvir ve tarif edebilmesine imkân yoktur. Hâlık-ı Zülcelali ve’l-cemal Hazretleri, Üstadımızı bir vücud-u müstesna olarak yaratmış ve tevfik-i İlahiyesine mazhar kılmıştır. Ne saadet ona ki onun bizzat iştigal ettiği ve ehemmiyetle teşvik ve tavsiye ettiği Risale-i Nur ile hizmet-i Kur’aniye ve imaniyede buluna ve Risale-i Nur’dan dersini almış ola…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız memlekette bulundukça fâsılasız neşr-i hakaik eylemiş ve bizim saadetimiz için feyiz bahşeden mübarek nefesini sarf etmiştir. Cenab-ı Erhamü’r-Râhimîn’den bütün ruh u canımızla niyaz ederiz ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Mahşer gününde dahi bizleri اَلسَّعٖيدُ سَعٖيدٌ فٖى بَطْنِ اُمِّهٖ hadîs-i şerifine mazhar olan Üstadımız define-i ulûm ve fünun, bedîü’l-beyan allâme-i Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri ile birlikte haşretsin. Tâ ki o korkulu günde nurlu, müşfik, mübarek eliyle elimizi tutsun, huzur-u Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâma bizi götürsün, inşâallah!..”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur Şakirdlerinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Feyzi, Emin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Kastamonu_Hayatı#Kastamonu.E2.80.99da_Bed.C3.AE.C3.BCzzaman.E2.80.99a_Sekiz_Sene_Hizmet_Eden_Mehmed_Feyzi_ile_K.C4.B1ymettar_Bir_Nur_Talebesi_Olan_Emin.E2.80.99in_Bir_Mektubudur|Tarihçe-i Hayat, Kastamonu Hayatı]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur ve Tercümanı Hakkında Bir Takrizname==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her asır başında hadîsçe geleceği tebşir edilen dinin yüksek hâdimleri; emr-i dinde mübtedi değil, müttebi’dirler. Yani kendilerinden ve yeniden bir şey ihdas etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esasat ve ahkâm-ı diniyeye ve sünen-i Muhammediyeye (asm) harfiyen ittiba yoluyla dini takvim ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhar ve ona karıştırılmak istenilen ebâtîli ref’ ve iptal ve dine vaki tecavüzleri red ve imha ve evamir-i Rabbaniyeyi ikame ve ahkâm-ı İlahiyenin şerafet ve ulviyetini izhar ve ilan ederler. Ancak tavr-ı esasîyi bozmadan ve ruh-u aslîyi rencide etmeden yeni izah tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni ikna usûlleriyle ve yeni tevcihat ve tafsilat ile îfa-i vazife ederler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu memurîn-i Rabbaniye, fiiliyatlarıyla ve amelleriyle de memuriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salabet-i imaniyelerinin ve ihlaslarının âyinedarlığını bizzat îfa ederler. Mertebe-i imanlarını fiilen izhar ederler. Ve ahlâk-ı Muhammediyenin (asm) tam âmili ve mişvar-ı Ahmediyenin (asm) ve hilye-i Nebeviyenin (asm) hakiki lâbisi olduklarını gösterirler. Hülâsa: Amel ve ahlâk bakımından ve sünnet-i Nebeviyeye (asm) ittiba ve temessük cihetinden ümmet-i Muhammed’e (asm) tam bir hüsn-ü misal olurlar ve numune-i iktida teşkil ederler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunların Kitabullah’ın tefsiri ve ahkâm-ı diniyenin izahı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcihi sadedinde yazdıkları eserler, kendi tilka-yı nefislerinin ve kariha-i ulviyelerinin mahsulü değildir, kendi zekâ ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba-i vahiy olan Zat-ı Pâk-i Risalet’in (asm) manevî ilham ve telkinatıdır. Celcelutiye ve Mesnevî-i Şerif ve Fütuhu’l-Gayb ve emsali âsâr hep bu nevidendir. Bu âsâr-ı kudsiyeye o zevat-ı âlişan ancak tercüman hükmündedirler. Bu zevat-ı mukaddesenin, o âsâr-ı bergüzidenin tanziminde ve tarz-ı beyanında bir hisseleri vardır; yani bu zevat-ı kudsiye o mananın mazharı, mir’atı ve ma’kesi hükmündedirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur ve Tercümanına Gelince: Bu eser-i âlîşanda şimdiye kadar emsaline rastlanmamış bir feyz-i ulvi ve bir kemal-i nâmütenahî mevcud olduğundan ve hiçbir eserin nâil olmadığı bir şekilde meşale-i İlahiye ve şems-i hidayet ve neyyir-i saadet olan Hazret-i Kur’an’ın füyuzatına vâris olduğu meşhud olduğundan onun esası, nur-u mahz-ı Kur’an olduğu ve evliyaullahın âsârından ziyade feyz-i envar-ı Muhammedîyi (asm) hâmil bulunduğu ve Zat-ı Pâk-i Risalet’in ondaki hisse ve alâkası ve tasarruf-u kudsîsi evliyaullahın âsârından ziyade olduğu ve onun mazharı ve tercümanı olan manevî zatın mazhariyeti ve kemalâtı ise o nisbette âlî ve emsalsiz olduğu güneş gibi aşikâr bir hakikattir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, o zat daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhirîne ve ledünniyat ve hakaik-i eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlahiyeye vâris kılınmıştır ki şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nâil olmamıştır. Bu hârika-i ilmiyenin eşi aslâ mesbuk değildir. Hiç şüphe edilemez ki Tercüman-ı Nur, bu haliyle baştan başa iffet-i mücesseme ve şecaat-i hârika ve istiğna-yı mutlak teşkil eden hârikulâde metanet-i ahlâkiyesi ile bizzat bir mu’cize-i fıtrattır ve tecessüm etmiş bir inayettir ve bir mevhibe-i mutlakadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O zat-ı zîhavârık daha hadd-i büluğa ermeden bir allâme-i bîadîl halinde bütün cihan-ı ilme meydan okumuş, münazara ettiği erbab-ı ulûmu ilzam ve iskât etmiş, her nerede olursa olsun vaki olan bütün suallere mutlak bir isabetle ve aslâ tereddüt etmeden cevap vermiş, on dört yaşından itibaren üstadlık pâyesini taşımış ve mütemadiyen etrafına feyz-i ilim ve nur-u hikmet saçmış, izahlarındaki incelik ve derinlik ve beyanlarındaki ulviyet ve metanet ve tevcihlerindeki derin feraset ve basîret ve nur-u hikmet, erbab-ı irfanı şaşırtmış ve hakkıyla “Bedîüzzaman” unvan-ı celilini bahşettirmiştir. Mezaya-yı âliye ve fezail-i ilmiyesiyle de din-i Muhammedînin (asm) neşrinde ve ispatında bir kemal-i tam halinde rû-nüma olmuş olan böyle bir zat elbette Seyyidü’l-enbiya Hazretlerinin (asm) en yüksek iltifatına mazhar ve en âlî himaye ve himmetine nâildir. Ve şüphesiz o Nebiyy-i Akdes’in (asm) emir ve fermanıyla yürüyen ve tasarrufuyla hareket eden ve onun envar ve hakaikine vâris ve ma’kes olan bir zat-ı kerîmü’s-sıfâttır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Envar-ı Muhammediyeyi (asm) ve maarif-i Ahmediyeyi (asm) ve füyuzat-ı şem’-i İlahîyi en müşa’şa bir şekilde parlatması ve Kur’anî ve hadîsî olan işarat-ı riyaziyenin kendisinde müntehî olması ve hitabat-ı Nebeviyeyi (asm) ifade eden âyât-ı celilenin riyazî beyanlarının kendi üzerinde toplanması delâletleriyle, o zat hizmet-i imaniye noktasında risaletin bir mir’at-ı mücellası ve şecere-i risaletin bir son meyve-i münevveri ve lisan-ı risaletin irsiyet noktasında son dehan-ı hakikati ve şem’-i İlahînin hizmet-i imaniye cihetinde bir son hâmil-i zîsaadeti olduğuna şüphe yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Medrese-i Yusufiyenin El-Hüccetü’z-Zehra ve Zühretü’n-Nur olan tek dersini dinleyen Nur şakirdleri namına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ahmed Feyzi, Ahmed Nazif, Salahaddin, Zübeyr, Ceylan, Sungur, Tabancalı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Benim hissemi haddimden yüz derece ziyade vermeleriyle beraber, bu imza sahiplerinin hatırlarını kırmaya cesaret edemedim. Sükût ederek o medhi Risale-i Nur şakirdlerinin şahs-ı manevîsi namına kabul ettim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:15._Şuâ#Risale-i_Nur_Nedir_ve_Hakikatler_Muvacehesinde_Risale-i_Nur_ve_Terc.C3.BCman.C4.B1_Ne_Mahiyettedirler_Diye_Bir_Takriznamedir|Şualar, 15. Şua]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bir Önceki Asrın Müceddidi Mevlana Halid-i Bağdadi (ks) ve Bediüzzaman (ra)==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mukaddime: Malûm olsun ki: “Zübdetü’r-Resail Umdetü’l-Vesail” namında kutbü’l-ârifîn Ziyaeddin Mevlana Şeyh Hâlid kuddise sırruhunun mektubat ve resail-i şerifelerinden muktebes nasayih-i kudsiyenin tercümesine dair bir risaleyi on üç sene mukaddem, Bursa’da Hoca Hasan Efendi’den almıştım. Nasılsa mütalaasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde kitaplarımın içerisinde bir şey ararken elime geçti. Dedim: “Bu Hazret-i Mevlana Hâlid, Üstadımın hemşehrisidir. Hem İmam-ı Rabbanî’den sonra tarîk-i Nakşînin en mühim kahramanıdır. Hem tarîk-i Hâlidiye-i Nakşiyenin pîridir.” Risaleyi mütalaa ederken Hazret-i Mevlana’nın tercüme-i halinde şu fıkrayı gördüm:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den İmam-ı Hâkim Müstedrek’inde ve Ebu Davud Kitab-ı Sünen’inde, Beyhakî Şuab-ı İman’da tahric buyurdukları:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰى رَاْسِ كُلِّ مِاَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دٖينَهَا&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
yani “Her yüz senede Cenab-ı Hak bir müceddid-i din gönderiyor.” hadîs-i şerifine mazhar ve mâsadak ve muzhir-i tam olan Mevlana eş-şehîr kutbü’l-ârifîn, gavsü’l-vâsılîn, vâris-i Muhammedî, kâmilü’t-tarîkatü’l-aliyyeti ve’l-müceddidiyeti Hâlid-i Zülcenaheyn kuddise sırruhu ilh.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra tarihçe-i hayatında gördüm ki tevellüdü 1193 tarihindedir. Sonra gördüm ki 1224 tarihinde saltanat-ı Hint’in payitahtı olan Cihanabad’a dâhil olmuş. Tarîk-ı Nakşî silsilesine girip müceddidiyete başlamış. Sonra 1238’de, ehl-i siyasetin nazar-ı dikkatini celbedip vatanını terk ederek diyar-ı Şam’a hicretle gitmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem içinde gördüm ki Hazret-i Mevlana’nın (ks) nesli, Hazret-i Osman bin Affan radıyallahu anha mensuptur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra gördüm ki tercüme-i halinde istidad-ı fıtrî ve kabiliyet-i hârika ile sinni yirmiye bâliğ olmadan evvel a’lem-i ulema-i asr ve allâme-i vakit olmuş. Süleymaniye kasabasında tedris-i ulûm ile iştigal eylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra Üstadımın tarihçe-i hayatını düşündüm. Baktım, dört mühim noktada tevafuk ediyorlar:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Hazret-i Mevlana 1193’te dünyaya gelmiş. Üstadım ise Arabî 1293’te, tam Mevlana Hâlid’in yüz senesi hitam bulduktan sonra dünyaya gelmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Hazret-i Mevlana’nın (ks) tecdid-i din mücahedesine başlangıcı ve mukaddimesi, Hindistan’ın payitahtına 1224’te girmiş. Üstad ise aynen yüz sene sonra, 1324’te Osmanlı saltanatının payitahtına girmiş, mücahede-i maneviyesine hazırlanmış.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Ehl-i siyaset, Hazret-i Mevlana’nın fevkalâde şöhretinden tevehhüm ederek diyar-ı Şam’a naklettirilmesi 1238’de vaki olmuştur. Üstad ise aynen yüz sene sonra 1338’de Ankara’ya gidip onlarla uyuşamayıp; onları reddederek, küserek tekrar Van’a gidip bir dağda inziva ederken 1338 senesini müteakip, Şeyh Said Hâdisesi’nin vukuu münasebetiyle ehl-i siyasetin vehmine dokunmuş, ondan korkarak Burdur ve Isparta, Kastamonu, Afyon vilayetlerinde sekizer sene, yirmi beş sene ikamet ettirilmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: Hazret-i Mevlana, yaşı yirmiye bâliğ olmadan evvel allâme-i zaman hükmünde, fuhûl-ü ulemanın üstünde görünmüş, ders okutmuş. Üstad ise tarihçe-i hayatını görenlere ve bilenlere malûmdur ki on dört yaşında icazet alıp a’lem-i ulema-i zamana karşı muarazaya girişmiş, on dört yaşında iken, icazet almaya yakın talebeleri tedris etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Hazret-i Mevlana, neslen Osmanlı olduğu ve sünnet-i seniyeye bütün kuvvetiyle çalıştığı gibi Üstadım Kur’an-ı Hakîm’e hizmet noktasında, meşreben Hazret-i Osman-ı Zinnureyn’in arkasında gidip Hazret-i Mevlana (ks) gibi Risale-i Nur eczalarıyla –bütün kuvvetiyle– sünnet-i seniyenin ihyasına çalıştı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu dört noktadaki tevafukat, tam yüz sene fâsıla ile Risale-i Nur’un takviye-i din hususundaki tesiratı; Hazret-i Mevlana’nın (ks) tarîk-ı Nakşiye vasıtasıyla hizmeti gibi azîm görünüyor. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Hazret-i Mevlana (ks) milyonlar etbalarının ittifakıyla müceddiddir ve baştaki hadîs-i şerifin bir mâsadakıdır. Ve madem tam yüz sene sonra, dört mühim cihetle tevafukla beraber Risale-i Nur aynı vazifeyi görüyor. Demek, nass-ı hadîs ile Risale-i Nur eczaları tecdid ve takviye-i din vazifesini görüyorlar.&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadım kendine ait medh ü senayı kabul etmiyor. Fakat Risale-i Nur Kur’an’a ait olup medh ü sena Kur’an’ın esrarına aittir. Yalnız Üstadımla Hazret-i Mevlana’nın birkaç farkı var:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Hazret-i Mevlana, zülcenaheyndir. Yani hem Kādirî hem Nakşî tarîkat sahibi iken, Nakşîlik tarîkatı onda daha galiptir. Üstadım bilakis Kādirî meşrebi ve Şazelî mesleği onda daha ziyade hükmediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben Üstadımdan işittim ki: Hazret-i Mevlana (ks) Hindistan’dan tarîk-ı Nakşîyi getirdiği vakit, Bağdat dairesi Şah-ı Geylanî’nin (ks) ba’de’l-memat, hayatta olduğu gibi tasarrufunda idi. Hazret-i Mevlana’nın (ks) manen tasarrufu cây-ı kabul göremedi. Şah-ı Nakşibend’le (ks) İmam-ı Rabbanî’nin (ks) ruhaniyetleri Bağdat’a gelip Şah-ı Geylanî’nin ziyaretine giderek rica etmişler ki: “Mevlana Hâlid (ks) senin evladındır, kabul et!” Şah-ı Geylanî (ks), onların iltimasını kabul ederek Mevlana Hâlid’i kabul etmiş. Ondan sonra birden Mevlana Hâlid (ks) parlamış. Bu vakıa, ehl-i keşifçe vaki ve meşhud olmuştur. O hâdise-i ruhaniyeyi, o zaman ehl-i velayetin bir kısmı müşahede etmiş, bazı da rüya ile görmüşler. (Üstadımın sözü burada tamam oldu.)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci fark şudur ki: Üstadım kendi şahsiyetini merciiyetten azlediyor. Yalnız Risale-i Nur’u merci gösteriyor. Hazret-i Mevlana’nın (ks) şahsiyeti ise kutbü’l-irşad, merciü’l-has ve’l-âmm olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü fark: Hazret-i Mevlana (ks) zü’l-ecnihadır. Fakat zamanın muktezasıyla sünnet-i seniyeye çok kuvvet vermekle beraber –ilm-i tarîkatı esas tutmak cihetiyle– tarîkatı daha ziyade tutmuş, o noktada sarf-ı himmet etmiş. Üstadım ise şu dehşetli zamanın muktezasıyla, ilm-i hakikati ve hakaik-i imaniye cihetini iltizam ederek, tarîkata üçüncü derecede bakmışlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Baştaki hadîs-i şerifin “Her yüz sene başında dini tecdid edecek bir müceddid gönderiyor.” vaad-i İlahîsine binaen Hazret-i Mevlana Hâlid, ekser ehl-i hakikatçe bin iki yüz senesinin yani on ikinci asrın müceddididir. Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk ederek Risale-i Nur eczaları aynı vazifeyi görmüştür. Kanaat verir ki –nass-ı hadîsle– Risale-i Nur tecdid-i din hususunda bir müceddid hükmündedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Benim Üstadım daima diyor ki: “Ben bir neferim fakat müşir hizmetini görüyorum. Yani kıymet bende değil. Belki Kur’an-ı Hakîm’in feyzinden tereşşuh eden Risale-i Nur eczaları, bir müşiriyet-i maneviye hizmetini görüyor.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımı kızdırmamak için şahsını sena etmiyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şamlı Hâfız Tevfik&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Parlak_Fıkralar_ve_Güzel_Mektuplar-1#.C5.9Eaml.C4.B1_H.C3.A2f.C4.B1z_Tevfik.E2.80.99in_F.C4.B1kras.C4.B1|Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-1]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Tarihçe-i Hayat 6.jpg|Üstad Bedîüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Barla’ya ilk geldikleri zaman çekilmiş resmi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman&#039;ın Nüfus Kütüğü - 1.jpg|Bediüzzaman&#039;ın Nüfus Kütüğü - 1]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman&#039;ın Nüfus Kütüğü - 2.jpg|Bediüzzaman&#039;ın Nüfus Kütüğü - 2]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman&#039;ın Nüfus Kütüğü - 3.jpg|Bediüzzaman&#039;ın Nüfus Kütüğü - 3]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
MALİYE NEZARETİ, EVRAK-I NAKDİ VE LEVAZIM MÜDÜRÜYETİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ŞURA-YI DEVLETİN GAYR-I DEVAİRDEN MESALİH-İ ŞAHSİYEYE DAİR VERİLEN MAZBATAYA MAHSUS VARAKADIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kıymeti Beş Kuruştur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
DEVLET-İ ALİYE-İ OSMANİYE TEZKERESİDİR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İsim ve şöhreti: Bediüzzaman Said Efendi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pederi ismiyle mahall-i ikameti: Müteveffa Mirza Efendi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Validesi ismi: Müteveffiye Nuriye Hanım&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tarih ve mahall-i veladeti: 1295 ve 1293. Hizan Kazası, Nurs Karyesi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Milleti: Müslim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
San’at ve sıfat ve intihab selahiyeti: Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye azasından.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteehhil ve zevcesi olup olmadığı: Mücerred.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Derecat ve sınıf-ı asliyesi: –&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EŞKALİ, SİCİL-İ NÜFUSA KAYID OLUNAN MAHALLLİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Boy: Orta.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Göz:  Ela.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sima: Buğday.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Alamet-i farika-i sabite: Tam&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
*[[Risale-i Nur]]&lt;br /&gt;
*[[Eski Said Dönemi Eserleri]]&lt;br /&gt;
*[[Said Nursi&#039;nin Kabri]]&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman&#039;ın Telif Ettiği Eserler Listesi]]&lt;br /&gt;
*[[Eski, Yeni ve Üçüncü Said]]&lt;br /&gt;
*[[Said Nursi&#039;nin Seyyidliği]]&lt;br /&gt;
*[[Risale-i Nur&#039;a ve Bediüzzaman&#039;a Manevi İşaretler]]&lt;br /&gt;
*[[Risale-i Nur&#039;un ve Bediüzzaman&#039;ın Manevi Makamı]]&lt;br /&gt;
*[[Mahkeme ve Hapisler]]&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman&#039;ın Gittiği Şehirler, Kaldığı Yerler ve Ziyaretgahlar]]&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman&#039;ın Vasiyetleri]]&lt;br /&gt;
*[[Mehdi]]&lt;br /&gt;
*[[Müceddid]]&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman&#039;ın İsimleri]]&lt;br /&gt;
*[[Said Nursi&#039;nin Ailesi]]&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman-ı Hemedani]]: Üstün kabiliyet ve zekâsından dolayı hayattayken “Bedîüzzaman” lakabı verilmiş Arap şair ve katip.&lt;br /&gt;
*[[Mirza Bediüzzaman]]: İmam-ı Rabbani&#039;nin Mektubat isimli kitabında kendisine hitaben 2 mektup yazdığı bir zat.&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman&#039;ın Esareti]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Urfa&amp;diff=60984</id>
		<title>Urfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Urfa&amp;diff=60984"/>
		<updated>2026-02-20T15:09:51Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;Urfa, Şanlıurfa&#039;nın eski adıdır. Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde bir ili ve en kalabalık dokuzuncu şehridir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Doğuda Mardin, batıda Gaziantep, kuzeyde Adıyaman, kuzeydoğuda Diyarbakır illeri ve güneyde Suriye ile sınırı vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ortalama yükseltisi 518 metre olan Şanlıurfa, 19.451 km2&#039;lik yüz ölçümü ile Türkiye&#039;nin en büyük yedinci ilidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1919 yılında, önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler tarafından işgalden kurtarılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı, TBMM tarafından 6 Aralık 1984 tarihinde kabul edilen kanunla Urfa ilinin adı Şanlıurfa olarak değiştirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2016 yılında ise Şanlıurfa halkının Türk Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
***&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır.&lt;br /&gt;
Biri 1911 târihi başlarında Şam&#039;a giderken uğrayıp, Urfa Yusuf Paşa Camii’nde 1,5 saatlik bir konferans vermiştir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın yazdığı risale-i nur külliyatında Urfa bahsi geçen metinler:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ben çok zaman evvel bekliyordum ki Urfa tarafından Nurlar’a karşı kuvvetli eller sahip çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun, hem Arabistan’ın, hem Şark’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükürler ediyorum ki: O havalinin dindarları ve hamiyetkârları sahip çıkmağa başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahahsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar istedikleri halde ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum, Urfa medrese-i Nuriyesine veriyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim. Orada inşâallah Kur’ân’a ve îmana tam hizmet edecek. Orayı Isparta’daki Medreset-üz-Zehra ve Mısır’daki Câmi-ül-Ezher’in küçük bir nûmunesi haline getirmeğe vesile olmağa ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiye’nin bir nûmunesini yapmağa yol açmalarını rahmet-i İlâhiyyeden ümid ediyoruz. Hem mâdem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halîlullah’ın (as) bir menzilidir. İnşâallah bu meslek-i hıllet-i İbrahimiyye orada parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki; bu dehşetli, semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum. Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah duâ ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana duâ etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman’ın lisânında “Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir.” &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ayrıca “Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir Medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz.” 2 der&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Kategori:Yer]]&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Urfa&amp;diff=60983</id>
		<title>Urfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Urfa&amp;diff=60983"/>
		<updated>2026-02-20T15:08:55Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;Şanlıurfa, eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa, Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde bir ili ve en kalabalık dokuzuncu şehridir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Doğuda Mardin, batıda Gaziantep, kuzeyde Adıyaman, kuzeydoğuda Diyarbakır illeri ve güneyde Suriye ile sınırı vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ortalama yükseltisi 518 metre olan Şanlıurfa, 19.451 km2&#039;lik yüz ölçümü ile Türkiye&#039;nin en büyük yedinci ilidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1919 yılında, önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler tarafından işgalden kurtarılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı, TBMM tarafından 6 Aralık 1984 tarihinde kabul edilen kanunla Urfa ilinin adı Şanlıurfa olarak değiştirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2016 yılında ise Şanlıurfa halkının Türk Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
***&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır.&lt;br /&gt;
Biri 1911 târihi başlarında Şam&#039;a giderken uğrayıp, Urfa Yusuf Paşa Camii’nde 1,5 saatlik bir konferans vermiştir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın yazdığı risale-i nur külliyatında Urfa bahsi geçen metinler:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ben çok zaman evvel bekliyordum ki Urfa tarafından Nurlar’a karşı kuvvetli eller sahip çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun, hem Arabistan’ın, hem Şark’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükürler ediyorum ki: O havalinin dindarları ve hamiyetkârları sahip çıkmağa başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahahsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar istedikleri halde ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum, Urfa medrese-i Nuriyesine veriyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim. Orada inşâallah Kur’ân’a ve îmana tam hizmet edecek. Orayı Isparta’daki Medreset-üz-Zehra ve Mısır’daki Câmi-ül-Ezher’in küçük bir nûmunesi haline getirmeğe vesile olmağa ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiye’nin bir nûmunesini yapmağa yol açmalarını rahmet-i İlâhiyyeden ümid ediyoruz. Hem mâdem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halîlullah’ın (as) bir menzilidir. İnşâallah bu meslek-i hıllet-i İbrahimiyye orada parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki; bu dehşetli, semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum. Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah duâ ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana duâ etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman’ın lisânında “Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir.” &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ayrıca “Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir Medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz.” 2 der&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Kategori:Yer]]&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Urfa&amp;diff=60982</id>
		<title>Urfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Urfa&amp;diff=60982"/>
		<updated>2026-02-20T15:08:43Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;Urfa&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şanlıurfa, eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa, Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde bir ili ve en kalabalık dokuzuncu şehridir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Doğuda Mardin, batıda Gaziantep, kuzeyde Adıyaman, kuzeydoğuda Diyarbakır illeri ve güneyde Suriye ile sınırı vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ortalama yükseltisi 518 metre olan Şanlıurfa, 19.451 km2&#039;lik yüz ölçümü ile Türkiye&#039;nin en büyük yedinci ilidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1919 yılında, önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler tarafından işgalden kurtarılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı, TBMM tarafından 6 Aralık 1984 tarihinde kabul edilen kanunla Urfa ilinin adı Şanlıurfa olarak değiştirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2016 yılında ise Şanlıurfa halkının Türk Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
***&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır.&lt;br /&gt;
Biri 1911 târihi başlarında Şam&#039;a giderken uğrayıp, Urfa Yusuf Paşa Camii’nde 1,5 saatlik bir konferans vermiştir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın yazdığı risale-i nur külliyatında Urfa bahsi geçen metinler:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ben çok zaman evvel bekliyordum ki Urfa tarafından Nurlar’a karşı kuvvetli eller sahip çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun, hem Arabistan’ın, hem Şark’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükürler ediyorum ki: O havalinin dindarları ve hamiyetkârları sahip çıkmağa başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahahsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar istedikleri halde ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum, Urfa medrese-i Nuriyesine veriyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim. Orada inşâallah Kur’ân’a ve îmana tam hizmet edecek. Orayı Isparta’daki Medreset-üz-Zehra ve Mısır’daki Câmi-ül-Ezher’in küçük bir nûmunesi haline getirmeğe vesile olmağa ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiye’nin bir nûmunesini yapmağa yol açmalarını rahmet-i İlâhiyyeden ümid ediyoruz. Hem mâdem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halîlullah’ın (as) bir menzilidir. İnşâallah bu meslek-i hıllet-i İbrahimiyye orada parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki; bu dehşetli, semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum. Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah duâ ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana duâ etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman’ın lisânında “Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir.” &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ayrıca “Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir Medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz.” 2 der&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Kategori:Yer]]&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60981</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60981"/>
		<updated>2026-02-20T15:08:07Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;Şanlıurfa, eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa, Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde bir ili ve en kalabalık dokuzuncu şehridir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Doğuda Mardin, batıda Gaziantep, kuzeyde Adıyaman, kuzeydoğuda Diyarbakır illeri ve güneyde Suriye ile sınırı vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ortalama yükseltisi 518 metre olan Şanlıurfa, 19.451 km2&#039;lik yüz ölçümü ile Türkiye&#039;nin en büyük yedinci ilidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1919 yılında, önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler tarafından işgalden kurtarılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı, TBMM tarafından 6 Aralık 1984 tarihinde kabul edilen kanunla Urfa ilinin adı Şanlıurfa olarak değiştirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2016 yılında ise Şanlıurfa halkının Türk Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
***&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır.&lt;br /&gt;
Biri 1911 târihi başlarında Şam&#039;a giderken uğrayıp, Urfa Yusuf Paşa Camii’nde 1,5 saatlik bir konferans vermiştir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın yazdığı risale-i nur külliyatında Urfa bahsi geçen metinler:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ben çok zaman evvel bekliyordum ki Urfa tarafından Nurlar’a karşı kuvvetli eller sahip çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun, hem Arabistan’ın, hem Şark’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükürler ediyorum ki: O havalinin dindarları ve hamiyetkârları sahip çıkmağa başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahahsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar istedikleri halde ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum, Urfa medrese-i Nuriyesine veriyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim. Orada inşâallah Kur’ân’a ve îmana tam hizmet edecek. Orayı Isparta’daki Medreset-üz-Zehra ve Mısır’daki Câmi-ül-Ezher’in küçük bir nûmunesi haline getirmeğe vesile olmağa ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiye’nin bir nûmunesini yapmağa yol açmalarını rahmet-i İlâhiyyeden ümid ediyoruz. Hem mâdem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halîlullah’ın (as) bir menzilidir. İnşâallah bu meslek-i hıllet-i İbrahimiyye orada parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki; bu dehşetli, semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum. Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah duâ ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana duâ etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman’ın lisânında “Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir.” &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ayrıca “Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir Medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz.” 2 der&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Kategori:Yer]]&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Urfa&amp;diff=60980</id>
		<title>Urfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Urfa&amp;diff=60980"/>
		<updated>2026-02-20T15:07:35Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şanlıurfa, eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa, Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde bir ili ve en kalabalık dokuzuncu şehridir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Doğuda Mardin, batıda Gaziantep, kuzeyde Adıyaman, kuzeydoğuda Diyarbakır illeri ve güneyde Suriye ile sınırı vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ortalama yükseltisi 518 metre olan Şanlıurfa, 19.451 km2&#039;lik yüz ölçümü ile Türkiye&#039;nin en büyük yedinci ilidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1919 yılında, önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler tarafından işgalden kurtarılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı, TBMM tarafından 6 Aralık 1984 tarihinde kabul edilen kanunla Urfa ilinin adı Şanlıurfa olarak değiştirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2016 yılında ise Şanlıurfa halkının Türk Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
***&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır.&lt;br /&gt;
Biri 1911 târihi başlarında Şam&#039;a giderken uğrayıp, Urfa Yusuf Paşa Camii’nde 1,5 saatlik bir konferans vermiştir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın yazdığı risale-i nur külliyatında Urfa bahsi geçen metinler:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ben çok zaman evvel bekliyordum ki Urfa tarafından Nurlar’a karşı kuvvetli eller sahip çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun, hem Arabistan’ın, hem Şark’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükürler ediyorum ki: O havalinin dindarları ve hamiyetkârları sahip çıkmağa başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahahsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar istedikleri halde ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum, Urfa medrese-i Nuriyesine veriyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim. Orada inşâallah Kur’ân’a ve îmana tam hizmet edecek. Orayı Isparta’daki Medreset-üz-Zehra ve Mısır’daki Câmi-ül-Ezher’in küçük bir nûmunesi haline getirmeğe vesile olmağa ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiye’nin bir nûmunesini yapmağa yol açmalarını rahmet-i İlâhiyyeden ümid ediyoruz. Hem mâdem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halîlullah’ın (as) bir menzilidir. İnşâallah bu meslek-i hıllet-i İbrahimiyye orada parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki; bu dehşetli, semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum. Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah duâ ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana duâ etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman’ın lisânında “Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir.” &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ayrıca “Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir Medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz.” 2 der&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Urfa&amp;diff=60979</id>
		<title>Urfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Urfa&amp;diff=60979"/>
		<updated>2026-02-20T15:05:46Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &amp;quot;Şanlıurfa, eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa, Türkiye&amp;#039;nin Güneydoğu bölgesinde bir ili ve en kalabalık dokuzuncu şehridir.  Doğuda Mardin, batıda Gaziantep, kuzeyde Adıyaman, kuzeydoğuda Diyarbakır illeri ve güneyde Suriye ile sınırı vardır.  Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&amp;#039;dır.  Ortalama yükseltisi 518 metre olan Şanlıurfa, 19.451 km2&amp;#039;lik yüz ölçümü ile Tü...&amp;quot; içeriğiyle yeni sayfa oluşturdu&lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;Şanlıurfa, eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa, Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde bir ili ve en kalabalık dokuzuncu şehridir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Doğuda Mardin, batıda Gaziantep, kuzeyde Adıyaman, kuzeydoğuda Diyarbakır illeri ve güneyde Suriye ile sınırı vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ortalama yükseltisi 518 metre olan Şanlıurfa, 19.451 km2&#039;lik yüz ölçümü ile Türkiye&#039;nin en büyük yedinci ilidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1919 yılında, önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler tarafından işgalden kurtarılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı, TBMM tarafından 6 Aralık 1984 tarihinde kabul edilen kanunla Urfa ilinin adı Şanlıurfa olarak değiştirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2016 yılında ise Şanlıurfa halkının Türk Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
***&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır.&lt;br /&gt;
Biri 1911 târihi başlarında Şam&#039;a giderken uğrayıp, Urfa Yusuf Paşa Camii’nde 1,5 saatlik bir konferans vermiştir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın yazdığı risale-i nur külliyatında Urfa bahsi geçen metinler:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ben çok zaman evvel bekliyordum ki Urfa tarafından Nurlar’a karşı kuvvetli eller sahip çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun, hem Arabistan’ın, hem Şark’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükürler ediyorum ki: O havalinin dindarları ve hamiyetkârları sahip çıkmağa başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahahsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar istedikleri halde ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum, Urfa medrese-i Nuriyesine veriyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim. Orada inşâallah Kur’ân’a ve îmana tam hizmet edecek. Orayı Isparta’daki Medreset-üz-Zehra ve Mısır’daki Câmi-ül-Ezher’in küçük bir nûmunesi haline getirmeğe vesile olmağa ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiye’nin bir nûmunesini yapmağa yol açmalarını rahmet-i İlâhiyyeden ümid ediyoruz. Hem mâdem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halîlullah’ın (as) bir menzilidir. İnşâallah bu meslek-i hıllet-i İbrahimiyye orada parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki; bu dehşetli, semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum. Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah duâ ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana duâ etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman’ın lisânında “Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir.” &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ayrıca “Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir Medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz.” 2 der&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60978</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60978"/>
		<updated>2026-02-20T15:03:48Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;Şanlıurfa, eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa, Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde bir ili ve en kalabalık dokuzuncu şehridir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Doğuda Mardin, batıda Gaziantep, kuzeyde Adıyaman, kuzeydoğuda Diyarbakır illeri ve güneyde Suriye ile sınırı vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa&#039;dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ortalama yükseltisi 518 metre olan Şanlıurfa, 19.451 km2&#039;lik yüz ölçümü ile Türkiye&#039;nin en büyük yedinci ilidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1919 yılında, önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920&#039;de Urfalı milisler tarafından işgalden kurtarılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı, TBMM tarafından 6 Aralık 1984 tarihinde kabul edilen kanunla Urfa ilinin adı Şanlıurfa olarak değiştirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2016 yılında ise Şanlıurfa halkının Türk Kurtuluş Savaşı&#039;nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
***&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır.&lt;br /&gt;
Biri 1911 târihi başlarında Şam&#039;a giderken uğrayıp, Urfa Yusuf Paşa Camii’nde 1,5 saatlik bir konferans vermiştir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın yazdığı risale-i nur külliyatında Urfa bahsi geçen metinler:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ben çok zaman evvel bekliyordum ki Urfa tarafından Nurlar’a karşı kuvvetli eller sahip çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun, hem Arabistan’ın, hem Şark’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükürler ediyorum ki: O havalinin dindarları ve hamiyetkârları sahip çıkmağa başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahahsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar istedikleri halde ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum, Urfa medrese-i Nuriyesine veriyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim. Orada inşâallah Kur’ân’a ve îmana tam hizmet edecek. Orayı Isparta’daki Medreset-üz-Zehra ve Mısır’daki Câmi-ül-Ezher’in küçük bir nûmunesi haline getirmeğe vesile olmağa ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiye’nin bir nûmunesini yapmağa yol açmalarını rahmet-i İlâhiyyeden ümid ediyoruz. Hem mâdem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halîlullah’ın (as) bir menzilidir. İnşâallah bu meslek-i hıllet-i İbrahimiyye orada parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki; bu dehşetli, semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum. Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah duâ ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana duâ etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman’ın lisânında “Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir.” &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ayrıca “Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir Medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz.” 2 der&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Bedi%C3%BCzzaman_Said_Nursi&amp;diff=60973</id>
		<title>Bediüzzaman Said Nursi</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Bedi%C3%BCzzaman_Said_Nursi&amp;diff=60973"/>
		<updated>2026-02-20T11:23:14Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Kabri [[Şanlıurfa]] Dergah Camii Mezarlığında Olanlar]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Darü&#039;l Hikmeti&#039;l İslamiye Azaları]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şahıs]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Kabri Isparta&#039;da Olanlar]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Müceddid]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Said Nursi]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Denizli Hapsi]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Afyon Hapsi]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Eskişehir Hapsi]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Hiç Evlenmemiş Kişiler]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Said ve Nur ile ilgili diğer maddeler için [[Said (Tavzih)]] ve [[Nur (Tavzih)]] sayfalarına gidin&#039;&#039;&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi (Fatih).jpeg|left|thumb|300px|Üstad Bedîüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Fatih Camiinde çekilmiş resmi]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman Said Nursi&#039;&#039;&#039; (ra) her asır başında hadîsçe geleceği tebşir edilen dinin yüksek hâdimlerinden (müceddidlerden) olup Kur&#039;an&#039;dan başka bir kitaba müracaat etmeden telif ettiği imanî bir tefsir olan Risale-i Nur ile hadiste ahir zaman tabir edilen dönemde imana ve Kur&#039;an&#039;a fedakarane hizmet edip milyonlarca talebe yetiştirip milyonların imanının kurtulmasına hizmet etmiş, bu uğurda defalarca mahkemelere verilmiş ve hapis yatmış, 3 aylık tahsil dışında bir ders almadan on dört yaşından itibaren üstadlık pâyesini taşımış ve kendisine Bediüzzaman unvanı verilmiş, bütün cihan-ı ilme meydan okuyup münazara ettiği erbab-ı ulûmu ilzam ve iskât etmiş ve her nerede olursa olsun vaki olan bütün suallere mutlak bir isabetle ve aslâ tereddüt etmeden cevap vermiş, sünnet-i seniyyeyi ve ahlak-ı İslamiyeyi hayatıyla bilfiil temsil etmiş büyük bir İslam alimi ve mücahididir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Şahsi Bilgiler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Diğer İsimleri:&#039;&#039;&#039;  Bediüzzaman, Molla Said-i Meşhur, Üstad, Said-i Kürdi, Mirzazade, Ebu La Şey, Seyda, Said Okur (Resmi kayıtlardaki adı) (Ayrıca bkz. [[Bediüzzaman&#039;ın İsimleri]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Doğum Yeri ve Tarihi:&#039;&#039;&#039; Bitlis, Hizan, İsparit, Nurs köyü, 1295 (Hicri), 1293 (Rumi), 1878 (5 Ocak - 12 Mart arası bir tarih) (Miladi)&amp;lt;ref name=&#039;d&#039;&amp;gt;https://www.risalehaber.com/bediuzzaman-hazretlerinin-dogum-tarihi-22943yy.htm&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Annesi:&#039;&#039;&#039; [[Nuriye (Bediüzzaman&#039;ın Annesi)|Nuriye]] &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Babası:&#039;&#039;&#039; [[Mirza]] &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kardeşleri:&#039;&#039;&#039; (Büyükten küçüğe) [[Said Nursi&#039;nin Ailesi#Bediüzzaman&#039;ın Kardeşleri|Durriyye]], [[Hanım (Bediüzzaman&#039;ın Kardeşi)|Hânım]], [[Molla Abdullah|Abdullah]], Said, [[Mehmed Okur|Mehmed (Muhammed)]], [[Abdülmecid Ünlükul|Abdülmecid]] ve [[Said Nursi&#039;nin Ailesi#Bediüzzaman&#039;ın Kardeşleri|Mercan]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Vefat Yeri ve Tarihi:&#039;&#039;&#039; [[Şanlıurfa]], 23 Mart 1960 Çarşamba (Hicri 25 Ramazan 1379)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kabrinin Yeri:&#039;&#039;&#039; Isparta civarında, vasiyetine uygun olarak çok az sayıda talebesinin bildiği bir yerdedir. [[Said Nursi&#039;nin Kabri]] maddesine bakın&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[https://goo.gl/maps/AmDkLxBAwTqsVvrs8]: Bugünkü bilinmeyen yerine taşınmadan önce 9 sene gömülü olduğu yerin konumu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Eserleri==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
130 parçadan oluşan Risale-i Nur ve başta Eski Said döneminde telif ettikleri olmak üzere diğer eserler (ayrıntılı liste için [[Bediüzzaman&#039;ın Telif Ettiği Eserler Listesi]] sayfasına bakın)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bediüzzaman Said Nursi&#039;nin Kronolojik Hayatı==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{| class=&amp;quot;wikitable&amp;quot;&lt;br /&gt;
!Yıl&lt;br /&gt;
!Tarih&lt;br /&gt;
!Yaş&lt;br /&gt;
!Açıklama&lt;br /&gt;
!Telifatı&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1878&lt;br /&gt;
|Ocak - Mart&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, [[Mirza|Sofi Mirza Efendi]] ve [[Nuriye|Nuriye Hanım]]’ın 4. çocuğu olarak [[Bitlis]]’in [[Hizan]] ilçesine bağlı [[Nurs]] Köyü’nde doğar.&lt;br /&gt;
|style=&amp;quot;width: 300px;&amp;quot;|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1886&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|9&lt;br /&gt;
|Said Nursî ilk tahsile başlamak için ailesinden ayrılıp Molla Muhammed Emin Efendinin [[Tağ]] Köyü Medresesine gelir. Burada çok az bir süre kalıp tekrar köyüne döner.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|10&lt;br /&gt;
|Pirmis köyüne gider.&amp;lt;br /&amp;gt;Ağabeyi Molla Abdullah ile birlikte Nurşin köyüne ve Şeyhan yaylasına öğrenim için gider. &amp;lt;br /&amp;gt;Tağ Medresesinde öğrenime devam eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1888&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|11&lt;br /&gt;
|Tağ Medresesinde bir müddet kaldıktan sonra önce Nurşin’e, sonra da Hizan’a döner. &amp;lt;br /&amp;gt;Hizan’da bir süre kaldıktan sonra yeniden ilim öğrenmek üzere Arvas nahiyesine gider.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1889&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|12&lt;br /&gt;
|Arvas’ta da bir süre kaldıktan sonra Mir Hasan Velî Medresesine, daha sonra ise Vastan kasabasına gider.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1891&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|14&lt;br /&gt;
|Hz. Üstad Resulullah’ı (A.S.M.) rüyasında görür ve O&#039;ndan ilim talep eder. &amp;quot;Ümmetimden sual sormamak şartı ile sana ilm-i Kur&#039;an verilecektir&amp;quot; müjdesini alır. Emsalsiz üç aylık tahsilini yaptığı yer olan Doğu Beyazıt’a gider. Bu sıralarda kendisinin lakabı Molla Said-i Meşhur’dur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1892&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|15&lt;br /&gt;
|3 aylık öğrenimini Şeyh Mehmet Celali medresesinde tamamlar, icazet alır ve Siirt’e gider. Molla Fethullah Efendi tarafından kendisine Bediüzzaman lakabı verilir ve bu unvanla anılmaya başlanır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1893&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|16&lt;br /&gt;
|Bitlis ve Siirt civarında çeşitli yerlerde bulunup, daha sonra Siirt’in Tillo kasabasında bir kubbede inzivaya çekilir. Kamus-u Okyanusi&#039;yi ezberlemeye başlar. Niyeti her manaya kaç kelimenin karşılık geldiğini gösteren bir lügat hazırlamaktır. Karınca ve arı milletlerinin cumhuriyetçi olduklarını söyler.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1894&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|17&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Hazretleri, Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinden rüyasında aldığı emir üzerine, Cizre’de aşiret reislerinden Mustafa Paşa’yı ikaz için Cizre ve Mardin taraflarına gider. Mardin’de siyaset-i İslâmiye ve içtimaî mes’elelerle ilgilenir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1895&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|18&lt;br /&gt;
|Mardin’den nefiy ile Bitlis’e gelir. Yolda namaz vakti gelince jandarmaların açmadığı kelepçelerin açılması hadisesi vuku bulur.  İki yıl Bitlis&#039;te ilme hürmetinden dolayı vali Ömer Paşa’nın konağında tahsis ettiği odada kalır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1897&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|20&lt;br /&gt;
|Van Valisi Hasan Paşa&#039;nın daveti üzerine Van&#039;a gider ve Valinin konağında kalır. Hasan Paşa Van&#039;dan gidip yerine İşkodralı Tahir Paşa gelir. Tahir Paşa, Bediüzzaman&#039;la daha çok saygı ve takdir içinde ilgilenmeye başlar ve irfan seviyesi yüksek bu Paşa Bediüzzaman&#039;ı konağına alır. Burada müsbet ilimleri tetkik edip kısa zamanda her birisine o ilmin ehlini ilzam edecek derecede vâkıf olur. Bu zamana kadar ezberine aldığı 80-90 cilt kitabı, 3 ayda bir ezberden devreder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1898&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|21&lt;br /&gt;
|Van Kal’asından düşme hadisesi vukuu bulur ve &amp;quot;Ah! davam!&amp;quot; veya “Eyvah! Maksadım gitti” der.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1899&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|22&lt;br /&gt;
|Türkçe&#039;sini iyice geliştirir.&lt;br /&gt;
|Kızıl İ&#039;caz&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|22&lt;br /&gt;
|Câmi-ül Ezher gibi büyük bir İslâm Dâr-ül Fünunu inşa ettirerek, bu üniversitede hem Kur’ân ilmi hem de fennî bilgilerle mücehhez talebe yetiştirme projesini yapar.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|22&lt;br /&gt;
|Van’da Horhor Medresesini kurar. Üstâd’ın Van’daki Horhor Medresesi uzunca bir salon şeklinde olup boydan boya uzanan bir masa salona yerleştirilmiştir. Talebelerini masanın etrafında oturtur, kendisi ayakta dolaşır ve ders verir. Ekser alet ilimlerini kendisi ezbere söyler, talebelerine not ettirir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1899-1900 (1316-1317)&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|22-23&lt;br /&gt;
|Kur&#039;an&#039;a karşı olan sû&#039;-i kasdın mebdei olan Rumi bin üç yüz on altı (1316) sıralarında Bediüzzaman mühim bir inkılab-ı fikrî geçirir. O tarihe kadar ulûm-u mütenevviayı yalnız ilimle tenevvür için merak edip okuyan ve okutan Said Nursi birden o tarihte merhum vali Tahir Paşa vasıtasıyla Avrupa&#039;nın Kur&#039;an&#039;a karşı müdhiş bir sû&#039;-i kasdları var olduğunu bilir. Bir gazetede İngiliz&#039;in bir müstemlekât nâzırının &amp;quot;Bu Kur&#039;an, İslâm elinde varken biz onlara hakikî hâkim olamayız. Bunun sukutuna çalışmalıyız.&amp;quot; dediğini işitince gayrete gelir ve “Kur&#039;an&#039;ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim!” der. Bir inkılab-ı fikrî ile merakını değiştirir.  Bütün bildiği ulûm-u mütenevviayı Kur&#039;an&#039;ın fehmine ve hakikatlarının isbatına basamaklar yaparak hedefini ve gaye-i ilmiyesini ve netice-i hayatını, yalnız Kur&#039;an&#039;ı bilir ve Kur&#039;an&#039;ın i&#039;caz-ı manevîsi ona rehber ve mürşid ve üstad olur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1901&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|24&lt;br /&gt;
|Tedristen te’lif vazifesine başlaması tarihidir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1899-1906&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Talikat&amp;lt;br /&amp;gt;Matematiğe dair bir kitap&amp;lt;br /&amp;gt;Fizyonomiye dair bir kitap&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1907&lt;br /&gt;
|Aralık sonu&lt;br /&gt;
|30&lt;br /&gt;
|Din ilimleriyle fen ilimlerinin beraber okutulacağı ve Arapça, Türkçe, Kürtçe tedrisat yapabilecek bir İslâm Üniversitesi’nin Şark’ta tesisi için İstanbul’a gelir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1908&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|31&lt;br /&gt;
|Kaldığı yerin kapısına “Her suale cevab verilir” levhasını asıp âlimleri sual sormaya davet eder. &amp;lt;br /&amp;gt;Sultan Abdülhamid’e Şark’ta üniversite açılması için müracaat eder, fakat bazı masonların gayretiyle padişahla görüştürülmez. Tımarhaneye sevk edilir. Doktorun &amp;quot;Şimdiye kadar İstanbul&#039;a gelenler içinde zekaca böyle bir adam yoktur&amp;quot; raporuyla oradan çıkar, bu defa hapishaneye konulur. Orada kendisine yapılan maaş teklifini reddeder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|26 Temmuz&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Meşrutiyet’in üçüncü gününde Bediüzzaman ilk önce İstanbul’da, bilâhare de Selanik Hürriyet Meydanı’nda “Hürriyete Hitap” başlığıyla bir nutuk verir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Mısır El-Ezher Üniversitesi&#039;nden Şeyh Bahid Efendi&#039;nin Osmanlı ve Avrupa hakkındaki sorusuna mukabil Osmanlı&#039;nın bir Avrupa devletine, Avrupa&#039;nın ise bir Osmanlı devletine hamile olduğunu ve ileride her ikisinin de doğuracağını söyler.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Yahudi Emanuel Karaso Bediüzzaman&#039;ı kendi fikirlerine çekmek için ziyaret eder, ama fazla kalamadan &amp;quot;Biraz daha kalsaydın beni de müslüman yapacaktı&amp;quot; diye dışarı fırlar.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İttihad-ı Muhammedî Cemiyetini kurar.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1908-1909&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Nutuklar-1&amp;lt;br /&amp;gt;Makaleler&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1909&lt;br /&gt;
|13 Nisan&lt;br /&gt;
|32&lt;br /&gt;
|Otuz bir Mart hadisesi denilen menhus vakıa çıkar. 31 Mart’ta Bediüzzaman yatıştırıcı rol oynar ve isyan etmiş olan sekiz taburu itaate getirir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Mayıs&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Divan-ı Harb’e verilir ve Divan-ı Harb’de beraet edip ve serbest bırakılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İki Mektebe-i Musibetin Şehadetnamesi (Divan-ı Harb-i Örfi)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1910&lt;br /&gt;
|Mart&lt;br /&gt;
|33&lt;br /&gt;
|Divan-ı Harb’den beraet eden Bediüzzaman Van’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İnebolu, Batum ve Tiflis&#039;e gider. Tiflis&#039;te bir Rus polisine Alem-i İslam&#039;da 3 nurun, onlarda ise 3 karanlığın art arda inkişaf edeceğini ve ileride orada medresesini açacağını söyler.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Temmuz sonu&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Van&#039;a gider. Şark’ta aşiretleri dolaşarak hürriyeti, meşrutiyeti anlatır ve içtimaî dersler verir.&lt;br /&gt;
|Reçetet’ül Avam veya Reçetet’ül Ekrâd (Münâzarât)&amp;lt;br /&amp;gt;Saykâl’ül İslâm veya Reçetet’ül Havas veya Reçetetü’l Ulema (Muhakemât)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|Mart&lt;br /&gt;
|34&lt;br /&gt;
|Şam’a gider ve Câmi-i Emeviye’de muhteşem bir hutbe ile İslâm Âleminin dertlerini ortaya koyar ve hal çarelerini gösterir.&lt;br /&gt;
|Hutbe-i Şamiye&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Deva-ül Ye&#039;s&amp;lt;br /&amp;gt;Münazarat (Türkçe)&amp;lt;br /&amp;gt;Teşhis-ül İllet&amp;lt;br /&amp;gt; Muhakemat (Türkçe)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|5-26 Haziran&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Sultan Reşad’la beraber Rumeli seyahatine Vilâyât-i Şarkiye namına refakat eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1912&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|35&lt;br /&gt;
|Telif ettiği kitaplarının İstanbul’da baskısını yaptırır. Teşhis’ül İllet isimli eserlerini yayınlar.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1913&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|36&lt;br /&gt;
|Van’a gider ve Şark Üniversitesinin temelini atar. Molla Abdülmecid Efendi hatıra defterinde: “Büyük bir merasimle Van gölü kenarında Artemit bölgesinde Medreset-üz Zehra&#039;nın temelini atmıştır” der.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Şeyh Selim isyanına engel olmaya çalışır.&lt;br /&gt;
|Talikat&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1914&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|37&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Hazretleri Birinci Cihan Harbine talebeleriyle birlikte iştirak eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1914-1916&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Horhor Medresesinde telifine başladığı İşârât-ül İ’caz tefsiri&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1915&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|38&lt;br /&gt;
|Milis Kumandanı Bediüzzaman Erzurum Pasinler, Van Gevaş, İsparit ve Bitlis cephesinde Ruslarla çarpışır. Esir edilen Ermeni kadın ve çocukları Ermenilere geri gönderince Ermeniler de artık Müslüman çoluk çocuğa dokunmamaya karar verir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1916&lt;br /&gt;
|3 Mart&lt;br /&gt;
|39&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Ruslara esir düşer ve esir olarak Rusya’nın Kusturma, Sibirya bölgesine götürülüp iki yıl esaret hayatı yaşar. Esaretinde Rus orduları komutanı Nikola Nikolaviç geldiğinde ayağa kalkmaması, idama mahkûm edilmesi, ama Bediüzzaman&#039;ın bu davranışı imanından dolayı yaptığının anlaşılmasıyla afvedilmesi hadisesi yaşanır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|18 Haziran&lt;br /&gt;
|41&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Hazretleri Sibirya bölgesindeki Kosturma’dan firar eder ve Leningrad, Varşova, Berlin, Viyana ve Sofya üzerinden İstanbul’a avdet eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Hazretleri esaretten avdet edip İstanbul’a dönmesi üzerine, eski dostu ve ahbabı Harbiye Nazırı Enver Paşa, Bediüzzaman’a Harbiye Nezareti adına ordunun iftiharlı bir harb madalyasını takdim eder. &amp;lt;br /&amp;gt;Sultan Vahdeddin, Bediüzzaman&#039;a &amp;quot;Mahreç&amp;quot; payesini verir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|4 Ağustos&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ordu-yu Hümayun’un tavsiyesiyle Dâr-ül Hikmet’e âzâ tayin edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918-1930&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ettefekkür-ül İmaniyy-ul Refie&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1919&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|42&lt;br /&gt;
|İslâm’ın mukadderatıyla çok alâkadar, “Rü’yada Bir Hitabe” unvanlı, misal aleminde cereyan etmiş bir vakıa-yi ruhaniyeyi ana çizgileriyle kaleme alır.&lt;br /&gt;
|Rü’yada Bir Hitabe&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Dâr-ül Hikmet&#039;ten altı ay izne ayrılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Nokta risalesi&amp;lt;br /&amp;gt;Bediüzzaman Said Nursi’ye ait ilk Tarihçe-i Hayat (Abdurrahman Nursi)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1920&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|43&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman’ın da içinde bulunduğu birçok aydın tarafından Yeşilay Cemiyeti kurulur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Hakikat çekirdekleri 1&amp;lt;br /&amp;gt;Sünuhat&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|16 Şubat&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Hazretleri İngiliz işgaline karşı “Hutuvat-ı Sitte”yi neşrederek mücadele eder. Anglikan Kilisesi’ne cevab verir ve Anadolu&#039;daki Kuvâ-yı Milliyeyi destekler.&lt;br /&gt;
|Hutuvat-ı Sitte&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1921&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|44&lt;br /&gt;
|Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi&#039;nin Kuva-yı milliye aleyhine verdiği fetvaya karşı Anadolu hareketini destekleyen bir fetva yayınlar.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Hakikat Çekirdekleri 2&amp;lt;br /&amp;gt; Şuaat-ü Marifet-ün Nebi&amp;lt;br /&amp;gt;Rumuz&amp;lt;br /&amp;gt;Tuluat&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1921&lt;br /&gt;
|Ekim&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Lemeat&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1921-1923&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Mesnevi-i Arabi (33. Lem’a)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Yeni Said Devresi - 1921&#039;in sonlarından itibaren Yeni Said&#039;in hâlâtı zuhura başlamış olarak, kendi iç âlemi ve maneviyatıyla, nefis mücadelesi ve tefekküratiyle meşgul bulunur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1922&lt;br /&gt;
|Yılın başları&lt;br /&gt;
|45&lt;br /&gt;
|Yuşa tepesinde inzivaya çekilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|19 Kasım&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Büyük Millet Meclisi hükümeti ileri gelenlerinin daveti üzerine Ankara’ya gider ve resmi hoşgeldin merasimiyle karşılanır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Katre&amp;lt;br /&amp;gt;Zeylü’l-Katre&amp;lt;br /&amp;gt;Habbe&amp;lt;br /&amp;gt;Zeylü’l Habbe&amp;lt;br /&amp;gt;Zerre&amp;lt;br /&amp;gt;Şemme&amp;lt;br /&amp;gt;Zeyl (Hepsi Ankara&#039;da)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|M. Kemal Paşa, Bediüzzaman’a büyük iltifatlarda bulunur ve taltif etmek ister. Umum Kürdistan’a Şeyh Sinusî yerine üç yüz lira maaşla umumi vâizlik vazifesini, ayrıca meb’usluk, Diyanet riyasetinde büyük me’muriyet ve hususî bir köşk tahsisi ve daha ne isterse yerine getirileceğini teklif eder, ama Bediüzzaman bu tekliflerin hepsini reddeder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1923&lt;br /&gt;
|1 Şubat&lt;br /&gt;
|46&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman, Milli Hükûmet erkânını ve meb’usları namaz kılmaya ve İslâmî Şeair ve An’aneleri yerine getirmeye dair irşadkâr beyannamesini dağıtmasından sonra M. Kemal Paşa ile arasında şiddetli bir münakaşa hadisesi vuku bulur.&lt;br /&gt;
|Namaza dair beyanname&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|2 Mart&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman&#039;ın doğuda kurmak istediği Medreset-üz Zehra üniversitesi için Meclis’e verilmiş kanun teklifi mevcut iki yüz meb’ustan M. Kemal Paşa’nın içinde olduğu 163 gibi kahir bir ekseriyetle kabul edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman&#039;a Tifo salgını sebebiyle aşılamak bahanesiyle zehir verilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|30 Nisan – 13 Mayıs&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara’da umduğunu bulamayan ve kendisine yapılan bütün teklifleri reddeden Bediüzzaman Van’a gitmek üzere yola çıkar.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Tedrisat Umum Müdürlüğünce Van’da vaizlik kadrosu verilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Zühre&amp;lt;br /&amp;gt;Zühre&#039;nin Zeyli&amp;lt;br /&amp;gt;Hubab&amp;lt;br /&amp;gt;Zeylü’l Hubab&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1924&lt;br /&gt;
|Yaz başı&lt;br /&gt;
|47&lt;br /&gt;
|Van&#039;da Erek dağında Zernabad suyu kıyısındaki mağarada inzivaya çekilir. Tedrisatla da meşgul olur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Şeyh Said’in mevcut hükümete karşı harekete geçme davetini reddeder ve dahilde bu tür mücadelelere girilmemesini, bunun yerine milletin irşad ve tenvir edilmesini tavsiye eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1925&lt;br /&gt;
|Şubat – Nisan&lt;br /&gt;
|48&lt;br /&gt;
|Şeyh Said Hadisesi vuku bulur&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|1 Mart&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Hz. Bediüzzaman Van’dan nefyedilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Van’dan Erzurum-Trabzon üzerinden İstanbul’a oradan da İzmir-Antalya üzerinden Burdur’a getirilir. Burdur’a varır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Nur’un İlk Kapısı&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1926&lt;br /&gt;
|25 Ocak&lt;br /&gt;
|49&lt;br /&gt;
|Burdur&#039;dan Isparta&#039;ya getirilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|20 Şubat&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta’da bir müddet kalan Bediüzzaman, önce Eğridir oradan da Barla’ya getirilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1926-1934&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Risale-i Nur’un telifine başlar. Barla&#039;da 8,5 sene kalır. Said Nursi Risale-i Nur&#039;un dörtte üçünü burada telif eder. Burada yazılan mektuplarla Barla Lahikası teşekkül eder.&lt;br /&gt;
|Risale-i Nur&#039;un dörtte üçü&amp;lt;br /&amp;gt;Barla Lahikası&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1926&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|1.-9. Sözler&amp;lt;br /&amp;gt;20. Söz&#039;ün 2. Makamı&amp;lt;br /&amp;gt;21.-22. Sözler&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1927&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|50&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|18. Söz&amp;lt;br /&amp;gt;25. Söz&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1928&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|51&lt;br /&gt;
|“Tuğyanların zuhuru” zamanı.&lt;br /&gt;
|10. Söz&amp;lt;br /&amp;gt;28. Söz (tahminen) &amp;lt;br /&amp;gt;20. Mektup&amp;lt;br /&amp;gt;24. Mektup&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1929&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|52&lt;br /&gt;
|“Dine tağiyane hücûm” zamanı.&lt;br /&gt;
|23. Söz&amp;lt;br /&amp;gt;27. Söz ve zeyli&amp;lt;br /&amp;gt;1. Mektup&amp;lt;br /&amp;gt;13. Mektup&amp;lt;br /&amp;gt;19. Mektup&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1930&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|53&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|20. Söz&#039;ün 1. Makamı&amp;lt;br /&amp;gt;2.-3. Mektuplar&amp;lt;br /&amp;gt;9. Mektup&amp;lt;br /&amp;gt;17. Mektup&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1928-1930&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|29.-33. Sözler&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1929-1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|27. Mektup&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1930-1931&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|4.-6. Mektuplar&amp;lt;br /&amp;gt;16. Mektup&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1931&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|54&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|16. Mektup&#039;un Zeyli&amp;lt;br /&amp;gt;26. Mektup&#039;un 2. Parçası&amp;lt;br /&amp;gt;29. Mektup&#039;un 1. Parçası&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1932&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|55&lt;br /&gt;
|Kur’ân’ın gözle görünecek bir i’caz vechinin keşfedildiği Tevafuklu Kur’ân yazdırılır.&lt;br /&gt;
|Tevafuklu Kur&#039;an&amp;lt;br /&amp;gt;26. Mektup&#039;un 1. Parçası&amp;lt;br /&amp;gt;1.-4. Lem&#039;a (tahminen) &amp;lt;br /&amp;gt;7. Lem&#039;a&amp;lt;br /&amp;gt;9. Lem&#039;a&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Temmuz&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bu yılın Temmuz ayında Üstad Hazretleri&#039;nin mescidine baskın yapılır. Arapça ezan okunduğu için hakkında işlem yapılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1933&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|56&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|14. Söz&#039;ün Zeyli&amp;lt;br /&amp;gt;23. Mektup&amp;lt;br /&amp;gt;29. Mektup&#039;un 2. Parçası&amp;lt;br /&amp;gt;8. Lem&#039;a&amp;lt;br /&amp;gt;11. Lem&#039;a (tahminen) &amp;lt;br /&amp;gt;17. Lem&#039;a&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1934&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|57&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|10. Lem&#039;a (tahminen) &amp;lt;br /&amp;gt;12. Lem&#039;a&amp;lt;br /&amp;gt;14. Lem&#039;a (tahminen) &amp;lt;br /&amp;gt;16. Lem&#039;a (tahminen)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Temmuz sonu/Ağustos başı&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Hazret-i Üstâd Bediüzzaman Said-i Nursi Barla’dan Isparta vilâyet merkezine nakledilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Kasım&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|18. Lem&#039;a&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|19.-22. ve 24.-26. Lem&#039;alar &lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1935&lt;br /&gt;
|25 Nisan&lt;br /&gt;
|58&lt;br /&gt;
|Eskişehir Mahkemesi için tevkiflere başlanır. Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya ve Jandarma Umum Kumandanı askerî bir kıt’a ile Isparta’ya gelir ve Bediüzzaman ile 120 talebesi tevkif edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|8 Mayıs&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Eskişehir hapishanesine nakledilerek hapis faslı başlar.&lt;br /&gt;
|28.-29. Lem&#039;a&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1934-1935&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|27. Lem&#039;a&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Tesettür âyetinin tefsirinden dolayı Bediüzzaman’a 11 ay ceza verilir. Temyiz edilen mahkûmiyet kararının neticesi Temyiz’den gelmeden hapis müddeti tamamlandığı için Bediüzzaman tahliye edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1936&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|59&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|1.-2. Şua&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|27 Mart&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Tahliye edilen Bediüzzaman Kastamonu&#039;da ikamete mecbur edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Üç ay karakolda kalan Bediüzzaman karakol karşısında bir eve yerleştirilir. Burada da 8 yıl kalır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bir önceki asrın müceddidi Mevlana Halid-i Bağdadi&#039;nin (ks) cübbesi Bediüzzaman&#039;a intikal eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1937&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|60&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|3. Şua&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1938&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|61&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|4. Şua (tahminen) &amp;lt;br /&amp;gt;5. Şua (tebyiz) &amp;lt;br /&amp;gt; Âyet-ül Kübra (7. Şua)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1940&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|63&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|10. Şua (tahminen)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1935-1943&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Kastamonu Lahikası&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1942&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|65&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|8. Şua&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1943&lt;br /&gt;
|20 Eylül&lt;br /&gt;
|66&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman tevkif edilerek Ankara, Isparta ve oradan Denizli’ye getirilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1943-1944&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|11.-13. Şua&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1944&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|67&lt;br /&gt;
|Denizli Mahkemesi başlar.&lt;br /&gt;
|12. Şua&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|15 Haziran&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Denizli Ağır Ceza Mahkemesi Bediüzzaman’ın beraetini ilân eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ağustos&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara’dan gelen emirle Bediüzzaman Emirdağ’da ikamete mecbur edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1946&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|69&lt;br /&gt;
|Risale-i Nur’lar teksir ile çoğaltılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1947&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|70&lt;br /&gt;
|Risale-i Nur’lar ilk defa Avrupa ülkelerine ve ABD’ye gönderilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1948&lt;br /&gt;
|Ocak&lt;br /&gt;
|71&lt;br /&gt;
|Emirdağ’da kış ortasında Bediüzzaman ve talebeleri tevkif edilir ve Afyon mahkemesine sevk edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|6 Aralık&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Afyon Mahkemesi mevhum ve mesnedsiz iddialarla Bediüzzaman ve talebelerine 20 ay mahkûmiyet kararı verir ve karar temyiz edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1948-1949&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|14. Şua&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1949&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|72&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|15. Şua&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|20 Eylül&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Yirmi ay mevkuf tutulan Bediüzzaman Hazretleri, halkın tezahüratına mâni olmak için Afyon hapishanesinden şafak vakti tahliye edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Aralık&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman tekrar Emirdağ’a getirilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1950&lt;br /&gt;
|14 Mayıs&lt;br /&gt;
|73&lt;br /&gt;
|Genel Seçimi Demokrat Parti kazanır. Seçim başarılarından dolayı Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı tebrik eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Genel af çıkar. Davalar düşer. Bediüzzaman Hazretleri serbest kalır. Her sürgünde ceza evine girip çıktığı için ceza almasa bile vaktinin çoğu ceza evlerinde geçmiş olur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1951&lt;br /&gt;
|22 Şubat&lt;br /&gt;
|74&lt;br /&gt;
|Papa&#039;ya Zülfikar kitabını gönderir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1952&lt;br /&gt;
|Ocak&lt;br /&gt;
|75&lt;br /&gt;
|Gençlik Rehberi mahkemesi için Bediüzzaman İstanbul’a gelir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|22 Ocak&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İlk duruşma yapılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|5 Mart&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Mahkeme beraatle sonuçlanır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|30 Mayıs&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Emirdağ&#039;a döner, Afyon Mahkemesi&#039;nin bir duruşmasına katılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Samsun’da Büyük Cihad gazetesinin yayını sebebiyle dava açılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İngiliz asıllı müsteşrik bir yabancı Seb’a Semavat hakkında yedi günlük bir konferans vermeye başlar. Bediüzzaman’ın cevabı ve Nur Talebelerinin faaliyetleriyle konferansın ikinci günü Türkiye’yi terk etmek zorunda kalır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1953&lt;br /&gt;
|Mayıs&lt;br /&gt;
|76&lt;br /&gt;
|İstanbul’a gelen Bediüzzaman’ın üç ay kadar kalır. Bu zaman zarfında İstanbul’un 500. Fetih kutlamaları törenini seyredip takip eder.&lt;br /&gt;
|Nur Aleminin Bir Anahtarı&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Yaz&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Hazret i Üstâd Bediüzzaman hususi şekilde gidip İstanbul Fener Patriği Athenagoras ile görüşme yapar ve tebliğde bulunur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta’da hakkında yeni bir dava açılır ve Isparta’ya gider.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|23 Ağustos&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&#039;ya yerleşmek üzere gelir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1956&lt;br /&gt;
|23 Mayıs&lt;br /&gt;
|79&lt;br /&gt;
|Sekiz senedir devam eden Afyon Mahkemesinde Risale-i Nurlar beraet eder ve iade edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1957&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|80&lt;br /&gt;
|Nur Risaleleri ve bu arada Tarihçe-i Hayat matbaalarda neşredilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Nisan&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Yapılan davet üzerine Isparta Askeri Tugay Camiinin temelini atar.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Genel seçimde DP’yi desteklediğini belirtir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1959&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|82&lt;br /&gt;
|Nur Talebelerinin davetleri üzerine Konya ve Ankara’ya ziyaretlerde bulunur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|1 Ocak&lt;br /&gt;
|83&lt;br /&gt;
|İstanbul’daki Nur Talebelerinin daveti üzerine İstanbul’a gider.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|11 Ocak&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara’ya son ziyaretini gerçekleştirir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara’ya gitmesini yasaklayan hükümet kararı üzerine Emirdağ’a gider.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|20 Ocak&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ’dan Isparta’ya gider.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta’dan ayrılarak son olarak [[Şanlıurfa]]’ya gider.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|23 Mart&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Ramazan’ın 25. günü (aynı zamanda Nevruz günüdür) gece saat 03.00 civarında bu fani âleme veda eder ve kılınan cenaze namazının ardından [[Şanlıurfa]]&#039;daki Halil İbrahim Dergâhına gömülür.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|12 Temmuz&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|1960 İhtilalini yapanlar tarafından mezarı açılan Bediüzzaman’ın naaşı çıkarılarak askerî bir helikopterle meçhul bir istikamete götürülür ve bilinmeyen (9 sene sonra Isparta mezarlığı olduğu anlaşılmıştır) bir kabristana defnedilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1969&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta mezarlığında başka bir cenaze defnedilirken bulunan Üstad&#039;ın hiç bozulmamış naaşı talebeleri tarafından Isparta civarında bilinmeyen başka bir yere nakledilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|}&lt;br /&gt;
&amp;lt;ref&amp;gt;http://www.bediuzzamansaidnursi.org/hakkinda/hayat-kronolojisi&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&amp;lt;ref&amp;gt;http://www.risaleforum.com/bediuzzamanin-hayati-eski-yeni-ve-ucuncu-said-donemleri/3044-bediuzzaman-hayatinin-kronolojisi.html&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&amp;lt;ref&amp;gt;https://risaleinurozet.files.wordpress.com/2011/03/bediuzzaman-said-nursi-kronolojik-infografik-harita.jpg&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&amp;lt;ref&amp;gt;http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;amp;SubSection=TelifKronolojisi&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&amp;lt;ref&amp;gt;http://www.mevzuatdergisi.com/1998/08a/02.htm&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&amp;lt;ref&amp;gt;http://www.sorularlarisale.com/makale/1594/risale-i_nur_kulliyatinin_telif_tarihleri_hakkinda_kronolojik_bilgi_verir_misiniz.html&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Ön Söz==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu ön söz, Medine-i Münevvere’de bulunan mühim bir âlim tarafından yazılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Büyük İkbal’e ait olan “Ön söz”de demiştim ki: Büyüklerin tarih-i hayatları okunurken, ulvi menkıbeler söylenip aziz hatıraları anılırken insan, başka bir âleme girdiğini hissediyor. Gönlünü, tertemiz sevgi hislerinin ulvi ateşi yakıyor ve İlahî feyzi sarıyor. Tarih öyle büyük insanlar kaydeder ki birçok büyükler, onlara nisbetle küçük kalır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tarihe şerefler veren erler anılırken&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yükselmede ruh en geniş âlemlere yerden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin rayihanın feyzi sarar ruhu derinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Geçmiş gibi cennetteki gül bahçelerinden.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu derin hakikati “Ön söz”ü yazarken bütün azamet ve ihtişamıyla idrak etmiş bulunuyorum. Zira aziz ve muhterem okuyucularımıza en derin bir ihlas ve samimiyetle takdim ettiğimiz bu eser, hemen bir asra yaklaşan uzun ve bereketli ömrünün her safhası, binlerle hârikaya sahne olan, gönüller fatihi büyük Üstad Bedîüzzaman Said Nursî’ye, onun yüz otuz parçadan ibaret olan Risale-i Nur Külliyatı’na ve ahlâk ve faziletleri, ihlas ve samimiyetleri, iman ve irfanları ile hayatın her safhasında sadece bir ülkeye değil, bütün insanlık âlemine tertemiz örnekler vermekte devam eden Nur talebelerine aittir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir kitabın “Mukaddime”sini, o kitabın hülâsası diye tarif ederler. Halbuki her mevzuu müstakil bir esere sığmayacak kadar derin ve geniş olan bu muazzam kitabın muhteviyatını, böyle birkaç sahifelik mukaddimeye sığdırmak kabil midir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bugüne kadar âcizane yazdığım manzum ve mensur yazılarımın hiçbirisinde bu kadar acz ve hayret içerisinde kalmamıştım. Binaenaleyh bu eseri derin bir zevk, İlahî bir neşe ve coşkun bir heyecanla okuyacak olanlar, hayranlıkla görecekler ki Bedîüzzaman, çocukluğundan beri müstesna bir şekilde yetişen ve bütün ömrü boyunca İlahî tecellilere mazhar olan bambaşka bir âlim ve mümtaz bir şahsiyettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben bu büyük zatı, eserlerini ve talebelerini inceden inceye tetkik edip de o nur âleminde hissen, fikren ve ruhen yaşadıktan sonra, büyük ve eski bir Arap şairinin bir beytiyle, çok derin bir hakikati ifade ettiğini öğrendim: “Bütün âlemi bir şahsiyette toplamak, Cenab-ı Hakk’a zor gelmez.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gayesinin ulviyetinden, davasının ihtişamından ve imanının azametinden feyz ve ilham alan bu kutbun cazibesine takılanların adedi günden güne çoğalmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Akıllara hayret veren bu ulvi hâdise, münkirleri kahrettiği gibi mü’minleri de şâd ve mesrur eylemekte devam edip gidiyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İmanlı gönüllerde manevî bir rabıta halinde yaşayan bu İlahî hâdiseyi büyük bir mücahid, kalpleri vecd içinde bırakan bir üslupla bakınız nasıl ifade ediyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ahlâksızlık çirkefinin bir tufan halinde her istikamete taşıp uzanarak her fazileti boğmaya koyulduğu kara günlerde, onun yani Bedîüzzaman’ın feyzini bir sır gibi kalpten kalbe, mukavemeti imkânsız bir hamle halinde intikal eder görmekle teselli buluyoruz. Gecelerimiz çok karardı ve çok kararan gecelerin sabahları pek yakın olur.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, bir sır gibi kalpten kalbe mukavemeti imkânsız bir halde yayılıp dağılan bu nurun, memleketin her köşesinde feyiz ve tesirini görenler, hayret ve dehşetler içinde sormaya başladılar: “Şöhreti memleketimizin her tarafını kaplayan bu zat kimdir? Hayatı, eserleri, meslek ve meşrebi nedir? Tuttuğu yol bir tarîkat mı, bir cemiyet mi, yoksa siyasî bir teşekkül müdür?”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bununla da kalmadı; derhal gerek idarî ve gerek adlî çok mühim takipler ve pek ciddi tetkikler, uzun ve müselsel mahkemeler cereyan etti. Neticede, bu İlahî tecellinin gönüller ülkesine kurulan bir “İman ve İrfan Müessesesi”nden başka bir şey olmadığı tahakkuk edince, adaletin İlahî bir surette tecellisi şu şekilde zuhur etti: “Bedîüzzaman Said Nursî ve bütün Risale-i Nur eserlerinin beraeti” kararı resmen ilan edildi. Ve artık ruhun maddeye, hakkın bâtıla, nurun zulmete, imanın küfre her zaman galebe çalacağı; ezelden ebede değişmeyecek olan İlahî kanunların başında gelen bir hakikat olduğu, güneşler gibi belirdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Herhangi bir iklimde zuhur eden bir ıslahatçının mahiyet ve hakikatini, sadakat ve samimiyetini gösteren en gerçek miyar; davasını ilana başladığı ilk günlerle, muzaffer olduğu son günler arasında ferdî ve içtimaî, uzvî ve ruhî hayatında vücuda gelen değişiklik farklarıdır, derler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, o adam ilk günlerde mütevazi, âlîcenab, feragat ve mahviyetkâr, hülâsa; bütün ahlâk ve fazilet bakımından cidden örnek olan gayet temiz ve son derecede mümtaz bir şahsiyetti. Bakalım, cihadında muzaffer olup hislerde, emellerde, gönüllerde yer tuttuktan sonra yine o eski temiz ve örnek halinde kalabilmiş mi? Yoksa zafer neşesiyle birçok büyük sanılan kimseler gibi yere göğe sığmaz mı olmuş?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte büyük küçük herhangi bir dava ve gaye sahibinin mahiyet ve hakikatini, şahsiyet ve hüviyetini en hakiki çehresiyle aksettirecek olan en berrak âyine budur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tarih boyunca, bu müthiş imtihanı kazanmanın şaheser misalini, evvela peygamberler ve bilhassa Sultanü’l-enbiya (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz, sonra onun halife ve sahabeleri ve daha sonra onların nurlu yolunda yürüyen büyük zatlar vermişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Peygamber Efendimiz, şu اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِيَاءِ yani “Âlimler, peygamberlerin vârisleridirler.” hadîs-i şerifleriyle âlim olmanın pek kolay bir şey olmadığını, i’cazkâr belâgatları ile beyan buyuruyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zira mademki bir âlim, peygamberlerin vârisidir; o halde hak ve hakikatin tebliğ ve neşri hususunda, aynen onların tutmuş oldukları yolu takip etmesi lâzımdır. Her ne kadar bu yol; bütün dağ, taş, çamur, çakıl, uçurum, daha beteri takip, tevkif, muhakeme, hapis, zindan, sürgün, tecrit, zehirlenme, idam sehpaları ve daha akıl ve hayale gelmeyen nice bin zulüm ve işkencelerle dolu da olsa…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Bedîüzzaman, yarım asırdan fazla o mukaddes cihadı ile bütün ömrü boyunca bu çetin yolda yürüyen ve karşısına çıkan binlerle engeli bir yıldırım sürati ile aşan ve peygamberlerin vârisi olan bir âlim olduğunu amelî bir surette ispat eden bir zattır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kendisinin ilmî, ahlâkî, edebî, birçok fazilet ve meziyetleri arasında beni en çok meftun eden şey; onun o, dağlardan daha sağlam, denizlerden daha derin, semalardan daha yüksek ve geniş olan imanıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rabb’im, o ne muazzam iman! O ne bitmez ve tükenmez sabır! O ne çelikten irade! Hayal ve hatıralara ürpermeler veren bunca tazyik, tehdit, tazip ve işkencelere rağmen; o ne eğilmez baş ne boğulmaz ses ve nasıl kısılmaz nefestir!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Büyük İkbal’in heyecanlı şiirlerinden aldığım coşkun bir ilham neşesi ile vaktiyle yazdığım “Mücahid” unvanını taşıyan bir manzumede, aşağıdaki mısraları okuyanlardan belki şairane bir mübalağada bulunduğumu söyleyenler olmuştur. Lâkin şu mukaddimesini yazmakla şeref duyduğum şaheseri okuyanlar, vecdle dolu bir hayranlıkla anlayacaklar ki Allah’ın ne kulları varmış. Eğer bir iman, kemalini bulursa neler yapar ve ne hârikalar doğururmuş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir azm, eğer iman dolu bir kalbe girerse&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnsan da o imandaki son sırra ererse&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
En azgın ölümler ona zincir vuramazlar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Volkan gibi coşkun akıyor durduramazlar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rabb’imden iner azmine kuvvet veren ilham&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Peygamber’i rüyada görür belki her akşam&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hep nur, onun iman dolu kalbindeki mihrab&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kandil olamaz ufkuna dünyadaki mehtap&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kar kış demez, irkilmez, üzülmez, acı duymaz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mevsim bütün ömrünce ılık gölgeli bir yaz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cennetteki âlemleri dünyada görür de&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahvolsa eğilmez sıradağlar gibi derde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
En sarp uçurumlar gelip etrafını sarsa&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ay batsa güneş sönse ufuklar da kararsa&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gökler yıkılıp çökse yolundan yine dönmez&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ruhundaki imanla yanan meşale sönmez&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kalbinde yanardağ gibi iman ne mukaddes&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vicdanına her an şunu haykırmada bir ses:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey yolcu! Şafaklar sökecek durma, ilerle&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zulmetlere kan ağlatacak meşalelerle&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yıldızlara bas, çık yüce âlemlere yüksel&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnsanlığı kurtarmaya cennetten inen el.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sanki bu mısralar iman kahramanı büyük mücahid Bedîüzzaman Hazretleri için yazılmış. Zira bu yüksek sıfatlar, hep onun sıfatlarıdır. Cenab-ı Hak şu âyet-i kerîmede bakınız mücahidlere neler vaad ediyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَالَّذٖينَ جَاهَدُوا فٖينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَاِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ الْمُحْسِنٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Meal-i şerifi: “Bizim uğrumuzda mücahede edenlere mutlaka yollarımızı gösteririz. Ve hiç şüphe yok ki Allah muhsinlerle –Allah’ı görür gibi ibadet eden mücahidlerle– beraberdir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek ki iman ve Kur’an uğrunda, candan ve cihandan geçen mücahidlere büyük Allah, hakikat ve hidayet yollarını göstereceğini vaad buyuruyor. Hâşâ Cenab-ı Hak vaadinde hulf etmez, yeter ki bu azîm vaad-i İlahîyi icab ettirecek şartlar tahakkuk etsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyet-i kerîme “Üstad”ın karakter ve şahsiyetini tahlil hususunda bize nurdan bir rehber oluyor ve o nurun billur ışığı altında artık en ince çizgileri ve en hassas noktaları görüp sezebiliyoruz. Zira mademki bir insan Cenab-ı Hakk’ın hıfz ve himayesinde bulunmak nimetine mazhar olmuştur. Artık onun için korku, endişe, üzüntü, yılma, usanma vesaire gibi şeyler bahis mevzuu olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Allah’ın nuru ile nurlanan bir gönlün semasını hangi bulutlar kaplayabilir? Her an huzur-u İlahîde bulunmak bahtiyarlığına eren bir kulun ruhunu; hangi fâni emel ve arzular, hangi zavallı teveccüh ve iltifatlar ve hangi pespâye gaye ve ihtiraslar tatmin, teskin ve teselli edebilir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Allah’tır onun yârı, mürebbisi, velisi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Andıkça bütün nur oluyor duygusu, hissi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yükselmededir marifet iklimine her an&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bambaşka ufuklar açıyor ruhuna Kur’an&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an ona yâd ettiriyor “Bezm-i Elest”i&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âşık, o tecellinin ezelden beri mesti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Bedîüzzaman, böyle hârikalar hârikası bir inayete mazhar olan mübarek bir şahsiyettir. Ve bunun içindir ki zindanlar ona bir gülistan olmuş; oradan ebediyetlerin nurlu ufuklarını görür. İdam sehpaları, birer vaaz ve irşad kürsüsüdür. Oradan insanlığa ulvi bir gaye uğrunda sabır ve sebat, metanet ve celadet dersleri verir. Hapishaneler birer Medrese-i Yusufiyeye inkılab eder. Oraya girerken bir profesörün üniversiteye ders vermek için girdiği gibi girer. Zira oradakiler, onun feyiz ve irşadına muhtaç olan talebeleridir. Her gün birkaç vatandaşın imanını kurtarmak ve canileri melek gibi bir insan haline getirmek, onun için dünyalara değişilmez bir saadettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir yüksek iman ve ihlas şuuruna mâlik olan insan, hiç şüphesiz ki zaman ve mekân mefhumlarının fâniler üzerinde bıraktığı yaldızlı tesirleri kesif madde âleminde bırakarak; ruhu ile maneviyat âleminin pırıl pırıl nurlar saçan ufuklarına yükselmiş bir haldedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Büyük mutasavvıfların (ra) fena fillah, beka billah diye tarif ve tavsif buyurdukları yüksek mertebe, işte bu kudsî şerefe nâil olmaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, her mü’minin kendine mahsus bir huzur, huşû, tefeyyüz, tecerrüd ve istiğrak hali vardır. Ve herkes iman ve irfanı, salah ve takvası, feyiz ve maneviyatı nisbetinde bu İlahî hazdan feyizyâb olabilir. Lâkin bu güzel hal, bu tatlı visal ve bu emsalsiz haz; geçen âyet-i kerîmedeki ihsan erbabı olan o büyük mücahidlerde her zaman devam ediyor. Ve işte onlar bu sebepten dolayıdır ki Mevla’yı unutmak gafletine düşmüyorlar. Nefisleri ile arslanlar gibi bütün ömürleri boyunca çarpışıyorlar. Ve hayatlarının her lahzası, en yüksek terakki ve tekâmül hatıraları kaydediyor. Ve bütün varlıkları; o cemal, kemal ve celal sıfatları ile muttasıf olan Rabbü’l-âlemîn’in rızasında erimiş bulunuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mevla, bizleri de o bahtiyarlar zümresine ilhak eylesin, âmin!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yukarıdaki sahifelerde, büyük Üstadın, dostlarını meftun ve hayran ettiği kadar da düşmanlarını dehşetler içerisinde bırakan azametli imanından bahsettik. Biraz da mümtaz şahsiyeti, nurdan bir hâle halinde sarmakta olan üstün meziyetlerinden, ahlâk ve kemalâtından bahsedelim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malûm ya, her şahsiyeti, muhtelif ve muayyen meziyetler çerçeveler. Binaenaleyh Üstadın şahsiyetini tekvin eden başlıca sıfatlar şunlardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Feragati===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir dava sahibinin ve bilhassa ıslahatçının muvaffakıyet şartlarının en mühimmi feragattir. Zira gözler ve gönüller, bu mühim noktayı en ince bir hassasiyetle tetkik ve takibe meyyaldirler. Üstadın bütün hayatı ise baştan başa feragatin şaheser misalleri ile dolup taşmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Allâme Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi merhumdan, feragate ait şöyle bir söz işitmiştim: “İslâm, bugün öyle mücahidler ister ki dünyasını değil, âhiretini dahi feda etmeye hazır olacak.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Büyük adamdan sâdır olan bu büyük sözü tamamen kavrayamadığım için mutasavvıfların istiğrak hallerinde söyledikleri esrarlı sözlere benzeterek, herkese söylememiş ve olur olmaz yerlerde de açmamıştım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vaktâ ki aynı sözü Bedîüzzaman’ın ateşler saçan heyecanlı ifadelerinde de okuyunca anladım ki büyüklere göre feragatin ölçüsü de büyüyor. Evet, İslâm için bu kadar acıklı bir feragate katlanmaya razı olan mücahidleri, Erhamü’r-Râhimîn olan Allahu Zülkerim Teâlâ ve Takaddes Hazretleri bırakır mı? O fedai kulunu lütf u kereminden, inayet ve merhametinden mahrum etmek şanına –hâşâ– yakışır mı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Bedîüzzaman, bu müstesna tecellinin en parlak misalidir. Bütün ömrü boyunca mücerred yaşadı. Dünyanın bütün meşru lezzetlerinden tamamen mahrum kaldı. Bir yuva kurmak ve orada mesud bir aile hayatı geçirmek sevdasına düşmeye vakit ve fırsat bulamadı. Fakat Cenab-ı Hak, kendisine öyle şeyler ihsan etti ki fâni kalemlerle tarif olunamayacak kadar muazzam ve muhteşemdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bugün, dünyada hangi bir aile reisi –manen– Bedîüzzaman Hazretleri kadar mesuddur? Hangi bir baba, milyonlarla evlada sahip olmuştur? Hem de nasıl evlatlar!.. Ve hangi bir üstad, bu kadar talebe yetiştirebilmiştir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu kudsî ve ruhî rabıta –biiznillah-i teâlâ– dünyalar durdukça duracak ve nurdan bir sel halinde ebediyetlere kadar akıp gidecektir. Çünkü bu İlahî dava, Kur’an-ı Kerîm’in nur deryasında tebellür eden bir varlık olduğu gibi Kur’an’dan doğmuş ve Kur’an’la beraber yaşayacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Şefkat ve Merhameti===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Büyük Üstad, hak ve hakikati tâ çocukluğunda bulmuştu. Kalbinin feryadını ve ruhunun münâcatını dinlemek için mağaralara kapandığı günlerde bile ibadet ve taatten, tefekkür ve murakabelerden feyiz ve huzur almanın zevkine ermiş olan bir “ârif-i billah” idi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Lâkin karanlık gece dalgalarını andıran korkunç küfür ve ilhad kâbusunun Müslüman dünyasını ve dolayısıyla memleketimizi kaplamak üzere olduğu o tehlikeli günlerde, yatağından fırlayan bir arslan gibi yanardağları andıran bir kükreyişle cihad meydanına atıldı. Bütün rahat ve huzurunu bu mukaddes davaya feda etti. Ve işte bu hikmete mebnidir ki o günden beri her sözü bir dilim lav, her fikri bir ateş parçası olmuş. Düştüğü gönülleri yakıyor; hisleri, fikirleri alevlendiriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Büyük Üstadın tam bir uzlet ve inzivadan sonra tekrar irşad ve cemiyet hayatına atılması, aynen İmam-ı Gazalî’nin hayatında geçirmiş olduğu o mühim ve tarihî merhaleye benzemektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek ki Cenab-ı Hak, büyük mürşidleri böyle bir müddet inzivada terbiye, tasfiye ve tezkiye ettikten sonra tenvir ve irşad vazifesiyle mükellef kılıyor. Ve bu sebebledir ki bir mâ-i mukattardan daha temiz ve berrak olan yüreklerinden kopup gelen nefesler, kalplere akseder etmez bambaşka tesirler icra ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arz ettiğim gibi İmam-ı Gazalî’nin bundan dokuz yüz sene evvel ahlâk ve fazilet sahasında yapmış olduğu fütuhatı; bu asırda Bedîüzzaman, iman ve ihlas vâdisinde başarmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Hazret-i Üstadı bu müthiş cihad meydanlarına sevk eden, hep bu eşsiz şefkat ve merhameti olmuştur. Ve bunu bizzat kendisinden dinleyelim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bana: “Sen şuna buna niçin sataştın?” diyorlar. Farkında değilim; karşımda müthiş bir yangın var, alevleri göklere yükseliyor, içinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda birisi beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış, ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===İstiğnası===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın hayatı boyunca cemiyetimizin her tabakasına vermekte olduğu binlerle istiğna örnekleri, dillere destan olmuş bir ulviyeti haizdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mâsivadan tam manasıyla istiğna ederek, uzvî ve ruhî bütün varlığı ile Rabbü’l-âlemîn’in bitmez ve tükenmez hazinesine dayanmayı, müddet-i hayatında bir itiyad değil, âdeta bir mezhep, meşrep ve meslek olarak kabul etmiştir. Ve bunda da ne pahasına olursa olsun sebat eylemekte hâlâ devam etmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşin orijinal tarafı: Bu meslek, kendi şahsına münhasır kalmamış, talebelerine de kudsî bir mefkûre halinde intikal etmiştir. Nur deryasında yıkanmak şerefine mazhar olan bir Nur talebesinin istiğnasına hayran olmamak kabil değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bakınız, Üstad; Mektubat unvanını taşıyan şaheserin İkinci Mektup’unda bu mühim noktayı altı vecih ile ne kadar asil bir iman ve irfan şuuru ile izah eder:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Birincisi: Ehl-i dalalet, ehl-i ilmi; ilmi vasıta-i cer etmekle ittiham ediyorlar. İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Binaenaleyh bunları fiilen tekzip lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Neşr-i hak için enbiyaya ittiba etmekle mükellefiz. Kur’an-ı Hakîm’de, hakkı neşredenler اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ ۞ اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ diyerek insanlardan istiğna göstermişler…”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Risale-i Nur Külliyatı’nın mazhar olduğu İlahî fütuhat, hep bu enbiya mesleğinde sebat kahramanlığının şaheser misali ve hârikulâde neticesidir. Ve bu sayede Üstad, izzet-i ilmiyesini, cihan-kıymet bir elmas gibi muhafaza eylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Artık herkesin uğrunda esir olduğu maaş, rütbe, servet ve daha nice bin şahsî ve maddî menfaatlerle aslâ alâkası olmayan bir insan, nasıl olur da gönüller fatihi olmaz? İmanlı gönüller, nasıl onun feyiz ve nuru ile dolmaz?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===İktisatçılığı===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İktisat, bundan evvel bahsettiğimiz istiğnanın tefsir ve izahından başka bir şey değildir. Zaten iktisat sarayına girebilmek için evvela istiğna denilen kapıdan girmek lâzımdır. Bu sebeple iktisatla istiğna, lâzımla melzum kabîlindendir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstad gibi istiğna hususunda peygamberleri kendine örnek kabul eden bir mücahidin iktisatçılığı, kendiliğinden husule gelecek kadar tabiî bir haslet halini alır ve artık ona günde bir tas çorba, bir bardak su ve bir parça ekmek kâfi gelebilir. Zira bu büyük insan, büyük ve munsif Fransız şairi Lamartin’in dediği gibi: “Yemek için yaşamıyor belki yaşamak için yiyor.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın meşrep ve mesleğini tamamen anladıktan sonra, artık onun yüksek iktisatçılığını böyle yemek içmek gibi basit şeylerle mukayese etmeyi çok görüyorum. Zira bu büyük insanın yüksek iktisatçılığını manevî sahalarda tatbik etmek ve maddî olmayan ölçülerle ölçmek lâzım gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela Üstad, bu yüksek iktisatçılık kudretini sırf yemek, içmek, giymek gibi basit şeylerle değil; bilakis fikir, zihin, istidat, kabiliyet, vakit, zaman, nefis ve nefes gibi manevî ve mücerred kıymetlerin israf ve heder edilmemesi ile ölçen bir dâhîdir. Ve bütün ömrü boyunca bir karakter halinde takip ettiği bu titiz muhasebe ve murakabe usûlünü, bütün talebelerine de telkin etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh bir Nur talebesine olur olmaz eseri okutturmak ve her sözü dinlettirmek kolay bir şey değildir. Zira onun gönlünün mihrak noktasında yazılı olan şu “Dikkat!” kelimesi, en hassas bir kontrol vazifesi görmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Bedîüzzaman, kudretli bir ıslahatçı ve hârikalar hârikası bir pedagog (mürebbi) olduğunu, yetiştirdiği tertemiz nesille fiilen ispat etmiş ve iktisat tarihine nurdan pırıltılarla yazılan bir atlas sahife daha ilâve eden bir nadire-i fıtrattır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Tevazuu ve Mahviyetkârlığı===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur Risalelerinin bu kadar hârikulâde bir şekilde cihana yayılmasında, bu iki hasletin çok faydası olmuş ve pek derin tesirleri görülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Üstad sohbet ve teliflerinde kendine bir kutbü’l-ârifîn ve bir gavsü’l-vâsılîn süsü vermediği için gönüller ona pek çabuk ısınmış, onu tertemiz bir samimiyetle sevmiş ve derhal ulvi gayesini benimsemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, ahlâk ve fazilete, hikmet ve ibrete ait olan birçok sohbet ve telkinlerini, doğrudan doğruya nefsine tevcih eder. Keskin ve ateşîn hitabelerinin ilk ve yegâne muhatabı öz nefsidir. Oradan –merkezden muhite yayılırcasına– bütün nur ve sürura, saadet ve huzura müştak olan gönüllere yayılır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstad hususi hayatında gayet halîm selim ve son derece mütevazidir. Bir ferdi değil, hiçbir zerreyi incitmemek için a’zamî fedakârlıklar gösterir. Sayısız zahmet ve meşakkatlere, ızdırap ve mahrumiyetlere katlanır fakat imanına, Kur’an’ına dokunulmamak şartıyla…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Artık o zaman bakmışsınız ki o sakin deniz, dalgaları semalara yükselen bir tufan, sahillere heybet ve dehşet saçan bir umman kesilmiştir. Çünkü o, Kur’an-ı Kerîm’in sadık hizmetkârı ve iman hudutlarını bekleyen kahraman ve fedai bir neferidir. Kendisi bu hakikati veciz bir cümle ile şu şekilde ifade eder: “Bir nefer nöbette iken başkumandan da gelse silahını bırakmayacak. Ben de Kur’an’ın bir hizmetkârı ve bir neferiyim. Vazife başında iken karşıma kim çıkarsa çıksın, hak budur derim, başımı eğmem!”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vazife başında ve cihad meydanında iken şu mısralar, lisan-ı halidir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şahlanan bir ata benzer, kırarım kanlı gemi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sinsi düşmanlara hâşâ satamam benliğimi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Benliğimden uzak olmaktır esaret bence&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir zillete düşmek ne hazîn işkence&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ebedî vuslatın aşkıyla geçer her ânım&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dest-i kudretle yapılmış kaledir imanım&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu mukaddes emelimden ne kadar dilşâdım&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Görmek ister beni cennette şehit ecdadım&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ruhum oldukça müebbed, ebedîdir ömrüm&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
En büyük vuslata, Allah’a çıkan yoldur ölüm.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kitaba girmezden evvel Üstadı; ilmî, fikrî, tasavvufî ve edebî cepheleri ile de mütalaa etmek isterdim. Fakat çok derin ve pek şümullü olan bu mevzuların birkaç sahife ile hülâsa edilemeyeceğini kat’î bir surette idrak ettikten sonra, artık adı geçen mevzulara birkaç cümle ile temas etmeyi münasip gördüm.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rabb’im imkânlar lütfederse bu derin mevzuları, Risale-i Nur Külliyatı ve Nur talebeleri ile birlikte, büyük ve müstakil bir eserle, tahlilî bir surette tetkik ve mütalaa etmeyi bütün ruhumla arzu ediyorum. Bu hususta, büyük Üstadımızın ve aziz kardeşlerimin kıymetli dualarını niyaz eylerim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Üstadın İlmî Cephesi===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Merhum Ziya Paşa, şu:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
beyti ile nesilden nesile bir düstur halinde intikal edecek olan çok büyük bir hakikati ifade etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Müslüman ırkımıza Risale-i Nur Külliyatı gibi muazzam bir iman ve irfan kütüphanesini hediye eden, gönüller üzerinde mukaddes bir nur müessesesi kuran mümtaz ve müstesna zatın kudret-i ilmiyesi hakkında tafsilata girişmek, öğle vakti güneşi tarif etmek kadar fuzulî bir iştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yalnız yanık bir şairimizin:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsn olur kim, seyrederken ihtiyar elden gider&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
dediği gibi hayatının her lahzasında İlahî tecellilere mazhar bulunan bu mübarek zatın; ilim ve irfanından, ahlâk ve kemalâtından bahsetmek, insana bambaşka bir zevk ve İlahî bir haz veriyor. Bunun için sözü uzatmaktan kendimi alamıyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstad; Risale-i Nur Külliyatı’nda dinî, içtimaî, ahlâkî, edebî, hukukî, felsefî ve tasavvufî en mühim mevzulara temas etmiş ve hepsinde de hârikulâde bir surette muvaffak olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşin asıl hayret veren noktası; birçok ulemanın tehlikeli yollara saptıkları en çetin mevzuları, gayet açık bir şekilde ve en kat’î bir surette hallettiği gibi en girdaplı derinliklerden, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in tuttuğu nurlu yolu takip ederek sahil-i selâmete çıkmış ve eserlerini okuyanları da öylece çıkarmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sebeple Risale-i Nur Külliyatı’nı aziz milletimizin her tabakasına kemal-i emniyet ve samimiyetle takdim etmekle şeref duyuyoruz. Nur Risaleleri, Kur’an-ı Kerîm’in nur deryasından alınan berrak katreler ve hidayet güneşinden süzülen billur huzmelerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh her Müslüman’a düşen en mukaddes vazife, imanı kurtaracak olan bu nurlu eserlerin yayılmasına çalışmaktır. Zira tarihte pek çok defalar görülmüştür ki bir eser nice fertlerin, ailelerin, cemiyetlerin ve sayısız insan kitlelerinin hidayet ve saadetine sebep olmuştur. Âh! Ne bahtiyardır o insan ki bir mü’min kardeşinin imanının kurtulmasına sebep olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Üstadın Fikrî Cephesi===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malûm ya; her mütefekkirin kendine mahsus bir tefekkür sistemi, fikrî hayatında takip ettiği bir gayesi ve bütün gönlü ile bağlandığı bir ideali vardır. Ve onun tefekkür sisteminden, gaye ve idealinden bahsetmek için uzun mukaddimeler serdedilir. Fakat Bedîüzzaman’ın tefekkür sistemi, gaye ve ideali, uzun mukaddimelerle filan yorulmaksızın bir cümle ile hülâsa edilebilir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün semavî kitapların ve bilumum peygamberlerin yegâne davaları olan “Hâlık-ı kâinat’ın uluhiyet ve vahdaniyetini ilan” ve bu büyük davayı da ilmî, mantıkî ve felsefî delillerle ispat eylemektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
— O halde Üstadın mantık, felsefe ve müsbet ilimlerle de alâkası var?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
— Evet mantık ve felsefe, Kur’an’la barışıp hak ve hakikate hizmet ettikleri müddetçe Üstad en büyük mantıkçı ve en kudretli bir feylesoftur. Mukaddes ve cihan-şümul davasını ispat vâdisinde kullandığı en parlak delilleri ve en kat’î bürhanları, Kur’an-ı Kerîm’in Allah kelâmı olduğunu her gün bir kat daha ispat ve ilan eden “müsbet ilim”dir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zaten felsefe, aslında hikmet manasına geldikçe, Vâcibü’l-vücud Teâlâ ve Takaddes Hazretlerini, Zat-ı Bâri’sine lâyık sıfatlarla ispata çalışan her eser, en büyük hikmet ve o eserin sahibi de en büyük hakîmdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Üstad böyle ilmî bir yolu, yani Kur’an-ı Kerîm’in nurlu yolunu takip ettiği için binlerle üniversitelinin imanını kurtarmak şerefine mazhar olmuştur. Hazretin bu hususta haiz olduğu ilmî, edebî ve felsefî daha pek çok meziyetleri vardır. Fakat onları, eserlerinden misaller getirerek inşâallah müstakil bir eserde arz etmek emelindeyim. وَ مِنَ اللهِ التَّوْفٖيقُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Tasavvuf Cephesi===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nakşibendî meşayihinden, her harekâtını Peygamber-i Zîşan Efendimiz Hazretlerinin harekâtına tatbik etmeye çalışan ve büyük bir âlim olan bir zata sordum:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
— Efendi Hazretleri, ulema ile mutasavvıfe arasındaki gerginliğin sebebi nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
— Ulema, Resul-i Ekrem Efendimizin ilmine, mutasavvıflar da ameline vâris olmuşlar. İşte bu sebepten dolayıdır ki Fahr-i Cihan Efendimizin hem ilmine ve hem ameline vâris olan bir zata “zülcenaheyn” yani “iki kanatlı” deniliyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh tarîkattan maksat, ruhsatlarla değil, azîmetlerle amel edip ahlâk-ı Peygamberî ile ahlâklanarak bütün manevî hastalıklardan temizlenip Cenab-ı Hakk’ın rızasında fâni olmaktır. İşte bu ulvi dereceyi kazanan kimseler, şüphesiz ki ehl-i hakikattirler. Yani tarîkattan maksud ve matlub olan gayeye ermişler demektir. Fakat bu yüksek mertebeyi kazanmak, her adama müyesser olamayacağı için büyüklerimiz matlub olan hedefe kolaylıkla erebilmek için muayyen kaideler vaz’eylemişlerdir. Hülâsa; tarîkat, şeriat dairesinin içinde bir dairedir. Tarîkattan düşen, şeriata düşer fakat –maazallah– şeriattan düşen, ebedî hüsranda kalır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu büyük zatın beyanatına göre Bedîüzzaman’ın açtığı nur yolu ile hakiki ve şaibesiz tasavvuf arasında cevherî hiçbir ihtilaf yoktur. Her ikisi de Rıza-yı Bâri’ye ve bi’n-netice cennet-i a’lâya ve dîdar-ı Mevla’ya götüren yollardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh bu asil gayeyi istihdaf eden herhangi mutasavvıf bir kardeşimizin, Risale-i Nur Külliyatı’nı seve seve okumasına hiçbir mani kalmadığı gibi bilakis Risale-i Nur tasavvuftaki “murakabe” dairesini, Kur’an-ı Kerîm yolu ile genişleterek ona bir de tefekkür vazifesini en mühim bir vird olarak ilâve etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, insanın gözüne gönlüne bambaşka ufuklar açan bu “tefekkür” sebebiyle sadece kalbinin murakabesi ile meşgul olan bir sâlik, kalbi ve bütün letaifi ile birlikte zerrelerden kürelere kadar bütün kâinatı azamet ve ihtişamı ile seyir ve temaşa, murakabe ve müşahede ederek Cenab-ı Hakk’ın o âlemlerde bin bir şekilde tecelli etmekte olan esma-i hüsnasını, sıfât-ı ulyâsını kemal-i vecd ile görerek, artık sonsuz bir mabedde olduğunu aynelyakîn, ilmelyakîn ve hakkalyakîn derecesinde hisseder. Çünkü içine girdiği “mabed” öyle ulu bir mabeddir ki milyarlara sığmayan cemaatin hepsi aşk ve şevk, huşû ve istiğraklar içinde Hâlık’ını zikrediyor. Yanık, tatlı ve güzel lisanları; şive, nağme, ahenk ve besteleri ile bir ağızdan سُبْحَانَ اللّٰهِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ وَلَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ اَكْبَرُ diyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un açtığı iman ve irfan ve Kur’an yolunu takip eden, işte böyle muazzam ve muhteşem bir mabede girer. Ve herkes de iman ve irfanı, feyiz ve ihlası nisbetinde feyizyâb olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Edebî Cephesi===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eskiden beri lafız ve mana, üslup ve muhteva bakımından edibler ve şairler, mütefekkirler ve âlimler ikiye ayrılmışlardır. Bunlardan bazıları, sadece üslup ve ifadeye, vezin ve kafiyeye kıymet vererek manayı ifadeye feda etmişlerdir. Ve bu hal de kendini en çok şiirde gösterir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Diğer zümre ise en çok mana ve muhtevaya ehemmiyet vererek özü söze kurban etmemişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Artık Bedîüzzaman gibi büyük bir mütefekkirin edebî cephesi bu küçük mukaddime ile kolayca anlaşılır sanırım. Zira Üstad o kıymetli ve bereketli ömrünü, kulaklarda kalacak olan sözlerin tanzim ve tertibi ile değil, bilakis kalplerde, ruhlarda, vicdan ve fikirlerde kudsî bir ideal halinde insanlıkla beraber yaşayacak olan din hissinin, iman şuurunun, ahlâk ve fazilet mefhumunun asırlara, nesillere telkini ile meşgul olan bir dâhîdir. Artık bu kadar ulvi bir gayenin tahakkuku için candan ve cihandan geçen bir mücahid, pek tabiîdir ki fâni şekillerle meşgul olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bununla beraber Üstad zevk inceliği, gönül hassasiyeti, fikir derinliği ve hayal yüksekliği bakımından hârikulâde denecek derecede edebî bir kudret ve melekeyi haizdir. Ve bu sebeple üslup ve ifadesi, mevzuya göre değişir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, ilmî ve felsefî mevzularda mantıkî ve riyazî delillerle aklı ikna ederken gayet veciz terkipler kullanır. Fakat gönlü mest edip ruhu yükselteceği anlarda ifade o kadar berraklaşır ki tarif edilemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela semalardan, güneşlerden, yıldızlardan, mehtaplardan ve bilhassa bahar âleminden ve Cenab-ı Hakk’ın o âlemlerde tecelli etmekte olan kudret ve azametini tasvir ederken üslup o kadar latîf bir şekil alır ki artık her teşbih, en tatlı renklerle çerçevelenmiş bir levhayı andırır ve her tasvir, hârikalar hârikası bir âlemi canlandırır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hikmete mebnidir ki bir Nur talebesi Risale-i Nur Külliyatı’nı mütalaası ile –üniversitenin herhangi bir fakültesine mensup da olsa– hissen, fikren, ruhen, vicdanen ve hayalen tam manasıyla tatmin edilmiş oluyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nasıl tatmin edilmez ki Risale-i Nur Külliyatı, Kur’an-ı Kerîm’in cihan-şümul bahçesinden derilen bir gül demetidir. Binaenaleyh onda, o mübarek ve İlahî bahçenin nuru, havası, ziyası ve kokusu vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ruhun bu ihtiyacını söyler akan sular&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’a her zaman beşerin ihtiyacı var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ali Ulvi Kurucu&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Ön_Söz_(Tarihçe)|Tarihçe-i Hayat&#039;ın Ön Sözü]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bediüzzaman Hakkında Hizmetindeki Talebelerinin Bir Mektubu==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَقْرُوئَةِ وَ الْمَكْتُوبَةِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok sevgili, çok kıymettar, çok müşfik Üstadımız Efendimiz Hazretleri!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvela: Leyle-i Mi’racınızı tebrik eder, ellerinizden öper, kusurumuzun affını rica ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın tercüme-i halini merak edenlere deriz ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Hakîm otuz üç âyâtının i’cazkâr işaretiyle, İmam-ı Ali (radıyallahu anh) Celcelutiye ve Ercuze’sinde kerametkâr delâlatıyla, Gavs-ı A’zam (kuddise sırruhu) beşaretkâr beyanatıyla, Üstadımızın hakiki tercüme-i halini ve Risale-i Nur’un hakiki mahiyetini beyan etmişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın şahs-ı manevîsini bilmek isteyenler, Risale-i Nur’un İşarat-ı Kur’aniye ve Keramat-ı Aleviye ve Keramat-ı Gavsiye risalelerini ve Risale-i Nur’un sair eczalarını dikkatle tetebbu etmeleri lâzımdır. Yalnız bizim, Üstadımız hakkındaki kanaat-i kat’iyemiz şudur ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İsm-i Nur ve ism-i Hakîm’e mazhariyetle, Kur’an-ı Hakîm’in hazinesinden nâil olduğu hakaik ve maarifi, tahdis-i nimet maksadıyla beşere ilan eden bu allâme-i zîfünun Bedîüzzaman Hazretleri, ahlâk-ı Muhammediye (aleyhissalâtü vesselâm) ile tahalluk etmiş, nefis ve heva berzahlarından geçmiş, mekârim-i ahlâkın en mümtaz ve müstesna bir timsal-i mücessemi olarak bu asırda bulunmuş. Şimdiye kadar bütün hayatında şâyan-ı hayret bir ulüvv-ü himmet ve sekinet ve iffet ve mahviyet içinde yaşamış. Gına-yı kalbi, tevekkül ve kanaati hârikulâde; maişet ve kıyafeti pek sade ve mekârim-i ahlâkı pek fevkalâde; dünyaya zerre kadar meyil ve muhabbet etmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem öyle bir tarzda izzet-i ilmiyeyi hayatta muhafaza etmiş ki aslâ kimseye arz-ı iftikar etmemek, hayatının en mühim bir düsturu olmuştur. Dünya kendilerine teveccüh etmişse de ondan yüz çevirmiş olan Üstadımız; emr-i maaşta Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle, iffet ve nezahetini daima muhafaza eder; sadaka, zekât ve hediyeleri almaz. Yakînen biliyoruz ki Kastamonu’da bulundukları zaman, oturdukları evin icarını vermek için yorganını sattılar da yine hiçbir suretle hediye kabul etmediler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Üstadımız, tekellüf ve taazzumdan aslâ hoşlanmaz ve talebelerinin dahi tekellüf kaydından âzade olmalarını emreder. Ve buyururlar ki: “Tekellüf, şer’an ve hikmeten fenadır çünkü tekellüf sevdası, insanı hadd-i marufu tecavüze sevk eder. Mütekellif olanlar, bazen hodbinane bir tezahür ve tefahur tavrı ve muvakkat soğuk bir riyakâr vaziyeti takınmaktan kurtulmaz. Halbuki bunların ikisi de ihlası zedeler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Üstadımız, gayet mütevazidir. Tefevvuk ve temeyyüz daiyelerinden, şöhret sevdalarından ziyadesiyle sakınırlar. Kendilerine mahsus safi meşrebi, o gibi can sıkacak şeylerden âlîdir. Herkese hele ihtiyarlara ve çocuklara ve fukaralara, rıfk ve mülâyemetle uhuvvetkârane bir muamele-i hâlisanede bulunurlar. Mübarek yüzlerinde, mehabet ve beşaşetle karışık bir nur-u vakar lemean eder. Heybetle beraber âsâr-ı üns ve ülfet dahi görünür. Daima mütebessim bulunurlar. Fakat bazen tecelliyatın muktezası olarak mehabet ve celal nazarı o derece tezahür eder ki artık o zaman yanında bulunup da söz söylemek isteyen adamın, âdeta dili tutulur, ne söylemek istediği anlaşılmaz. Bu âcizler, çok defa bu hali müşahede ettik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın, az söylemek âdetidir. Fakat söylediğini veciz söyler, her halde düstur-u hikmet olarak pek manidar ve pek şümullü birer câmiü’l-kelimdirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız ne kimseyi zemmeder ve ne de yanında kimseyi gıybet ettirir. Bunlardan aslâ hoşlanmaz. Kusur ve hataları setrederler. Hem o kadar hüsn-ü zanna mâliktir ki hattâ kendisi hakkında bir nâ-seza söz tebliğ edene “Hâşâ, bu yalandır. Bu sözü söyledi dediğin zat, böyle söylemez.” buyururlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın nefisle mücahedede bir rüsuh ve ihtisası vardır ki aslâ huzuzat-ı nefsaniyelerine hizmet etmezler. Bir insana kâfi gelmeyecek kadar az yerler ve az uyurlar. Gecelerde, sabaha kadar câlib-i dikkat bir hal-i hâşiane ile ubudiyette bulunurlar. Yaz ve kış, bu âdetleri tahallüf etmez. Teheccüd ve münâcat ve evradlarını aslâ terk etmezler. Hattâ bir ramazan-ı şerifte pek şiddetli hastalıkta, altı gün bir şey yemeden savm-ı visal içinde ubudiyetteki mücahedelerini terk etmediler. Komşuları her zaman derler ki: “Biz, sizin Üstadınızın sekiz sene yaz ve kış geceleri, aynı vakitlerde sabaha kadar hazîn ve muhrik sadâsıyla münâcat seslerini dinler ve böyle fâsılasız devamlı mücahedesine hayretler içinde kalırdık.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Üstadımız, taharet ve nezafet-i şer’iyeye son derece riayet eder; her zaman abdestli olarak bulunur; aslâ mübarek vaktini boş geçirmez. Ya Risale-i Nur telifiyle veya tashihiyle meşgul veya Münâcat-ı Cevşeniyeyi kıraat ve secdegâh-ı ubudiyete kaim veya tefekkür-ü a’lâ-i İlahî bahrine müstağrak bulunurdu. Ekseriyetle, yaz zamanı şehre uzak ormanlık dağ vardı. Üstadımızla oraya giderdik. Yolda hem Risale-i Nur tashih ederler hem bu âciz talebelerinin okudukları risaleye dikkat ederler ve tashih için hatalarını söylerler veyahut eski müellefatından birisinden ders verirler, bu suretle yolda bile mübarek vaktini vazife ile geçirirlerdi. Evet, biz itiraf ediyoruz ki Üstadımızın nutkundaki letafet ve ülfetindeki halâvet o derece feyiz bahşederdi ki insan, sabahtan akşama kadar o vaziyette ders alsa yol yürüse aslâ sıkılmak ihtimali yoktu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Üstadımız, Risale-i Nur hizmetini her şeye tercih ederler ve buyururlardı ki: “Yirmi senedir Kur’an-ı Hakîm’den ve Risale-i Nur’dan başka bir kitabı ne mütalaa etmişim ve ne de yanımda bulundurmuşum, Risale-i Nur kâfi geliyor.” Evet, Feyyaz-ı Mutlak tarafından bütün hakaik-i Kur’aniye kalb-i münevverine ilham ve ilka-i küllî ile ifaza olunur da Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan başka neye muhtaç olur? Bundan şüphesi olanlar, Risale-i Nur’a dikkat etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cenab-ı Hak Üstadımıza Risale-i Nur’un telifinde öyle bir iktidar-ı bedî’ ihsan etmiştir ki bu, herkese nasib olacak hasletlerden değildir. O hârika Nur Risaleleri, her biri gurbette, hastalık içinde, dağda, bağda, kâtipsiz, tahammülü müşkül gayet ağır şerait dâhilinde, zahirî nice müşkülatlarla meydana gelmiş ve mü’minlerin imdadına yetişmiştir. Fakat Cenab-ı Hakk’a şükrolsun ki inayet-i İlahiye, hârika bir tarzda Üstadımıza fevkalâde muvaffakıyet ihsan etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu sırdandır ki Cenab-ı Hak, ona kâinatı bir kitab-ı semavî ve arzı bir sahife gibi keşif ve şuhudla bihakkalyakîn okuyacak bir iktidar vermiş; mahz-ı inayetle böyle kudsî bir esere sahip kılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, âyât-ı teşriiyeyi hâvi Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın hakaik ve maarifini ve âyât-ı kevniyeyi şâmil kitab-ı kebir-i kâinatın vezaif ve maânîsini beyan edip marifetullahın en yüksek derecatına urûca nev-i beşeri teşvik eden ve bugünkü günde, ölmeye yüz tutan kalpleri bile izn-i İlahî ile ihtizaza getirecek kadar hârika bir eser-i bedîa, bir sereyan-ı seria olan Risale-i Nur ile neşr-i hakaik eden bu vücud-u mesud ile beşeriyet iftihar etmek lâzım gelirken; çok garibdir ki ehl-i şakavet tarafından zehir verilmeye cesaret ve taş attırılmaya bile cüret ediliyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet اَشَدُّ الْبَلَاءِ عَلَى الْاَنْبِيَاءِ ثُمَّ الْاَوْلِيَاءِ sırrıyla, enbiyanın vârisi olanların türlü türlü belalara uğramaları, hikmet-i İlahiye iktizasından olmasıyla, o zümre-i mübareke gibi Üstadımız dahi nice belalara hedef olmuştur. Hattâ Kastamonu’ya ilk teşrif ettikleri zaman çocuklar, bir bedbaht şakî tarafından teşvik edilip abdest almak için çeşmeye çıktıkları vakit taş atmışlar. Fakat Üstadımız daima gördüğü eza ve cefalara ulü’l-azmane sabır ve tahammül eder. Hem safa-i sadra ve selâmet-i kalbe mâlik olduklarından, o çocuklara dahi hiddet etmeyip buyururlardı ki: “Bunlar Sure-i Yâsin’den mühim bir âyetin nüktesini keşfime sebep oldular.” diye onlara dua ederlerdi. Sonra bu çocuklar, Üstadımızın duaları bereketiyle şâyan-ı hayret bir hal kesbettiler ki Üstadımızı uzak yakın nerede görürlerse koşarak yanına gelirler, mübarek elini öperler, duasını alırlardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Üstadımızın hârika hâlâtı ve şâyan-ı hayret garaib-i ahvali, başta Risale-i Nur olarak pek çoktur. Evet, biz itiraf ediyoruz ki Üstadımız bizim hatırat-ı kalbimizi bizden ziyade okur, çok defa haberimiz olmadığı bir meseleden bizleri şiddetli telaşla ikaz ederler, bizi hayrette bırakırlar. Fakat günler geçtikten sonra aynen Üstadımızın ikaz ettiği şeyle karşılaşır, aklımız başımıza gelirdi. Üstadımızla dağa gittiğimiz zaman, daha şehre dönme zamanı gelmeden, birden Üstadımız kalkarlar, bize de emrederlerdi. Hikmetini sormak istediğimizde: “Acele gidelim, Risale-i Nur hizmeti için bizi bekliyorlar.” Hakikaten, şehre avdetimizde, mutlaka mühim bir Risale-i Nur şakirdi bizi bekliyor bulur veya birkaç defa gelip gittiğini komşular haber verirlerdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine bir gün, Mevlana Hâlid (ks) Hazretlerinin Küçük Âşık namında bir talebesinin neslinden mübarek bir hanım, yanında (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;O hanım “Âsiye”dir.&amp;lt;/ref&amp;gt;) çok senelerden beri muhafaza ettiği Mevlana Hazretlerinin cübbesini, ramazan-ı şerifte teberrüken Üstadımızın yanında kalsın diye Feyzi ile gönderir. Üstadımız hemen Emin kardeşimize yıkamak için emrederek Cenab-ı Hakk’a şükretmeye başlar. Feyzi’nin hatırına: “Bu hanım, benim ile yirmi gün için gönderdi; Üstadım neden sahip çıkıyor?” diye hayretler içinde kalır. Sonra o hanımı görür, o hanım Feyzi’ye der ki: “Üstad hediyeleri kabul etmediğinden bu suretle belki kabul eder diye öyle söylemiştim. Fakat emanet onundur, canımız dahi feda olsun.” der, o kardeşimizi hayretten kurtarır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, mübarek Üstadımızın o cübbeyi kabulü, Mevlana Hâlid’den sonra vazife-i teceddüd-ü dinin kendilerine intikaline bir alâmet telakki etmesindendir, derler. Hem de öyle olmak lâzım. Çünkü hadîs-i sahihte: اِنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰى رَاْسِ كُلِّ مِاَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دٖينَهَا buyurulmuş. Mevlana Hazretlerinin veladeti 1193, Üstadımız Hazretlerinin ise 1293’tür. Bu hadîsin tam izahı Risale-i Gavsiye’de vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız ara sıra bizlere hususan Feyzi’ye, latîfe tarzında buyururlardı ki: “Cezanız var, tokat yiyeceksiniz, hapse gireceksiniz.” diye Denizli hapsimizi bize remzen haber verip hem bizi ikaz hem kable’l-vuku bir mühim hâdiseyi keşfen beyan ediyorlardı. Hakikaten çok geçmedi, Üstadımızın dediği çıktı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine Denizli hapsi hâdisesinden evvel buyurdular ki: “Kardeşlerim, çoktandır sekiz seneden fazla bir yerde kalmamışım. Şimdi buraya geleli sekiz sene oluyor. Bu sene herhalde ya vefat edeceğim veya başka yere nakledeceğim.” diye Kastamonu’dan teşrifini haber veriyorlardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Denizli hapsi musibetinden evvel Üstadımız buyururlardı ki: “Kardeşlerim, Risale-i Nur’a birkaç cihette hücum hissediyorum, ziyade ihtiyat ediniz.” Hakikaten çok geçmedi, İstanbul’da bir ihtiyar hoca, bilmeyerek bir risalenin bir meselesine itiraz ediyor. Sonra eski fetva emini merhum Ali Rıza Efendi Hazretleri, o hocanın itirazını red ve Risale-i Nur’un hakkaniyetini tam tasdik ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir müddet sonra bir hayvan ürküp Üstadımızın bacağını incitiyor. Aylarca ızdıraplar içinde, vazife-i ubudiyetini ve Risale-i Nur’un hizmet-i kudsiyesini çok müşkülatla îfa edebildi. Sonra dağda müthiş bir zehirlenmeden mütevellid gayet ağır surette hasta iken, Denizli hapsi tevkifi meydana çıktı. Fakat o ferd-i ferîd, tahammülü pek müşkül bu dehşetli halde hem hizmet-i imaniye ve Kur’aniyedeki azm-i metinini hem ubudiyetteki vezaifi îfaya son derece gayret edip aslâ fütur getirmeden ulü’l-azmane bir sabır ile sebat ediyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine Üstadımız tevkifimizden evvel mükerreren buyururlardı ki: “Ehl-i dünya, Risale-i Nur’a ilişmesinler; ilişirlerse âfetlerin hücumuna sebep olurlar.” Hakikaten herkesçe malûmdur ki: Risale-i Nur şakirdleri tevkif edilir edilmez her tarafta âfetler, zelzeleler, hastalıklar başlardı tâ Risale-i Nur’un hakkaniyeti tasdik olunup vatana faydalı olduğu itiraf edilinceye kadar çok yerlerde, ezcümle Kastamonu’da zelzele devam etti. Hattâ Kastamonu’nun tarihî yüksek kalesi –ki bazı risalelerin medresesi hükmüne geçti– Risale-i Nur’a ve müellifi olan Üstadımıza iştiyak ve hasretinden matem tutup en sağlam, köklü taşlarını aşağı atarak Üstadımızın ihbar-ı gaybîsini maddeten tasdik etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız, tevkifimizden mukaddem buyururlardı ki: “Risale-i Nur’a müthiş bir hücum planı var fakat merak etmeyiniz. Müjde, inayet-i İlahiye imdadımıza yetişecek. Şöyle ki: Bugün okumak için Hizb-i A’zam-ı Nurî’yi açmıştım, birden karşıma وَ اصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَ سَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ âyeti çıktı. Manen “Bana bak!” dedi. Ben de baktım, gördüm ki manasının çok tabakalarından hususan mana-yı işarîsiyle ve cifrîsiyle hem hapis musibetine hem necatımıza işaret ve bize beşaret ediyor.” buyurdular. İşte Denizli mahkemesi, beraet kararı vermezden dokuz ay evvel, bilâ-tereddüt bu âyetin definesinden aldığı cevheri izhar edip hem bu âyet-i kerîmenin mühim nükte-i i’cazını keşif hem de bu kuvve-i maneviyeye muhtaç zayıf talebelerini tebşir etmekle bizleri mesrur eylemişlerdir. Bu âyetin tam izahı, Denizli Müdafaası’nda ve Lâhikası’ndadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nüsha-i nadire-i zaman olan Üstadımız, gayet şecî ve metin ve ulü’l-azmane bir cesaret-i fevkalâdeye mâlik bir lisanü’l-haktır ki hak yolunda söz söylemekten çekinmez ve levm-i lâimden korkmazlar. Bir gün “Bismillah” yazılı kabir taşlarını lağımlar üzerine konurken görürler. Orada dünyaca mühim zatlar hazır oldukları halde, kimsenin söyleyemediği gayet acı sözlerle o haksız işe ve daha başka haksız işlere de sedd-i sedid olmuşlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem memleketimizde her kim Üstadımızı rencide etmeye cesaret etmişse Risale-i Nur’a zarar getirmişse mutlaka sû-i âkıbete uğramışlardır. Bazıları dehalet edip akılları başlarına gelmiş ise de bazıları da cezalarını çekmişlerdir. Bu vak’aların bazıları, Lâhika’da yazılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Mübarek Üstadımızın evsaf-ı kemalini ve mehasin-i ahvalini bizim gibi âcizlerin bihakkın tasvir ve tarif edebilmesine imkân yoktur. Hâlık-ı Zülcelali ve’l-cemal Hazretleri, Üstadımızı bir vücud-u müstesna olarak yaratmış ve tevfik-i İlahiyesine mazhar kılmıştır. Ne saadet ona ki onun bizzat iştigal ettiği ve ehemmiyetle teşvik ve tavsiye ettiği Risale-i Nur ile hizmet-i Kur’aniye ve imaniyede buluna ve Risale-i Nur’dan dersini almış ola…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız memlekette bulundukça fâsılasız neşr-i hakaik eylemiş ve bizim saadetimiz için feyiz bahşeden mübarek nefesini sarf etmiştir. Cenab-ı Erhamü’r-Râhimîn’den bütün ruh u canımızla niyaz ederiz ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Mahşer gününde dahi bizleri اَلسَّعٖيدُ سَعٖيدٌ فٖى بَطْنِ اُمِّهٖ hadîs-i şerifine mazhar olan Üstadımız define-i ulûm ve fünun, bedîü’l-beyan allâme-i Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri ile birlikte haşretsin. Tâ ki o korkulu günde nurlu, müşfik, mübarek eliyle elimizi tutsun, huzur-u Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâma bizi götürsün, inşâallah!..”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur Şakirdlerinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Feyzi, Emin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Kastamonu_Hayatı#Kastamonu.E2.80.99da_Bed.C3.AE.C3.BCzzaman.E2.80.99a_Sekiz_Sene_Hizmet_Eden_Mehmed_Feyzi_ile_K.C4.B1ymettar_Bir_Nur_Talebesi_Olan_Emin.E2.80.99in_Bir_Mektubudur|Tarihçe-i Hayat, Kastamonu Hayatı]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur ve Tercümanı Hakkında Bir Takrizname==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her asır başında hadîsçe geleceği tebşir edilen dinin yüksek hâdimleri; emr-i dinde mübtedi değil, müttebi’dirler. Yani kendilerinden ve yeniden bir şey ihdas etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esasat ve ahkâm-ı diniyeye ve sünen-i Muhammediyeye (asm) harfiyen ittiba yoluyla dini takvim ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhar ve ona karıştırılmak istenilen ebâtîli ref’ ve iptal ve dine vaki tecavüzleri red ve imha ve evamir-i Rabbaniyeyi ikame ve ahkâm-ı İlahiyenin şerafet ve ulviyetini izhar ve ilan ederler. Ancak tavr-ı esasîyi bozmadan ve ruh-u aslîyi rencide etmeden yeni izah tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni ikna usûlleriyle ve yeni tevcihat ve tafsilat ile îfa-i vazife ederler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu memurîn-i Rabbaniye, fiiliyatlarıyla ve amelleriyle de memuriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salabet-i imaniyelerinin ve ihlaslarının âyinedarlığını bizzat îfa ederler. Mertebe-i imanlarını fiilen izhar ederler. Ve ahlâk-ı Muhammediyenin (asm) tam âmili ve mişvar-ı Ahmediyenin (asm) ve hilye-i Nebeviyenin (asm) hakiki lâbisi olduklarını gösterirler. Hülâsa: Amel ve ahlâk bakımından ve sünnet-i Nebeviyeye (asm) ittiba ve temessük cihetinden ümmet-i Muhammed’e (asm) tam bir hüsn-ü misal olurlar ve numune-i iktida teşkil ederler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunların Kitabullah’ın tefsiri ve ahkâm-ı diniyenin izahı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcihi sadedinde yazdıkları eserler, kendi tilka-yı nefislerinin ve kariha-i ulviyelerinin mahsulü değildir, kendi zekâ ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba-i vahiy olan Zat-ı Pâk-i Risalet’in (asm) manevî ilham ve telkinatıdır. Celcelutiye ve Mesnevî-i Şerif ve Fütuhu’l-Gayb ve emsali âsâr hep bu nevidendir. Bu âsâr-ı kudsiyeye o zevat-ı âlişan ancak tercüman hükmündedirler. Bu zevat-ı mukaddesenin, o âsâr-ı bergüzidenin tanziminde ve tarz-ı beyanında bir hisseleri vardır; yani bu zevat-ı kudsiye o mananın mazharı, mir’atı ve ma’kesi hükmündedirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur ve Tercümanına Gelince: Bu eser-i âlîşanda şimdiye kadar emsaline rastlanmamış bir feyz-i ulvi ve bir kemal-i nâmütenahî mevcud olduğundan ve hiçbir eserin nâil olmadığı bir şekilde meşale-i İlahiye ve şems-i hidayet ve neyyir-i saadet olan Hazret-i Kur’an’ın füyuzatına vâris olduğu meşhud olduğundan onun esası, nur-u mahz-ı Kur’an olduğu ve evliyaullahın âsârından ziyade feyz-i envar-ı Muhammedîyi (asm) hâmil bulunduğu ve Zat-ı Pâk-i Risalet’in ondaki hisse ve alâkası ve tasarruf-u kudsîsi evliyaullahın âsârından ziyade olduğu ve onun mazharı ve tercümanı olan manevî zatın mazhariyeti ve kemalâtı ise o nisbette âlî ve emsalsiz olduğu güneş gibi aşikâr bir hakikattir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, o zat daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhirîne ve ledünniyat ve hakaik-i eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlahiyeye vâris kılınmıştır ki şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nâil olmamıştır. Bu hârika-i ilmiyenin eşi aslâ mesbuk değildir. Hiç şüphe edilemez ki Tercüman-ı Nur, bu haliyle baştan başa iffet-i mücesseme ve şecaat-i hârika ve istiğna-yı mutlak teşkil eden hârikulâde metanet-i ahlâkiyesi ile bizzat bir mu’cize-i fıtrattır ve tecessüm etmiş bir inayettir ve bir mevhibe-i mutlakadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O zat-ı zîhavârık daha hadd-i büluğa ermeden bir allâme-i bîadîl halinde bütün cihan-ı ilme meydan okumuş, münazara ettiği erbab-ı ulûmu ilzam ve iskât etmiş, her nerede olursa olsun vaki olan bütün suallere mutlak bir isabetle ve aslâ tereddüt etmeden cevap vermiş, on dört yaşından itibaren üstadlık pâyesini taşımış ve mütemadiyen etrafına feyz-i ilim ve nur-u hikmet saçmış, izahlarındaki incelik ve derinlik ve beyanlarındaki ulviyet ve metanet ve tevcihlerindeki derin feraset ve basîret ve nur-u hikmet, erbab-ı irfanı şaşırtmış ve hakkıyla “Bedîüzzaman” unvan-ı celilini bahşettirmiştir. Mezaya-yı âliye ve fezail-i ilmiyesiyle de din-i Muhammedînin (asm) neşrinde ve ispatında bir kemal-i tam halinde rû-nüma olmuş olan böyle bir zat elbette Seyyidü’l-enbiya Hazretlerinin (asm) en yüksek iltifatına mazhar ve en âlî himaye ve himmetine nâildir. Ve şüphesiz o Nebiyy-i Akdes’in (asm) emir ve fermanıyla yürüyen ve tasarrufuyla hareket eden ve onun envar ve hakaikine vâris ve ma’kes olan bir zat-ı kerîmü’s-sıfâttır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Envar-ı Muhammediyeyi (asm) ve maarif-i Ahmediyeyi (asm) ve füyuzat-ı şem’-i İlahîyi en müşa’şa bir şekilde parlatması ve Kur’anî ve hadîsî olan işarat-ı riyaziyenin kendisinde müntehî olması ve hitabat-ı Nebeviyeyi (asm) ifade eden âyât-ı celilenin riyazî beyanlarının kendi üzerinde toplanması delâletleriyle, o zat hizmet-i imaniye noktasında risaletin bir mir’at-ı mücellası ve şecere-i risaletin bir son meyve-i münevveri ve lisan-ı risaletin irsiyet noktasında son dehan-ı hakikati ve şem’-i İlahînin hizmet-i imaniye cihetinde bir son hâmil-i zîsaadeti olduğuna şüphe yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Medrese-i Yusufiyenin El-Hüccetü’z-Zehra ve Zühretü’n-Nur olan tek dersini dinleyen Nur şakirdleri namına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ahmed Feyzi, Ahmed Nazif, Salahaddin, Zübeyr, Ceylan, Sungur, Tabancalı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Benim hissemi haddimden yüz derece ziyade vermeleriyle beraber, bu imza sahiplerinin hatırlarını kırmaya cesaret edemedim. Sükût ederek o medhi Risale-i Nur şakirdlerinin şahs-ı manevîsi namına kabul ettim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:15._Şuâ#Risale-i_Nur_Nedir_ve_Hakikatler_Muvacehesinde_Risale-i_Nur_ve_Terc.C3.BCman.C4.B1_Ne_Mahiyettedirler_Diye_Bir_Takriznamedir|Şualar, 15. Şua]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bir Önceki Asrın Müceddidi Mevlana Halid-i Bağdadi (ks) ve Bediüzzaman (ra)==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mukaddime: Malûm olsun ki: “Zübdetü’r-Resail Umdetü’l-Vesail” namında kutbü’l-ârifîn Ziyaeddin Mevlana Şeyh Hâlid kuddise sırruhunun mektubat ve resail-i şerifelerinden muktebes nasayih-i kudsiyenin tercümesine dair bir risaleyi on üç sene mukaddem, Bursa’da Hoca Hasan Efendi’den almıştım. Nasılsa mütalaasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde kitaplarımın içerisinde bir şey ararken elime geçti. Dedim: “Bu Hazret-i Mevlana Hâlid, Üstadımın hemşehrisidir. Hem İmam-ı Rabbanî’den sonra tarîk-i Nakşînin en mühim kahramanıdır. Hem tarîk-i Hâlidiye-i Nakşiyenin pîridir.” Risaleyi mütalaa ederken Hazret-i Mevlana’nın tercüme-i halinde şu fıkrayı gördüm:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den İmam-ı Hâkim Müstedrek’inde ve Ebu Davud Kitab-ı Sünen’inde, Beyhakî Şuab-ı İman’da tahric buyurdukları:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰى رَاْسِ كُلِّ مِاَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دٖينَهَا&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
yani “Her yüz senede Cenab-ı Hak bir müceddid-i din gönderiyor.” hadîs-i şerifine mazhar ve mâsadak ve muzhir-i tam olan Mevlana eş-şehîr kutbü’l-ârifîn, gavsü’l-vâsılîn, vâris-i Muhammedî, kâmilü’t-tarîkatü’l-aliyyeti ve’l-müceddidiyeti Hâlid-i Zülcenaheyn kuddise sırruhu ilh.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra tarihçe-i hayatında gördüm ki tevellüdü 1193 tarihindedir. Sonra gördüm ki 1224 tarihinde saltanat-ı Hint’in payitahtı olan Cihanabad’a dâhil olmuş. Tarîk-ı Nakşî silsilesine girip müceddidiyete başlamış. Sonra 1238’de, ehl-i siyasetin nazar-ı dikkatini celbedip vatanını terk ederek diyar-ı Şam’a hicretle gitmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem içinde gördüm ki Hazret-i Mevlana’nın (ks) nesli, Hazret-i Osman bin Affan radıyallahu anha mensuptur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra gördüm ki tercüme-i halinde istidad-ı fıtrî ve kabiliyet-i hârika ile sinni yirmiye bâliğ olmadan evvel a’lem-i ulema-i asr ve allâme-i vakit olmuş. Süleymaniye kasabasında tedris-i ulûm ile iştigal eylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra Üstadımın tarihçe-i hayatını düşündüm. Baktım, dört mühim noktada tevafuk ediyorlar:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Hazret-i Mevlana 1193’te dünyaya gelmiş. Üstadım ise Arabî 1293’te, tam Mevlana Hâlid’in yüz senesi hitam bulduktan sonra dünyaya gelmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Hazret-i Mevlana’nın (ks) tecdid-i din mücahedesine başlangıcı ve mukaddimesi, Hindistan’ın payitahtına 1224’te girmiş. Üstad ise aynen yüz sene sonra, 1324’te Osmanlı saltanatının payitahtına girmiş, mücahede-i maneviyesine hazırlanmış.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Ehl-i siyaset, Hazret-i Mevlana’nın fevkalâde şöhretinden tevehhüm ederek diyar-ı Şam’a naklettirilmesi 1238’de vaki olmuştur. Üstad ise aynen yüz sene sonra 1338’de Ankara’ya gidip onlarla uyuşamayıp; onları reddederek, küserek tekrar Van’a gidip bir dağda inziva ederken 1338 senesini müteakip, Şeyh Said Hâdisesi’nin vukuu münasebetiyle ehl-i siyasetin vehmine dokunmuş, ondan korkarak Burdur ve Isparta, Kastamonu, Afyon vilayetlerinde sekizer sene, yirmi beş sene ikamet ettirilmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: Hazret-i Mevlana, yaşı yirmiye bâliğ olmadan evvel allâme-i zaman hükmünde, fuhûl-ü ulemanın üstünde görünmüş, ders okutmuş. Üstad ise tarihçe-i hayatını görenlere ve bilenlere malûmdur ki on dört yaşında icazet alıp a’lem-i ulema-i zamana karşı muarazaya girişmiş, on dört yaşında iken, icazet almaya yakın talebeleri tedris etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Hazret-i Mevlana, neslen Osmanlı olduğu ve sünnet-i seniyeye bütün kuvvetiyle çalıştığı gibi Üstadım Kur’an-ı Hakîm’e hizmet noktasında, meşreben Hazret-i Osman-ı Zinnureyn’in arkasında gidip Hazret-i Mevlana (ks) gibi Risale-i Nur eczalarıyla –bütün kuvvetiyle– sünnet-i seniyenin ihyasına çalıştı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu dört noktadaki tevafukat, tam yüz sene fâsıla ile Risale-i Nur’un takviye-i din hususundaki tesiratı; Hazret-i Mevlana’nın (ks) tarîk-ı Nakşiye vasıtasıyla hizmeti gibi azîm görünüyor. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Hazret-i Mevlana (ks) milyonlar etbalarının ittifakıyla müceddiddir ve baştaki hadîs-i şerifin bir mâsadakıdır. Ve madem tam yüz sene sonra, dört mühim cihetle tevafukla beraber Risale-i Nur aynı vazifeyi görüyor. Demek, nass-ı hadîs ile Risale-i Nur eczaları tecdid ve takviye-i din vazifesini görüyorlar.&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadım kendine ait medh ü senayı kabul etmiyor. Fakat Risale-i Nur Kur’an’a ait olup medh ü sena Kur’an’ın esrarına aittir. Yalnız Üstadımla Hazret-i Mevlana’nın birkaç farkı var:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Hazret-i Mevlana, zülcenaheyndir. Yani hem Kādirî hem Nakşî tarîkat sahibi iken, Nakşîlik tarîkatı onda daha galiptir. Üstadım bilakis Kādirî meşrebi ve Şazelî mesleği onda daha ziyade hükmediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben Üstadımdan işittim ki: Hazret-i Mevlana (ks) Hindistan’dan tarîk-ı Nakşîyi getirdiği vakit, Bağdat dairesi Şah-ı Geylanî’nin (ks) ba’de’l-memat, hayatta olduğu gibi tasarrufunda idi. Hazret-i Mevlana’nın (ks) manen tasarrufu cây-ı kabul göremedi. Şah-ı Nakşibend’le (ks) İmam-ı Rabbanî’nin (ks) ruhaniyetleri Bağdat’a gelip Şah-ı Geylanî’nin ziyaretine giderek rica etmişler ki: “Mevlana Hâlid (ks) senin evladındır, kabul et!” Şah-ı Geylanî (ks), onların iltimasını kabul ederek Mevlana Hâlid’i kabul etmiş. Ondan sonra birden Mevlana Hâlid (ks) parlamış. Bu vakıa, ehl-i keşifçe vaki ve meşhud olmuştur. O hâdise-i ruhaniyeyi, o zaman ehl-i velayetin bir kısmı müşahede etmiş, bazı da rüya ile görmüşler. (Üstadımın sözü burada tamam oldu.)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci fark şudur ki: Üstadım kendi şahsiyetini merciiyetten azlediyor. Yalnız Risale-i Nur’u merci gösteriyor. Hazret-i Mevlana’nın (ks) şahsiyeti ise kutbü’l-irşad, merciü’l-has ve’l-âmm olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü fark: Hazret-i Mevlana (ks) zü’l-ecnihadır. Fakat zamanın muktezasıyla sünnet-i seniyeye çok kuvvet vermekle beraber –ilm-i tarîkatı esas tutmak cihetiyle– tarîkatı daha ziyade tutmuş, o noktada sarf-ı himmet etmiş. Üstadım ise şu dehşetli zamanın muktezasıyla, ilm-i hakikati ve hakaik-i imaniye cihetini iltizam ederek, tarîkata üçüncü derecede bakmışlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Baştaki hadîs-i şerifin “Her yüz sene başında dini tecdid edecek bir müceddid gönderiyor.” vaad-i İlahîsine binaen Hazret-i Mevlana Hâlid, ekser ehl-i hakikatçe bin iki yüz senesinin yani on ikinci asrın müceddididir. Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk ederek Risale-i Nur eczaları aynı vazifeyi görmüştür. Kanaat verir ki –nass-ı hadîsle– Risale-i Nur tecdid-i din hususunda bir müceddid hükmündedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Benim Üstadım daima diyor ki: “Ben bir neferim fakat müşir hizmetini görüyorum. Yani kıymet bende değil. Belki Kur’an-ı Hakîm’in feyzinden tereşşuh eden Risale-i Nur eczaları, bir müşiriyet-i maneviye hizmetini görüyor.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımı kızdırmamak için şahsını sena etmiyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şamlı Hâfız Tevfik&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Parlak_Fıkralar_ve_Güzel_Mektuplar-1#.C5.9Eaml.C4.B1_H.C3.A2f.C4.B1z_Tevfik.E2.80.99in_F.C4.B1kras.C4.B1|Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-1]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Tarihçe-i Hayat 6.jpg|Üstad Bedîüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Barla’ya ilk geldikleri zaman çekilmiş resmi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman&#039;ın Nüfus Kütüğü - 1.jpg|Bediüzzaman&#039;ın Nüfus Kütüğü - 1]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman&#039;ın Nüfus Kütüğü - 2.jpg|Bediüzzaman&#039;ın Nüfus Kütüğü - 2]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman&#039;ın Nüfus Kütüğü - 3.jpg|Bediüzzaman&#039;ın Nüfus Kütüğü - 3]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
MALİYE NEZARETİ, EVRAK-I NAKDİ VE LEVAZIM MÜDÜRÜYETİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ŞURA-YI DEVLETİN GAYR-I DEVAİRDEN MESALİH-İ ŞAHSİYEYE DAİR VERİLEN MAZBATAYA MAHSUS VARAKADIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kıymeti Beş Kuruştur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
DEVLET-İ ALİYE-İ OSMANİYE TEZKERESİDİR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İsim ve şöhreti: Bediüzzaman Said Efendi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pederi ismiyle mahall-i ikameti: Müteveffa Mirza Efendi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Validesi ismi: Müteveffiye Nuriye Hanım&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tarih ve mahall-i veladeti: 1295 ve 1293. Hizan Kazası, Nurs Karyesi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Milleti: Müslim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
San’at ve sıfat ve intihab selahiyeti: Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye azasından.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteehhil ve zevcesi olup olmadığı: Mücerred.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Derecat ve sınıf-ı asliyesi: –&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EŞKALİ, SİCİL-İ NÜFUSA KAYID OLUNAN MAHALLLİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Boy: Orta.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Göz:  Ela.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sima: Buğday.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Alamet-i farika-i sabite: Tam&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
*[[Risale-i Nur]]&lt;br /&gt;
*[[Eski Said Dönemi Eserleri]]&lt;br /&gt;
*[[Said Nursi&#039;nin Kabri]]&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman&#039;ın Telif Ettiği Eserler Listesi]]&lt;br /&gt;
*[[Eski, Yeni ve Üçüncü Said]]&lt;br /&gt;
*[[Said Nursi&#039;nin Seyyidliği]]&lt;br /&gt;
*[[Risale-i Nur&#039;a ve Bediüzzaman&#039;a Manevi İşaretler]]&lt;br /&gt;
*[[Risale-i Nur&#039;un ve Bediüzzaman&#039;ın Manevi Makamı]]&lt;br /&gt;
*[[Mahkeme ve Hapisler]]&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman&#039;ın Gittiği Şehirler, Kaldığı Yerler ve Ziyaretgahlar]]&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman&#039;ın Vasiyetleri]]&lt;br /&gt;
*[[Mehdi]]&lt;br /&gt;
*[[Müceddid]]&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman&#039;ın İsimleri]]&lt;br /&gt;
*[[Said Nursi&#039;nin Ailesi]]&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman-ı Hemedani]]: Üstün kabiliyet ve zekâsından dolayı hayattayken “Bedîüzzaman” lakabı verilmiş Arap şair ve katip.&lt;br /&gt;
*[[Mirza Bediüzzaman]]: İmam-ı Rabbani&#039;nin Mektubat isimli kitabında kendisine hitaben 2 mektup yazdığı bir zat.&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman&#039;ın Esareti]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Bedi%C3%BCzzaman_Said_Nursi&amp;diff=60972</id>
		<title>Bediüzzaman Said Nursi</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Bedi%C3%BCzzaman_Said_Nursi&amp;diff=60972"/>
		<updated>2026-02-20T11:20:36Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Kabri Urfa Dergah Camii Mezarlığında Olanlar]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Darü&#039;l Hikmeti&#039;l İslamiye Azaları]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Şahıs]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Kabri Isparta&#039;da Olanlar]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Müceddid]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Said Nursi]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Denizli Hapsi]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Afyon Hapsi]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Eskişehir Hapsi]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Hiç Evlenmemiş Kişiler]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Said ve Nur ile ilgili diğer maddeler için [[Said (Tavzih)]] ve [[Nur (Tavzih)]] sayfalarına gidin&#039;&#039;&lt;br /&gt;
[[Dosya:Said Nursi (Fatih).jpeg|left|thumb|300px|Üstad Bedîüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Fatih Camiinde çekilmiş resmi]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman Said Nursi&#039;&#039;&#039; (ra) her asır başında hadîsçe geleceği tebşir edilen dinin yüksek hâdimlerinden (müceddidlerden) olup Kur&#039;an&#039;dan başka bir kitaba müracaat etmeden telif ettiği imanî bir tefsir olan Risale-i Nur ile hadiste ahir zaman tabir edilen dönemde imana ve Kur&#039;an&#039;a fedakarane hizmet edip milyonlarca talebe yetiştirip milyonların imanının kurtulmasına hizmet etmiş, bu uğurda defalarca mahkemelere verilmiş ve hapis yatmış, 3 aylık tahsil dışında bir ders almadan on dört yaşından itibaren üstadlık pâyesini taşımış ve kendisine Bediüzzaman unvanı verilmiş, bütün cihan-ı ilme meydan okuyup münazara ettiği erbab-ı ulûmu ilzam ve iskât etmiş ve her nerede olursa olsun vaki olan bütün suallere mutlak bir isabetle ve aslâ tereddüt etmeden cevap vermiş, sünnet-i seniyyeyi ve ahlak-ı İslamiyeyi hayatıyla bilfiil temsil etmiş büyük bir İslam alimi ve mücahididir. &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Şahsi Bilgiler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Diğer İsimleri:&#039;&#039;&#039;  Bediüzzaman, Molla Said-i Meşhur, Üstad, Said-i Kürdi, Mirzazade, Ebu La Şey, Seyda, Said Okur (Resmi kayıtlardaki adı) (Ayrıca bkz. [[Bediüzzaman&#039;ın İsimleri]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Doğum Yeri ve Tarihi:&#039;&#039;&#039; Bitlis, Hizan, İsparit, Nurs köyü, 1295 (Hicri), 1293 (Rumi), 1878 (5 Ocak - 12 Mart arası bir tarih) (Miladi)&amp;lt;ref name=&#039;d&#039;&amp;gt;https://www.risalehaber.com/bediuzzaman-hazretlerinin-dogum-tarihi-22943yy.htm&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Annesi:&#039;&#039;&#039; [[Nuriye (Bediüzzaman&#039;ın Annesi)|Nuriye]] &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Babası:&#039;&#039;&#039; [[Mirza]] &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kardeşleri:&#039;&#039;&#039; (Büyükten küçüğe) [[Said Nursi&#039;nin Ailesi#Bediüzzaman&#039;ın Kardeşleri|Durriyye]], [[Hanım (Bediüzzaman&#039;ın Kardeşi)|Hânım]], [[Molla Abdullah|Abdullah]], Said, [[Mehmed Okur|Mehmed (Muhammed)]], [[Abdülmecid Ünlükul|Abdülmecid]] ve [[Said Nursi&#039;nin Ailesi#Bediüzzaman&#039;ın Kardeşleri|Mercan]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Vefat Yeri ve Tarihi:&#039;&#039;&#039; [[Şanlıurfa]], 23 Mart 1960 Çarşamba (Hicri 25 Ramazan 1379)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kabrinin Yeri:&#039;&#039;&#039; Isparta civarında, vasiyetine uygun olarak çok az sayıda talebesinin bildiği bir yerdedir. [[Said Nursi&#039;nin Kabri]] maddesine bakın&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[https://goo.gl/maps/AmDkLxBAwTqsVvrs8]: Bugünkü bilinmeyen yerine taşınmadan önce 9 sene gömülü olduğu yerin konumu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Eserleri==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
130 parçadan oluşan Risale-i Nur ve başta Eski Said döneminde telif ettikleri olmak üzere diğer eserler (ayrıntılı liste için [[Bediüzzaman&#039;ın Telif Ettiği Eserler Listesi]] sayfasına bakın)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bediüzzaman Said Nursi&#039;nin Kronolojik Hayatı==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{| class=&amp;quot;wikitable&amp;quot;&lt;br /&gt;
!Yıl&lt;br /&gt;
!Tarih&lt;br /&gt;
!Yaş&lt;br /&gt;
!Açıklama&lt;br /&gt;
!Telifatı&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1878&lt;br /&gt;
|Ocak - Mart&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, [[Mirza|Sofi Mirza Efendi]] ve [[Nuriye|Nuriye Hanım]]’ın 4. çocuğu olarak [[Bitlis]]’in [[Hizan]] ilçesine bağlı [[Nurs]] Köyü’nde doğar.&lt;br /&gt;
|style=&amp;quot;width: 300px;&amp;quot;|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1886&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|9&lt;br /&gt;
|Said Nursî ilk tahsile başlamak için ailesinden ayrılıp Molla Muhammed Emin Efendinin [[Tağ]] Köyü Medresesine gelir. Burada çok az bir süre kalıp tekrar köyüne döner.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|10&lt;br /&gt;
|Pirmis köyüne gider.&amp;lt;br /&amp;gt;Ağabeyi Molla Abdullah ile birlikte Nurşin köyüne ve Şeyhan yaylasına öğrenim için gider. &amp;lt;br /&amp;gt;Tağ Medresesinde öğrenime devam eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1888&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|11&lt;br /&gt;
|Tağ Medresesinde bir müddet kaldıktan sonra önce Nurşin’e, sonra da Hizan’a döner. &amp;lt;br /&amp;gt;Hizan’da bir süre kaldıktan sonra yeniden ilim öğrenmek üzere Arvas nahiyesine gider.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1889&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|12&lt;br /&gt;
|Arvas’ta da bir süre kaldıktan sonra Mir Hasan Velî Medresesine, daha sonra ise Vastan kasabasına gider.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1891&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|14&lt;br /&gt;
|Hz. Üstad Resulullah’ı (A.S.M.) rüyasında görür ve O&#039;ndan ilim talep eder. &amp;quot;Ümmetimden sual sormamak şartı ile sana ilm-i Kur&#039;an verilecektir&amp;quot; müjdesini alır. Emsalsiz üç aylık tahsilini yaptığı yer olan Doğu Beyazıt’a gider. Bu sıralarda kendisinin lakabı Molla Said-i Meşhur’dur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1892&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|15&lt;br /&gt;
|3 aylık öğrenimini Şeyh Mehmet Celali medresesinde tamamlar, icazet alır ve Siirt’e gider. Molla Fethullah Efendi tarafından kendisine Bediüzzaman lakabı verilir ve bu unvanla anılmaya başlanır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1893&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|16&lt;br /&gt;
|Bitlis ve Siirt civarında çeşitli yerlerde bulunup, daha sonra Siirt’in Tillo kasabasında bir kubbede inzivaya çekilir. Kamus-u Okyanusi&#039;yi ezberlemeye başlar. Niyeti her manaya kaç kelimenin karşılık geldiğini gösteren bir lügat hazırlamaktır. Karınca ve arı milletlerinin cumhuriyetçi olduklarını söyler.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1894&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|17&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Hazretleri, Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinden rüyasında aldığı emir üzerine, Cizre’de aşiret reislerinden Mustafa Paşa’yı ikaz için Cizre ve Mardin taraflarına gider. Mardin’de siyaset-i İslâmiye ve içtimaî mes’elelerle ilgilenir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1895&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|18&lt;br /&gt;
|Mardin’den nefiy ile Bitlis’e gelir. Yolda namaz vakti gelince jandarmaların açmadığı kelepçelerin açılması hadisesi vuku bulur.  İki yıl Bitlis&#039;te ilme hürmetinden dolayı vali Ömer Paşa’nın konağında tahsis ettiği odada kalır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1897&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|20&lt;br /&gt;
|Van Valisi Hasan Paşa&#039;nın daveti üzerine Van&#039;a gider ve Valinin konağında kalır. Hasan Paşa Van&#039;dan gidip yerine İşkodralı Tahir Paşa gelir. Tahir Paşa, Bediüzzaman&#039;la daha çok saygı ve takdir içinde ilgilenmeye başlar ve irfan seviyesi yüksek bu Paşa Bediüzzaman&#039;ı konağına alır. Burada müsbet ilimleri tetkik edip kısa zamanda her birisine o ilmin ehlini ilzam edecek derecede vâkıf olur. Bu zamana kadar ezberine aldığı 80-90 cilt kitabı, 3 ayda bir ezberden devreder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1898&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|21&lt;br /&gt;
|Van Kal’asından düşme hadisesi vukuu bulur ve &amp;quot;Ah! davam!&amp;quot; veya “Eyvah! Maksadım gitti” der.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1899&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|22&lt;br /&gt;
|Türkçe&#039;sini iyice geliştirir.&lt;br /&gt;
|Kızıl İ&#039;caz&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|22&lt;br /&gt;
|Câmi-ül Ezher gibi büyük bir İslâm Dâr-ül Fünunu inşa ettirerek, bu üniversitede hem Kur’ân ilmi hem de fennî bilgilerle mücehhez talebe yetiştirme projesini yapar.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|22&lt;br /&gt;
|Van’da Horhor Medresesini kurar. Üstâd’ın Van’daki Horhor Medresesi uzunca bir salon şeklinde olup boydan boya uzanan bir masa salona yerleştirilmiştir. Talebelerini masanın etrafında oturtur, kendisi ayakta dolaşır ve ders verir. Ekser alet ilimlerini kendisi ezbere söyler, talebelerine not ettirir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1899-1900 (1316-1317)&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|22-23&lt;br /&gt;
|Kur&#039;an&#039;a karşı olan sû&#039;-i kasdın mebdei olan Rumi bin üç yüz on altı (1316) sıralarında Bediüzzaman mühim bir inkılab-ı fikrî geçirir. O tarihe kadar ulûm-u mütenevviayı yalnız ilimle tenevvür için merak edip okuyan ve okutan Said Nursi birden o tarihte merhum vali Tahir Paşa vasıtasıyla Avrupa&#039;nın Kur&#039;an&#039;a karşı müdhiş bir sû&#039;-i kasdları var olduğunu bilir. Bir gazetede İngiliz&#039;in bir müstemlekât nâzırının &amp;quot;Bu Kur&#039;an, İslâm elinde varken biz onlara hakikî hâkim olamayız. Bunun sukutuna çalışmalıyız.&amp;quot; dediğini işitince gayrete gelir ve “Kur&#039;an&#039;ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim!” der. Bir inkılab-ı fikrî ile merakını değiştirir.  Bütün bildiği ulûm-u mütenevviayı Kur&#039;an&#039;ın fehmine ve hakikatlarının isbatına basamaklar yaparak hedefini ve gaye-i ilmiyesini ve netice-i hayatını, yalnız Kur&#039;an&#039;ı bilir ve Kur&#039;an&#039;ın i&#039;caz-ı manevîsi ona rehber ve mürşid ve üstad olur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1901&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|24&lt;br /&gt;
|Tedristen te’lif vazifesine başlaması tarihidir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1899-1906&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Talikat&amp;lt;br /&amp;gt;Matematiğe dair bir kitap&amp;lt;br /&amp;gt;Fizyonomiye dair bir kitap&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1907&lt;br /&gt;
|Aralık sonu&lt;br /&gt;
|30&lt;br /&gt;
|Din ilimleriyle fen ilimlerinin beraber okutulacağı ve Arapça, Türkçe, Kürtçe tedrisat yapabilecek bir İslâm Üniversitesi’nin Şark’ta tesisi için İstanbul’a gelir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1908&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|31&lt;br /&gt;
|Kaldığı yerin kapısına “Her suale cevab verilir” levhasını asıp âlimleri sual sormaya davet eder. &amp;lt;br /&amp;gt;Sultan Abdülhamid’e Şark’ta üniversite açılması için müracaat eder, fakat bazı masonların gayretiyle padişahla görüştürülmez. Tımarhaneye sevk edilir. Doktorun &amp;quot;Şimdiye kadar İstanbul&#039;a gelenler içinde zekaca böyle bir adam yoktur&amp;quot; raporuyla oradan çıkar, bu defa hapishaneye konulur. Orada kendisine yapılan maaş teklifini reddeder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|26 Temmuz&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Meşrutiyet’in üçüncü gününde Bediüzzaman ilk önce İstanbul’da, bilâhare de Selanik Hürriyet Meydanı’nda “Hürriyete Hitap” başlığıyla bir nutuk verir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Mısır El-Ezher Üniversitesi&#039;nden Şeyh Bahid Efendi&#039;nin Osmanlı ve Avrupa hakkındaki sorusuna mukabil Osmanlı&#039;nın bir Avrupa devletine, Avrupa&#039;nın ise bir Osmanlı devletine hamile olduğunu ve ileride her ikisinin de doğuracağını söyler.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Yahudi Emanuel Karaso Bediüzzaman&#039;ı kendi fikirlerine çekmek için ziyaret eder, ama fazla kalamadan &amp;quot;Biraz daha kalsaydın beni de müslüman yapacaktı&amp;quot; diye dışarı fırlar.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İttihad-ı Muhammedî Cemiyetini kurar.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1908-1909&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Nutuklar-1&amp;lt;br /&amp;gt;Makaleler&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1909&lt;br /&gt;
|13 Nisan&lt;br /&gt;
|32&lt;br /&gt;
|Otuz bir Mart hadisesi denilen menhus vakıa çıkar. 31 Mart’ta Bediüzzaman yatıştırıcı rol oynar ve isyan etmiş olan sekiz taburu itaate getirir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Mayıs&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Divan-ı Harb’e verilir ve Divan-ı Harb’de beraet edip ve serbest bırakılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İki Mektebe-i Musibetin Şehadetnamesi (Divan-ı Harb-i Örfi)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1910&lt;br /&gt;
|Mart&lt;br /&gt;
|33&lt;br /&gt;
|Divan-ı Harb’den beraet eden Bediüzzaman Van’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İnebolu, Batum ve Tiflis&#039;e gider. Tiflis&#039;te bir Rus polisine Alem-i İslam&#039;da 3 nurun, onlarda ise 3 karanlığın art arda inkişaf edeceğini ve ileride orada medresesini açacağını söyler.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Temmuz sonu&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Van&#039;a gider. Şark’ta aşiretleri dolaşarak hürriyeti, meşrutiyeti anlatır ve içtimaî dersler verir.&lt;br /&gt;
|Reçetet’ül Avam veya Reçetet’ül Ekrâd (Münâzarât)&amp;lt;br /&amp;gt;Saykâl’ül İslâm veya Reçetet’ül Havas veya Reçetetü’l Ulema (Muhakemât)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|Mart&lt;br /&gt;
|34&lt;br /&gt;
|Şam’a gider ve Câmi-i Emeviye’de muhteşem bir hutbe ile İslâm Âleminin dertlerini ortaya koyar ve hal çarelerini gösterir.&lt;br /&gt;
|Hutbe-i Şamiye&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Deva-ül Ye&#039;s&amp;lt;br /&amp;gt;Münazarat (Türkçe)&amp;lt;br /&amp;gt;Teşhis-ül İllet&amp;lt;br /&amp;gt; Muhakemat (Türkçe)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|5-26 Haziran&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Sultan Reşad’la beraber Rumeli seyahatine Vilâyât-i Şarkiye namına refakat eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1912&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|35&lt;br /&gt;
|Telif ettiği kitaplarının İstanbul’da baskısını yaptırır. Teşhis’ül İllet isimli eserlerini yayınlar.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1913&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|36&lt;br /&gt;
|Van’a gider ve Şark Üniversitesinin temelini atar. Molla Abdülmecid Efendi hatıra defterinde: “Büyük bir merasimle Van gölü kenarında Artemit bölgesinde Medreset-üz Zehra&#039;nın temelini atmıştır” der.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Şeyh Selim isyanına engel olmaya çalışır.&lt;br /&gt;
|Talikat&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1914&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|37&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Hazretleri Birinci Cihan Harbine talebeleriyle birlikte iştirak eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1914-1916&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Horhor Medresesinde telifine başladığı İşârât-ül İ’caz tefsiri&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1915&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|38&lt;br /&gt;
|Milis Kumandanı Bediüzzaman Erzurum Pasinler, Van Gevaş, İsparit ve Bitlis cephesinde Ruslarla çarpışır. Esir edilen Ermeni kadın ve çocukları Ermenilere geri gönderince Ermeniler de artık Müslüman çoluk çocuğa dokunmamaya karar verir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1916&lt;br /&gt;
|3 Mart&lt;br /&gt;
|39&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Ruslara esir düşer ve esir olarak Rusya’nın Kusturma, Sibirya bölgesine götürülüp iki yıl esaret hayatı yaşar. Esaretinde Rus orduları komutanı Nikola Nikolaviç geldiğinde ayağa kalkmaması, idama mahkûm edilmesi, ama Bediüzzaman&#039;ın bu davranışı imanından dolayı yaptığının anlaşılmasıyla afvedilmesi hadisesi yaşanır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|18 Haziran&lt;br /&gt;
|41&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Hazretleri Sibirya bölgesindeki Kosturma’dan firar eder ve Leningrad, Varşova, Berlin, Viyana ve Sofya üzerinden İstanbul’a avdet eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Hazretleri esaretten avdet edip İstanbul’a dönmesi üzerine, eski dostu ve ahbabı Harbiye Nazırı Enver Paşa, Bediüzzaman’a Harbiye Nezareti adına ordunun iftiharlı bir harb madalyasını takdim eder. &amp;lt;br /&amp;gt;Sultan Vahdeddin, Bediüzzaman&#039;a &amp;quot;Mahreç&amp;quot; payesini verir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|4 Ağustos&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ordu-yu Hümayun’un tavsiyesiyle Dâr-ül Hikmet’e âzâ tayin edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918-1930&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ettefekkür-ül İmaniyy-ul Refie&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1919&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|42&lt;br /&gt;
|İslâm’ın mukadderatıyla çok alâkadar, “Rü’yada Bir Hitabe” unvanlı, misal aleminde cereyan etmiş bir vakıa-yi ruhaniyeyi ana çizgileriyle kaleme alır.&lt;br /&gt;
|Rü’yada Bir Hitabe&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Dâr-ül Hikmet&#039;ten altı ay izne ayrılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Nokta risalesi&amp;lt;br /&amp;gt;Bediüzzaman Said Nursi’ye ait ilk Tarihçe-i Hayat (Abdurrahman Nursi)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1920&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|43&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman’ın da içinde bulunduğu birçok aydın tarafından Yeşilay Cemiyeti kurulur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Hakikat çekirdekleri 1&amp;lt;br /&amp;gt;Sünuhat&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|16 Şubat&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Hazretleri İngiliz işgaline karşı “Hutuvat-ı Sitte”yi neşrederek mücadele eder. Anglikan Kilisesi’ne cevab verir ve Anadolu&#039;daki Kuvâ-yı Milliyeyi destekler.&lt;br /&gt;
|Hutuvat-ı Sitte&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1921&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|44&lt;br /&gt;
|Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi&#039;nin Kuva-yı milliye aleyhine verdiği fetvaya karşı Anadolu hareketini destekleyen bir fetva yayınlar.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Hakikat Çekirdekleri 2&amp;lt;br /&amp;gt; Şuaat-ü Marifet-ün Nebi&amp;lt;br /&amp;gt;Rumuz&amp;lt;br /&amp;gt;Tuluat&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1921&lt;br /&gt;
|Ekim&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Lemeat&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1921-1923&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Mesnevi-i Arabi (33. Lem’a)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Yeni Said Devresi - 1921&#039;in sonlarından itibaren Yeni Said&#039;in hâlâtı zuhura başlamış olarak, kendi iç âlemi ve maneviyatıyla, nefis mücadelesi ve tefekküratiyle meşgul bulunur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1922&lt;br /&gt;
|Yılın başları&lt;br /&gt;
|45&lt;br /&gt;
|Yuşa tepesinde inzivaya çekilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|19 Kasım&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Büyük Millet Meclisi hükümeti ileri gelenlerinin daveti üzerine Ankara’ya gider ve resmi hoşgeldin merasimiyle karşılanır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Katre&amp;lt;br /&amp;gt;Zeylü’l-Katre&amp;lt;br /&amp;gt;Habbe&amp;lt;br /&amp;gt;Zeylü’l Habbe&amp;lt;br /&amp;gt;Zerre&amp;lt;br /&amp;gt;Şemme&amp;lt;br /&amp;gt;Zeyl (Hepsi Ankara&#039;da)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|M. Kemal Paşa, Bediüzzaman’a büyük iltifatlarda bulunur ve taltif etmek ister. Umum Kürdistan’a Şeyh Sinusî yerine üç yüz lira maaşla umumi vâizlik vazifesini, ayrıca meb’usluk, Diyanet riyasetinde büyük me’muriyet ve hususî bir köşk tahsisi ve daha ne isterse yerine getirileceğini teklif eder, ama Bediüzzaman bu tekliflerin hepsini reddeder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1923&lt;br /&gt;
|1 Şubat&lt;br /&gt;
|46&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman, Milli Hükûmet erkânını ve meb’usları namaz kılmaya ve İslâmî Şeair ve An’aneleri yerine getirmeye dair irşadkâr beyannamesini dağıtmasından sonra M. Kemal Paşa ile arasında şiddetli bir münakaşa hadisesi vuku bulur.&lt;br /&gt;
|Namaza dair beyanname&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|2 Mart&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman&#039;ın doğuda kurmak istediği Medreset-üz Zehra üniversitesi için Meclis’e verilmiş kanun teklifi mevcut iki yüz meb’ustan M. Kemal Paşa’nın içinde olduğu 163 gibi kahir bir ekseriyetle kabul edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman&#039;a Tifo salgını sebebiyle aşılamak bahanesiyle zehir verilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|30 Nisan – 13 Mayıs&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara’da umduğunu bulamayan ve kendisine yapılan bütün teklifleri reddeden Bediüzzaman Van’a gitmek üzere yola çıkar.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Tedrisat Umum Müdürlüğünce Van’da vaizlik kadrosu verilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Zühre&amp;lt;br /&amp;gt;Zühre&#039;nin Zeyli&amp;lt;br /&amp;gt;Hubab&amp;lt;br /&amp;gt;Zeylü’l Hubab&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1924&lt;br /&gt;
|Yaz başı&lt;br /&gt;
|47&lt;br /&gt;
|Van&#039;da Erek dağında Zernabad suyu kıyısındaki mağarada inzivaya çekilir. Tedrisatla da meşgul olur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Şeyh Said’in mevcut hükümete karşı harekete geçme davetini reddeder ve dahilde bu tür mücadelelere girilmemesini, bunun yerine milletin irşad ve tenvir edilmesini tavsiye eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1925&lt;br /&gt;
|Şubat – Nisan&lt;br /&gt;
|48&lt;br /&gt;
|Şeyh Said Hadisesi vuku bulur&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|1 Mart&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Hz. Bediüzzaman Van’dan nefyedilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Van’dan Erzurum-Trabzon üzerinden İstanbul’a oradan da İzmir-Antalya üzerinden Burdur’a getirilir. Burdur’a varır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Nur’un İlk Kapısı&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1926&lt;br /&gt;
|25 Ocak&lt;br /&gt;
|49&lt;br /&gt;
|Burdur&#039;dan Isparta&#039;ya getirilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|20 Şubat&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta’da bir müddet kalan Bediüzzaman, önce Eğridir oradan da Barla’ya getirilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1926-1934&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Risale-i Nur’un telifine başlar. Barla&#039;da 8,5 sene kalır. Said Nursi Risale-i Nur&#039;un dörtte üçünü burada telif eder. Burada yazılan mektuplarla Barla Lahikası teşekkül eder.&lt;br /&gt;
|Risale-i Nur&#039;un dörtte üçü&amp;lt;br /&amp;gt;Barla Lahikası&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1926&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|1.-9. Sözler&amp;lt;br /&amp;gt;20. Söz&#039;ün 2. Makamı&amp;lt;br /&amp;gt;21.-22. Sözler&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1927&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|50&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|18. Söz&amp;lt;br /&amp;gt;25. Söz&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1928&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|51&lt;br /&gt;
|“Tuğyanların zuhuru” zamanı.&lt;br /&gt;
|10. Söz&amp;lt;br /&amp;gt;28. Söz (tahminen) &amp;lt;br /&amp;gt;20. Mektup&amp;lt;br /&amp;gt;24. Mektup&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1929&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|52&lt;br /&gt;
|“Dine tağiyane hücûm” zamanı.&lt;br /&gt;
|23. Söz&amp;lt;br /&amp;gt;27. Söz ve zeyli&amp;lt;br /&amp;gt;1. Mektup&amp;lt;br /&amp;gt;13. Mektup&amp;lt;br /&amp;gt;19. Mektup&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1930&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|53&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|20. Söz&#039;ün 1. Makamı&amp;lt;br /&amp;gt;2.-3. Mektuplar&amp;lt;br /&amp;gt;9. Mektup&amp;lt;br /&amp;gt;17. Mektup&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1928-1930&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|29.-33. Sözler&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1929-1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|27. Mektup&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1930-1931&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|4.-6. Mektuplar&amp;lt;br /&amp;gt;16. Mektup&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1931&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|54&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|16. Mektup&#039;un Zeyli&amp;lt;br /&amp;gt;26. Mektup&#039;un 2. Parçası&amp;lt;br /&amp;gt;29. Mektup&#039;un 1. Parçası&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1932&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|55&lt;br /&gt;
|Kur’ân’ın gözle görünecek bir i’caz vechinin keşfedildiği Tevafuklu Kur’ân yazdırılır.&lt;br /&gt;
|Tevafuklu Kur&#039;an&amp;lt;br /&amp;gt;26. Mektup&#039;un 1. Parçası&amp;lt;br /&amp;gt;1.-4. Lem&#039;a (tahminen) &amp;lt;br /&amp;gt;7. Lem&#039;a&amp;lt;br /&amp;gt;9. Lem&#039;a&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Temmuz&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bu yılın Temmuz ayında Üstad Hazretleri&#039;nin mescidine baskın yapılır. Arapça ezan okunduğu için hakkında işlem yapılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1933&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|56&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|14. Söz&#039;ün Zeyli&amp;lt;br /&amp;gt;23. Mektup&amp;lt;br /&amp;gt;29. Mektup&#039;un 2. Parçası&amp;lt;br /&amp;gt;8. Lem&#039;a&amp;lt;br /&amp;gt;11. Lem&#039;a (tahminen) &amp;lt;br /&amp;gt;17. Lem&#039;a&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1934&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|57&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|10. Lem&#039;a (tahminen) &amp;lt;br /&amp;gt;12. Lem&#039;a&amp;lt;br /&amp;gt;14. Lem&#039;a (tahminen) &amp;lt;br /&amp;gt;16. Lem&#039;a (tahminen)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Temmuz sonu/Ağustos başı&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Hazret-i Üstâd Bediüzzaman Said-i Nursi Barla’dan Isparta vilâyet merkezine nakledilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Kasım&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|18. Lem&#039;a&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|19.-22. ve 24.-26. Lem&#039;alar &lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1935&lt;br /&gt;
|25 Nisan&lt;br /&gt;
|58&lt;br /&gt;
|Eskişehir Mahkemesi için tevkiflere başlanır. Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya ve Jandarma Umum Kumandanı askerî bir kıt’a ile Isparta’ya gelir ve Bediüzzaman ile 120 talebesi tevkif edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|8 Mayıs&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Eskişehir hapishanesine nakledilerek hapis faslı başlar.&lt;br /&gt;
|28.-29. Lem&#039;a&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1934-1935&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|27. Lem&#039;a&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Tesettür âyetinin tefsirinden dolayı Bediüzzaman’a 11 ay ceza verilir. Temyiz edilen mahkûmiyet kararının neticesi Temyiz’den gelmeden hapis müddeti tamamlandığı için Bediüzzaman tahliye edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1936&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|59&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|1.-2. Şua&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|27 Mart&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Tahliye edilen Bediüzzaman Kastamonu&#039;da ikamete mecbur edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Üç ay karakolda kalan Bediüzzaman karakol karşısında bir eve yerleştirilir. Burada da 8 yıl kalır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bir önceki asrın müceddidi Mevlana Halid-i Bağdadi&#039;nin (ks) cübbesi Bediüzzaman&#039;a intikal eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1937&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|60&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|3. Şua&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1938&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|61&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|4. Şua (tahminen) &amp;lt;br /&amp;gt;5. Şua (tebyiz) &amp;lt;br /&amp;gt; Âyet-ül Kübra (7. Şua)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1940&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|63&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|10. Şua (tahminen)&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1935-1943&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Kastamonu Lahikası&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1942&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|65&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|8. Şua&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1943&lt;br /&gt;
|20 Eylül&lt;br /&gt;
|66&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman tevkif edilerek Ankara, Isparta ve oradan Denizli’ye getirilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1943-1944&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|11.-13. Şua&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1944&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|67&lt;br /&gt;
|Denizli Mahkemesi başlar.&lt;br /&gt;
|12. Şua&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|15 Haziran&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Denizli Ağır Ceza Mahkemesi Bediüzzaman’ın beraetini ilân eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ağustos&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara’dan gelen emirle Bediüzzaman Emirdağ’da ikamete mecbur edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1946&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|69&lt;br /&gt;
|Risale-i Nur’lar teksir ile çoğaltılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1947&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|70&lt;br /&gt;
|Risale-i Nur’lar ilk defa Avrupa ülkelerine ve ABD’ye gönderilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1948&lt;br /&gt;
|Ocak&lt;br /&gt;
|71&lt;br /&gt;
|Emirdağ’da kış ortasında Bediüzzaman ve talebeleri tevkif edilir ve Afyon mahkemesine sevk edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|6 Aralık&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Afyon Mahkemesi mevhum ve mesnedsiz iddialarla Bediüzzaman ve talebelerine 20 ay mahkûmiyet kararı verir ve karar temyiz edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1948-1949&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|14. Şua&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1949&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|72&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|15. Şua&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|20 Eylül&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Yirmi ay mevkuf tutulan Bediüzzaman Hazretleri, halkın tezahüratına mâni olmak için Afyon hapishanesinden şafak vakti tahliye edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Aralık&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman tekrar Emirdağ’a getirilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1950&lt;br /&gt;
|14 Mayıs&lt;br /&gt;
|73&lt;br /&gt;
|Genel Seçimi Demokrat Parti kazanır. Seçim başarılarından dolayı Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı tebrik eder.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Genel af çıkar. Davalar düşer. Bediüzzaman Hazretleri serbest kalır. Her sürgünde ceza evine girip çıktığı için ceza almasa bile vaktinin çoğu ceza evlerinde geçmiş olur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1951&lt;br /&gt;
|22 Şubat&lt;br /&gt;
|74&lt;br /&gt;
|Papa&#039;ya Zülfikar kitabını gönderir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1952&lt;br /&gt;
|Ocak&lt;br /&gt;
|75&lt;br /&gt;
|Gençlik Rehberi mahkemesi için Bediüzzaman İstanbul’a gelir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|22 Ocak&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İlk duruşma yapılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|5 Mart&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Mahkeme beraatle sonuçlanır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|30 Mayıs&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bediüzzaman Emirdağ&#039;a döner, Afyon Mahkemesi&#039;nin bir duruşmasına katılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Samsun’da Büyük Cihad gazetesinin yayını sebebiyle dava açılır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İngiliz asıllı müsteşrik bir yabancı Seb’a Semavat hakkında yedi günlük bir konferans vermeye başlar. Bediüzzaman’ın cevabı ve Nur Talebelerinin faaliyetleriyle konferansın ikinci günü Türkiye’yi terk etmek zorunda kalır.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1953&lt;br /&gt;
|Mayıs&lt;br /&gt;
|76&lt;br /&gt;
|İstanbul’a gelen Bediüzzaman’ın üç ay kadar kalır. Bu zaman zarfında İstanbul’un 500. Fetih kutlamaları törenini seyredip takip eder.&lt;br /&gt;
|Nur Aleminin Bir Anahtarı&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Yaz&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Hazret i Üstâd Bediüzzaman hususi şekilde gidip İstanbul Fener Patriği Athenagoras ile görüşme yapar ve tebliğde bulunur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta’da hakkında yeni bir dava açılır ve Isparta’ya gider.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|23 Ağustos&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&#039;ya yerleşmek üzere gelir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1956&lt;br /&gt;
|23 Mayıs&lt;br /&gt;
|79&lt;br /&gt;
|Sekiz senedir devam eden Afyon Mahkemesinde Risale-i Nurlar beraet eder ve iade edilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1957&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|80&lt;br /&gt;
|Nur Risaleleri ve bu arada Tarihçe-i Hayat matbaalarda neşredilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Nisan&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Yapılan davet üzerine Isparta Askeri Tugay Camiinin temelini atar.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Genel seçimde DP’yi desteklediğini belirtir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1959&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|82&lt;br /&gt;
|Nur Talebelerinin davetleri üzerine Konya ve Ankara’ya ziyaretlerde bulunur.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|1 Ocak&lt;br /&gt;
|83&lt;br /&gt;
|İstanbul’daki Nur Talebelerinin daveti üzerine İstanbul’a gider.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|11 Ocak&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara’ya son ziyaretini gerçekleştirir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara’ya gitmesini yasaklayan hükümet kararı üzerine Emirdağ’a gider.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|20 Ocak&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ’dan Isparta’ya gider.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta’dan ayrılarak son olarak Urfa’ya gider.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|23 Mart&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Ramazan’ın 25. günü (aynı zamanda Nevruz günüdür) gece saat 03.00 civarında bu fani âleme veda eder ve kılınan cenaze namazının ardından Urfa&#039;daki Halil İbrahim Dergâhına gömülür.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|12 Temmuz&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|1960 İhtilalini yapanlar tarafından mezarı açılan Bediüzzaman’ın naaşı çıkarılarak askerî bir helikopterle meçhul bir istikamete götürülür ve bilinmeyen (9 sene sonra Isparta mezarlığı olduğu anlaşılmıştır) bir kabristana defnedilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1969&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta mezarlığında başka bir cenaze defnedilirken bulunan Üstad&#039;ın hiç bozulmamış naaşı talebeleri tarafından Isparta civarında bilinmeyen başka bir yere nakledilir.&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|}&lt;br /&gt;
&amp;lt;ref&amp;gt;http://www.bediuzzamansaidnursi.org/hakkinda/hayat-kronolojisi&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&amp;lt;ref&amp;gt;http://www.risaleforum.com/bediuzzamanin-hayati-eski-yeni-ve-ucuncu-said-donemleri/3044-bediuzzaman-hayatinin-kronolojisi.html&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&amp;lt;ref&amp;gt;https://risaleinurozet.files.wordpress.com/2011/03/bediuzzaman-said-nursi-kronolojik-infografik-harita.jpg&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&amp;lt;ref&amp;gt;http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;amp;SubSection=TelifKronolojisi&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&amp;lt;ref&amp;gt;http://www.mevzuatdergisi.com/1998/08a/02.htm&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&amp;lt;ref&amp;gt;http://www.sorularlarisale.com/makale/1594/risale-i_nur_kulliyatinin_telif_tarihleri_hakkinda_kronolojik_bilgi_verir_misiniz.html&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Ön Söz==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu ön söz, Medine-i Münevvere’de bulunan mühim bir âlim tarafından yazılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Büyük İkbal’e ait olan “Ön söz”de demiştim ki: Büyüklerin tarih-i hayatları okunurken, ulvi menkıbeler söylenip aziz hatıraları anılırken insan, başka bir âleme girdiğini hissediyor. Gönlünü, tertemiz sevgi hislerinin ulvi ateşi yakıyor ve İlahî feyzi sarıyor. Tarih öyle büyük insanlar kaydeder ki birçok büyükler, onlara nisbetle küçük kalır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tarihe şerefler veren erler anılırken&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yükselmede ruh en geniş âlemlere yerden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin rayihanın feyzi sarar ruhu derinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Geçmiş gibi cennetteki gül bahçelerinden.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu derin hakikati “Ön söz”ü yazarken bütün azamet ve ihtişamıyla idrak etmiş bulunuyorum. Zira aziz ve muhterem okuyucularımıza en derin bir ihlas ve samimiyetle takdim ettiğimiz bu eser, hemen bir asra yaklaşan uzun ve bereketli ömrünün her safhası, binlerle hârikaya sahne olan, gönüller fatihi büyük Üstad Bedîüzzaman Said Nursî’ye, onun yüz otuz parçadan ibaret olan Risale-i Nur Külliyatı’na ve ahlâk ve faziletleri, ihlas ve samimiyetleri, iman ve irfanları ile hayatın her safhasında sadece bir ülkeye değil, bütün insanlık âlemine tertemiz örnekler vermekte devam eden Nur talebelerine aittir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir kitabın “Mukaddime”sini, o kitabın hülâsası diye tarif ederler. Halbuki her mevzuu müstakil bir esere sığmayacak kadar derin ve geniş olan bu muazzam kitabın muhteviyatını, böyle birkaç sahifelik mukaddimeye sığdırmak kabil midir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bugüne kadar âcizane yazdığım manzum ve mensur yazılarımın hiçbirisinde bu kadar acz ve hayret içerisinde kalmamıştım. Binaenaleyh bu eseri derin bir zevk, İlahî bir neşe ve coşkun bir heyecanla okuyacak olanlar, hayranlıkla görecekler ki Bedîüzzaman, çocukluğundan beri müstesna bir şekilde yetişen ve bütün ömrü boyunca İlahî tecellilere mazhar olan bambaşka bir âlim ve mümtaz bir şahsiyettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben bu büyük zatı, eserlerini ve talebelerini inceden inceye tetkik edip de o nur âleminde hissen, fikren ve ruhen yaşadıktan sonra, büyük ve eski bir Arap şairinin bir beytiyle, çok derin bir hakikati ifade ettiğini öğrendim: “Bütün âlemi bir şahsiyette toplamak, Cenab-ı Hakk’a zor gelmez.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gayesinin ulviyetinden, davasının ihtişamından ve imanının azametinden feyz ve ilham alan bu kutbun cazibesine takılanların adedi günden güne çoğalmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Akıllara hayret veren bu ulvi hâdise, münkirleri kahrettiği gibi mü’minleri de şâd ve mesrur eylemekte devam edip gidiyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İmanlı gönüllerde manevî bir rabıta halinde yaşayan bu İlahî hâdiseyi büyük bir mücahid, kalpleri vecd içinde bırakan bir üslupla bakınız nasıl ifade ediyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ahlâksızlık çirkefinin bir tufan halinde her istikamete taşıp uzanarak her fazileti boğmaya koyulduğu kara günlerde, onun yani Bedîüzzaman’ın feyzini bir sır gibi kalpten kalbe, mukavemeti imkânsız bir hamle halinde intikal eder görmekle teselli buluyoruz. Gecelerimiz çok karardı ve çok kararan gecelerin sabahları pek yakın olur.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, bir sır gibi kalpten kalbe mukavemeti imkânsız bir halde yayılıp dağılan bu nurun, memleketin her köşesinde feyiz ve tesirini görenler, hayret ve dehşetler içinde sormaya başladılar: “Şöhreti memleketimizin her tarafını kaplayan bu zat kimdir? Hayatı, eserleri, meslek ve meşrebi nedir? Tuttuğu yol bir tarîkat mı, bir cemiyet mi, yoksa siyasî bir teşekkül müdür?”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bununla da kalmadı; derhal gerek idarî ve gerek adlî çok mühim takipler ve pek ciddi tetkikler, uzun ve müselsel mahkemeler cereyan etti. Neticede, bu İlahî tecellinin gönüller ülkesine kurulan bir “İman ve İrfan Müessesesi”nden başka bir şey olmadığı tahakkuk edince, adaletin İlahî bir surette tecellisi şu şekilde zuhur etti: “Bedîüzzaman Said Nursî ve bütün Risale-i Nur eserlerinin beraeti” kararı resmen ilan edildi. Ve artık ruhun maddeye, hakkın bâtıla, nurun zulmete, imanın küfre her zaman galebe çalacağı; ezelden ebede değişmeyecek olan İlahî kanunların başında gelen bir hakikat olduğu, güneşler gibi belirdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Herhangi bir iklimde zuhur eden bir ıslahatçının mahiyet ve hakikatini, sadakat ve samimiyetini gösteren en gerçek miyar; davasını ilana başladığı ilk günlerle, muzaffer olduğu son günler arasında ferdî ve içtimaî, uzvî ve ruhî hayatında vücuda gelen değişiklik farklarıdır, derler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, o adam ilk günlerde mütevazi, âlîcenab, feragat ve mahviyetkâr, hülâsa; bütün ahlâk ve fazilet bakımından cidden örnek olan gayet temiz ve son derecede mümtaz bir şahsiyetti. Bakalım, cihadında muzaffer olup hislerde, emellerde, gönüllerde yer tuttuktan sonra yine o eski temiz ve örnek halinde kalabilmiş mi? Yoksa zafer neşesiyle birçok büyük sanılan kimseler gibi yere göğe sığmaz mı olmuş?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte büyük küçük herhangi bir dava ve gaye sahibinin mahiyet ve hakikatini, şahsiyet ve hüviyetini en hakiki çehresiyle aksettirecek olan en berrak âyine budur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tarih boyunca, bu müthiş imtihanı kazanmanın şaheser misalini, evvela peygamberler ve bilhassa Sultanü’l-enbiya (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz, sonra onun halife ve sahabeleri ve daha sonra onların nurlu yolunda yürüyen büyük zatlar vermişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Peygamber Efendimiz, şu اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِيَاءِ yani “Âlimler, peygamberlerin vârisleridirler.” hadîs-i şerifleriyle âlim olmanın pek kolay bir şey olmadığını, i’cazkâr belâgatları ile beyan buyuruyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zira mademki bir âlim, peygamberlerin vârisidir; o halde hak ve hakikatin tebliğ ve neşri hususunda, aynen onların tutmuş oldukları yolu takip etmesi lâzımdır. Her ne kadar bu yol; bütün dağ, taş, çamur, çakıl, uçurum, daha beteri takip, tevkif, muhakeme, hapis, zindan, sürgün, tecrit, zehirlenme, idam sehpaları ve daha akıl ve hayale gelmeyen nice bin zulüm ve işkencelerle dolu da olsa…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Bedîüzzaman, yarım asırdan fazla o mukaddes cihadı ile bütün ömrü boyunca bu çetin yolda yürüyen ve karşısına çıkan binlerle engeli bir yıldırım sürati ile aşan ve peygamberlerin vârisi olan bir âlim olduğunu amelî bir surette ispat eden bir zattır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kendisinin ilmî, ahlâkî, edebî, birçok fazilet ve meziyetleri arasında beni en çok meftun eden şey; onun o, dağlardan daha sağlam, denizlerden daha derin, semalardan daha yüksek ve geniş olan imanıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rabb’im, o ne muazzam iman! O ne bitmez ve tükenmez sabır! O ne çelikten irade! Hayal ve hatıralara ürpermeler veren bunca tazyik, tehdit, tazip ve işkencelere rağmen; o ne eğilmez baş ne boğulmaz ses ve nasıl kısılmaz nefestir!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Büyük İkbal’in heyecanlı şiirlerinden aldığım coşkun bir ilham neşesi ile vaktiyle yazdığım “Mücahid” unvanını taşıyan bir manzumede, aşağıdaki mısraları okuyanlardan belki şairane bir mübalağada bulunduğumu söyleyenler olmuştur. Lâkin şu mukaddimesini yazmakla şeref duyduğum şaheseri okuyanlar, vecdle dolu bir hayranlıkla anlayacaklar ki Allah’ın ne kulları varmış. Eğer bir iman, kemalini bulursa neler yapar ve ne hârikalar doğururmuş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir azm, eğer iman dolu bir kalbe girerse&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnsan da o imandaki son sırra ererse&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
En azgın ölümler ona zincir vuramazlar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Volkan gibi coşkun akıyor durduramazlar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rabb’imden iner azmine kuvvet veren ilham&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Peygamber’i rüyada görür belki her akşam&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hep nur, onun iman dolu kalbindeki mihrab&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kandil olamaz ufkuna dünyadaki mehtap&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kar kış demez, irkilmez, üzülmez, acı duymaz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mevsim bütün ömrünce ılık gölgeli bir yaz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cennetteki âlemleri dünyada görür de&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahvolsa eğilmez sıradağlar gibi derde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
En sarp uçurumlar gelip etrafını sarsa&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ay batsa güneş sönse ufuklar da kararsa&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gökler yıkılıp çökse yolundan yine dönmez&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ruhundaki imanla yanan meşale sönmez&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kalbinde yanardağ gibi iman ne mukaddes&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vicdanına her an şunu haykırmada bir ses:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey yolcu! Şafaklar sökecek durma, ilerle&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zulmetlere kan ağlatacak meşalelerle&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yıldızlara bas, çık yüce âlemlere yüksel&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnsanlığı kurtarmaya cennetten inen el.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sanki bu mısralar iman kahramanı büyük mücahid Bedîüzzaman Hazretleri için yazılmış. Zira bu yüksek sıfatlar, hep onun sıfatlarıdır. Cenab-ı Hak şu âyet-i kerîmede bakınız mücahidlere neler vaad ediyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَالَّذٖينَ جَاهَدُوا فٖينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَاِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ الْمُحْسِنٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Meal-i şerifi: “Bizim uğrumuzda mücahede edenlere mutlaka yollarımızı gösteririz. Ve hiç şüphe yok ki Allah muhsinlerle –Allah’ı görür gibi ibadet eden mücahidlerle– beraberdir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek ki iman ve Kur’an uğrunda, candan ve cihandan geçen mücahidlere büyük Allah, hakikat ve hidayet yollarını göstereceğini vaad buyuruyor. Hâşâ Cenab-ı Hak vaadinde hulf etmez, yeter ki bu azîm vaad-i İlahîyi icab ettirecek şartlar tahakkuk etsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyet-i kerîme “Üstad”ın karakter ve şahsiyetini tahlil hususunda bize nurdan bir rehber oluyor ve o nurun billur ışığı altında artık en ince çizgileri ve en hassas noktaları görüp sezebiliyoruz. Zira mademki bir insan Cenab-ı Hakk’ın hıfz ve himayesinde bulunmak nimetine mazhar olmuştur. Artık onun için korku, endişe, üzüntü, yılma, usanma vesaire gibi şeyler bahis mevzuu olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Allah’ın nuru ile nurlanan bir gönlün semasını hangi bulutlar kaplayabilir? Her an huzur-u İlahîde bulunmak bahtiyarlığına eren bir kulun ruhunu; hangi fâni emel ve arzular, hangi zavallı teveccüh ve iltifatlar ve hangi pespâye gaye ve ihtiraslar tatmin, teskin ve teselli edebilir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Allah’tır onun yârı, mürebbisi, velisi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Andıkça bütün nur oluyor duygusu, hissi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yükselmededir marifet iklimine her an&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bambaşka ufuklar açıyor ruhuna Kur’an&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an ona yâd ettiriyor “Bezm-i Elest”i&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âşık, o tecellinin ezelden beri mesti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Bedîüzzaman, böyle hârikalar hârikası bir inayete mazhar olan mübarek bir şahsiyettir. Ve bunun içindir ki zindanlar ona bir gülistan olmuş; oradan ebediyetlerin nurlu ufuklarını görür. İdam sehpaları, birer vaaz ve irşad kürsüsüdür. Oradan insanlığa ulvi bir gaye uğrunda sabır ve sebat, metanet ve celadet dersleri verir. Hapishaneler birer Medrese-i Yusufiyeye inkılab eder. Oraya girerken bir profesörün üniversiteye ders vermek için girdiği gibi girer. Zira oradakiler, onun feyiz ve irşadına muhtaç olan talebeleridir. Her gün birkaç vatandaşın imanını kurtarmak ve canileri melek gibi bir insan haline getirmek, onun için dünyalara değişilmez bir saadettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir yüksek iman ve ihlas şuuruna mâlik olan insan, hiç şüphesiz ki zaman ve mekân mefhumlarının fâniler üzerinde bıraktığı yaldızlı tesirleri kesif madde âleminde bırakarak; ruhu ile maneviyat âleminin pırıl pırıl nurlar saçan ufuklarına yükselmiş bir haldedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Büyük mutasavvıfların (ra) fena fillah, beka billah diye tarif ve tavsif buyurdukları yüksek mertebe, işte bu kudsî şerefe nâil olmaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, her mü’minin kendine mahsus bir huzur, huşû, tefeyyüz, tecerrüd ve istiğrak hali vardır. Ve herkes iman ve irfanı, salah ve takvası, feyiz ve maneviyatı nisbetinde bu İlahî hazdan feyizyâb olabilir. Lâkin bu güzel hal, bu tatlı visal ve bu emsalsiz haz; geçen âyet-i kerîmedeki ihsan erbabı olan o büyük mücahidlerde her zaman devam ediyor. Ve işte onlar bu sebepten dolayıdır ki Mevla’yı unutmak gafletine düşmüyorlar. Nefisleri ile arslanlar gibi bütün ömürleri boyunca çarpışıyorlar. Ve hayatlarının her lahzası, en yüksek terakki ve tekâmül hatıraları kaydediyor. Ve bütün varlıkları; o cemal, kemal ve celal sıfatları ile muttasıf olan Rabbü’l-âlemîn’in rızasında erimiş bulunuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mevla, bizleri de o bahtiyarlar zümresine ilhak eylesin, âmin!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yukarıdaki sahifelerde, büyük Üstadın, dostlarını meftun ve hayran ettiği kadar da düşmanlarını dehşetler içerisinde bırakan azametli imanından bahsettik. Biraz da mümtaz şahsiyeti, nurdan bir hâle halinde sarmakta olan üstün meziyetlerinden, ahlâk ve kemalâtından bahsedelim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malûm ya, her şahsiyeti, muhtelif ve muayyen meziyetler çerçeveler. Binaenaleyh Üstadın şahsiyetini tekvin eden başlıca sıfatlar şunlardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Feragati===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir dava sahibinin ve bilhassa ıslahatçının muvaffakıyet şartlarının en mühimmi feragattir. Zira gözler ve gönüller, bu mühim noktayı en ince bir hassasiyetle tetkik ve takibe meyyaldirler. Üstadın bütün hayatı ise baştan başa feragatin şaheser misalleri ile dolup taşmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Allâme Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi merhumdan, feragate ait şöyle bir söz işitmiştim: “İslâm, bugün öyle mücahidler ister ki dünyasını değil, âhiretini dahi feda etmeye hazır olacak.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Büyük adamdan sâdır olan bu büyük sözü tamamen kavrayamadığım için mutasavvıfların istiğrak hallerinde söyledikleri esrarlı sözlere benzeterek, herkese söylememiş ve olur olmaz yerlerde de açmamıştım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vaktâ ki aynı sözü Bedîüzzaman’ın ateşler saçan heyecanlı ifadelerinde de okuyunca anladım ki büyüklere göre feragatin ölçüsü de büyüyor. Evet, İslâm için bu kadar acıklı bir feragate katlanmaya razı olan mücahidleri, Erhamü’r-Râhimîn olan Allahu Zülkerim Teâlâ ve Takaddes Hazretleri bırakır mı? O fedai kulunu lütf u kereminden, inayet ve merhametinden mahrum etmek şanına –hâşâ– yakışır mı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Bedîüzzaman, bu müstesna tecellinin en parlak misalidir. Bütün ömrü boyunca mücerred yaşadı. Dünyanın bütün meşru lezzetlerinden tamamen mahrum kaldı. Bir yuva kurmak ve orada mesud bir aile hayatı geçirmek sevdasına düşmeye vakit ve fırsat bulamadı. Fakat Cenab-ı Hak, kendisine öyle şeyler ihsan etti ki fâni kalemlerle tarif olunamayacak kadar muazzam ve muhteşemdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bugün, dünyada hangi bir aile reisi –manen– Bedîüzzaman Hazretleri kadar mesuddur? Hangi bir baba, milyonlarla evlada sahip olmuştur? Hem de nasıl evlatlar!.. Ve hangi bir üstad, bu kadar talebe yetiştirebilmiştir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu kudsî ve ruhî rabıta –biiznillah-i teâlâ– dünyalar durdukça duracak ve nurdan bir sel halinde ebediyetlere kadar akıp gidecektir. Çünkü bu İlahî dava, Kur’an-ı Kerîm’in nur deryasında tebellür eden bir varlık olduğu gibi Kur’an’dan doğmuş ve Kur’an’la beraber yaşayacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Şefkat ve Merhameti===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Büyük Üstad, hak ve hakikati tâ çocukluğunda bulmuştu. Kalbinin feryadını ve ruhunun münâcatını dinlemek için mağaralara kapandığı günlerde bile ibadet ve taatten, tefekkür ve murakabelerden feyiz ve huzur almanın zevkine ermiş olan bir “ârif-i billah” idi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Lâkin karanlık gece dalgalarını andıran korkunç küfür ve ilhad kâbusunun Müslüman dünyasını ve dolayısıyla memleketimizi kaplamak üzere olduğu o tehlikeli günlerde, yatağından fırlayan bir arslan gibi yanardağları andıran bir kükreyişle cihad meydanına atıldı. Bütün rahat ve huzurunu bu mukaddes davaya feda etti. Ve işte bu hikmete mebnidir ki o günden beri her sözü bir dilim lav, her fikri bir ateş parçası olmuş. Düştüğü gönülleri yakıyor; hisleri, fikirleri alevlendiriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Büyük Üstadın tam bir uzlet ve inzivadan sonra tekrar irşad ve cemiyet hayatına atılması, aynen İmam-ı Gazalî’nin hayatında geçirmiş olduğu o mühim ve tarihî merhaleye benzemektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek ki Cenab-ı Hak, büyük mürşidleri böyle bir müddet inzivada terbiye, tasfiye ve tezkiye ettikten sonra tenvir ve irşad vazifesiyle mükellef kılıyor. Ve bu sebebledir ki bir mâ-i mukattardan daha temiz ve berrak olan yüreklerinden kopup gelen nefesler, kalplere akseder etmez bambaşka tesirler icra ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arz ettiğim gibi İmam-ı Gazalî’nin bundan dokuz yüz sene evvel ahlâk ve fazilet sahasında yapmış olduğu fütuhatı; bu asırda Bedîüzzaman, iman ve ihlas vâdisinde başarmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Hazret-i Üstadı bu müthiş cihad meydanlarına sevk eden, hep bu eşsiz şefkat ve merhameti olmuştur. Ve bunu bizzat kendisinden dinleyelim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bana: “Sen şuna buna niçin sataştın?” diyorlar. Farkında değilim; karşımda müthiş bir yangın var, alevleri göklere yükseliyor, içinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda birisi beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış, ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===İstiğnası===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın hayatı boyunca cemiyetimizin her tabakasına vermekte olduğu binlerle istiğna örnekleri, dillere destan olmuş bir ulviyeti haizdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mâsivadan tam manasıyla istiğna ederek, uzvî ve ruhî bütün varlığı ile Rabbü’l-âlemîn’in bitmez ve tükenmez hazinesine dayanmayı, müddet-i hayatında bir itiyad değil, âdeta bir mezhep, meşrep ve meslek olarak kabul etmiştir. Ve bunda da ne pahasına olursa olsun sebat eylemekte hâlâ devam etmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşin orijinal tarafı: Bu meslek, kendi şahsına münhasır kalmamış, talebelerine de kudsî bir mefkûre halinde intikal etmiştir. Nur deryasında yıkanmak şerefine mazhar olan bir Nur talebesinin istiğnasına hayran olmamak kabil değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bakınız, Üstad; Mektubat unvanını taşıyan şaheserin İkinci Mektup’unda bu mühim noktayı altı vecih ile ne kadar asil bir iman ve irfan şuuru ile izah eder:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Birincisi: Ehl-i dalalet, ehl-i ilmi; ilmi vasıta-i cer etmekle ittiham ediyorlar. İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Binaenaleyh bunları fiilen tekzip lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Neşr-i hak için enbiyaya ittiba etmekle mükellefiz. Kur’an-ı Hakîm’de, hakkı neşredenler اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ ۞ اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ diyerek insanlardan istiğna göstermişler…”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Risale-i Nur Külliyatı’nın mazhar olduğu İlahî fütuhat, hep bu enbiya mesleğinde sebat kahramanlığının şaheser misali ve hârikulâde neticesidir. Ve bu sayede Üstad, izzet-i ilmiyesini, cihan-kıymet bir elmas gibi muhafaza eylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Artık herkesin uğrunda esir olduğu maaş, rütbe, servet ve daha nice bin şahsî ve maddî menfaatlerle aslâ alâkası olmayan bir insan, nasıl olur da gönüller fatihi olmaz? İmanlı gönüller, nasıl onun feyiz ve nuru ile dolmaz?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===İktisatçılığı===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İktisat, bundan evvel bahsettiğimiz istiğnanın tefsir ve izahından başka bir şey değildir. Zaten iktisat sarayına girebilmek için evvela istiğna denilen kapıdan girmek lâzımdır. Bu sebeple iktisatla istiğna, lâzımla melzum kabîlindendir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstad gibi istiğna hususunda peygamberleri kendine örnek kabul eden bir mücahidin iktisatçılığı, kendiliğinden husule gelecek kadar tabiî bir haslet halini alır ve artık ona günde bir tas çorba, bir bardak su ve bir parça ekmek kâfi gelebilir. Zira bu büyük insan, büyük ve munsif Fransız şairi Lamartin’in dediği gibi: “Yemek için yaşamıyor belki yaşamak için yiyor.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadın meşrep ve mesleğini tamamen anladıktan sonra, artık onun yüksek iktisatçılığını böyle yemek içmek gibi basit şeylerle mukayese etmeyi çok görüyorum. Zira bu büyük insanın yüksek iktisatçılığını manevî sahalarda tatbik etmek ve maddî olmayan ölçülerle ölçmek lâzım gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela Üstad, bu yüksek iktisatçılık kudretini sırf yemek, içmek, giymek gibi basit şeylerle değil; bilakis fikir, zihin, istidat, kabiliyet, vakit, zaman, nefis ve nefes gibi manevî ve mücerred kıymetlerin israf ve heder edilmemesi ile ölçen bir dâhîdir. Ve bütün ömrü boyunca bir karakter halinde takip ettiği bu titiz muhasebe ve murakabe usûlünü, bütün talebelerine de telkin etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh bir Nur talebesine olur olmaz eseri okutturmak ve her sözü dinlettirmek kolay bir şey değildir. Zira onun gönlünün mihrak noktasında yazılı olan şu “Dikkat!” kelimesi, en hassas bir kontrol vazifesi görmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Bedîüzzaman, kudretli bir ıslahatçı ve hârikalar hârikası bir pedagog (mürebbi) olduğunu, yetiştirdiği tertemiz nesille fiilen ispat etmiş ve iktisat tarihine nurdan pırıltılarla yazılan bir atlas sahife daha ilâve eden bir nadire-i fıtrattır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Tevazuu ve Mahviyetkârlığı===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur Risalelerinin bu kadar hârikulâde bir şekilde cihana yayılmasında, bu iki hasletin çok faydası olmuş ve pek derin tesirleri görülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Üstad sohbet ve teliflerinde kendine bir kutbü’l-ârifîn ve bir gavsü’l-vâsılîn süsü vermediği için gönüller ona pek çabuk ısınmış, onu tertemiz bir samimiyetle sevmiş ve derhal ulvi gayesini benimsemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, ahlâk ve fazilete, hikmet ve ibrete ait olan birçok sohbet ve telkinlerini, doğrudan doğruya nefsine tevcih eder. Keskin ve ateşîn hitabelerinin ilk ve yegâne muhatabı öz nefsidir. Oradan –merkezden muhite yayılırcasına– bütün nur ve sürura, saadet ve huzura müştak olan gönüllere yayılır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstad hususi hayatında gayet halîm selim ve son derece mütevazidir. Bir ferdi değil, hiçbir zerreyi incitmemek için a’zamî fedakârlıklar gösterir. Sayısız zahmet ve meşakkatlere, ızdırap ve mahrumiyetlere katlanır fakat imanına, Kur’an’ına dokunulmamak şartıyla…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Artık o zaman bakmışsınız ki o sakin deniz, dalgaları semalara yükselen bir tufan, sahillere heybet ve dehşet saçan bir umman kesilmiştir. Çünkü o, Kur’an-ı Kerîm’in sadık hizmetkârı ve iman hudutlarını bekleyen kahraman ve fedai bir neferidir. Kendisi bu hakikati veciz bir cümle ile şu şekilde ifade eder: “Bir nefer nöbette iken başkumandan da gelse silahını bırakmayacak. Ben de Kur’an’ın bir hizmetkârı ve bir neferiyim. Vazife başında iken karşıma kim çıkarsa çıksın, hak budur derim, başımı eğmem!”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vazife başında ve cihad meydanında iken şu mısralar, lisan-ı halidir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şahlanan bir ata benzer, kırarım kanlı gemi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sinsi düşmanlara hâşâ satamam benliğimi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Benliğimden uzak olmaktır esaret bence&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir zillete düşmek ne hazîn işkence&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ebedî vuslatın aşkıyla geçer her ânım&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dest-i kudretle yapılmış kaledir imanım&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu mukaddes emelimden ne kadar dilşâdım&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Görmek ister beni cennette şehit ecdadım&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ruhum oldukça müebbed, ebedîdir ömrüm&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
En büyük vuslata, Allah’a çıkan yoldur ölüm.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kitaba girmezden evvel Üstadı; ilmî, fikrî, tasavvufî ve edebî cepheleri ile de mütalaa etmek isterdim. Fakat çok derin ve pek şümullü olan bu mevzuların birkaç sahife ile hülâsa edilemeyeceğini kat’î bir surette idrak ettikten sonra, artık adı geçen mevzulara birkaç cümle ile temas etmeyi münasip gördüm.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rabb’im imkânlar lütfederse bu derin mevzuları, Risale-i Nur Külliyatı ve Nur talebeleri ile birlikte, büyük ve müstakil bir eserle, tahlilî bir surette tetkik ve mütalaa etmeyi bütün ruhumla arzu ediyorum. Bu hususta, büyük Üstadımızın ve aziz kardeşlerimin kıymetli dualarını niyaz eylerim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Üstadın İlmî Cephesi===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Merhum Ziya Paşa, şu:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
beyti ile nesilden nesile bir düstur halinde intikal edecek olan çok büyük bir hakikati ifade etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Müslüman ırkımıza Risale-i Nur Külliyatı gibi muazzam bir iman ve irfan kütüphanesini hediye eden, gönüller üzerinde mukaddes bir nur müessesesi kuran mümtaz ve müstesna zatın kudret-i ilmiyesi hakkında tafsilata girişmek, öğle vakti güneşi tarif etmek kadar fuzulî bir iştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yalnız yanık bir şairimizin:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsn olur kim, seyrederken ihtiyar elden gider&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
dediği gibi hayatının her lahzasında İlahî tecellilere mazhar bulunan bu mübarek zatın; ilim ve irfanından, ahlâk ve kemalâtından bahsetmek, insana bambaşka bir zevk ve İlahî bir haz veriyor. Bunun için sözü uzatmaktan kendimi alamıyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstad; Risale-i Nur Külliyatı’nda dinî, içtimaî, ahlâkî, edebî, hukukî, felsefî ve tasavvufî en mühim mevzulara temas etmiş ve hepsinde de hârikulâde bir surette muvaffak olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşin asıl hayret veren noktası; birçok ulemanın tehlikeli yollara saptıkları en çetin mevzuları, gayet açık bir şekilde ve en kat’î bir surette hallettiği gibi en girdaplı derinliklerden, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in tuttuğu nurlu yolu takip ederek sahil-i selâmete çıkmış ve eserlerini okuyanları da öylece çıkarmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sebeple Risale-i Nur Külliyatı’nı aziz milletimizin her tabakasına kemal-i emniyet ve samimiyetle takdim etmekle şeref duyuyoruz. Nur Risaleleri, Kur’an-ı Kerîm’in nur deryasından alınan berrak katreler ve hidayet güneşinden süzülen billur huzmelerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh her Müslüman’a düşen en mukaddes vazife, imanı kurtaracak olan bu nurlu eserlerin yayılmasına çalışmaktır. Zira tarihte pek çok defalar görülmüştür ki bir eser nice fertlerin, ailelerin, cemiyetlerin ve sayısız insan kitlelerinin hidayet ve saadetine sebep olmuştur. Âh! Ne bahtiyardır o insan ki bir mü’min kardeşinin imanının kurtulmasına sebep olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Üstadın Fikrî Cephesi===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malûm ya; her mütefekkirin kendine mahsus bir tefekkür sistemi, fikrî hayatında takip ettiği bir gayesi ve bütün gönlü ile bağlandığı bir ideali vardır. Ve onun tefekkür sisteminden, gaye ve idealinden bahsetmek için uzun mukaddimeler serdedilir. Fakat Bedîüzzaman’ın tefekkür sistemi, gaye ve ideali, uzun mukaddimelerle filan yorulmaksızın bir cümle ile hülâsa edilebilir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün semavî kitapların ve bilumum peygamberlerin yegâne davaları olan “Hâlık-ı kâinat’ın uluhiyet ve vahdaniyetini ilan” ve bu büyük davayı da ilmî, mantıkî ve felsefî delillerle ispat eylemektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
— O halde Üstadın mantık, felsefe ve müsbet ilimlerle de alâkası var?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
— Evet mantık ve felsefe, Kur’an’la barışıp hak ve hakikate hizmet ettikleri müddetçe Üstad en büyük mantıkçı ve en kudretli bir feylesoftur. Mukaddes ve cihan-şümul davasını ispat vâdisinde kullandığı en parlak delilleri ve en kat’î bürhanları, Kur’an-ı Kerîm’in Allah kelâmı olduğunu her gün bir kat daha ispat ve ilan eden “müsbet ilim”dir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zaten felsefe, aslında hikmet manasına geldikçe, Vâcibü’l-vücud Teâlâ ve Takaddes Hazretlerini, Zat-ı Bâri’sine lâyık sıfatlarla ispata çalışan her eser, en büyük hikmet ve o eserin sahibi de en büyük hakîmdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Üstad böyle ilmî bir yolu, yani Kur’an-ı Kerîm’in nurlu yolunu takip ettiği için binlerle üniversitelinin imanını kurtarmak şerefine mazhar olmuştur. Hazretin bu hususta haiz olduğu ilmî, edebî ve felsefî daha pek çok meziyetleri vardır. Fakat onları, eserlerinden misaller getirerek inşâallah müstakil bir eserde arz etmek emelindeyim. وَ مِنَ اللهِ التَّوْفٖيقُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Tasavvuf Cephesi===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nakşibendî meşayihinden, her harekâtını Peygamber-i Zîşan Efendimiz Hazretlerinin harekâtına tatbik etmeye çalışan ve büyük bir âlim olan bir zata sordum:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
— Efendi Hazretleri, ulema ile mutasavvıfe arasındaki gerginliğin sebebi nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
— Ulema, Resul-i Ekrem Efendimizin ilmine, mutasavvıflar da ameline vâris olmuşlar. İşte bu sebepten dolayıdır ki Fahr-i Cihan Efendimizin hem ilmine ve hem ameline vâris olan bir zata “zülcenaheyn” yani “iki kanatlı” deniliyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh tarîkattan maksat, ruhsatlarla değil, azîmetlerle amel edip ahlâk-ı Peygamberî ile ahlâklanarak bütün manevî hastalıklardan temizlenip Cenab-ı Hakk’ın rızasında fâni olmaktır. İşte bu ulvi dereceyi kazanan kimseler, şüphesiz ki ehl-i hakikattirler. Yani tarîkattan maksud ve matlub olan gayeye ermişler demektir. Fakat bu yüksek mertebeyi kazanmak, her adama müyesser olamayacağı için büyüklerimiz matlub olan hedefe kolaylıkla erebilmek için muayyen kaideler vaz’eylemişlerdir. Hülâsa; tarîkat, şeriat dairesinin içinde bir dairedir. Tarîkattan düşen, şeriata düşer fakat –maazallah– şeriattan düşen, ebedî hüsranda kalır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu büyük zatın beyanatına göre Bedîüzzaman’ın açtığı nur yolu ile hakiki ve şaibesiz tasavvuf arasında cevherî hiçbir ihtilaf yoktur. Her ikisi de Rıza-yı Bâri’ye ve bi’n-netice cennet-i a’lâya ve dîdar-ı Mevla’ya götüren yollardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh bu asil gayeyi istihdaf eden herhangi mutasavvıf bir kardeşimizin, Risale-i Nur Külliyatı’nı seve seve okumasına hiçbir mani kalmadığı gibi bilakis Risale-i Nur tasavvuftaki “murakabe” dairesini, Kur’an-ı Kerîm yolu ile genişleterek ona bir de tefekkür vazifesini en mühim bir vird olarak ilâve etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, insanın gözüne gönlüne bambaşka ufuklar açan bu “tefekkür” sebebiyle sadece kalbinin murakabesi ile meşgul olan bir sâlik, kalbi ve bütün letaifi ile birlikte zerrelerden kürelere kadar bütün kâinatı azamet ve ihtişamı ile seyir ve temaşa, murakabe ve müşahede ederek Cenab-ı Hakk’ın o âlemlerde bin bir şekilde tecelli etmekte olan esma-i hüsnasını, sıfât-ı ulyâsını kemal-i vecd ile görerek, artık sonsuz bir mabedde olduğunu aynelyakîn, ilmelyakîn ve hakkalyakîn derecesinde hisseder. Çünkü içine girdiği “mabed” öyle ulu bir mabeddir ki milyarlara sığmayan cemaatin hepsi aşk ve şevk, huşû ve istiğraklar içinde Hâlık’ını zikrediyor. Yanık, tatlı ve güzel lisanları; şive, nağme, ahenk ve besteleri ile bir ağızdan سُبْحَانَ اللّٰهِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ وَلَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ اَكْبَرُ diyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un açtığı iman ve irfan ve Kur’an yolunu takip eden, işte böyle muazzam ve muhteşem bir mabede girer. Ve herkes de iman ve irfanı, feyiz ve ihlası nisbetinde feyizyâb olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Edebî Cephesi===&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eskiden beri lafız ve mana, üslup ve muhteva bakımından edibler ve şairler, mütefekkirler ve âlimler ikiye ayrılmışlardır. Bunlardan bazıları, sadece üslup ve ifadeye, vezin ve kafiyeye kıymet vererek manayı ifadeye feda etmişlerdir. Ve bu hal de kendini en çok şiirde gösterir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Diğer zümre ise en çok mana ve muhtevaya ehemmiyet vererek özü söze kurban etmemişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Artık Bedîüzzaman gibi büyük bir mütefekkirin edebî cephesi bu küçük mukaddime ile kolayca anlaşılır sanırım. Zira Üstad o kıymetli ve bereketli ömrünü, kulaklarda kalacak olan sözlerin tanzim ve tertibi ile değil, bilakis kalplerde, ruhlarda, vicdan ve fikirlerde kudsî bir ideal halinde insanlıkla beraber yaşayacak olan din hissinin, iman şuurunun, ahlâk ve fazilet mefhumunun asırlara, nesillere telkini ile meşgul olan bir dâhîdir. Artık bu kadar ulvi bir gayenin tahakkuku için candan ve cihandan geçen bir mücahid, pek tabiîdir ki fâni şekillerle meşgul olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bununla beraber Üstad zevk inceliği, gönül hassasiyeti, fikir derinliği ve hayal yüksekliği bakımından hârikulâde denecek derecede edebî bir kudret ve melekeyi haizdir. Ve bu sebeple üslup ve ifadesi, mevzuya göre değişir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, ilmî ve felsefî mevzularda mantıkî ve riyazî delillerle aklı ikna ederken gayet veciz terkipler kullanır. Fakat gönlü mest edip ruhu yükselteceği anlarda ifade o kadar berraklaşır ki tarif edilemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela semalardan, güneşlerden, yıldızlardan, mehtaplardan ve bilhassa bahar âleminden ve Cenab-ı Hakk’ın o âlemlerde tecelli etmekte olan kudret ve azametini tasvir ederken üslup o kadar latîf bir şekil alır ki artık her teşbih, en tatlı renklerle çerçevelenmiş bir levhayı andırır ve her tasvir, hârikalar hârikası bir âlemi canlandırır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hikmete mebnidir ki bir Nur talebesi Risale-i Nur Külliyatı’nı mütalaası ile –üniversitenin herhangi bir fakültesine mensup da olsa– hissen, fikren, ruhen, vicdanen ve hayalen tam manasıyla tatmin edilmiş oluyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nasıl tatmin edilmez ki Risale-i Nur Külliyatı, Kur’an-ı Kerîm’in cihan-şümul bahçesinden derilen bir gül demetidir. Binaenaleyh onda, o mübarek ve İlahî bahçenin nuru, havası, ziyası ve kokusu vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ruhun bu ihtiyacını söyler akan sular&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’a her zaman beşerin ihtiyacı var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ali Ulvi Kurucu&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Ön_Söz_(Tarihçe)|Tarihçe-i Hayat&#039;ın Ön Sözü]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bediüzzaman Hakkında Hizmetindeki Talebelerinin Bir Mektubu==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَقْرُوئَةِ وَ الْمَكْتُوبَةِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok sevgili, çok kıymettar, çok müşfik Üstadımız Efendimiz Hazretleri!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvela: Leyle-i Mi’racınızı tebrik eder, ellerinizden öper, kusurumuzun affını rica ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın tercüme-i halini merak edenlere deriz ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Hakîm otuz üç âyâtının i’cazkâr işaretiyle, İmam-ı Ali (radıyallahu anh) Celcelutiye ve Ercuze’sinde kerametkâr delâlatıyla, Gavs-ı A’zam (kuddise sırruhu) beşaretkâr beyanatıyla, Üstadımızın hakiki tercüme-i halini ve Risale-i Nur’un hakiki mahiyetini beyan etmişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın şahs-ı manevîsini bilmek isteyenler, Risale-i Nur’un İşarat-ı Kur’aniye ve Keramat-ı Aleviye ve Keramat-ı Gavsiye risalelerini ve Risale-i Nur’un sair eczalarını dikkatle tetebbu etmeleri lâzımdır. Yalnız bizim, Üstadımız hakkındaki kanaat-i kat’iyemiz şudur ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İsm-i Nur ve ism-i Hakîm’e mazhariyetle, Kur’an-ı Hakîm’in hazinesinden nâil olduğu hakaik ve maarifi, tahdis-i nimet maksadıyla beşere ilan eden bu allâme-i zîfünun Bedîüzzaman Hazretleri, ahlâk-ı Muhammediye (aleyhissalâtü vesselâm) ile tahalluk etmiş, nefis ve heva berzahlarından geçmiş, mekârim-i ahlâkın en mümtaz ve müstesna bir timsal-i mücessemi olarak bu asırda bulunmuş. Şimdiye kadar bütün hayatında şâyan-ı hayret bir ulüvv-ü himmet ve sekinet ve iffet ve mahviyet içinde yaşamış. Gına-yı kalbi, tevekkül ve kanaati hârikulâde; maişet ve kıyafeti pek sade ve mekârim-i ahlâkı pek fevkalâde; dünyaya zerre kadar meyil ve muhabbet etmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem öyle bir tarzda izzet-i ilmiyeyi hayatta muhafaza etmiş ki aslâ kimseye arz-ı iftikar etmemek, hayatının en mühim bir düsturu olmuştur. Dünya kendilerine teveccüh etmişse de ondan yüz çevirmiş olan Üstadımız; emr-i maaşta Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle, iffet ve nezahetini daima muhafaza eder; sadaka, zekât ve hediyeleri almaz. Yakînen biliyoruz ki Kastamonu’da bulundukları zaman, oturdukları evin icarını vermek için yorganını sattılar da yine hiçbir suretle hediye kabul etmediler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Üstadımız, tekellüf ve taazzumdan aslâ hoşlanmaz ve talebelerinin dahi tekellüf kaydından âzade olmalarını emreder. Ve buyururlar ki: “Tekellüf, şer’an ve hikmeten fenadır çünkü tekellüf sevdası, insanı hadd-i marufu tecavüze sevk eder. Mütekellif olanlar, bazen hodbinane bir tezahür ve tefahur tavrı ve muvakkat soğuk bir riyakâr vaziyeti takınmaktan kurtulmaz. Halbuki bunların ikisi de ihlası zedeler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Üstadımız, gayet mütevazidir. Tefevvuk ve temeyyüz daiyelerinden, şöhret sevdalarından ziyadesiyle sakınırlar. Kendilerine mahsus safi meşrebi, o gibi can sıkacak şeylerden âlîdir. Herkese hele ihtiyarlara ve çocuklara ve fukaralara, rıfk ve mülâyemetle uhuvvetkârane bir muamele-i hâlisanede bulunurlar. Mübarek yüzlerinde, mehabet ve beşaşetle karışık bir nur-u vakar lemean eder. Heybetle beraber âsâr-ı üns ve ülfet dahi görünür. Daima mütebessim bulunurlar. Fakat bazen tecelliyatın muktezası olarak mehabet ve celal nazarı o derece tezahür eder ki artık o zaman yanında bulunup da söz söylemek isteyen adamın, âdeta dili tutulur, ne söylemek istediği anlaşılmaz. Bu âcizler, çok defa bu hali müşahede ettik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın, az söylemek âdetidir. Fakat söylediğini veciz söyler, her halde düstur-u hikmet olarak pek manidar ve pek şümullü birer câmiü’l-kelimdirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız ne kimseyi zemmeder ve ne de yanında kimseyi gıybet ettirir. Bunlardan aslâ hoşlanmaz. Kusur ve hataları setrederler. Hem o kadar hüsn-ü zanna mâliktir ki hattâ kendisi hakkında bir nâ-seza söz tebliğ edene “Hâşâ, bu yalandır. Bu sözü söyledi dediğin zat, böyle söylemez.” buyururlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın nefisle mücahedede bir rüsuh ve ihtisası vardır ki aslâ huzuzat-ı nefsaniyelerine hizmet etmezler. Bir insana kâfi gelmeyecek kadar az yerler ve az uyurlar. Gecelerde, sabaha kadar câlib-i dikkat bir hal-i hâşiane ile ubudiyette bulunurlar. Yaz ve kış, bu âdetleri tahallüf etmez. Teheccüd ve münâcat ve evradlarını aslâ terk etmezler. Hattâ bir ramazan-ı şerifte pek şiddetli hastalıkta, altı gün bir şey yemeden savm-ı visal içinde ubudiyetteki mücahedelerini terk etmediler. Komşuları her zaman derler ki: “Biz, sizin Üstadınızın sekiz sene yaz ve kış geceleri, aynı vakitlerde sabaha kadar hazîn ve muhrik sadâsıyla münâcat seslerini dinler ve böyle fâsılasız devamlı mücahedesine hayretler içinde kalırdık.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Üstadımız, taharet ve nezafet-i şer’iyeye son derece riayet eder; her zaman abdestli olarak bulunur; aslâ mübarek vaktini boş geçirmez. Ya Risale-i Nur telifiyle veya tashihiyle meşgul veya Münâcat-ı Cevşeniyeyi kıraat ve secdegâh-ı ubudiyete kaim veya tefekkür-ü a’lâ-i İlahî bahrine müstağrak bulunurdu. Ekseriyetle, yaz zamanı şehre uzak ormanlık dağ vardı. Üstadımızla oraya giderdik. Yolda hem Risale-i Nur tashih ederler hem bu âciz talebelerinin okudukları risaleye dikkat ederler ve tashih için hatalarını söylerler veyahut eski müellefatından birisinden ders verirler, bu suretle yolda bile mübarek vaktini vazife ile geçirirlerdi. Evet, biz itiraf ediyoruz ki Üstadımızın nutkundaki letafet ve ülfetindeki halâvet o derece feyiz bahşederdi ki insan, sabahtan akşama kadar o vaziyette ders alsa yol yürüse aslâ sıkılmak ihtimali yoktu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Üstadımız, Risale-i Nur hizmetini her şeye tercih ederler ve buyururlardı ki: “Yirmi senedir Kur’an-ı Hakîm’den ve Risale-i Nur’dan başka bir kitabı ne mütalaa etmişim ve ne de yanımda bulundurmuşum, Risale-i Nur kâfi geliyor.” Evet, Feyyaz-ı Mutlak tarafından bütün hakaik-i Kur’aniye kalb-i münevverine ilham ve ilka-i küllî ile ifaza olunur da Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan başka neye muhtaç olur? Bundan şüphesi olanlar, Risale-i Nur’a dikkat etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cenab-ı Hak Üstadımıza Risale-i Nur’un telifinde öyle bir iktidar-ı bedî’ ihsan etmiştir ki bu, herkese nasib olacak hasletlerden değildir. O hârika Nur Risaleleri, her biri gurbette, hastalık içinde, dağda, bağda, kâtipsiz, tahammülü müşkül gayet ağır şerait dâhilinde, zahirî nice müşkülatlarla meydana gelmiş ve mü’minlerin imdadına yetişmiştir. Fakat Cenab-ı Hakk’a şükrolsun ki inayet-i İlahiye, hârika bir tarzda Üstadımıza fevkalâde muvaffakıyet ihsan etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu sırdandır ki Cenab-ı Hak, ona kâinatı bir kitab-ı semavî ve arzı bir sahife gibi keşif ve şuhudla bihakkalyakîn okuyacak bir iktidar vermiş; mahz-ı inayetle böyle kudsî bir esere sahip kılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, âyât-ı teşriiyeyi hâvi Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın hakaik ve maarifini ve âyât-ı kevniyeyi şâmil kitab-ı kebir-i kâinatın vezaif ve maânîsini beyan edip marifetullahın en yüksek derecatına urûca nev-i beşeri teşvik eden ve bugünkü günde, ölmeye yüz tutan kalpleri bile izn-i İlahî ile ihtizaza getirecek kadar hârika bir eser-i bedîa, bir sereyan-ı seria olan Risale-i Nur ile neşr-i hakaik eden bu vücud-u mesud ile beşeriyet iftihar etmek lâzım gelirken; çok garibdir ki ehl-i şakavet tarafından zehir verilmeye cesaret ve taş attırılmaya bile cüret ediliyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet اَشَدُّ الْبَلَاءِ عَلَى الْاَنْبِيَاءِ ثُمَّ الْاَوْلِيَاءِ sırrıyla, enbiyanın vârisi olanların türlü türlü belalara uğramaları, hikmet-i İlahiye iktizasından olmasıyla, o zümre-i mübareke gibi Üstadımız dahi nice belalara hedef olmuştur. Hattâ Kastamonu’ya ilk teşrif ettikleri zaman çocuklar, bir bedbaht şakî tarafından teşvik edilip abdest almak için çeşmeye çıktıkları vakit taş atmışlar. Fakat Üstadımız daima gördüğü eza ve cefalara ulü’l-azmane sabır ve tahammül eder. Hem safa-i sadra ve selâmet-i kalbe mâlik olduklarından, o çocuklara dahi hiddet etmeyip buyururlardı ki: “Bunlar Sure-i Yâsin’den mühim bir âyetin nüktesini keşfime sebep oldular.” diye onlara dua ederlerdi. Sonra bu çocuklar, Üstadımızın duaları bereketiyle şâyan-ı hayret bir hal kesbettiler ki Üstadımızı uzak yakın nerede görürlerse koşarak yanına gelirler, mübarek elini öperler, duasını alırlardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Üstadımızın hârika hâlâtı ve şâyan-ı hayret garaib-i ahvali, başta Risale-i Nur olarak pek çoktur. Evet, biz itiraf ediyoruz ki Üstadımız bizim hatırat-ı kalbimizi bizden ziyade okur, çok defa haberimiz olmadığı bir meseleden bizleri şiddetli telaşla ikaz ederler, bizi hayrette bırakırlar. Fakat günler geçtikten sonra aynen Üstadımızın ikaz ettiği şeyle karşılaşır, aklımız başımıza gelirdi. Üstadımızla dağa gittiğimiz zaman, daha şehre dönme zamanı gelmeden, birden Üstadımız kalkarlar, bize de emrederlerdi. Hikmetini sormak istediğimizde: “Acele gidelim, Risale-i Nur hizmeti için bizi bekliyorlar.” Hakikaten, şehre avdetimizde, mutlaka mühim bir Risale-i Nur şakirdi bizi bekliyor bulur veya birkaç defa gelip gittiğini komşular haber verirlerdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine bir gün, Mevlana Hâlid (ks) Hazretlerinin Küçük Âşık namında bir talebesinin neslinden mübarek bir hanım, yanında (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;O hanım “Âsiye”dir.&amp;lt;/ref&amp;gt;) çok senelerden beri muhafaza ettiği Mevlana Hazretlerinin cübbesini, ramazan-ı şerifte teberrüken Üstadımızın yanında kalsın diye Feyzi ile gönderir. Üstadımız hemen Emin kardeşimize yıkamak için emrederek Cenab-ı Hakk’a şükretmeye başlar. Feyzi’nin hatırına: “Bu hanım, benim ile yirmi gün için gönderdi; Üstadım neden sahip çıkıyor?” diye hayretler içinde kalır. Sonra o hanımı görür, o hanım Feyzi’ye der ki: “Üstad hediyeleri kabul etmediğinden bu suretle belki kabul eder diye öyle söylemiştim. Fakat emanet onundur, canımız dahi feda olsun.” der, o kardeşimizi hayretten kurtarır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, mübarek Üstadımızın o cübbeyi kabulü, Mevlana Hâlid’den sonra vazife-i teceddüd-ü dinin kendilerine intikaline bir alâmet telakki etmesindendir, derler. Hem de öyle olmak lâzım. Çünkü hadîs-i sahihte: اِنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰى رَاْسِ كُلِّ مِاَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دٖينَهَا buyurulmuş. Mevlana Hazretlerinin veladeti 1193, Üstadımız Hazretlerinin ise 1293’tür. Bu hadîsin tam izahı Risale-i Gavsiye’de vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız ara sıra bizlere hususan Feyzi’ye, latîfe tarzında buyururlardı ki: “Cezanız var, tokat yiyeceksiniz, hapse gireceksiniz.” diye Denizli hapsimizi bize remzen haber verip hem bizi ikaz hem kable’l-vuku bir mühim hâdiseyi keşfen beyan ediyorlardı. Hakikaten çok geçmedi, Üstadımızın dediği çıktı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine Denizli hapsi hâdisesinden evvel buyurdular ki: “Kardeşlerim, çoktandır sekiz seneden fazla bir yerde kalmamışım. Şimdi buraya geleli sekiz sene oluyor. Bu sene herhalde ya vefat edeceğim veya başka yere nakledeceğim.” diye Kastamonu’dan teşrifini haber veriyorlardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Denizli hapsi musibetinden evvel Üstadımız buyururlardı ki: “Kardeşlerim, Risale-i Nur’a birkaç cihette hücum hissediyorum, ziyade ihtiyat ediniz.” Hakikaten çok geçmedi, İstanbul’da bir ihtiyar hoca, bilmeyerek bir risalenin bir meselesine itiraz ediyor. Sonra eski fetva emini merhum Ali Rıza Efendi Hazretleri, o hocanın itirazını red ve Risale-i Nur’un hakkaniyetini tam tasdik ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir müddet sonra bir hayvan ürküp Üstadımızın bacağını incitiyor. Aylarca ızdıraplar içinde, vazife-i ubudiyetini ve Risale-i Nur’un hizmet-i kudsiyesini çok müşkülatla îfa edebildi. Sonra dağda müthiş bir zehirlenmeden mütevellid gayet ağır surette hasta iken, Denizli hapsi tevkifi meydana çıktı. Fakat o ferd-i ferîd, tahammülü pek müşkül bu dehşetli halde hem hizmet-i imaniye ve Kur’aniyedeki azm-i metinini hem ubudiyetteki vezaifi îfaya son derece gayret edip aslâ fütur getirmeden ulü’l-azmane bir sabır ile sebat ediyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine Üstadımız tevkifimizden evvel mükerreren buyururlardı ki: “Ehl-i dünya, Risale-i Nur’a ilişmesinler; ilişirlerse âfetlerin hücumuna sebep olurlar.” Hakikaten herkesçe malûmdur ki: Risale-i Nur şakirdleri tevkif edilir edilmez her tarafta âfetler, zelzeleler, hastalıklar başlardı tâ Risale-i Nur’un hakkaniyeti tasdik olunup vatana faydalı olduğu itiraf edilinceye kadar çok yerlerde, ezcümle Kastamonu’da zelzele devam etti. Hattâ Kastamonu’nun tarihî yüksek kalesi –ki bazı risalelerin medresesi hükmüne geçti– Risale-i Nur’a ve müellifi olan Üstadımıza iştiyak ve hasretinden matem tutup en sağlam, köklü taşlarını aşağı atarak Üstadımızın ihbar-ı gaybîsini maddeten tasdik etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız, tevkifimizden mukaddem buyururlardı ki: “Risale-i Nur’a müthiş bir hücum planı var fakat merak etmeyiniz. Müjde, inayet-i İlahiye imdadımıza yetişecek. Şöyle ki: Bugün okumak için Hizb-i A’zam-ı Nurî’yi açmıştım, birden karşıma وَ اصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَ سَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ âyeti çıktı. Manen “Bana bak!” dedi. Ben de baktım, gördüm ki manasının çok tabakalarından hususan mana-yı işarîsiyle ve cifrîsiyle hem hapis musibetine hem necatımıza işaret ve bize beşaret ediyor.” buyurdular. İşte Denizli mahkemesi, beraet kararı vermezden dokuz ay evvel, bilâ-tereddüt bu âyetin definesinden aldığı cevheri izhar edip hem bu âyet-i kerîmenin mühim nükte-i i’cazını keşif hem de bu kuvve-i maneviyeye muhtaç zayıf talebelerini tebşir etmekle bizleri mesrur eylemişlerdir. Bu âyetin tam izahı, Denizli Müdafaası’nda ve Lâhikası’ndadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nüsha-i nadire-i zaman olan Üstadımız, gayet şecî ve metin ve ulü’l-azmane bir cesaret-i fevkalâdeye mâlik bir lisanü’l-haktır ki hak yolunda söz söylemekten çekinmez ve levm-i lâimden korkmazlar. Bir gün “Bismillah” yazılı kabir taşlarını lağımlar üzerine konurken görürler. Orada dünyaca mühim zatlar hazır oldukları halde, kimsenin söyleyemediği gayet acı sözlerle o haksız işe ve daha başka haksız işlere de sedd-i sedid olmuşlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem memleketimizde her kim Üstadımızı rencide etmeye cesaret etmişse Risale-i Nur’a zarar getirmişse mutlaka sû-i âkıbete uğramışlardır. Bazıları dehalet edip akılları başlarına gelmiş ise de bazıları da cezalarını çekmişlerdir. Bu vak’aların bazıları, Lâhika’da yazılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Mübarek Üstadımızın evsaf-ı kemalini ve mehasin-i ahvalini bizim gibi âcizlerin bihakkın tasvir ve tarif edebilmesine imkân yoktur. Hâlık-ı Zülcelali ve’l-cemal Hazretleri, Üstadımızı bir vücud-u müstesna olarak yaratmış ve tevfik-i İlahiyesine mazhar kılmıştır. Ne saadet ona ki onun bizzat iştigal ettiği ve ehemmiyetle teşvik ve tavsiye ettiği Risale-i Nur ile hizmet-i Kur’aniye ve imaniyede buluna ve Risale-i Nur’dan dersini almış ola…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız memlekette bulundukça fâsılasız neşr-i hakaik eylemiş ve bizim saadetimiz için feyiz bahşeden mübarek nefesini sarf etmiştir. Cenab-ı Erhamü’r-Râhimîn’den bütün ruh u canımızla niyaz ederiz ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Mahşer gününde dahi bizleri اَلسَّعٖيدُ سَعٖيدٌ فٖى بَطْنِ اُمِّهٖ hadîs-i şerifine mazhar olan Üstadımız define-i ulûm ve fünun, bedîü’l-beyan allâme-i Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri ile birlikte haşretsin. Tâ ki o korkulu günde nurlu, müşfik, mübarek eliyle elimizi tutsun, huzur-u Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâma bizi götürsün, inşâallah!..”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur Şakirdlerinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Feyzi, Emin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Kastamonu_Hayatı#Kastamonu.E2.80.99da_Bed.C3.AE.C3.BCzzaman.E2.80.99a_Sekiz_Sene_Hizmet_Eden_Mehmed_Feyzi_ile_K.C4.B1ymettar_Bir_Nur_Talebesi_Olan_Emin.E2.80.99in_Bir_Mektubudur|Tarihçe-i Hayat, Kastamonu Hayatı]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur ve Tercümanı Hakkında Bir Takrizname==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her asır başında hadîsçe geleceği tebşir edilen dinin yüksek hâdimleri; emr-i dinde mübtedi değil, müttebi’dirler. Yani kendilerinden ve yeniden bir şey ihdas etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esasat ve ahkâm-ı diniyeye ve sünen-i Muhammediyeye (asm) harfiyen ittiba yoluyla dini takvim ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhar ve ona karıştırılmak istenilen ebâtîli ref’ ve iptal ve dine vaki tecavüzleri red ve imha ve evamir-i Rabbaniyeyi ikame ve ahkâm-ı İlahiyenin şerafet ve ulviyetini izhar ve ilan ederler. Ancak tavr-ı esasîyi bozmadan ve ruh-u aslîyi rencide etmeden yeni izah tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni ikna usûlleriyle ve yeni tevcihat ve tafsilat ile îfa-i vazife ederler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu memurîn-i Rabbaniye, fiiliyatlarıyla ve amelleriyle de memuriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salabet-i imaniyelerinin ve ihlaslarının âyinedarlığını bizzat îfa ederler. Mertebe-i imanlarını fiilen izhar ederler. Ve ahlâk-ı Muhammediyenin (asm) tam âmili ve mişvar-ı Ahmediyenin (asm) ve hilye-i Nebeviyenin (asm) hakiki lâbisi olduklarını gösterirler. Hülâsa: Amel ve ahlâk bakımından ve sünnet-i Nebeviyeye (asm) ittiba ve temessük cihetinden ümmet-i Muhammed’e (asm) tam bir hüsn-ü misal olurlar ve numune-i iktida teşkil ederler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunların Kitabullah’ın tefsiri ve ahkâm-ı diniyenin izahı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcihi sadedinde yazdıkları eserler, kendi tilka-yı nefislerinin ve kariha-i ulviyelerinin mahsulü değildir, kendi zekâ ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba-i vahiy olan Zat-ı Pâk-i Risalet’in (asm) manevî ilham ve telkinatıdır. Celcelutiye ve Mesnevî-i Şerif ve Fütuhu’l-Gayb ve emsali âsâr hep bu nevidendir. Bu âsâr-ı kudsiyeye o zevat-ı âlişan ancak tercüman hükmündedirler. Bu zevat-ı mukaddesenin, o âsâr-ı bergüzidenin tanziminde ve tarz-ı beyanında bir hisseleri vardır; yani bu zevat-ı kudsiye o mananın mazharı, mir’atı ve ma’kesi hükmündedirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur ve Tercümanına Gelince: Bu eser-i âlîşanda şimdiye kadar emsaline rastlanmamış bir feyz-i ulvi ve bir kemal-i nâmütenahî mevcud olduğundan ve hiçbir eserin nâil olmadığı bir şekilde meşale-i İlahiye ve şems-i hidayet ve neyyir-i saadet olan Hazret-i Kur’an’ın füyuzatına vâris olduğu meşhud olduğundan onun esası, nur-u mahz-ı Kur’an olduğu ve evliyaullahın âsârından ziyade feyz-i envar-ı Muhammedîyi (asm) hâmil bulunduğu ve Zat-ı Pâk-i Risalet’in ondaki hisse ve alâkası ve tasarruf-u kudsîsi evliyaullahın âsârından ziyade olduğu ve onun mazharı ve tercümanı olan manevî zatın mazhariyeti ve kemalâtı ise o nisbette âlî ve emsalsiz olduğu güneş gibi aşikâr bir hakikattir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, o zat daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhirîne ve ledünniyat ve hakaik-i eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlahiyeye vâris kılınmıştır ki şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nâil olmamıştır. Bu hârika-i ilmiyenin eşi aslâ mesbuk değildir. Hiç şüphe edilemez ki Tercüman-ı Nur, bu haliyle baştan başa iffet-i mücesseme ve şecaat-i hârika ve istiğna-yı mutlak teşkil eden hârikulâde metanet-i ahlâkiyesi ile bizzat bir mu’cize-i fıtrattır ve tecessüm etmiş bir inayettir ve bir mevhibe-i mutlakadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O zat-ı zîhavârık daha hadd-i büluğa ermeden bir allâme-i bîadîl halinde bütün cihan-ı ilme meydan okumuş, münazara ettiği erbab-ı ulûmu ilzam ve iskât etmiş, her nerede olursa olsun vaki olan bütün suallere mutlak bir isabetle ve aslâ tereddüt etmeden cevap vermiş, on dört yaşından itibaren üstadlık pâyesini taşımış ve mütemadiyen etrafına feyz-i ilim ve nur-u hikmet saçmış, izahlarındaki incelik ve derinlik ve beyanlarındaki ulviyet ve metanet ve tevcihlerindeki derin feraset ve basîret ve nur-u hikmet, erbab-ı irfanı şaşırtmış ve hakkıyla “Bedîüzzaman” unvan-ı celilini bahşettirmiştir. Mezaya-yı âliye ve fezail-i ilmiyesiyle de din-i Muhammedînin (asm) neşrinde ve ispatında bir kemal-i tam halinde rû-nüma olmuş olan böyle bir zat elbette Seyyidü’l-enbiya Hazretlerinin (asm) en yüksek iltifatına mazhar ve en âlî himaye ve himmetine nâildir. Ve şüphesiz o Nebiyy-i Akdes’in (asm) emir ve fermanıyla yürüyen ve tasarrufuyla hareket eden ve onun envar ve hakaikine vâris ve ma’kes olan bir zat-ı kerîmü’s-sıfâttır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Envar-ı Muhammediyeyi (asm) ve maarif-i Ahmediyeyi (asm) ve füyuzat-ı şem’-i İlahîyi en müşa’şa bir şekilde parlatması ve Kur’anî ve hadîsî olan işarat-ı riyaziyenin kendisinde müntehî olması ve hitabat-ı Nebeviyeyi (asm) ifade eden âyât-ı celilenin riyazî beyanlarının kendi üzerinde toplanması delâletleriyle, o zat hizmet-i imaniye noktasında risaletin bir mir’at-ı mücellası ve şecere-i risaletin bir son meyve-i münevveri ve lisan-ı risaletin irsiyet noktasında son dehan-ı hakikati ve şem’-i İlahînin hizmet-i imaniye cihetinde bir son hâmil-i zîsaadeti olduğuna şüphe yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Medrese-i Yusufiyenin El-Hüccetü’z-Zehra ve Zühretü’n-Nur olan tek dersini dinleyen Nur şakirdleri namına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ahmed Feyzi, Ahmed Nazif, Salahaddin, Zübeyr, Ceylan, Sungur, Tabancalı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Benim hissemi haddimden yüz derece ziyade vermeleriyle beraber, bu imza sahiplerinin hatırlarını kırmaya cesaret edemedim. Sükût ederek o medhi Risale-i Nur şakirdlerinin şahs-ı manevîsi namına kabul ettim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:15._Şuâ#Risale-i_Nur_Nedir_ve_Hakikatler_Muvacehesinde_Risale-i_Nur_ve_Terc.C3.BCman.C4.B1_Ne_Mahiyettedirler_Diye_Bir_Takriznamedir|Şualar, 15. Şua]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bir Önceki Asrın Müceddidi Mevlana Halid-i Bağdadi (ks) ve Bediüzzaman (ra)==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mukaddime: Malûm olsun ki: “Zübdetü’r-Resail Umdetü’l-Vesail” namında kutbü’l-ârifîn Ziyaeddin Mevlana Şeyh Hâlid kuddise sırruhunun mektubat ve resail-i şerifelerinden muktebes nasayih-i kudsiyenin tercümesine dair bir risaleyi on üç sene mukaddem, Bursa’da Hoca Hasan Efendi’den almıştım. Nasılsa mütalaasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde kitaplarımın içerisinde bir şey ararken elime geçti. Dedim: “Bu Hazret-i Mevlana Hâlid, Üstadımın hemşehrisidir. Hem İmam-ı Rabbanî’den sonra tarîk-i Nakşînin en mühim kahramanıdır. Hem tarîk-i Hâlidiye-i Nakşiyenin pîridir.” Risaleyi mütalaa ederken Hazret-i Mevlana’nın tercüme-i halinde şu fıkrayı gördüm:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den İmam-ı Hâkim Müstedrek’inde ve Ebu Davud Kitab-ı Sünen’inde, Beyhakî Şuab-ı İman’da tahric buyurdukları:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰى رَاْسِ كُلِّ مِاَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دٖينَهَا&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
yani “Her yüz senede Cenab-ı Hak bir müceddid-i din gönderiyor.” hadîs-i şerifine mazhar ve mâsadak ve muzhir-i tam olan Mevlana eş-şehîr kutbü’l-ârifîn, gavsü’l-vâsılîn, vâris-i Muhammedî, kâmilü’t-tarîkatü’l-aliyyeti ve’l-müceddidiyeti Hâlid-i Zülcenaheyn kuddise sırruhu ilh.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra tarihçe-i hayatında gördüm ki tevellüdü 1193 tarihindedir. Sonra gördüm ki 1224 tarihinde saltanat-ı Hint’in payitahtı olan Cihanabad’a dâhil olmuş. Tarîk-ı Nakşî silsilesine girip müceddidiyete başlamış. Sonra 1238’de, ehl-i siyasetin nazar-ı dikkatini celbedip vatanını terk ederek diyar-ı Şam’a hicretle gitmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem içinde gördüm ki Hazret-i Mevlana’nın (ks) nesli, Hazret-i Osman bin Affan radıyallahu anha mensuptur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra gördüm ki tercüme-i halinde istidad-ı fıtrî ve kabiliyet-i hârika ile sinni yirmiye bâliğ olmadan evvel a’lem-i ulema-i asr ve allâme-i vakit olmuş. Süleymaniye kasabasında tedris-i ulûm ile iştigal eylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra Üstadımın tarihçe-i hayatını düşündüm. Baktım, dört mühim noktada tevafuk ediyorlar:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Hazret-i Mevlana 1193’te dünyaya gelmiş. Üstadım ise Arabî 1293’te, tam Mevlana Hâlid’in yüz senesi hitam bulduktan sonra dünyaya gelmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Hazret-i Mevlana’nın (ks) tecdid-i din mücahedesine başlangıcı ve mukaddimesi, Hindistan’ın payitahtına 1224’te girmiş. Üstad ise aynen yüz sene sonra, 1324’te Osmanlı saltanatının payitahtına girmiş, mücahede-i maneviyesine hazırlanmış.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Ehl-i siyaset, Hazret-i Mevlana’nın fevkalâde şöhretinden tevehhüm ederek diyar-ı Şam’a naklettirilmesi 1238’de vaki olmuştur. Üstad ise aynen yüz sene sonra 1338’de Ankara’ya gidip onlarla uyuşamayıp; onları reddederek, küserek tekrar Van’a gidip bir dağda inziva ederken 1338 senesini müteakip, Şeyh Said Hâdisesi’nin vukuu münasebetiyle ehl-i siyasetin vehmine dokunmuş, ondan korkarak Burdur ve Isparta, Kastamonu, Afyon vilayetlerinde sekizer sene, yirmi beş sene ikamet ettirilmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: Hazret-i Mevlana, yaşı yirmiye bâliğ olmadan evvel allâme-i zaman hükmünde, fuhûl-ü ulemanın üstünde görünmüş, ders okutmuş. Üstad ise tarihçe-i hayatını görenlere ve bilenlere malûmdur ki on dört yaşında icazet alıp a’lem-i ulema-i zamana karşı muarazaya girişmiş, on dört yaşında iken, icazet almaya yakın talebeleri tedris etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Hazret-i Mevlana, neslen Osmanlı olduğu ve sünnet-i seniyeye bütün kuvvetiyle çalıştığı gibi Üstadım Kur’an-ı Hakîm’e hizmet noktasında, meşreben Hazret-i Osman-ı Zinnureyn’in arkasında gidip Hazret-i Mevlana (ks) gibi Risale-i Nur eczalarıyla –bütün kuvvetiyle– sünnet-i seniyenin ihyasına çalıştı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu dört noktadaki tevafukat, tam yüz sene fâsıla ile Risale-i Nur’un takviye-i din hususundaki tesiratı; Hazret-i Mevlana’nın (ks) tarîk-ı Nakşiye vasıtasıyla hizmeti gibi azîm görünüyor. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Hazret-i Mevlana (ks) milyonlar etbalarının ittifakıyla müceddiddir ve baştaki hadîs-i şerifin bir mâsadakıdır. Ve madem tam yüz sene sonra, dört mühim cihetle tevafukla beraber Risale-i Nur aynı vazifeyi görüyor. Demek, nass-ı hadîs ile Risale-i Nur eczaları tecdid ve takviye-i din vazifesini görüyorlar.&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadım kendine ait medh ü senayı kabul etmiyor. Fakat Risale-i Nur Kur’an’a ait olup medh ü sena Kur’an’ın esrarına aittir. Yalnız Üstadımla Hazret-i Mevlana’nın birkaç farkı var:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Hazret-i Mevlana, zülcenaheyndir. Yani hem Kādirî hem Nakşî tarîkat sahibi iken, Nakşîlik tarîkatı onda daha galiptir. Üstadım bilakis Kādirî meşrebi ve Şazelî mesleği onda daha ziyade hükmediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben Üstadımdan işittim ki: Hazret-i Mevlana (ks) Hindistan’dan tarîk-ı Nakşîyi getirdiği vakit, Bağdat dairesi Şah-ı Geylanî’nin (ks) ba’de’l-memat, hayatta olduğu gibi tasarrufunda idi. Hazret-i Mevlana’nın (ks) manen tasarrufu cây-ı kabul göremedi. Şah-ı Nakşibend’le (ks) İmam-ı Rabbanî’nin (ks) ruhaniyetleri Bağdat’a gelip Şah-ı Geylanî’nin ziyaretine giderek rica etmişler ki: “Mevlana Hâlid (ks) senin evladındır, kabul et!” Şah-ı Geylanî (ks), onların iltimasını kabul ederek Mevlana Hâlid’i kabul etmiş. Ondan sonra birden Mevlana Hâlid (ks) parlamış. Bu vakıa, ehl-i keşifçe vaki ve meşhud olmuştur. O hâdise-i ruhaniyeyi, o zaman ehl-i velayetin bir kısmı müşahede etmiş, bazı da rüya ile görmüşler. (Üstadımın sözü burada tamam oldu.)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci fark şudur ki: Üstadım kendi şahsiyetini merciiyetten azlediyor. Yalnız Risale-i Nur’u merci gösteriyor. Hazret-i Mevlana’nın (ks) şahsiyeti ise kutbü’l-irşad, merciü’l-has ve’l-âmm olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü fark: Hazret-i Mevlana (ks) zü’l-ecnihadır. Fakat zamanın muktezasıyla sünnet-i seniyeye çok kuvvet vermekle beraber –ilm-i tarîkatı esas tutmak cihetiyle– tarîkatı daha ziyade tutmuş, o noktada sarf-ı himmet etmiş. Üstadım ise şu dehşetli zamanın muktezasıyla, ilm-i hakikati ve hakaik-i imaniye cihetini iltizam ederek, tarîkata üçüncü derecede bakmışlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Baştaki hadîs-i şerifin “Her yüz sene başında dini tecdid edecek bir müceddid gönderiyor.” vaad-i İlahîsine binaen Hazret-i Mevlana Hâlid, ekser ehl-i hakikatçe bin iki yüz senesinin yani on ikinci asrın müceddididir. Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk ederek Risale-i Nur eczaları aynı vazifeyi görmüştür. Kanaat verir ki –nass-ı hadîsle– Risale-i Nur tecdid-i din hususunda bir müceddid hükmündedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Benim Üstadım daima diyor ki: “Ben bir neferim fakat müşir hizmetini görüyorum. Yani kıymet bende değil. Belki Kur’an-ı Hakîm’in feyzinden tereşşuh eden Risale-i Nur eczaları, bir müşiriyet-i maneviye hizmetini görüyor.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımı kızdırmamak için şahsını sena etmiyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şamlı Hâfız Tevfik&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:Parlak_Fıkralar_ve_Güzel_Mektuplar-1#.C5.9Eaml.C4.B1_H.C3.A2f.C4.B1z_Tevfik.E2.80.99in_F.C4.B1kras.C4.B1|Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-1]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Tarihçe-i Hayat 6.jpg|Üstad Bedîüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Barla’ya ilk geldikleri zaman çekilmiş resmi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman&#039;ın Nüfus Kütüğü - 1.jpg|Bediüzzaman&#039;ın Nüfus Kütüğü - 1]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman&#039;ın Nüfus Kütüğü - 2.jpg|Bediüzzaman&#039;ın Nüfus Kütüğü - 2]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:Bediüzzaman&#039;ın Nüfus Kütüğü - 3.jpg|Bediüzzaman&#039;ın Nüfus Kütüğü - 3]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
MALİYE NEZARETİ, EVRAK-I NAKDİ VE LEVAZIM MÜDÜRÜYETİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ŞURA-YI DEVLETİN GAYR-I DEVAİRDEN MESALİH-İ ŞAHSİYEYE DAİR VERİLEN MAZBATAYA MAHSUS VARAKADIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kıymeti Beş Kuruştur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
DEVLET-İ ALİYE-İ OSMANİYE TEZKERESİDİR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İsim ve şöhreti: Bediüzzaman Said Efendi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pederi ismiyle mahall-i ikameti: Müteveffa Mirza Efendi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Validesi ismi: Müteveffiye Nuriye Hanım&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tarih ve mahall-i veladeti: 1295 ve 1293. Hizan Kazası, Nurs Karyesi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Milleti: Müslim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
San’at ve sıfat ve intihab selahiyeti: Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye azasından.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müteehhil ve zevcesi olup olmadığı: Mücerred.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Derecat ve sınıf-ı asliyesi: –&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EŞKALİ, SİCİL-İ NÜFUSA KAYID OLUNAN MAHALLLİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Boy: Orta.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Göz:  Ela.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sima: Buğday.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Alamet-i farika-i sabite: Tam&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
*[[Risale-i Nur]]&lt;br /&gt;
*[[Eski Said Dönemi Eserleri]]&lt;br /&gt;
*[[Said Nursi&#039;nin Kabri]]&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman&#039;ın Telif Ettiği Eserler Listesi]]&lt;br /&gt;
*[[Eski, Yeni ve Üçüncü Said]]&lt;br /&gt;
*[[Said Nursi&#039;nin Seyyidliği]]&lt;br /&gt;
*[[Risale-i Nur&#039;a ve Bediüzzaman&#039;a Manevi İşaretler]]&lt;br /&gt;
*[[Risale-i Nur&#039;un ve Bediüzzaman&#039;ın Manevi Makamı]]&lt;br /&gt;
*[[Mahkeme ve Hapisler]]&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman&#039;ın Gittiği Şehirler, Kaldığı Yerler ve Ziyaretgahlar]]&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman&#039;ın Vasiyetleri]]&lt;br /&gt;
*[[Mehdi]]&lt;br /&gt;
*[[Müceddid]]&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman&#039;ın İsimleri]]&lt;br /&gt;
*[[Said Nursi&#039;nin Ailesi]]&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman-ı Hemedani]]: Üstün kabiliyet ve zekâsından dolayı hayattayken “Bedîüzzaman” lakabı verilmiş Arap şair ve katip.&lt;br /&gt;
*[[Mirza Bediüzzaman]]: İmam-ı Rabbani&#039;nin Mektubat isimli kitabında kendisine hitaben 2 mektup yazdığı bir zat.&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman&#039;ın Esareti]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Bedi%C3%BCzzaman%27%C4%B1n_Gitti%C4%9Fi_%C5%9Eehirler,_Kald%C4%B1%C4%9F%C4%B1_Yerler_ve_Ziyaretgahlar&amp;diff=60971</id>
		<title>Bediüzzaman&#039;ın Gittiği Şehirler, Kaldığı Yerler ve Ziyaretgahlar</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Bedi%C3%BCzzaman%27%C4%B1n_Gitti%C4%9Fi_%C5%9Eehirler,_Kald%C4%B1%C4%9F%C4%B1_Yerler_ve_Ziyaretgahlar&amp;diff=60971"/>
		<updated>2026-02-20T11:19:42Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Mefhum]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Eksik]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Said Nursi]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman Said Nursi&#039;&#039;&#039; ömrü boyunca tahsil, ziyaret, sürgün ve hapis, esaret gibi sebeplerle birçok köy ve şehre gitmiş ve gittiği yerlerde pek çok farklı yerlerde kalmıştır. Bu maddede bu konuda bilgi verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{| class=&amp;quot;wikitable&amp;quot;&lt;br /&gt;
!Başlangıç&lt;br /&gt;
!Bitiş&lt;br /&gt;
!Yaş&lt;br /&gt;
!Köy/Şehir&lt;br /&gt;
!Kaldığı Yer, Açıklama ve Ziyaretgâhlar&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|Ocak-Mart 1877&lt;br /&gt;
|1886&lt;br /&gt;
|0-9&lt;br /&gt;
|Nurs&lt;br /&gt;
|Bitlis&#039;in Hizan kasabasına bağlı bir köydür. Anne-babasının evi buradadır. Nurs Said Nursi Külliyesi ve Bediüzzaman&#039;ın anne, baba ve kardeşinin mezarı ziyaret edilebilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1886&lt;br /&gt;
|1886&lt;br /&gt;
|9&lt;br /&gt;
|Tağ&lt;br /&gt;
|Molla Mehmed Emin Efendinin medresesinde kalır. Bugün köy  ve medrese yıkıntı halindedir. Ziyaret edilebilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|10&lt;br /&gt;
|Pirmis&lt;br /&gt;
|Tahsil.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Nurşin&lt;br /&gt;
|Tahsil.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Şeyhan&lt;br /&gt;
|Tahsil.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|1888&lt;br /&gt;
|11&lt;br /&gt;
|Tağ&lt;br /&gt;
|Tahsil.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1888&lt;br /&gt;
|1888&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Nurşin&lt;br /&gt;
|Tahsil.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1888&lt;br /&gt;
|1888&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Hizan&lt;br /&gt;
|Tahsil.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1888&lt;br /&gt;
|1889&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Arvas&lt;br /&gt;
|Tahsil.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1889&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|12&lt;br /&gt;
|Müküs (Bahçesaray)&lt;br /&gt;
|Müküs, diğer adıyla Bahçesaray Van&#039;a bağlı bir ilçedir. Küçük Said burada Mir Hasan Veli medresesinde kalır. Medrese kalıntıları ziyaret edilebilir. Dicle nehrinin mühim bir kolu İskender kalesi diye bilinen bir dağın eteğindeki bir mağaradan çıkar. Burası ziyaret edilebilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Vastan (Gevaş)&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1891&lt;br /&gt;
|1892&lt;br /&gt;
|14&lt;br /&gt;
|Doğu Beyazıt&lt;br /&gt;
|Ağrı&#039;ya bağlı bir ilçedir.  Bediüzzaman burada 3 ay Şeyh Mehmet Celali medresesinde kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1892&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|15&lt;br /&gt;
|Siirt&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1893&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|16&lt;br /&gt;
|Bitlis&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1893&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Tillo&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1894&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|17&lt;br /&gt;
|Cizre&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Şirvan&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Mardin&lt;br /&gt;
|Şehide camiinde ders verdi.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1895&lt;br /&gt;
|1897&lt;br /&gt;
|18&lt;br /&gt;
|Bitlis&lt;br /&gt;
|Bitlis valisi Ömer Paşa’nın konağında kendine tahsis edilen konakta kalır. Muhammed Küfrevi hazretlerini ziyaret eder. Kureyşi camiinde kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1897&lt;br /&gt;
|Aralık sonu 1907 &lt;br /&gt;
|20&lt;br /&gt;
|Van&lt;br /&gt;
|Van Valisi Hasan Paşa&#039;nın, ardından yerine gelen vali İşkodralı Tahir Paşa&#039;nın konağında kalır. Van Kal’asından düşer. Horhor medresesinde ders verir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|Aralık sonu 1907 &lt;br /&gt;
|Mart 1910&lt;br /&gt;
|30&lt;br /&gt;
|İstanbul&lt;br /&gt;
|İlk olarak iki ay kadar Ferik (Tümgeneral) Ahmet Paşa&#039;nın misafiri olur. Fatih Şekerci hanında kalır. Toptaşı akıl hastanesine ve hapishaneye atılır. 2. Meşrutiyet&#039;in ilanından sonra bir nutuk verir. 31 Mart olayından sonra hapse atılır (3 ay), muhakeme edilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1908&lt;br /&gt;
|1908&lt;br /&gt;
|31&lt;br /&gt;
|Selanik&lt;br /&gt;
|2. Meşrutiyet&#039;in ilanından sonra bir nutuk verir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1910 &lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|33&lt;br /&gt;
|İnebolu&lt;br /&gt;
|Van&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Batum&lt;br /&gt;
|Van&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Tiflis&lt;br /&gt;
|Van&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|Temmuz sonu 1910&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Van&lt;br /&gt;
|Aşiretleri dolaşır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Hakkari&lt;br /&gt;
|Şam&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bitlis&lt;br /&gt;
|Şam&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Muş&lt;br /&gt;
|Şam&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
[[Şanlıurfa]]&lt;br /&gt;
|Şam&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Kilis&lt;br /&gt;
|Şam&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Diyarbakır&lt;br /&gt;
|Şam&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|Mart 1911 &lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|34&lt;br /&gt;
|Şam&lt;br /&gt;
|Câmi-i Emevi&#039;de hutbe verir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Beyrut&lt;br /&gt;
|İstanbul&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|5-26 Haziran 1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Rumeli&lt;br /&gt;
|Sultan Reşad’la beraber Rumeli seyahatine Vilâyât-i Şarkiye namına refakat eder.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1912&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|35&lt;br /&gt;
|İstanbul&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1913&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|36&lt;br /&gt;
|Van &lt;br /&gt;
|Van gölü kenarında Artemit&#039;te medresenin temelini atar. Horhor&#039;da talebe okutur.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1914&lt;br /&gt;
|1916&lt;br /&gt;
|37&lt;br /&gt;
|Pasinler&lt;br /&gt;
|(Erzurum) 1. Dünya savaşı cephesi.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1914&lt;br /&gt;
|1916&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Gevaş&lt;br /&gt;
|1. Dünya savaşı cephesi.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1914&lt;br /&gt;
|1916&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İsparit&lt;br /&gt;
|1. Dünya savaşı cephesi.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1914&lt;br /&gt;
|1916&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bitlis&lt;br /&gt;
|Bitlis&#039;te Ruslara esir düşer. &lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1916&lt;br /&gt;
|1916&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Tiflis&lt;br /&gt;
|Kırılan ayağı tedavi edilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|3 Mart 1916 &lt;br /&gt;
|18 Haziran 1918&lt;br /&gt;
|39&lt;br /&gt;
|Kosturma&lt;br /&gt;
|Esir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|41&lt;br /&gt;
|Leningrad&lt;br /&gt;
|Esaretten kaçarken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Varşova&lt;br /&gt;
|Esaretten kaçarken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Berlin&lt;br /&gt;
|Esaretten kaçarken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Viyana&lt;br /&gt;
|Esaretten kaçarken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Sofya&lt;br /&gt;
|Esaretten kaçarken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|9 Kasım 1922&#039;den önce&amp;lt;ref&amp;gt;https://www.tr724.com/gozlerimin-yasina-bak/&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
|41&lt;br /&gt;
|İstanbul&lt;br /&gt;
|Darül Hikmetül İslamiyye&#039;de görev yapar. Çamlıca&#039;da kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1922 Yılın başları&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|45&lt;br /&gt;
|Yuşa&lt;br /&gt;
|Bu tepede inzivaya çekilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|9 Kasım 1922&amp;lt;ref&amp;gt;https://www.tr724.com/gozlerimin-yasina-bak/&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
|17 Nisan 1923&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara&lt;br /&gt;
|Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından davet edilir. Hacıbayram&#039;da kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|30 Nisan – 13 Mayıs 1923&lt;br /&gt;
|1924 Yaz başı&lt;br /&gt;
|46&lt;br /&gt;
|Van&lt;br /&gt;
|Kardeşi Abdülmecid&#039;in evinde kalır. Sonra Nurşin camiine taşınır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1924 Yaz başı&lt;br /&gt;
|1 Mart 1925&lt;br /&gt;
|47&lt;br /&gt;
|Erek&lt;br /&gt;
|Bir mağarada inzivaya çekilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1 Mart 1925&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Erzurum&lt;br /&gt;
|Barla&#039;ya sürgün edilirken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Trabzon&lt;br /&gt;
|Barla&#039;ya sürgün edilirken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İstanbul&lt;br /&gt;
|Barla&#039;ya sürgün edilirken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İzmir&lt;br /&gt;
|Barla&#039;ya sürgün edilirken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Antalya&lt;br /&gt;
|Barla&#039;ya sürgün edilirken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|25 Ocak 1926&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Burdur&lt;br /&gt;
|Sürgün.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|25 Ocak 1926&lt;br /&gt;
|20 Şubat 1926&lt;br /&gt;
|49&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|Sürgün.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|20 Şubat 1926&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Eğridir&lt;br /&gt;
|Barla&#039;ya sürgün edilirken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1926&lt;br /&gt;
|Temmuz sonu/Ağustos başı 1934&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Barla&lt;br /&gt;
|Sürgün.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|Temmuz sonu/Ağustos başı 1934&lt;br /&gt;
|25 Nisan 1925&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|Şükrü Efendinin konağında kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|8 Mayıs 1935&lt;br /&gt;
|27 Mart 1936&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Eskişehir&lt;br /&gt;
|Hapis.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|27 Mart 1936&lt;br /&gt;
|20 Eylül 1943&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Kastamonu&lt;br /&gt;
|3 ay karakolda, ardından bir evde kalır. Zorunlu ikamet. 1 ay karakolda tutulup Denizli&#039;ye sevk edilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|20 Eylül 1943&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|66&lt;br /&gt;
|Ankara&lt;br /&gt;
|Denizli&#039;ye giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|Denizli&#039;ye giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|25 Ekim 1943&lt;br /&gt;
|15 Haziran 1944&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Denizli&lt;br /&gt;
|Hapis.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|Ağustos 1944&lt;br /&gt;
|1948&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ&lt;br /&gt;
|Zorunlu ikamet.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|23 Ocak 1948 &lt;br /&gt;
|20 Eylül 1949&lt;br /&gt;
|71&lt;br /&gt;
|Afyon&lt;br /&gt;
|Hapis. Tahliyeden sonra Afyon&#039;da 72 gün gözetim altında kaldır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|2 Aralık 1949&lt;br /&gt;
|22 Ocak 1952&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ&lt;br /&gt;
|Zorunlu ikamet.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|22 Ocak 1952&lt;br /&gt;
|30 Mayıs 1952&lt;br /&gt;
|73&lt;br /&gt;
|İstanbul&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|30 Mayıs 1952&lt;br /&gt;
|Mayıs 1953&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|Mayıs 1953&lt;br /&gt;
|23 Ağustos 1953&lt;br /&gt;
|74&lt;br /&gt;
|İstanbul&lt;br /&gt;
|Beyazıt Marmara Palas otelinde kalır. Ardından Fatih&#039;te bir eve geçer.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|23 Ağustos 1953&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|75&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1953&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Eskişehir&lt;br /&gt;
|Ziyaret&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1953&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Afyon&lt;br /&gt;
|Ziyaret&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1953&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ&lt;br /&gt;
|Ziyaret&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1953&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Eğirdir&lt;br /&gt;
|Ziyaret&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1953&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Barla&lt;br /&gt;
|Ziyaret&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1953&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Yalvaç&lt;br /&gt;
|Ziyaret. Toplam 3 kere gelmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|2 Aralık 1959&lt;br /&gt;
|3 Aralık 1959&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara&lt;br /&gt;
|Ziyaret&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|3 Aralık 1959&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ&lt;br /&gt;
|Ziyaret&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|10 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|10 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Konya&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|11 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|11 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Konya&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1959&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|Ziyaret. 15 gün kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|19 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|19 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|19 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Konya&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|19 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|31 Aralık 1959&lt;br /&gt;
|1 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara&lt;br /&gt;
|Beyrut Palas otelinde kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1 Ocak 1960 &lt;br /&gt;
|3 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|83&lt;br /&gt;
|İstanbul&lt;br /&gt;
|Talebelerinin daveti üzerine gider. Piyer Loti otelinde kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|3 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|6 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara&lt;br /&gt;
|Ankara&#039;ya son ziyareti. Beyrut Palas otelinde kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|6 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|6 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Konya&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|6 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ&lt;br /&gt;
|Ankara’ya gitmesini yasaklayan hükümet kararı üzerine Emirdağ’a gider.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|20 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|20 Mart 1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|21 Mart 1960&lt;br /&gt;
|21 Mart 1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Konya&lt;br /&gt;
|[[Şanlıurfa]]&#039;ya giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|21 Mart 1960&lt;br /&gt;
|12 Temmuz 1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|[[Şanlıurfa]]&lt;br /&gt;
|[[İpek Palas Oteli]]. Kabri Halil İbrahim Dergahında idi.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|12 Temmuz 1960&lt;br /&gt;
|1969&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|Doğancı mezarlığı.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1969&lt;br /&gt;
|Günümüz&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman Said Nursi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Bedi%C3%BCzzaman%27%C4%B1n_Gitti%C4%9Fi_%C5%9Eehirler,_Kald%C4%B1%C4%9F%C4%B1_Yerler_ve_Ziyaretgahlar&amp;diff=60970</id>
		<title>Bediüzzaman&#039;ın Gittiği Şehirler, Kaldığı Yerler ve Ziyaretgahlar</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Bedi%C3%BCzzaman%27%C4%B1n_Gitti%C4%9Fi_%C5%9Eehirler,_Kald%C4%B1%C4%9F%C4%B1_Yerler_ve_Ziyaretgahlar&amp;diff=60970"/>
		<updated>2026-02-20T11:17:54Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Mefhum]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Eksik]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Said Nursi]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman Said Nursi&#039;&#039;&#039; ömrü boyunca tahsil, ziyaret, sürgün ve hapis, esaret gibi sebeplerle birçok köy ve şehre gitmiş ve gittiği yerlerde pek çok farklı yerlerde kalmıştır. Bu maddede bu konuda bilgi verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{| class=&amp;quot;wikitable&amp;quot;&lt;br /&gt;
!Başlangıç&lt;br /&gt;
!Bitiş&lt;br /&gt;
!Yaş&lt;br /&gt;
!Köy/Şehir&lt;br /&gt;
!Kaldığı Yer, Açıklama ve Ziyaretgâhlar&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|Ocak-Mart 1877&lt;br /&gt;
|1886&lt;br /&gt;
|0-9&lt;br /&gt;
|Nurs&lt;br /&gt;
|Bitlis&#039;in Hizan kasabasına bağlı bir köydür. Anne-babasının evi buradadır. Nurs Said Nursi Külliyesi ve Bediüzzaman&#039;ın anne, baba ve kardeşinin mezarı ziyaret edilebilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1886&lt;br /&gt;
|1886&lt;br /&gt;
|9&lt;br /&gt;
|Tağ&lt;br /&gt;
|Molla Mehmed Emin Efendinin medresesinde kalır. Bugün köy  ve medrese yıkıntı halindedir. Ziyaret edilebilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|10&lt;br /&gt;
|Pirmis&lt;br /&gt;
|Tahsil.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Nurşin&lt;br /&gt;
|Tahsil.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Şeyhan&lt;br /&gt;
|Tahsil.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|1888&lt;br /&gt;
|11&lt;br /&gt;
|Tağ&lt;br /&gt;
|Tahsil.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1888&lt;br /&gt;
|1888&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Nurşin&lt;br /&gt;
|Tahsil.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1888&lt;br /&gt;
|1888&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Hizan&lt;br /&gt;
|Tahsil.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1888&lt;br /&gt;
|1889&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Arvas&lt;br /&gt;
|Tahsil.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1889&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|12&lt;br /&gt;
|Müküs (Bahçesaray)&lt;br /&gt;
|Müküs, diğer adıyla Bahçesaray Van&#039;a bağlı bir ilçedir. Küçük Said burada Mir Hasan Veli medresesinde kalır. Medrese kalıntıları ziyaret edilebilir. Dicle nehrinin mühim bir kolu İskender kalesi diye bilinen bir dağın eteğindeki bir mağaradan çıkar. Burası ziyaret edilebilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Vastan (Gevaş)&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1891&lt;br /&gt;
|1892&lt;br /&gt;
|14&lt;br /&gt;
|Doğu Beyazıt&lt;br /&gt;
|Ağrı&#039;ya bağlı bir ilçedir.  Bediüzzaman burada 3 ay Şeyh Mehmet Celali medresesinde kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1892&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|15&lt;br /&gt;
|Siirt&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1893&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|16&lt;br /&gt;
|Bitlis&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1893&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Tillo&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1894&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|17&lt;br /&gt;
|Cizre&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Şirvan&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Mardin&lt;br /&gt;
|Şehide camiinde ders verdi.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1895&lt;br /&gt;
|1897&lt;br /&gt;
|18&lt;br /&gt;
|Bitlis&lt;br /&gt;
|Bitlis valisi Ömer Paşa’nın konağında kendine tahsis edilen konakta kalır. Muhammed Küfrevi hazretlerini ziyaret eder. Kureyşi camiinde kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1897&lt;br /&gt;
|Aralık sonu 1907 &lt;br /&gt;
|20&lt;br /&gt;
|Van&lt;br /&gt;
|Van Valisi Hasan Paşa&#039;nın, ardından yerine gelen vali İşkodralı Tahir Paşa&#039;nın konağında kalır. Van Kal’asından düşer. Horhor medresesinde ders verir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|Aralık sonu 1907 &lt;br /&gt;
|Mart 1910&lt;br /&gt;
|30&lt;br /&gt;
|İstanbul&lt;br /&gt;
|İlk olarak iki ay kadar Ferik (Tümgeneral) Ahmet Paşa&#039;nın misafiri olur. Fatih Şekerci hanında kalır. Toptaşı akıl hastanesine ve hapishaneye atılır. 2. Meşrutiyet&#039;in ilanından sonra bir nutuk verir. 31 Mart olayından sonra hapse atılır (3 ay), muhakeme edilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1908&lt;br /&gt;
|1908&lt;br /&gt;
|31&lt;br /&gt;
|Selanik&lt;br /&gt;
|2. Meşrutiyet&#039;in ilanından sonra bir nutuk verir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1910 &lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|33&lt;br /&gt;
|İnebolu&lt;br /&gt;
|Van&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Batum&lt;br /&gt;
|Van&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Tiflis&lt;br /&gt;
|Van&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|Temmuz sonu 1910&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Van&lt;br /&gt;
|Aşiretleri dolaşır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Hakkari&lt;br /&gt;
|Şam&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bitlis&lt;br /&gt;
|Şam&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Muş&lt;br /&gt;
|Şam&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
[[ŞanlıUrfa]]&lt;br /&gt;
|Şam&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Kilis&lt;br /&gt;
|Şam&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Diyarbakır&lt;br /&gt;
|Şam&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|Mart 1911 &lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|34&lt;br /&gt;
|Şam&lt;br /&gt;
|Câmi-i Emevi&#039;de hutbe verir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Beyrut&lt;br /&gt;
|İstanbul&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|5-26 Haziran 1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Rumeli&lt;br /&gt;
|Sultan Reşad’la beraber Rumeli seyahatine Vilâyât-i Şarkiye namına refakat eder.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1912&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|35&lt;br /&gt;
|İstanbul&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1913&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|36&lt;br /&gt;
|Van &lt;br /&gt;
|Van gölü kenarında Artemit&#039;te medresenin temelini atar. Horhor&#039;da talebe okutur.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1914&lt;br /&gt;
|1916&lt;br /&gt;
|37&lt;br /&gt;
|Pasinler&lt;br /&gt;
|(Erzurum) 1. Dünya savaşı cephesi.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1914&lt;br /&gt;
|1916&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Gevaş&lt;br /&gt;
|1. Dünya savaşı cephesi.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1914&lt;br /&gt;
|1916&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İsparit&lt;br /&gt;
|1. Dünya savaşı cephesi.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1914&lt;br /&gt;
|1916&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bitlis&lt;br /&gt;
|Bitlis&#039;te Ruslara esir düşer. &lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1916&lt;br /&gt;
|1916&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Tiflis&lt;br /&gt;
|Kırılan ayağı tedavi edilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|3 Mart 1916 &lt;br /&gt;
|18 Haziran 1918&lt;br /&gt;
|39&lt;br /&gt;
|Kosturma&lt;br /&gt;
|Esir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|41&lt;br /&gt;
|Leningrad&lt;br /&gt;
|Esaretten kaçarken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Varşova&lt;br /&gt;
|Esaretten kaçarken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Berlin&lt;br /&gt;
|Esaretten kaçarken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Viyana&lt;br /&gt;
|Esaretten kaçarken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Sofya&lt;br /&gt;
|Esaretten kaçarken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|9 Kasım 1922&#039;den önce&amp;lt;ref&amp;gt;https://www.tr724.com/gozlerimin-yasina-bak/&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
|41&lt;br /&gt;
|İstanbul&lt;br /&gt;
|Darül Hikmetül İslamiyye&#039;de görev yapar. Çamlıca&#039;da kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1922 Yılın başları&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|45&lt;br /&gt;
|Yuşa&lt;br /&gt;
|Bu tepede inzivaya çekilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|9 Kasım 1922&amp;lt;ref&amp;gt;https://www.tr724.com/gozlerimin-yasina-bak/&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
|17 Nisan 1923&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara&lt;br /&gt;
|Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından davet edilir. Hacıbayram&#039;da kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|30 Nisan – 13 Mayıs 1923&lt;br /&gt;
|1924 Yaz başı&lt;br /&gt;
|46&lt;br /&gt;
|Van&lt;br /&gt;
|Kardeşi Abdülmecid&#039;in evinde kalır. Sonra Nurşin camiine taşınır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1924 Yaz başı&lt;br /&gt;
|1 Mart 1925&lt;br /&gt;
|47&lt;br /&gt;
|Erek&lt;br /&gt;
|Bir mağarada inzivaya çekilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1 Mart 1925&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Erzurum&lt;br /&gt;
|Barla&#039;ya sürgün edilirken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Trabzon&lt;br /&gt;
|Barla&#039;ya sürgün edilirken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İstanbul&lt;br /&gt;
|Barla&#039;ya sürgün edilirken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İzmir&lt;br /&gt;
|Barla&#039;ya sürgün edilirken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Antalya&lt;br /&gt;
|Barla&#039;ya sürgün edilirken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|25 Ocak 1926&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Burdur&lt;br /&gt;
|Sürgün.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|25 Ocak 1926&lt;br /&gt;
|20 Şubat 1926&lt;br /&gt;
|49&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|Sürgün.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|20 Şubat 1926&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Eğridir&lt;br /&gt;
|Barla&#039;ya sürgün edilirken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1926&lt;br /&gt;
|Temmuz sonu/Ağustos başı 1934&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Barla&lt;br /&gt;
|Sürgün.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|Temmuz sonu/Ağustos başı 1934&lt;br /&gt;
|25 Nisan 1925&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|Şükrü Efendinin konağında kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|8 Mayıs 1935&lt;br /&gt;
|27 Mart 1936&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Eskişehir&lt;br /&gt;
|Hapis.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|27 Mart 1936&lt;br /&gt;
|20 Eylül 1943&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Kastamonu&lt;br /&gt;
|3 ay karakolda, ardından bir evde kalır. Zorunlu ikamet. 1 ay karakolda tutulup Denizli&#039;ye sevk edilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|20 Eylül 1943&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|66&lt;br /&gt;
|Ankara&lt;br /&gt;
|Denizli&#039;ye giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|Denizli&#039;ye giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|25 Ekim 1943&lt;br /&gt;
|15 Haziran 1944&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Denizli&lt;br /&gt;
|Hapis.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|Ağustos 1944&lt;br /&gt;
|1948&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ&lt;br /&gt;
|Zorunlu ikamet.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|23 Ocak 1948 &lt;br /&gt;
|20 Eylül 1949&lt;br /&gt;
|71&lt;br /&gt;
|Afyon&lt;br /&gt;
|Hapis. Tahliyeden sonra Afyon&#039;da 72 gün gözetim altında kaldır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|2 Aralık 1949&lt;br /&gt;
|22 Ocak 1952&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ&lt;br /&gt;
|Zorunlu ikamet.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|22 Ocak 1952&lt;br /&gt;
|30 Mayıs 1952&lt;br /&gt;
|73&lt;br /&gt;
|İstanbul&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|30 Mayıs 1952&lt;br /&gt;
|Mayıs 1953&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|Mayıs 1953&lt;br /&gt;
|23 Ağustos 1953&lt;br /&gt;
|74&lt;br /&gt;
|İstanbul&lt;br /&gt;
|Beyazıt Marmara Palas otelinde kalır. Ardından Fatih&#039;te bir eve geçer.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|23 Ağustos 1953&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|75&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1953&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Eskişehir&lt;br /&gt;
|Ziyaret&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1953&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Afyon&lt;br /&gt;
|Ziyaret&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1953&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ&lt;br /&gt;
|Ziyaret&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1953&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Eğirdir&lt;br /&gt;
|Ziyaret&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1953&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Barla&lt;br /&gt;
|Ziyaret&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1953&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Yalvaç&lt;br /&gt;
|Ziyaret. Toplam 3 kere gelmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|2 Aralık 1959&lt;br /&gt;
|3 Aralık 1959&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara&lt;br /&gt;
|Ziyaret&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|3 Aralık 1959&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ&lt;br /&gt;
|Ziyaret&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|10 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|10 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Konya&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|11 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|11 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Konya&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1959&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|Ziyaret. 15 gün kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|19 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|19 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|19 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Konya&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|19 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|31 Aralık 1959&lt;br /&gt;
|1 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara&lt;br /&gt;
|Beyrut Palas otelinde kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1 Ocak 1960 &lt;br /&gt;
|3 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|83&lt;br /&gt;
|İstanbul&lt;br /&gt;
|Talebelerinin daveti üzerine gider. Piyer Loti otelinde kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|3 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|6 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara&lt;br /&gt;
|Ankara&#039;ya son ziyareti. Beyrut Palas otelinde kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|6 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|6 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Konya&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|6 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ&lt;br /&gt;
|Ankara’ya gitmesini yasaklayan hükümet kararı üzerine Emirdağ’a gider.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|20 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|20 Mart 1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|21 Mart 1960&lt;br /&gt;
|21 Mart 1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Konya&lt;br /&gt;
||[[ŞanlıUrfa]]&#039;ya giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|21 Mart 1960&lt;br /&gt;
|12 Temmuz 1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|[[ŞanlıUrfa]]&lt;br /&gt;
|[[İpek Palas Oteli]]. Kabri Halil İbrahim Dergahında idi.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|12 Temmuz 1960&lt;br /&gt;
|1969&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|Doğancı mezarlığı.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1969&lt;br /&gt;
|Günümüz&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman Said Nursi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Bedi%C3%BCzzaman%27%C4%B1n_Gitti%C4%9Fi_%C5%9Eehirler,_Kald%C4%B1%C4%9F%C4%B1_Yerler_ve_Ziyaretgahlar&amp;diff=60969</id>
		<title>Bediüzzaman&#039;ın Gittiği Şehirler, Kaldığı Yerler ve Ziyaretgahlar</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Bedi%C3%BCzzaman%27%C4%B1n_Gitti%C4%9Fi_%C5%9Eehirler,_Kald%C4%B1%C4%9F%C4%B1_Yerler_ve_Ziyaretgahlar&amp;diff=60969"/>
		<updated>2026-02-20T11:17:03Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Mefhum]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Eksik]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Said Nursi]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Bediüzzaman Said Nursi&#039;&#039;&#039; ömrü boyunca tahsil, ziyaret, sürgün ve hapis, esaret gibi sebeplerle birçok köy ve şehre gitmiş ve gittiği yerlerde pek çok farklı yerlerde kalmıştır. Bu maddede bu konuda bilgi verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
{| class=&amp;quot;wikitable&amp;quot;&lt;br /&gt;
!Başlangıç&lt;br /&gt;
!Bitiş&lt;br /&gt;
!Yaş&lt;br /&gt;
!Köy/Şehir&lt;br /&gt;
!Kaldığı Yer, Açıklama ve Ziyaretgâhlar&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|Ocak-Mart 1877&lt;br /&gt;
|1886&lt;br /&gt;
|0-9&lt;br /&gt;
|Nurs&lt;br /&gt;
|Bitlis&#039;in Hizan kasabasına bağlı bir köydür. Anne-babasının evi buradadır. Nurs Said Nursi Külliyesi ve Bediüzzaman&#039;ın anne, baba ve kardeşinin mezarı ziyaret edilebilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1886&lt;br /&gt;
|1886&lt;br /&gt;
|9&lt;br /&gt;
|Tağ&lt;br /&gt;
|Molla Mehmed Emin Efendinin medresesinde kalır. Bugün köy  ve medrese yıkıntı halindedir. Ziyaret edilebilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|10&lt;br /&gt;
|Pirmis&lt;br /&gt;
|Tahsil.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Nurşin&lt;br /&gt;
|Tahsil.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Şeyhan&lt;br /&gt;
|Tahsil.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1887&lt;br /&gt;
|1888&lt;br /&gt;
|11&lt;br /&gt;
|Tağ&lt;br /&gt;
|Tahsil.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1888&lt;br /&gt;
|1888&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Nurşin&lt;br /&gt;
|Tahsil.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1888&lt;br /&gt;
|1888&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Hizan&lt;br /&gt;
|Tahsil.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1888&lt;br /&gt;
|1889&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Arvas&lt;br /&gt;
|Tahsil.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1889&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|12&lt;br /&gt;
|Müküs (Bahçesaray)&lt;br /&gt;
|Müküs, diğer adıyla Bahçesaray Van&#039;a bağlı bir ilçedir. Küçük Said burada Mir Hasan Veli medresesinde kalır. Medrese kalıntıları ziyaret edilebilir. Dicle nehrinin mühim bir kolu İskender kalesi diye bilinen bir dağın eteğindeki bir mağaradan çıkar. Burası ziyaret edilebilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Vastan (Gevaş)&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1891&lt;br /&gt;
|1892&lt;br /&gt;
|14&lt;br /&gt;
|Doğu Beyazıt&lt;br /&gt;
|Ağrı&#039;ya bağlı bir ilçedir.  Bediüzzaman burada 3 ay Şeyh Mehmet Celali medresesinde kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1892&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|15&lt;br /&gt;
|Siirt&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1893&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|16&lt;br /&gt;
|Bitlis&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1893&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Tillo&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1894&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|17&lt;br /&gt;
|Cizre&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Şirvan&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Mardin&lt;br /&gt;
|Şehide camiinde ders verdi.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1895&lt;br /&gt;
|1897&lt;br /&gt;
|18&lt;br /&gt;
|Bitlis&lt;br /&gt;
|Bitlis valisi Ömer Paşa’nın konağında kendine tahsis edilen konakta kalır. Muhammed Küfrevi hazretlerini ziyaret eder. Kureyşi camiinde kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1897&lt;br /&gt;
|Aralık sonu 1907 &lt;br /&gt;
|20&lt;br /&gt;
|Van&lt;br /&gt;
|Van Valisi Hasan Paşa&#039;nın, ardından yerine gelen vali İşkodralı Tahir Paşa&#039;nın konağında kalır. Van Kal’asından düşer. Horhor medresesinde ders verir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|Aralık sonu 1907 &lt;br /&gt;
|Mart 1910&lt;br /&gt;
|30&lt;br /&gt;
|İstanbul&lt;br /&gt;
|İlk olarak iki ay kadar Ferik (Tümgeneral) Ahmet Paşa&#039;nın misafiri olur. Fatih Şekerci hanında kalır. Toptaşı akıl hastanesine ve hapishaneye atılır. 2. Meşrutiyet&#039;in ilanından sonra bir nutuk verir. 31 Mart olayından sonra hapse atılır (3 ay), muhakeme edilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1908&lt;br /&gt;
|1908&lt;br /&gt;
|31&lt;br /&gt;
|Selanik&lt;br /&gt;
|2. Meşrutiyet&#039;in ilanından sonra bir nutuk verir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1910 &lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|33&lt;br /&gt;
|İnebolu&lt;br /&gt;
|Van&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Batum&lt;br /&gt;
|Van&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Tiflis&lt;br /&gt;
|Van&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|Temmuz sonu 1910&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Van&lt;br /&gt;
|Aşiretleri dolaşır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Hakkari&lt;br /&gt;
|Şam&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bitlis&lt;br /&gt;
|Şam&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Muş&lt;br /&gt;
|Şam&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|[[ŞanlıUrfa]]&lt;br /&gt;
|Şam&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Kilis&lt;br /&gt;
|Şam&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Diyarbakır&lt;br /&gt;
|Şam&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|Mart 1911 &lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|34&lt;br /&gt;
|Şam&lt;br /&gt;
|Câmi-i Emevi&#039;de hutbe verir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Beyrut&lt;br /&gt;
|İstanbul&#039;a giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|5-26 Haziran 1911&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Rumeli&lt;br /&gt;
|Sultan Reşad’la beraber Rumeli seyahatine Vilâyât-i Şarkiye namına refakat eder.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1912&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|35&lt;br /&gt;
|İstanbul&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1913&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|36&lt;br /&gt;
|Van &lt;br /&gt;
|Van gölü kenarında Artemit&#039;te medresenin temelini atar. Horhor&#039;da talebe okutur.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1914&lt;br /&gt;
|1916&lt;br /&gt;
|37&lt;br /&gt;
|Pasinler&lt;br /&gt;
|(Erzurum) 1. Dünya savaşı cephesi.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1914&lt;br /&gt;
|1916&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Gevaş&lt;br /&gt;
|1. Dünya savaşı cephesi.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1914&lt;br /&gt;
|1916&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İsparit&lt;br /&gt;
|1. Dünya savaşı cephesi.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1914&lt;br /&gt;
|1916&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Bitlis&lt;br /&gt;
|Bitlis&#039;te Ruslara esir düşer. &lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1916&lt;br /&gt;
|1916&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Tiflis&lt;br /&gt;
|Kırılan ayağı tedavi edilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|3 Mart 1916 &lt;br /&gt;
|18 Haziran 1918&lt;br /&gt;
|39&lt;br /&gt;
|Kosturma&lt;br /&gt;
|Esir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|41&lt;br /&gt;
|Leningrad&lt;br /&gt;
|Esaretten kaçarken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Varşova&lt;br /&gt;
|Esaretten kaçarken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Berlin&lt;br /&gt;
|Esaretten kaçarken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Viyana&lt;br /&gt;
|Esaretten kaçarken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Sofya&lt;br /&gt;
|Esaretten kaçarken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1918&lt;br /&gt;
|9 Kasım 1922&#039;den önce&amp;lt;ref&amp;gt;https://www.tr724.com/gozlerimin-yasina-bak/&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
|41&lt;br /&gt;
|İstanbul&lt;br /&gt;
|Darül Hikmetül İslamiyye&#039;de görev yapar. Çamlıca&#039;da kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1922 Yılın başları&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|45&lt;br /&gt;
|Yuşa&lt;br /&gt;
|Bu tepede inzivaya çekilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|9 Kasım 1922&amp;lt;ref&amp;gt;https://www.tr724.com/gozlerimin-yasina-bak/&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
|17 Nisan 1923&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara&lt;br /&gt;
|Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından davet edilir. Hacıbayram&#039;da kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|30 Nisan – 13 Mayıs 1923&lt;br /&gt;
|1924 Yaz başı&lt;br /&gt;
|46&lt;br /&gt;
|Van&lt;br /&gt;
|Kardeşi Abdülmecid&#039;in evinde kalır. Sonra Nurşin camiine taşınır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1924 Yaz başı&lt;br /&gt;
|1 Mart 1925&lt;br /&gt;
|47&lt;br /&gt;
|Erek&lt;br /&gt;
|Bir mağarada inzivaya çekilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1 Mart 1925&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Erzurum&lt;br /&gt;
|Barla&#039;ya sürgün edilirken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Trabzon&lt;br /&gt;
|Barla&#039;ya sürgün edilirken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İstanbul&lt;br /&gt;
|Barla&#039;ya sürgün edilirken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|İzmir&lt;br /&gt;
|Barla&#039;ya sürgün edilirken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Antalya&lt;br /&gt;
|Barla&#039;ya sürgün edilirken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|25 Ocak 1926&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Burdur&lt;br /&gt;
|Sürgün.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|25 Ocak 1926&lt;br /&gt;
|20 Şubat 1926&lt;br /&gt;
|49&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|Sürgün.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|20 Şubat 1926&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Eğridir&lt;br /&gt;
|Barla&#039;ya sürgün edilirken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1926&lt;br /&gt;
|Temmuz sonu/Ağustos başı 1934&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Barla&lt;br /&gt;
|Sürgün.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|Temmuz sonu/Ağustos başı 1934&lt;br /&gt;
|25 Nisan 1925&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|Şükrü Efendinin konağında kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|8 Mayıs 1935&lt;br /&gt;
|27 Mart 1936&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Eskişehir&lt;br /&gt;
|Hapis.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|27 Mart 1936&lt;br /&gt;
|20 Eylül 1943&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Kastamonu&lt;br /&gt;
|3 ay karakolda, ardından bir evde kalır. Zorunlu ikamet. 1 ay karakolda tutulup Denizli&#039;ye sevk edilir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|20 Eylül 1943&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|66&lt;br /&gt;
|Ankara&lt;br /&gt;
|Denizli&#039;ye giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|Denizli&#039;ye giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|25 Ekim 1943&lt;br /&gt;
|15 Haziran 1944&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Denizli&lt;br /&gt;
|Hapis.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|Ağustos 1944&lt;br /&gt;
|1948&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ&lt;br /&gt;
|Zorunlu ikamet.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|23 Ocak 1948 &lt;br /&gt;
|20 Eylül 1949&lt;br /&gt;
|71&lt;br /&gt;
|Afyon&lt;br /&gt;
|Hapis. Tahliyeden sonra Afyon&#039;da 72 gün gözetim altında kaldır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|2 Aralık 1949&lt;br /&gt;
|22 Ocak 1952&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ&lt;br /&gt;
|Zorunlu ikamet.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|22 Ocak 1952&lt;br /&gt;
|30 Mayıs 1952&lt;br /&gt;
|73&lt;br /&gt;
|İstanbul&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|30 Mayıs 1952&lt;br /&gt;
|Mayıs 1953&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|Mayıs 1953&lt;br /&gt;
|23 Ağustos 1953&lt;br /&gt;
|74&lt;br /&gt;
|İstanbul&lt;br /&gt;
|Beyazıt Marmara Palas otelinde kalır. Ardından Fatih&#039;te bir eve geçer.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|23 Ağustos 1953&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|75&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1953&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Eskişehir&lt;br /&gt;
|Ziyaret&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1953&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Afyon&lt;br /&gt;
|Ziyaret&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1953&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ&lt;br /&gt;
|Ziyaret&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1953&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Eğirdir&lt;br /&gt;
|Ziyaret&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1953&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Barla&lt;br /&gt;
|Ziyaret&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1953&lt;br /&gt;
|1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Yalvaç&lt;br /&gt;
|Ziyaret. Toplam 3 kere gelmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|2 Aralık 1959&lt;br /&gt;
|3 Aralık 1959&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara&lt;br /&gt;
|Ziyaret&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|3 Aralık 1959&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ&lt;br /&gt;
|Ziyaret&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|10 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|10 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Konya&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|11 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|11 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Konya&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1959&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|Ziyaret. 15 gün kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|19 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|19 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|19 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Konya&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|19 Aralık 1953&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|31 Aralık 1959&lt;br /&gt;
|1 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara&lt;br /&gt;
|Beyrut Palas otelinde kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1 Ocak 1960 &lt;br /&gt;
|3 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|83&lt;br /&gt;
|İstanbul&lt;br /&gt;
|Talebelerinin daveti üzerine gider. Piyer Loti otelinde kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|3 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|6 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Ankara&lt;br /&gt;
|Ankara&#039;ya son ziyareti. Beyrut Palas otelinde kalır.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|6 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|6 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Konya&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|6 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Emirdağ&lt;br /&gt;
|Ankara’ya gitmesini yasaklayan hükümet kararı üzerine Emirdağ’a gider.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|20 Ocak 1960&lt;br /&gt;
|20 Mart 1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|21 Mart 1960&lt;br /&gt;
|21 Mart 1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Konya&lt;br /&gt;
||[[ŞanlıUrfa]]&#039;ya giderken geçmiştir.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|21 Mart 1960&lt;br /&gt;
|12 Temmuz 1960&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|[[ŞanlıUrfa]]&lt;br /&gt;
|[[İpek Palas Oteli]]. Kabri Halil İbrahim Dergahında idi.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|12 Temmuz 1960&lt;br /&gt;
|1969&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|Doğancı mezarlığı.&lt;br /&gt;
|-&lt;br /&gt;
|1969&lt;br /&gt;
|Günümüz&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|Isparta&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|&lt;br /&gt;
|}&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
*[[Bediüzzaman Said Nursi]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60968</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60968"/>
		<updated>2026-02-20T11:12:48Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde bir şehir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Said Nursi, 1960 yılında Şanlıurfa&#039;da [[İpek Palas Oteli]]nde vefat etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ESKİ ÇAĞLARDA URFA VE İSİMLERİ&lt;br /&gt;
Rivayete göre eski Yunanlılar Enoch’un (Enoch=Hermes = İdris Peygamber = Uhnud, bu dört ismin aynı kimse olduğu kabul edilmektedir.) insanlara şehirler kurmayı öğrettiğini ve onun devrinde 180 şehir kurulduğunu, bunların en küçüğünün Urhai veya diğer bir okunuşla Orhay yani Urfa olduğu söylenilmektedir. Bu rivayete göre İdris peygamber Nuh peygamberden önce geldiğinden Urfa Nuh tufanından önce kurulmuştur. Nuh tufanında bütün dünya gibi Urfa’da harap oldu. Fakat tufandan sonra dünya yeniden kuruldu ve Urfa da tarihte ki yerini aldı. Yine anlatıldığına göre Nuh tufanından sonra Babil’de hüküm süren Nemrut üç şehir inşa etmişti. Bunlardan biri de Urfa şehridir. Bu şehir önce Arach ve daha sonra zaman süreci içinde Erech, Orhay, Edessa ve Ruha isimlerini almıştır.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urhai veya Orhay ismi, Urfa’nın ilk sakinleri olan Arami – Süryanilerin verdiği isimdir. Daha sonra Urfa’ya gelen Helenler Edessa ismini verdiler. Helenlerin verdiği Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Helenlerin verdiği Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Urfa da içinden akan Karakoyun (Daysan) deresi ve kaynayan pınarlardan dolayı suyu bol bir şehirdi. Urfa’ya Edessa isminden başka yine suyu güzel çeşme anlamına gelen “Kaliruha” adı da verilmiştir. İslam’ın fethinden sonra Müslüman Araplar tarafından “Kaliruha”nın “Kali” heceleri atılmış ve sadece “Ruha” heceleri kullanılmıştır. İkinci bir rivayete göre Orhay kelimesinin hafif bir değişikliğe uğratılmasıyla Ruha denilmiştir. Böylece şehir, İslam’ın fethinden sonra Müslümanlar tarafından artık “Ruha” diye çağrılmıştır. Osmanlı devrinde Urfa denilmeye başlanmıştır. Başka bir rivayetle Orhay isminin Urfa’ya dönüştürülmesi daha uygun görülmektedir.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
BELLİ BAŞLI DÖNEMLERDE ŞANLIURFA (KURTULUŞ SAVAŞI ÖNCESİ, CUMHURİYET DÖNEMİ )&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SELEFKOSLAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Makedonya kralı Büyük İskender (ö. M.Ö.323) Urfa’yı M.Ö. 331 yılında zapt eder. Büyük İskender, bütün Ön Asya’yı Çin’e kadar fetheder. Vefat edince, ülkesi komutanları arasında paylaştırılır. Bunlardan Antiyochus, Seleucus Nikator ile birlikte bütün Anadolu ve Suriye bölgesine hâkim olmuştu. Antiyochus’un ölümünden sonra Seleucus tek başına Suriye bölgesinde ve bütün büyük Asya’da Hindistan’a kadar Babilonya denilen bu bölgede 21 yıl hüküm sürdü. Bu sebeple bu devlete Selefkoslar devleti denildi. Urfa, M.Ö. II. yüzyılda Seleucos Nikator’un (323–281) hâkimiyeti altına girer. Edessa isminin Selefkoslar zamanında Makedonya’dan bu bölgeye gelen Makedonyalılar tarafından verilmiş olduğu da söylenilmektedir. Fakat o zaman Urfa’nın yerlisi olan Süryaniler, Grekçe olan bu ismi kullanmamış, kendi dillerindeki eski ismi Orhay’ı kullanmışlardır. Buna rağmen Selefkoslardan itibaren Urfa, uzun bir zaman sürecinde Edessa ismi ile şöhret bulacaktır. Bugün bile Avrupa’nın kullandığı isim Helenlerin verdikleri Edessa ismidir.   &lt;br /&gt;
O devirlerde Selefkoslar tarafından birçok şehre verilmiş olan Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Urfa da içinden akan Karakoyun (Daysan) deresi ve kaynayan pınarlardan dolayı suyu bol bir şehirdi. Selefkoslar M.Ö.132 yılında İranlıların baskısına dayanamayarak yıkıldı. Bölgede bu tarihten itibaren Osrhoene ismi ile bir şehir devleti kuruldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA OSRHOENE KRALLIĞI DEVRİ (M.Ö.132 – M.S.244)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa’da kurulan ilk ve tek bağımsız devlet Osrhoene krallığıdır. İngiliz tarihçi Segal’ın belirttiğine göre Osrhoene adı Urfa’nın ilk adı Orhay’dan türemiş olabilir. Osrhoene, Urfa ve çevresine birlikte verilen bir isimdir. Fakat başka bir rivayete göre Urfa krallığının adının Osrhoene olmadığı, bu ismin Urfa krallığının Roma hâkimiyetine geçtikten ve bir Roma eyaleti olduktan sonra bu eyalete verilmiş bir isim olduğu da ileri sürülmektedir. Urfa krallarının çoğu Abgar ismi ile çağrıldığından bu devlete Abgarlar devleti denildiği gibi Abgarlar dönemi de deniliyordu. Abgarlar dönemi Urfa’nın en belirgin ve meşhur dönemidir.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
ROMA HÂKİMİYETİNDE URFA (244–637)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa her ne kadar bağımsız bir devlet görünüyordu ise de daha çok Roma’nın güdümünde bir devletti. Zaman zaman Roma’nın müdahalesi ile krallar değişiyor, yeni kral Roma tarafından tayin ediliyordu. Nihayet bu durum Urfa devletinin M.S. 244 tarihinde tamamen Roma eğemenliğine girmesine kadar devam etti. Bu tarihten itibaren Urfa bir Roma şehri idi. 244 tarihinden itibaren Urfa, Roma imparatorluğunun Osrhoen adında bir eyaleti oldu ve artık Urfa’yı Roma’dan gönderilen valiler idare etmeye başladı. Osrheon bölgesinin merkezi Urfa idi ve Urfa’ya bağlı on iki şehir bulunuyordu Roma imparatorluğunun 395 tarihinde ikiye ayrılmasından sonra da Doğu Roma (Bizans) imparatorluğunun egemenliğine giren Urfa, Güney-doğu Roma’nın merkezi oldu. Artık Urfa Müslümanlar tarafından fethedilmesine kadar 400 yıl Doğu Roma’nın (Bizans’ın) hâkimiyetinde kaldı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’YI MÜSLÜMANLARIN FETHİ VE DÖRT HALİFE DEVRİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
636 tarihinde Kudüs’ün fethi sırasında halife Hazreti Ömer (r.a.) Kudüs’e gitmişti. Oradan Fırat’ı geçerek daha kuzeye doğru çıktığı ve onun bu seyahati sırasında Urfa’ya yaklaştığı, Urfa halkının Hazreti Ömer’i (r.a) karşılamaya çıktıkları ve Urfa’nın güvenliği hakkında kendisinden söz aldıkları da kaydedilmektedir. Halife Ömer, İyaz bin Ganem’i Güneydoğu Anadolu (el-Cezire) valiliğine tayin etmişti. İyaz b. Ganem, önce “Pagan” dininde (daha sonra kendilerine Sabiî denilecek) olan yani halkının yıldızlara taptığı Harranlılara teslim olmalarını teklif eder. Harranlılar, önce Urfa’ya gitmelerini ve bu teklifi onlara yapmalarını, Urfa’nın nasıl bir anlaşmayı kabul ederlerse kendilerinin de aynı anlaşma gereğince teslim olacaklarını söylediler. Bu devirde Bizans İmparatorluğu, putperest olduklarından dolayı Harranlılara, Hristiyan olmalarına rağmen mezhep ayrılığından dolayı Urfalılara zülum ediyordu. O sebepledir ki İslam ordusunun Harran önlerine gelmesi Harranlılara adeta Bizans işkencelerinden kurtulma ümidi vermişti. Yine de Urfa’nın nasıl hareket edeceğini görmek istiyorlardı. Bu arada Urfalıların, Müslümanları kurtarıcı olarak ve seve seve karşıladıkları söylenilmektedir. İyaz bin Ganem Urfa halkı ile anlaştı. Güneydoğu Anadolu’nun diğer şehirlerinin halkı da Urfa barış şartlarına göre, Müslümanlarla barış yaptılar. Böylece Urfa miladi 637–38 yılında fethedildi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA EMEVİLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Hazreti Osman’ın halifeliği zamanında Şam valisi hazreti Muaviye, bu bölgeye Mudar kabilesinin kollarından Beni Temim ve Kays kabilelerini yerleştirmişti. Zaten İslam’dan evvel de Mudarlar bu bölgede yerleşmişlerdi. Onun için Urfa’nın da içinde bulunduğu bu bölgeye bir müddet “Diyar-ı Mudar” deniliyordu. Hazreti Osman’ın şehit edilmesinden sonra Halife olan Hazreti Ali’nin (halifeliği 656–660) halifeliğini Şam valisi Hazreti Muaviye tanımamıştı. O yüzden hazreti Muaviye’nin (halifeliği 660–680) Şam valiliği sırasında ve sonra müstakil hareket ettiği halifeliği zamanlarında, Urfa da Muaviye’nin idaresine girmiştir. Hazreti Muaviye, yumuşak huyluluğu ve cömertliği ile sadece emrinde bulunan müslüman kabilelerini değil, bölgedeki Hristiyanları da hoşnut etmişti.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Velid bin Abdulmelik (705–715) halife olduktan sonra el-Cezire (güneydoğu Anadolu) bölgesine kardeşi Mesleme bin Abdulmelik’i (ö.739) vali tayin etti. Mesleme de devamlı Anadolu içlerine ve hatta İstanbul’a gazalar yapardı. O devrin efsanevî kahramanı Battal Gazi (ölüm.740) de Mesleme’nin komutanlarındandı. Mesleme bin Abdülmelik bölgeye vali olunca, bölgenin merkezini Kinnesrin’den Harran’a taşıdı. İkamet etmesi için de bir saray inşa ettirdi. Böylece Mesleme’den itibaren Güneydoğu Anadolu valileri devamlı Harran’da ikamet etmeye başladılar. Dolayısıyla Anadolu içlerine yapılan gazalar için buradan ordu sevk ettiler.&lt;br /&gt;
Urfa ve Harran’ın fethedilmesi ile Urfa Anadolu’ya açılan bir kapı oldu. Bundan sonra Anadolu üzerine yapılan bütün gazalar Urfa ve Harran üzerinden yapılmıştır. Öyle ki Güneydoğu Anadolu (el-Cezire) genel valileri Kinnesrin’den sonra bölgenin merkezi olan Harran’da otururlar ve Bizans üzerine gönderilen orduları buradan idare ederlerdi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA ABBASİLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Harran, Emevilerle Abbasiler arasında cereyan eden kanlı ve şiddetli savaşlara sahne olmuştur. Bu sırada Abbas oğullarının propagandasını yapanlar, Resulullah’ın (s.a.s.) amcası Hazreti Abbas’ın (ö.653) oğlu Abdullah’ın (ö.687–88) oğlu Ali’nin (ö.736) oğlu Muhammed’e (ö.743) biat ediyorlardı. Onun vefatından sonra da oğlu İbrahim’e biat etmeye başladılar. Dolayısıyla bu İbrahim’e de İmam İbrahim diyorlardı. İmam İbrahim Emevi Halifesi Mervan bin Muhammed (halifeliği 744–750), İmam İbrahimi Harran’da zindana attırdı. İmam İbrahim’in zindanda vefatından(749) sonra Abbas oğulları Abdullah es-Seffah’a 30 Kasım 749 tarihinde biat ederek halife yaptılar. Böylece ilk Abbasi halifesi Abdullah es-Seffah (halifeliği 749–754) oldu. Abbasiler Fırat kısışında cereyan eden savaşta Emevileri yendiler ve Harran’a girdiler. Bu tarihten sonra Urfa bölgesi Abbasi egemenliğine girdi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA HAMDANİLER VE NUMEYRİLER DEVRİ (905–1081)&lt;br /&gt;
Onuncu yüzyıldan itibaren artık Abbasi halifelerinin askerî ve siyasî güçleri kalmamıştı. Bu yüzden İslam ülkelerinin bazı yerlerinde şehir devletçikleri diyebileceğimiz kendi hâkimiyetlerini kuran hükümdarlıklar oluşuyordu. Böylece bazı valilikler bu şekilde kendi yarı bağımsızlıklarını ilan ediyorlar ve sadece halifeye dini bakımdan hürmet gösteriyorlardı. 905 tarihinden itibaren de Hamdaniler (905–991) bölgeye hâkim olmuşlardı. On birinci yüzyıl başlarında ise Urfa Numeyr oğullarından (991–1081) Utayr adında birinin hâkimiyetinde idi. Utayr kendisi Hille’de oturuyor ve Urfa’yı da naibi Ahmed bin Muhammed adında biri yönetiyordu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SELÇUKLULAR DEVRİ (1086–1098)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1059 tarihinde Sultan Tuğrul’un (1040–1063) emriyle Alpaslan Harran’ı ele geçirdi. Büyük Selçuklu Sultanı Alpaslan’ın, Bizans İmparatoru Diyojen ile 1071 senesinde yaptığı Malazgirt meydan muharebesini kazanması sonunda yaptığı antlaşma içinde evvelce Müslümanlara ait olan şehirlerden Urfa’nın da Selçuklulara bırakılması maddesi de bulunuyordu. Böylece Urfa tekrar Müslümanlara bırakıldı. 1081 tarihinde Şerefüddevle Müslim bin Kureyş Harran’ı zapt etmiş ve Urfa ile barış anlaşması yapmıştı. 1072 tarihinde Alpaslan’ın ölümü ile Selçuklu tahtına Alpaslan’ın oğlu Melikşah geçti. Büyük Selçuklu sultanı Melikşah (1073–1092), amcası oğlu Kutalmış (ö.1064) oğlu Süleymanşah’ı (ö.1086) Anadolu’ya göndererek Urfa ile Birecik arasında yerleşmelerini emretmişti. Sultan Melikşah’ın (1073–1092) komutanlarından Bozan (ö.1094) 1086–87 senesinde Urfa’yı kuşattı. Sultan Melikşah Urfa’yı zapt eden komutanı Bozan’ı Urfa valiliğine tayin etti.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA HAÇLI KONTLUĞU DEVRİ (1098–1144)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Haçlı seferi içinde olmak üzere 1098–1099 senesinde Kont Budin (Boudion) adındaki bir kontun emrinde Urfa taraflarına da gelen Haçlılar, o sırada Urfa’nın Hristiyan valisi olan Toros’un kendilerini davet etmesi üzerine Urfa’ya girdiler. 1098 tarihinden itibaren Urfa Kontluğu adı altında bir kontluk kurulmuş oldu. Böylece Urfa Müslüman Türk ve Müslüman Araplara karşı Haçlıların hâkim oldukları bölgeleri koruyan güçlü bir kale oldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA ZENGİLER DEVRİ (1144–1182)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa’nın Haçlı Kontluğu devrinde İmadeddin Zengi (1127–1146), büyük Selçuklu devletinin Musul Atabeyi bulunuyordu. Harran’ı üs olarak kullanan İmadeddin Zengi, nihayet 1144 senesinde Haçlıların elinde bulunan Urfa’nın üzerine yürümek için tetikte bekliyordu. O sırada Haçlılardan bir grup şehir dışına çıktığından şehir nispeten korumasız kalmıştı. Bunu haber alan Zengi hemen Urfa’yı kuşattı. Zengi yirmi sekiz gün süresince yaptığı büyük bir savaş sonucu, şehre girdiler. Böylece İmadeddin Zengi Aralık 1144 tarihinde Urfa’yı Haçlılardan geri aldı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA EYYUBİLER DEVRİ (1182–1260)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Sultan Salahaddin Eyyubî (saltanatı.1174–1193), Haçlılarla mücadele etmek niyetinde olduğundan, Urfa, Harran ve Rakka gibi sınır şehirlerini ele geçirmek istiyordu. 1182 tarihinde de Urfa’yı ve diğer şehirleri çetin bir savaştan sonra Zengilerden aldı. Harran 1182 yılında Eyyubilerin hâkimiyetine girdiğinde Sultan Salahaddin Harran’ı el-Cezire ve Musul bölgelerinin zaptında üs olarak kullandı. Anadolu Selçuklularının Harran ve Urfa’yı kuşatması başarısız olunca, Eyyubi hükümdarı Salih Necmeddin 1236 senesinde Urfa ve Harran’ı kendisine yardım eden ve o tarihlerde Moğolların önünden kaçarak Anadolu’ya gelen Harezmlilere bıraktı. Harezmlerin halka kötü davranışı üzerine, 1241’de Halep Eyyubi hükümdarı Melik Nasır Salahaddin Urfa ve çevresine saldırarak buraları zaptetti.&lt;br /&gt;
Bu şekilde Anadolu ve Suriye bölgesinde bulunan İslam devletleri birbirleriyle uğraşırken büyük tehlike de kendilerine yaklaşıyor ve bütün İslam dünyasını tehdit ediyordu. Nihayet Urfa ve çevresi 1244 senesinde Moğolların öncü birlikleri olan Tatarların saldırısına uğradı.&lt;br /&gt;
İslam dünyasının üzerine bir kâbus gibi çöken Moğollar, nihayet 1259–60 senesinde Urfa’yı da alarak Eyubilerin hâkimiyetine son verdiler. Böylece Eyyubilerin 75 yıl kadar süren Urfa’daki hâkimiyetleri son bulmuş oldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA MISIR MEMLUKLERİ DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1300’lü tarihlerde Urfa dâhil el-Cezire bölgesinin büyük bir kısmı Mısır Memluklerinin kontrolüne geçmişti. Urfa’nın 1365–70 yıllarında memluklerin hâkimiyetinde olduğu kabul edilmektedir. XIV. Yüzyıl ikinci yarısında ve XV. Yüzyıl başlarında Urfa Memluklar, Karakoyunlular ve Akkoyunlular arasında devamlı el değiştirmiştir. Ayrıca Memlüklüler Harran kalesini de elden geçirmişler ve bazı onarımda bulunuşlardı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA KARAKOYUNLULAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1362 tarihlerinde Urfa ve çevresinde Şii olan Karakoyunlular hâkim olmuşlar ve bu bölgede bir müddet hâkimiyetlerini sürdürmüşlerdir. 1300’ler önce Moğollar Anadolunun çeşitli bölgelerini yakıp yıktı. 1300’lü yıllarından sonra Urfa, bu defa da Timurluların saldırısına uğradı. 1387’de Anadolu içlerine giren Timur Han (ölüm 1405), birkaç defa Urfa’ya saldırarak birçok yeri tahrip etmiştir. Timur Han, Suriye seferi dönüşü Birecik’i sulh yoluyla Urfa’yı ise savaşarak topraklarına kattı. 1400 senelerinde ise Urfa adeta yeniden imar edilmiştir. Urfa, XIV. Yüzyılda Döger emiri Dımaşk Hocanın (ölüm.1404) hâkimiyeti altında idi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA AKKOYUNLULAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1404 tarihinde Akkoyunlu hükümdarı Karayülük Osman Bey (ö.1435) Urfa’yı 1432 yılında zapt etti. Akkoyunlular zamanında bir ara Mısır askerlerinin saldırısına uğrayan Urfa, oldukça tahrip edilmiştir. 1457’de kardeşi Cihangir Mirza’nın elinden hâkimiyeti alan Uzun Hasan Akkoyunlu hükümdarı oldu. Uzun Hasan Urfa ve Diyarbakır şehirlerinden dolayı Mısır Memluk devletiyle arada bir mücadele eder ve bazen de barış yapardı. O zamana kadar hükümet merkezi Diyarbakır iken, devletin büyümesinden sonra Tebriz’e taşıdı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SAFEVÎLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa, 1514 tarihinde Safevi hükümdarı Şah İsmail’in valisi Eçe Sultan Kaçar’ın elinde bulunuyordu. Sünni mezhebinde olan Urfalılar, Şii mezhebinde olan Safevilerin baskısına tahammül etmek zorunda kalıyorlardı. Safeviler bilhassa Sünni âlimlere çok baskı yapıyorlardı. Şah İsmail Diyarbakır ve Urfa’da birçok âlimi Sünni oldukları için öldürtmüştü. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim Han, 1514’te İran seferi sırasında Akkoyunlu şehzadelerinden Osmanlıya sığınmış olan Murat Bey (ö.1514) komutasında bir kuvvet göndererek Diyarbakır’ı zapt etmek istemişti. Fakat o sırada Urfa valisi olan Eçe Sultan Kaçar, bu kuvveti bozmuştu. Böylece Urfa bir müddet daha Safevilerin elinde kalmıştı. Bu tarihlerde İbrahim Gülşenî (1426–1534) adındaki Halveti-Gülşeni tarikatı şeyhi de Diyarbakır’da bulunuyordu. Şah İsmail’in baskısı üzerine Urfa’ya uğramış fakat bu baskıya dayanamayarak Mısır’a gitmek zorunda kalmıştır.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
OSMANLI İDARESİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
XVI. yüzyıl başlarında Mısır devletine bağlı olan Urfa, 5 Nisan 1517 tarihinde Osmanlı sultanı Yavuz Sultan Selim (1512–1520) tarafından alındı. Önce Urfa sancak olarak Diyarbakır eyaletine bağlandı. İlk valisi de Piri Bey oldu. Kanuni Sultan Süleyman (1520–1566) Bağdat seferi sırasında Halep’e geçerken Urfa’ya uğramış ve iki gün Urfa’da kalmıştır. Sultan IV. Murat da Bağdat seferine giderken Urfa’ya da uğramıştır. Evliya Çelebi’nin bildirdiğine göre 17. yüzyılda Urfa üç tuğlu paşalar tarafından idare edilmekte olup, dört mezhebe göre fetva veren bilgili kadılara sahipti. Urfa, Osmanlı idaresine geçmesinden sonra Sultan III. Mehmet (1595–1603) devrinde Celali isyanları sırasında 1599’da ve Sultan II. Mahmut (1808–1839) devrinde Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı sırasında 1833-1839 yılları arasında Osmanlı idaresinden geçici olarak çıksada Osmanlı ile bağı hiç kopmayan bir şehir olmuştur. Cumhuriyetin ilanına kadar Osmanlı devletinin idaresinde bir sancak olarak kalmış ve sancak beyi tarafından idare edilmiştir.  &lt;br /&gt;
Urfa 1865 yılına kadar Rakka eyaletinin merkezi olarak yaşamıştır. Bu sırda eyalet paşası Urfa’da otururdu. Bu vali paşalar, Urfa’da saraylar, camiler, medreseler, hamamlar gibi imarlarda bulunurlardı. Dolayısıyla Urfa mamur bir şehir olmuştur. Fakat Urfa, 1865’de sancak olarak Halep eyaletine bağlanınca sadece mutasarrıf Urfa’da oturur oldu. Bu yüzden de Urfa eski mamuriyetini ve değerini kaybetti. Zamanla sönükleşmeye başladı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
CUMHURİYET DEVRİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Devleti mağlup olmuştu. Osmanlı Devletinin bir bağımsız sancağı olan Urfa da Mondros mütarekesini takip eden günlerde 24 Mart 1919 senesinde İngilizlerin işgaline uğramıştı. 1919 senesinde Urfa 80.000 nufuslu idi. İyi bir araba yolu vardı ve şehir çok iyi inşa edilmiş güzel bir şehirdi. Sokakları döşeliydi ve iyi ve çok kullanışlı bir su sistemi de vardı. İşgalcilerin gelişi ile gerek Müslüman ve gerekse Hıristiyan Urfalılar işgal kuvvetlerinin baskısı altında kalmıştı. Altı ay kadar sonra İngilizler şehri Fransızlara bırakmışlardı. İngilizlerin Urfa’dan ayrılışı ile 30 Ekim 1919’da da Fransızlar Urfa’yı işgal ettiler. Urfanın işgal edilmesi üzerine bütün Anadolu’da olduğu gibi Urfa da işgalcilere karşı kurtuluş mücadelesine girişti. Bu arada Fransızların tahriklerine kapılan ve onlardan kuvvet alan Urfa’nın Ermeni Hıristiyanlarının bir bölümü de Fransızlarla bir olarak yıllarca beraber yaşadıkları Urfa Müslümanları ile savaşmaya başladılar. Urfa Çetelerinin mücadelesi ile 11 Nisan 1920’de urfa Fransızlardan resmen temizlendi ve Türkiye Cumhuriyetine bağlandı. Bunun üzerine şehirdeki Hıristiyan halk Suriye’ye göç etti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kaynak:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
https://www.sanliurfa.gov.tr/tarihce&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60967</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60967"/>
		<updated>2026-02-20T11:12:26Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde bir şehir.&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Said Nursi, 1960 yılında Şanlıurfa&#039;da [[İpek Palas Oteli]]nde vefat etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ESKİ ÇAĞLARDA URFA VE İSİMLERİ&lt;br /&gt;
Rivayete göre eski Yunanlılar Enoch’un (Enoch=Hermes = İdris Peygamber = Uhnud, bu dört ismin aynı kimse olduğu kabul edilmektedir.) insanlara şehirler kurmayı öğrettiğini ve onun devrinde 180 şehir kurulduğunu, bunların en küçüğünün Urhai veya diğer bir okunuşla Orhay yani Urfa olduğu söylenilmektedir. Bu rivayete göre İdris peygamber Nuh peygamberden önce geldiğinden Urfa Nuh tufanından önce kurulmuştur. Nuh tufanında bütün dünya gibi Urfa’da harap oldu. Fakat tufandan sonra dünya yeniden kuruldu ve Urfa da tarihte ki yerini aldı. Yine anlatıldığına göre Nuh tufanından sonra Babil’de hüküm süren Nemrut üç şehir inşa etmişti. Bunlardan biri de Urfa şehridir. Bu şehir önce Arach ve daha sonra zaman süreci içinde Erech, Orhay, Edessa ve Ruha isimlerini almıştır.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urhai veya Orhay ismi, Urfa’nın ilk sakinleri olan Arami – Süryanilerin verdiği isimdir. Daha sonra Urfa’ya gelen Helenler Edessa ismini verdiler. Helenlerin verdiği Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Helenlerin verdiği Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Urfa da içinden akan Karakoyun (Daysan) deresi ve kaynayan pınarlardan dolayı suyu bol bir şehirdi. Urfa’ya Edessa isminden başka yine suyu güzel çeşme anlamına gelen “Kaliruha” adı da verilmiştir. İslam’ın fethinden sonra Müslüman Araplar tarafından “Kaliruha”nın “Kali” heceleri atılmış ve sadece “Ruha” heceleri kullanılmıştır. İkinci bir rivayete göre Orhay kelimesinin hafif bir değişikliğe uğratılmasıyla Ruha denilmiştir. Böylece şehir, İslam’ın fethinden sonra Müslümanlar tarafından artık “Ruha” diye çağrılmıştır. Osmanlı devrinde Urfa denilmeye başlanmıştır. Başka bir rivayetle Orhay isminin Urfa’ya dönüştürülmesi daha uygun görülmektedir.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
BELLİ BAŞLI DÖNEMLERDE ŞANLIURFA (KURTULUŞ SAVAŞI ÖNCESİ, CUMHURİYET DÖNEMİ )&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SELEFKOSLAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Makedonya kralı Büyük İskender (ö. M.Ö.323) Urfa’yı M.Ö. 331 yılında zapt eder. Büyük İskender, bütün Ön Asya’yı Çin’e kadar fetheder. Vefat edince, ülkesi komutanları arasında paylaştırılır. Bunlardan Antiyochus, Seleucus Nikator ile birlikte bütün Anadolu ve Suriye bölgesine hâkim olmuştu. Antiyochus’un ölümünden sonra Seleucus tek başına Suriye bölgesinde ve bütün büyük Asya’da Hindistan’a kadar Babilonya denilen bu bölgede 21 yıl hüküm sürdü. Bu sebeple bu devlete Selefkoslar devleti denildi. Urfa, M.Ö. II. yüzyılda Seleucos Nikator’un (323–281) hâkimiyeti altına girer. Edessa isminin Selefkoslar zamanında Makedonya’dan bu bölgeye gelen Makedonyalılar tarafından verilmiş olduğu da söylenilmektedir. Fakat o zaman Urfa’nın yerlisi olan Süryaniler, Grekçe olan bu ismi kullanmamış, kendi dillerindeki eski ismi Orhay’ı kullanmışlardır. Buna rağmen Selefkoslardan itibaren Urfa, uzun bir zaman sürecinde Edessa ismi ile şöhret bulacaktır. Bugün bile Avrupa’nın kullandığı isim Helenlerin verdikleri Edessa ismidir.   &lt;br /&gt;
O devirlerde Selefkoslar tarafından birçok şehre verilmiş olan Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Urfa da içinden akan Karakoyun (Daysan) deresi ve kaynayan pınarlardan dolayı suyu bol bir şehirdi. Selefkoslar M.Ö.132 yılında İranlıların baskısına dayanamayarak yıkıldı. Bölgede bu tarihten itibaren Osrhoene ismi ile bir şehir devleti kuruldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA OSRHOENE KRALLIĞI DEVRİ (M.Ö.132 – M.S.244)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa’da kurulan ilk ve tek bağımsız devlet Osrhoene krallığıdır. İngiliz tarihçi Segal’ın belirttiğine göre Osrhoene adı Urfa’nın ilk adı Orhay’dan türemiş olabilir. Osrhoene, Urfa ve çevresine birlikte verilen bir isimdir. Fakat başka bir rivayete göre Urfa krallığının adının Osrhoene olmadığı, bu ismin Urfa krallığının Roma hâkimiyetine geçtikten ve bir Roma eyaleti olduktan sonra bu eyalete verilmiş bir isim olduğu da ileri sürülmektedir. Urfa krallarının çoğu Abgar ismi ile çağrıldığından bu devlete Abgarlar devleti denildiği gibi Abgarlar dönemi de deniliyordu. Abgarlar dönemi Urfa’nın en belirgin ve meşhur dönemidir.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
ROMA HÂKİMİYETİNDE URFA (244–637)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa her ne kadar bağımsız bir devlet görünüyordu ise de daha çok Roma’nın güdümünde bir devletti. Zaman zaman Roma’nın müdahalesi ile krallar değişiyor, yeni kral Roma tarafından tayin ediliyordu. Nihayet bu durum Urfa devletinin M.S. 244 tarihinde tamamen Roma eğemenliğine girmesine kadar devam etti. Bu tarihten itibaren Urfa bir Roma şehri idi. 244 tarihinden itibaren Urfa, Roma imparatorluğunun Osrhoen adında bir eyaleti oldu ve artık Urfa’yı Roma’dan gönderilen valiler idare etmeye başladı. Osrheon bölgesinin merkezi Urfa idi ve Urfa’ya bağlı on iki şehir bulunuyordu Roma imparatorluğunun 395 tarihinde ikiye ayrılmasından sonra da Doğu Roma (Bizans) imparatorluğunun egemenliğine giren Urfa, Güney-doğu Roma’nın merkezi oldu. Artık Urfa Müslümanlar tarafından fethedilmesine kadar 400 yıl Doğu Roma’nın (Bizans’ın) hâkimiyetinde kaldı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’YI MÜSLÜMANLARIN FETHİ VE DÖRT HALİFE DEVRİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
636 tarihinde Kudüs’ün fethi sırasında halife Hazreti Ömer (r.a.) Kudüs’e gitmişti. Oradan Fırat’ı geçerek daha kuzeye doğru çıktığı ve onun bu seyahati sırasında Urfa’ya yaklaştığı, Urfa halkının Hazreti Ömer’i (r.a) karşılamaya çıktıkları ve Urfa’nın güvenliği hakkında kendisinden söz aldıkları da kaydedilmektedir. Halife Ömer, İyaz bin Ganem’i Güneydoğu Anadolu (el-Cezire) valiliğine tayin etmişti. İyaz b. Ganem, önce “Pagan” dininde (daha sonra kendilerine Sabiî denilecek) olan yani halkının yıldızlara taptığı Harranlılara teslim olmalarını teklif eder. Harranlılar, önce Urfa’ya gitmelerini ve bu teklifi onlara yapmalarını, Urfa’nın nasıl bir anlaşmayı kabul ederlerse kendilerinin de aynı anlaşma gereğince teslim olacaklarını söylediler. Bu devirde Bizans İmparatorluğu, putperest olduklarından dolayı Harranlılara, Hristiyan olmalarına rağmen mezhep ayrılığından dolayı Urfalılara zülum ediyordu. O sebepledir ki İslam ordusunun Harran önlerine gelmesi Harranlılara adeta Bizans işkencelerinden kurtulma ümidi vermişti. Yine de Urfa’nın nasıl hareket edeceğini görmek istiyorlardı. Bu arada Urfalıların, Müslümanları kurtarıcı olarak ve seve seve karşıladıkları söylenilmektedir. İyaz bin Ganem Urfa halkı ile anlaştı. Güneydoğu Anadolu’nun diğer şehirlerinin halkı da Urfa barış şartlarına göre, Müslümanlarla barış yaptılar. Böylece Urfa miladi 637–38 yılında fethedildi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA EMEVİLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Hazreti Osman’ın halifeliği zamanında Şam valisi hazreti Muaviye, bu bölgeye Mudar kabilesinin kollarından Beni Temim ve Kays kabilelerini yerleştirmişti. Zaten İslam’dan evvel de Mudarlar bu bölgede yerleşmişlerdi. Onun için Urfa’nın da içinde bulunduğu bu bölgeye bir müddet “Diyar-ı Mudar” deniliyordu. Hazreti Osman’ın şehit edilmesinden sonra Halife olan Hazreti Ali’nin (halifeliği 656–660) halifeliğini Şam valisi Hazreti Muaviye tanımamıştı. O yüzden hazreti Muaviye’nin (halifeliği 660–680) Şam valiliği sırasında ve sonra müstakil hareket ettiği halifeliği zamanlarında, Urfa da Muaviye’nin idaresine girmiştir. Hazreti Muaviye, yumuşak huyluluğu ve cömertliği ile sadece emrinde bulunan müslüman kabilelerini değil, bölgedeki Hristiyanları da hoşnut etmişti.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Velid bin Abdulmelik (705–715) halife olduktan sonra el-Cezire (güneydoğu Anadolu) bölgesine kardeşi Mesleme bin Abdulmelik’i (ö.739) vali tayin etti. Mesleme de devamlı Anadolu içlerine ve hatta İstanbul’a gazalar yapardı. O devrin efsanevî kahramanı Battal Gazi (ölüm.740) de Mesleme’nin komutanlarındandı. Mesleme bin Abdülmelik bölgeye vali olunca, bölgenin merkezini Kinnesrin’den Harran’a taşıdı. İkamet etmesi için de bir saray inşa ettirdi. Böylece Mesleme’den itibaren Güneydoğu Anadolu valileri devamlı Harran’da ikamet etmeye başladılar. Dolayısıyla Anadolu içlerine yapılan gazalar için buradan ordu sevk ettiler.&lt;br /&gt;
Urfa ve Harran’ın fethedilmesi ile Urfa Anadolu’ya açılan bir kapı oldu. Bundan sonra Anadolu üzerine yapılan bütün gazalar Urfa ve Harran üzerinden yapılmıştır. Öyle ki Güneydoğu Anadolu (el-Cezire) genel valileri Kinnesrin’den sonra bölgenin merkezi olan Harran’da otururlar ve Bizans üzerine gönderilen orduları buradan idare ederlerdi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA ABBASİLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Harran, Emevilerle Abbasiler arasında cereyan eden kanlı ve şiddetli savaşlara sahne olmuştur. Bu sırada Abbas oğullarının propagandasını yapanlar, Resulullah’ın (s.a.s.) amcası Hazreti Abbas’ın (ö.653) oğlu Abdullah’ın (ö.687–88) oğlu Ali’nin (ö.736) oğlu Muhammed’e (ö.743) biat ediyorlardı. Onun vefatından sonra da oğlu İbrahim’e biat etmeye başladılar. Dolayısıyla bu İbrahim’e de İmam İbrahim diyorlardı. İmam İbrahim Emevi Halifesi Mervan bin Muhammed (halifeliği 744–750), İmam İbrahimi Harran’da zindana attırdı. İmam İbrahim’in zindanda vefatından(749) sonra Abbas oğulları Abdullah es-Seffah’a 30 Kasım 749 tarihinde biat ederek halife yaptılar. Böylece ilk Abbasi halifesi Abdullah es-Seffah (halifeliği 749–754) oldu. Abbasiler Fırat kısışında cereyan eden savaşta Emevileri yendiler ve Harran’a girdiler. Bu tarihten sonra Urfa bölgesi Abbasi egemenliğine girdi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA HAMDANİLER VE NUMEYRİLER DEVRİ (905–1081)&lt;br /&gt;
Onuncu yüzyıldan itibaren artık Abbasi halifelerinin askerî ve siyasî güçleri kalmamıştı. Bu yüzden İslam ülkelerinin bazı yerlerinde şehir devletçikleri diyebileceğimiz kendi hâkimiyetlerini kuran hükümdarlıklar oluşuyordu. Böylece bazı valilikler bu şekilde kendi yarı bağımsızlıklarını ilan ediyorlar ve sadece halifeye dini bakımdan hürmet gösteriyorlardı. 905 tarihinden itibaren de Hamdaniler (905–991) bölgeye hâkim olmuşlardı. On birinci yüzyıl başlarında ise Urfa Numeyr oğullarından (991–1081) Utayr adında birinin hâkimiyetinde idi. Utayr kendisi Hille’de oturuyor ve Urfa’yı da naibi Ahmed bin Muhammed adında biri yönetiyordu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SELÇUKLULAR DEVRİ (1086–1098)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1059 tarihinde Sultan Tuğrul’un (1040–1063) emriyle Alpaslan Harran’ı ele geçirdi. Büyük Selçuklu Sultanı Alpaslan’ın, Bizans İmparatoru Diyojen ile 1071 senesinde yaptığı Malazgirt meydan muharebesini kazanması sonunda yaptığı antlaşma içinde evvelce Müslümanlara ait olan şehirlerden Urfa’nın da Selçuklulara bırakılması maddesi de bulunuyordu. Böylece Urfa tekrar Müslümanlara bırakıldı. 1081 tarihinde Şerefüddevle Müslim bin Kureyş Harran’ı zapt etmiş ve Urfa ile barış anlaşması yapmıştı. 1072 tarihinde Alpaslan’ın ölümü ile Selçuklu tahtına Alpaslan’ın oğlu Melikşah geçti. Büyük Selçuklu sultanı Melikşah (1073–1092), amcası oğlu Kutalmış (ö.1064) oğlu Süleymanşah’ı (ö.1086) Anadolu’ya göndererek Urfa ile Birecik arasında yerleşmelerini emretmişti. Sultan Melikşah’ın (1073–1092) komutanlarından Bozan (ö.1094) 1086–87 senesinde Urfa’yı kuşattı. Sultan Melikşah Urfa’yı zapt eden komutanı Bozan’ı Urfa valiliğine tayin etti.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA HAÇLI KONTLUĞU DEVRİ (1098–1144)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Haçlı seferi içinde olmak üzere 1098–1099 senesinde Kont Budin (Boudion) adındaki bir kontun emrinde Urfa taraflarına da gelen Haçlılar, o sırada Urfa’nın Hristiyan valisi olan Toros’un kendilerini davet etmesi üzerine Urfa’ya girdiler. 1098 tarihinden itibaren Urfa Kontluğu adı altında bir kontluk kurulmuş oldu. Böylece Urfa Müslüman Türk ve Müslüman Araplara karşı Haçlıların hâkim oldukları bölgeleri koruyan güçlü bir kale oldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA ZENGİLER DEVRİ (1144–1182)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa’nın Haçlı Kontluğu devrinde İmadeddin Zengi (1127–1146), büyük Selçuklu devletinin Musul Atabeyi bulunuyordu. Harran’ı üs olarak kullanan İmadeddin Zengi, nihayet 1144 senesinde Haçlıların elinde bulunan Urfa’nın üzerine yürümek için tetikte bekliyordu. O sırada Haçlılardan bir grup şehir dışına çıktığından şehir nispeten korumasız kalmıştı. Bunu haber alan Zengi hemen Urfa’yı kuşattı. Zengi yirmi sekiz gün süresince yaptığı büyük bir savaş sonucu, şehre girdiler. Böylece İmadeddin Zengi Aralık 1144 tarihinde Urfa’yı Haçlılardan geri aldı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA EYYUBİLER DEVRİ (1182–1260)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Sultan Salahaddin Eyyubî (saltanatı.1174–1193), Haçlılarla mücadele etmek niyetinde olduğundan, Urfa, Harran ve Rakka gibi sınır şehirlerini ele geçirmek istiyordu. 1182 tarihinde de Urfa’yı ve diğer şehirleri çetin bir savaştan sonra Zengilerden aldı. Harran 1182 yılında Eyyubilerin hâkimiyetine girdiğinde Sultan Salahaddin Harran’ı el-Cezire ve Musul bölgelerinin zaptında üs olarak kullandı. Anadolu Selçuklularının Harran ve Urfa’yı kuşatması başarısız olunca, Eyyubi hükümdarı Salih Necmeddin 1236 senesinde Urfa ve Harran’ı kendisine yardım eden ve o tarihlerde Moğolların önünden kaçarak Anadolu’ya gelen Harezmlilere bıraktı. Harezmlerin halka kötü davranışı üzerine, 1241’de Halep Eyyubi hükümdarı Melik Nasır Salahaddin Urfa ve çevresine saldırarak buraları zaptetti.&lt;br /&gt;
Bu şekilde Anadolu ve Suriye bölgesinde bulunan İslam devletleri birbirleriyle uğraşırken büyük tehlike de kendilerine yaklaşıyor ve bütün İslam dünyasını tehdit ediyordu. Nihayet Urfa ve çevresi 1244 senesinde Moğolların öncü birlikleri olan Tatarların saldırısına uğradı.&lt;br /&gt;
İslam dünyasının üzerine bir kâbus gibi çöken Moğollar, nihayet 1259–60 senesinde Urfa’yı da alarak Eyubilerin hâkimiyetine son verdiler. Böylece Eyyubilerin 75 yıl kadar süren Urfa’daki hâkimiyetleri son bulmuş oldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA MISIR MEMLUKLERİ DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1300’lü tarihlerde Urfa dâhil el-Cezire bölgesinin büyük bir kısmı Mısır Memluklerinin kontrolüne geçmişti. Urfa’nın 1365–70 yıllarında memluklerin hâkimiyetinde olduğu kabul edilmektedir. XIV. Yüzyıl ikinci yarısında ve XV. Yüzyıl başlarında Urfa Memluklar, Karakoyunlular ve Akkoyunlular arasında devamlı el değiştirmiştir. Ayrıca Memlüklüler Harran kalesini de elden geçirmişler ve bazı onarımda bulunuşlardı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA KARAKOYUNLULAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1362 tarihlerinde Urfa ve çevresinde Şii olan Karakoyunlular hâkim olmuşlar ve bu bölgede bir müddet hâkimiyetlerini sürdürmüşlerdir. 1300’ler önce Moğollar Anadolunun çeşitli bölgelerini yakıp yıktı. 1300’lü yıllarından sonra Urfa, bu defa da Timurluların saldırısına uğradı. 1387’de Anadolu içlerine giren Timur Han (ölüm 1405), birkaç defa Urfa’ya saldırarak birçok yeri tahrip etmiştir. Timur Han, Suriye seferi dönüşü Birecik’i sulh yoluyla Urfa’yı ise savaşarak topraklarına kattı. 1400 senelerinde ise Urfa adeta yeniden imar edilmiştir. Urfa, XIV. Yüzyılda Döger emiri Dımaşk Hocanın (ölüm.1404) hâkimiyeti altında idi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA AKKOYUNLULAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1404 tarihinde Akkoyunlu hükümdarı Karayülük Osman Bey (ö.1435) Urfa’yı 1432 yılında zapt etti. Akkoyunlular zamanında bir ara Mısır askerlerinin saldırısına uğrayan Urfa, oldukça tahrip edilmiştir. 1457’de kardeşi Cihangir Mirza’nın elinden hâkimiyeti alan Uzun Hasan Akkoyunlu hükümdarı oldu. Uzun Hasan Urfa ve Diyarbakır şehirlerinden dolayı Mısır Memluk devletiyle arada bir mücadele eder ve bazen de barış yapardı. O zamana kadar hükümet merkezi Diyarbakır iken, devletin büyümesinden sonra Tebriz’e taşıdı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SAFEVÎLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa, 1514 tarihinde Safevi hükümdarı Şah İsmail’in valisi Eçe Sultan Kaçar’ın elinde bulunuyordu. Sünni mezhebinde olan Urfalılar, Şii mezhebinde olan Safevilerin baskısına tahammül etmek zorunda kalıyorlardı. Safeviler bilhassa Sünni âlimlere çok baskı yapıyorlardı. Şah İsmail Diyarbakır ve Urfa’da birçok âlimi Sünni oldukları için öldürtmüştü. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim Han, 1514’te İran seferi sırasında Akkoyunlu şehzadelerinden Osmanlıya sığınmış olan Murat Bey (ö.1514) komutasında bir kuvvet göndererek Diyarbakır’ı zapt etmek istemişti. Fakat o sırada Urfa valisi olan Eçe Sultan Kaçar, bu kuvveti bozmuştu. Böylece Urfa bir müddet daha Safevilerin elinde kalmıştı. Bu tarihlerde İbrahim Gülşenî (1426–1534) adındaki Halveti-Gülşeni tarikatı şeyhi de Diyarbakır’da bulunuyordu. Şah İsmail’in baskısı üzerine Urfa’ya uğramış fakat bu baskıya dayanamayarak Mısır’a gitmek zorunda kalmıştır.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
OSMANLI İDARESİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
XVI. yüzyıl başlarında Mısır devletine bağlı olan Urfa, 5 Nisan 1517 tarihinde Osmanlı sultanı Yavuz Sultan Selim (1512–1520) tarafından alındı. Önce Urfa sancak olarak Diyarbakır eyaletine bağlandı. İlk valisi de Piri Bey oldu. Kanuni Sultan Süleyman (1520–1566) Bağdat seferi sırasında Halep’e geçerken Urfa’ya uğramış ve iki gün Urfa’da kalmıştır. Sultan IV. Murat da Bağdat seferine giderken Urfa’ya da uğramıştır. Evliya Çelebi’nin bildirdiğine göre 17. yüzyılda Urfa üç tuğlu paşalar tarafından idare edilmekte olup, dört mezhebe göre fetva veren bilgili kadılara sahipti. Urfa, Osmanlı idaresine geçmesinden sonra Sultan III. Mehmet (1595–1603) devrinde Celali isyanları sırasında 1599’da ve Sultan II. Mahmut (1808–1839) devrinde Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı sırasında 1833-1839 yılları arasında Osmanlı idaresinden geçici olarak çıksada Osmanlı ile bağı hiç kopmayan bir şehir olmuştur. Cumhuriyetin ilanına kadar Osmanlı devletinin idaresinde bir sancak olarak kalmış ve sancak beyi tarafından idare edilmiştir.  &lt;br /&gt;
Urfa 1865 yılına kadar Rakka eyaletinin merkezi olarak yaşamıştır. Bu sırda eyalet paşası Urfa’da otururdu. Bu vali paşalar, Urfa’da saraylar, camiler, medreseler, hamamlar gibi imarlarda bulunurlardı. Dolayısıyla Urfa mamur bir şehir olmuştur. Fakat Urfa, 1865’de sancak olarak Halep eyaletine bağlanınca sadece mutasarrıf Urfa’da oturur oldu. Bu yüzden de Urfa eski mamuriyetini ve değerini kaybetti. Zamanla sönükleşmeye başladı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
CUMHURİYET DEVRİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Devleti mağlup olmuştu. Osmanlı Devletinin bir bağımsız sancağı olan Urfa da Mondros mütarekesini takip eden günlerde 24 Mart 1919 senesinde İngilizlerin işgaline uğramıştı. 1919 senesinde Urfa 80.000 nufuslu idi. İyi bir araba yolu vardı ve şehir çok iyi inşa edilmiş güzel bir şehirdi. Sokakları döşeliydi ve iyi ve çok kullanışlı bir su sistemi de vardı. İşgalcilerin gelişi ile gerek Müslüman ve gerekse Hıristiyan Urfalılar işgal kuvvetlerinin baskısı altında kalmıştı. Altı ay kadar sonra İngilizler şehri Fransızlara bırakmışlardı. İngilizlerin Urfa’dan ayrılışı ile 30 Ekim 1919’da da Fransızlar Urfa’yı işgal ettiler. Urfanın işgal edilmesi üzerine bütün Anadolu’da olduğu gibi Urfa da işgalcilere karşı kurtuluş mücadelesine girişti. Bu arada Fransızların tahriklerine kapılan ve onlardan kuvvet alan Urfa’nın Ermeni Hıristiyanlarının bir bölümü de Fransızlarla bir olarak yıllarca beraber yaşadıkları Urfa Müslümanları ile savaşmaya başladılar. Urfa Çetelerinin mücadelesi ile 11 Nisan 1920’de urfa Fransızlardan resmen temizlendi ve Türkiye Cumhuriyetine bağlandı. Bunun üzerine şehirdeki Hıristiyan halk Suriye’ye göç etti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kaynak:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
https://www.sanliurfa.gov.tr/tarihce&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60966</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60966"/>
		<updated>2026-02-20T11:10:48Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde bir şehir.&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Said Nursi, 1960 yılında Şanlıurfa&#039;da [[İpek Palas Oteli]]nde vefat etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ESKİ ÇAĞLARDA URFA VE İSİMLERİ&lt;br /&gt;
Rivayete göre eski Yunanlılar Enoch’un (Enoch=Hermes = İdris Peygamber = Uhnud, bu dört ismin aynı kimse olduğu kabul edilmektedir.) insanlara şehirler kurmayı öğrettiğini ve onun devrinde 180 şehir kurulduğunu, bunların en küçüğünün Urhai veya diğer bir okunuşla Orhay yani Urfa olduğu söylenilmektedir. Bu rivayete göre İdris peygamber Nuh peygamberden önce geldiğinden Urfa Nuh tufanından önce kurulmuştur. Nuh tufanında bütün dünya gibi Urfa’da harap oldu. Fakat tufandan sonra dünya yeniden kuruldu ve Urfa da tarihte ki yerini aldı. Yine anlatıldığına göre Nuh tufanından sonra Babil’de hüküm süren Nemrut üç şehir inşa etmişti. Bunlardan biri de Urfa şehridir. Bu şehir önce Arach ve daha sonra zaman süreci içinde Erech, Orhay, Edessa ve Ruha isimlerini almıştır.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urhai veya Orhay ismi, Urfa’nın ilk sakinleri olan Arami – Süryanilerin verdiği isimdir. Daha sonra Urfa’ya gelen Helenler Edessa ismini verdiler. Helenlerin verdiği Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Helenlerin verdiği Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Urfa da içinden akan Karakoyun (Daysan) deresi ve kaynayan pınarlardan dolayı suyu bol bir şehirdi. Urfa’ya Edessa isminden başka yine suyu güzel çeşme anlamına gelen “Kaliruha” adı da verilmiştir. İslam’ın fethinden sonra Müslüman Araplar tarafından “Kaliruha”nın “Kali” heceleri atılmış ve sadece “Ruha” heceleri kullanılmıştır. İkinci bir rivayete göre Orhay kelimesinin hafif bir değişikliğe uğratılmasıyla Ruha denilmiştir. Böylece şehir, İslam’ın fethinden sonra Müslümanlar tarafından artık “Ruha” diye çağrılmıştır. Osmanlı devrinde Urfa denilmeye başlanmıştır. Başka bir rivayetle Orhay isminin Urfa’ya dönüştürülmesi daha uygun görülmektedir.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
BELLİ BAŞLI DÖNEMLERDE ŞANLIURFA (KURTULUŞ SAVAŞI ÖNCESİ, CUMHURİYET DÖNEMİ )&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SELEFKOSLAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Makedonya kralı Büyük İskender (ö. M.Ö.323) Urfa’yı M.Ö. 331 yılında zapt eder. Büyük İskender, bütün Ön Asya’yı Çin’e kadar fetheder. Vefat edince, ülkesi komutanları arasında paylaştırılır. Bunlardan Antiyochus, Seleucus Nikator ile birlikte bütün Anadolu ve Suriye bölgesine hâkim olmuştu. Antiyochus’un ölümünden sonra Seleucus tek başına Suriye bölgesinde ve bütün büyük Asya’da Hindistan’a kadar Babilonya denilen bu bölgede 21 yıl hüküm sürdü. Bu sebeple bu devlete Selefkoslar devleti denildi. Urfa, M.Ö. II. yüzyılda Seleucos Nikator’un (323–281) hâkimiyeti altına girer. Edessa isminin Selefkoslar zamanında Makedonya’dan bu bölgeye gelen Makedonyalılar tarafından verilmiş olduğu da söylenilmektedir. Fakat o zaman Urfa’nın yerlisi olan Süryaniler, Grekçe olan bu ismi kullanmamış, kendi dillerindeki eski ismi Orhay’ı kullanmışlardır. Buna rağmen Selefkoslardan itibaren Urfa, uzun bir zaman sürecinde Edessa ismi ile şöhret bulacaktır. Bugün bile Avrupa’nın kullandığı isim Helenlerin verdikleri Edessa ismidir.   &lt;br /&gt;
O devirlerde Selefkoslar tarafından birçok şehre verilmiş olan Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Urfa da içinden akan Karakoyun (Daysan) deresi ve kaynayan pınarlardan dolayı suyu bol bir şehirdi. Selefkoslar M.Ö.132 yılında İranlıların baskısına dayanamayarak yıkıldı. Bölgede bu tarihten itibaren Osrhoene ismi ile bir şehir devleti kuruldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA OSRHOENE KRALLIĞI DEVRİ (M.Ö.132 – M.S.244)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa’da kurulan ilk ve tek bağımsız devlet Osrhoene krallığıdır. İngiliz tarihçi Segal’ın belirttiğine göre Osrhoene adı Urfa’nın ilk adı Orhay’dan türemiş olabilir. Osrhoene, Urfa ve çevresine birlikte verilen bir isimdir. Fakat başka bir rivayete göre Urfa krallığının adının Osrhoene olmadığı, bu ismin Urfa krallığının Roma hâkimiyetine geçtikten ve bir Roma eyaleti olduktan sonra bu eyalete verilmiş bir isim olduğu da ileri sürülmektedir. Urfa krallarının çoğu Abgar ismi ile çağrıldığından bu devlete Abgarlar devleti denildiği gibi Abgarlar dönemi de deniliyordu. Abgarlar dönemi Urfa’nın en belirgin ve meşhur dönemidir.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
ROMA HÂKİMİYETİNDE URFA (244–637)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa her ne kadar bağımsız bir devlet görünüyordu ise de daha çok Roma’nın güdümünde bir devletti. Zaman zaman Roma’nın müdahalesi ile krallar değişiyor, yeni kral Roma tarafından tayin ediliyordu. Nihayet bu durum Urfa devletinin M.S. 244 tarihinde tamamen Roma eğemenliğine girmesine kadar devam etti. Bu tarihten itibaren Urfa bir Roma şehri idi. 244 tarihinden itibaren Urfa, Roma imparatorluğunun Osrhoen adında bir eyaleti oldu ve artık Urfa’yı Roma’dan gönderilen valiler idare etmeye başladı. Osrheon bölgesinin merkezi Urfa idi ve Urfa’ya bağlı on iki şehir bulunuyordu Roma imparatorluğunun 395 tarihinde ikiye ayrılmasından sonra da Doğu Roma (Bizans) imparatorluğunun egemenliğine giren Urfa, Güney-doğu Roma’nın merkezi oldu. Artık Urfa Müslümanlar tarafından fethedilmesine kadar 400 yıl Doğu Roma’nın (Bizans’ın) hâkimiyetinde kaldı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’YI MÜSLÜMANLARIN FETHİ VE DÖRT HALİFE DEVRİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
636 tarihinde Kudüs’ün fethi sırasında halife Hazreti Ömer (r.a.) Kudüs’e gitmişti. Oradan Fırat’ı geçerek daha kuzeye doğru çıktığı ve onun bu seyahati sırasında Urfa’ya yaklaştığı, Urfa halkının Hazreti Ömer’i (r.a) karşılamaya çıktıkları ve Urfa’nın güvenliği hakkında kendisinden söz aldıkları da kaydedilmektedir. Halife Ömer, İyaz bin Ganem’i Güneydoğu Anadolu (el-Cezire) valiliğine tayin etmişti. İyaz b. Ganem, önce “Pagan” dininde (daha sonra kendilerine Sabiî denilecek) olan yani halkının yıldızlara taptığı Harranlılara teslim olmalarını teklif eder. Harranlılar, önce Urfa’ya gitmelerini ve bu teklifi onlara yapmalarını, Urfa’nın nasıl bir anlaşmayı kabul ederlerse kendilerinin de aynı anlaşma gereğince teslim olacaklarını söylediler. Bu devirde Bizans İmparatorluğu, putperest olduklarından dolayı Harranlılara, Hristiyan olmalarına rağmen mezhep ayrılığından dolayı Urfalılara zülum ediyordu. O sebepledir ki İslam ordusunun Harran önlerine gelmesi Harranlılara adeta Bizans işkencelerinden kurtulma ümidi vermişti. Yine de Urfa’nın nasıl hareket edeceğini görmek istiyorlardı. Bu arada Urfalıların, Müslümanları kurtarıcı olarak ve seve seve karşıladıkları söylenilmektedir. İyaz bin Ganem Urfa halkı ile anlaştı. Güneydoğu Anadolu’nun diğer şehirlerinin halkı da Urfa barış şartlarına göre, Müslümanlarla barış yaptılar. Böylece Urfa miladi 637–38 yılında fethedildi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA EMEVİLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Hazreti Osman’ın halifeliği zamanında Şam valisi hazreti Muaviye, bu bölgeye Mudar kabilesinin kollarından Beni Temim ve Kays kabilelerini yerleştirmişti. Zaten İslam’dan evvel de Mudarlar bu bölgede yerleşmişlerdi. Onun için Urfa’nın da içinde bulunduğu bu bölgeye bir müddet “Diyar-ı Mudar” deniliyordu. Hazreti Osman’ın şehit edilmesinden sonra Halife olan Hazreti Ali’nin (halifeliği 656–660) halifeliğini Şam valisi Hazreti Muaviye tanımamıştı. O yüzden hazreti Muaviye’nin (halifeliği 660–680) Şam valiliği sırasında ve sonra müstakil hareket ettiği halifeliği zamanlarında, Urfa da Muaviye’nin idaresine girmiştir. Hazreti Muaviye, yumuşak huyluluğu ve cömertliği ile sadece emrinde bulunan müslüman kabilelerini değil, bölgedeki Hristiyanları da hoşnut etmişti.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Velid bin Abdulmelik (705–715) halife olduktan sonra el-Cezire (güneydoğu Anadolu) bölgesine kardeşi Mesleme bin Abdulmelik’i (ö.739) vali tayin etti. Mesleme de devamlı Anadolu içlerine ve hatta İstanbul’a gazalar yapardı. O devrin efsanevî kahramanı Battal Gazi (ölüm.740) de Mesleme’nin komutanlarındandı. Mesleme bin Abdülmelik bölgeye vali olunca, bölgenin merkezini Kinnesrin’den Harran’a taşıdı. İkamet etmesi için de bir saray inşa ettirdi. Böylece Mesleme’den itibaren Güneydoğu Anadolu valileri devamlı Harran’da ikamet etmeye başladılar. Dolayısıyla Anadolu içlerine yapılan gazalar için buradan ordu sevk ettiler.&lt;br /&gt;
Urfa ve Harran’ın fethedilmesi ile Urfa Anadolu’ya açılan bir kapı oldu. Bundan sonra Anadolu üzerine yapılan bütün gazalar Urfa ve Harran üzerinden yapılmıştır. Öyle ki Güneydoğu Anadolu (el-Cezire) genel valileri Kinnesrin’den sonra bölgenin merkezi olan Harran’da otururlar ve Bizans üzerine gönderilen orduları buradan idare ederlerdi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA ABBASİLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Harran, Emevilerle Abbasiler arasında cereyan eden kanlı ve şiddetli savaşlara sahne olmuştur. Bu sırada Abbas oğullarının propagandasını yapanlar, Resulullah’ın (s.a.s.) amcası Hazreti Abbas’ın (ö.653) oğlu Abdullah’ın (ö.687–88) oğlu Ali’nin (ö.736) oğlu Muhammed’e (ö.743) biat ediyorlardı. Onun vefatından sonra da oğlu İbrahim’e biat etmeye başladılar. Dolayısıyla bu İbrahim’e de İmam İbrahim diyorlardı. İmam İbrahim Emevi Halifesi Mervan bin Muhammed (halifeliği 744–750), İmam İbrahimi Harran’da zindana attırdı. İmam İbrahim’in zindanda vefatından(749) sonra Abbas oğulları Abdullah es-Seffah’a 30 Kasım 749 tarihinde biat ederek halife yaptılar. Böylece ilk Abbasi halifesi Abdullah es-Seffah (halifeliği 749–754) oldu. Abbasiler Fırat kısışında cereyan eden savaşta Emevileri yendiler ve Harran’a girdiler. Bu tarihten sonra Urfa bölgesi Abbasi egemenliğine girdi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA HAMDANİLER VE NUMEYRİLER DEVRİ (905–1081)&lt;br /&gt;
Onuncu yüzyıldan itibaren artık Abbasi halifelerinin askerî ve siyasî güçleri kalmamıştı. Bu yüzden İslam ülkelerinin bazı yerlerinde şehir devletçikleri diyebileceğimiz kendi hâkimiyetlerini kuran hükümdarlıklar oluşuyordu. Böylece bazı valilikler bu şekilde kendi yarı bağımsızlıklarını ilan ediyorlar ve sadece halifeye dini bakımdan hürmet gösteriyorlardı. 905 tarihinden itibaren de Hamdaniler (905–991) bölgeye hâkim olmuşlardı. On birinci yüzyıl başlarında ise Urfa Numeyr oğullarından (991–1081) Utayr adında birinin hâkimiyetinde idi. Utayr kendisi Hille’de oturuyor ve Urfa’yı da naibi Ahmed bin Muhammed adında biri yönetiyordu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SELÇUKLULAR DEVRİ (1086–1098)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1059 tarihinde Sultan Tuğrul’un (1040–1063) emriyle Alpaslan Harran’ı ele geçirdi. Büyük Selçuklu Sultanı Alpaslan’ın, Bizans İmparatoru Diyojen ile 1071 senesinde yaptığı Malazgirt meydan muharebesini kazanması sonunda yaptığı antlaşma içinde evvelce Müslümanlara ait olan şehirlerden Urfa’nın da Selçuklulara bırakılması maddesi de bulunuyordu. Böylece Urfa tekrar Müslümanlara bırakıldı. 1081 tarihinde Şerefüddevle Müslim bin Kureyş Harran’ı zapt etmiş ve Urfa ile barış anlaşması yapmıştı. 1072 tarihinde Alpaslan’ın ölümü ile Selçuklu tahtına Alpaslan’ın oğlu Melikşah geçti. Büyük Selçuklu sultanı Melikşah (1073–1092), amcası oğlu Kutalmış (ö.1064) oğlu Süleymanşah’ı (ö.1086) Anadolu’ya göndererek Urfa ile Birecik arasında yerleşmelerini emretmişti. Sultan Melikşah’ın (1073–1092) komutanlarından Bozan (ö.1094) 1086–87 senesinde Urfa’yı kuşattı. Sultan Melikşah Urfa’yı zapt eden komutanı Bozan’ı Urfa valiliğine tayin etti.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA HAÇLI KONTLUĞU DEVRİ (1098–1144)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Haçlı seferi içinde olmak üzere 1098–1099 senesinde Kont Budin (Boudion) adındaki bir kontun emrinde Urfa taraflarına da gelen Haçlılar, o sırada Urfa’nın Hristiyan valisi olan Toros’un kendilerini davet etmesi üzerine Urfa’ya girdiler. 1098 tarihinden itibaren Urfa Kontluğu adı altında bir kontluk kurulmuş oldu. Böylece Urfa Müslüman Türk ve Müslüman Araplara karşı Haçlıların hâkim oldukları bölgeleri koruyan güçlü bir kale oldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA ZENGİLER DEVRİ (1144–1182)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa’nın Haçlı Kontluğu devrinde İmadeddin Zengi (1127–1146), büyük Selçuklu devletinin Musul Atabeyi bulunuyordu. Harran’ı üs olarak kullanan İmadeddin Zengi, nihayet 1144 senesinde Haçlıların elinde bulunan Urfa’nın üzerine yürümek için tetikte bekliyordu. O sırada Haçlılardan bir grup şehir dışına çıktığından şehir nispeten korumasız kalmıştı. Bunu haber alan Zengi hemen Urfa’yı kuşattı. Zengi yirmi sekiz gün süresince yaptığı büyük bir savaş sonucu, şehre girdiler. Böylece İmadeddin Zengi Aralık 1144 tarihinde Urfa’yı Haçlılardan geri aldı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA EYYUBİLER DEVRİ (1182–1260)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Sultan Salahaddin Eyyubî (saltanatı.1174–1193), Haçlılarla mücadele etmek niyetinde olduğundan, Urfa, Harran ve Rakka gibi sınır şehirlerini ele geçirmek istiyordu. 1182 tarihinde de Urfa’yı ve diğer şehirleri çetin bir savaştan sonra Zengilerden aldı. Harran 1182 yılında Eyyubilerin hâkimiyetine girdiğinde Sultan Salahaddin Harran’ı el-Cezire ve Musul bölgelerinin zaptında üs olarak kullandı. Anadolu Selçuklularının Harran ve Urfa’yı kuşatması başarısız olunca, Eyyubi hükümdarı Salih Necmeddin 1236 senesinde Urfa ve Harran’ı kendisine yardım eden ve o tarihlerde Moğolların önünden kaçarak Anadolu’ya gelen Harezmlilere bıraktı. Harezmlerin halka kötü davranışı üzerine, 1241’de Halep Eyyubi hükümdarı Melik Nasır Salahaddin Urfa ve çevresine saldırarak buraları zaptetti.&lt;br /&gt;
Bu şekilde Anadolu ve Suriye bölgesinde bulunan İslam devletleri birbirleriyle uğraşırken büyük tehlike de kendilerine yaklaşıyor ve bütün İslam dünyasını tehdit ediyordu. Nihayet Urfa ve çevresi 1244 senesinde Moğolların öncü birlikleri olan Tatarların saldırısına uğradı.&lt;br /&gt;
İslam dünyasının üzerine bir kâbus gibi çöken Moğollar, nihayet 1259–60 senesinde Urfa’yı da alarak Eyubilerin hâkimiyetine son verdiler. Böylece Eyyubilerin 75 yıl kadar süren Urfa’daki hâkimiyetleri son bulmuş oldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA MISIR MEMLUKLERİ DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1300’lü tarihlerde Urfa dâhil el-Cezire bölgesinin büyük bir kısmı Mısır Memluklerinin kontrolüne geçmişti. Urfa’nın 1365–70 yıllarında memluklerin hâkimiyetinde olduğu kabul edilmektedir. XIV. Yüzyıl ikinci yarısında ve XV. Yüzyıl başlarında Urfa Memluklar, Karakoyunlular ve Akkoyunlular arasında devamlı el değiştirmiştir. Ayrıca Memlüklüler Harran kalesini de elden geçirmişler ve bazı onarımda bulunuşlardı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA KARAKOYUNLULAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1362 tarihlerinde Urfa ve çevresinde Şii olan Karakoyunlular hâkim olmuşlar ve bu bölgede bir müddet hâkimiyetlerini sürdürmüşlerdir. 1300’ler önce Moğollar Anadolunun çeşitli bölgelerini yakıp yıktı. 1300’lü yıllarından sonra Urfa, bu defa da Timurluların saldırısına uğradı. 1387’de Anadolu içlerine giren Timur Han (ölüm 1405), birkaç defa Urfa’ya saldırarak birçok yeri tahrip etmiştir. Timur Han, Suriye seferi dönüşü Birecik’i sulh yoluyla Urfa’yı ise savaşarak topraklarına kattı. 1400 senelerinde ise Urfa adeta yeniden imar edilmiştir. Urfa, XIV. Yüzyılda Döger emiri Dımaşk Hocanın (ölüm.1404) hâkimiyeti altında idi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA AKKOYUNLULAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1404 tarihinde Akkoyunlu hükümdarı Karayülük Osman Bey (ö.1435) Urfa’yı 1432 yılında zapt etti. Akkoyunlular zamanında bir ara Mısır askerlerinin saldırısına uğrayan Urfa, oldukça tahrip edilmiştir. 1457’de kardeşi Cihangir Mirza’nın elinden hâkimiyeti alan Uzun Hasan Akkoyunlu hükümdarı oldu. Uzun Hasan Urfa ve Diyarbakır şehirlerinden dolayı Mısır Memluk devletiyle arada bir mücadele eder ve bazen de barış yapardı. O zamana kadar hükümet merkezi Diyarbakır iken, devletin büyümesinden sonra Tebriz’e taşıdı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SAFEVÎLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa, 1514 tarihinde Safevi hükümdarı Şah İsmail’in valisi Eçe Sultan Kaçar’ın elinde bulunuyordu. Sünni mezhebinde olan Urfalılar, Şii mezhebinde olan Safevilerin baskısına tahammül etmek zorunda kalıyorlardı. Safeviler bilhassa Sünni âlimlere çok baskı yapıyorlardı. Şah İsmail Diyarbakır ve Urfa’da birçok âlimi Sünni oldukları için öldürtmüştü. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim Han, 1514’te İran seferi sırasında Akkoyunlu şehzadelerinden Osmanlıya sığınmış olan Murat Bey (ö.1514) komutasında bir kuvvet göndererek Diyarbakır’ı zapt etmek istemişti. Fakat o sırada Urfa valisi olan Eçe Sultan Kaçar, bu kuvveti bozmuştu. Böylece Urfa bir müddet daha Safevilerin elinde kalmıştı. Bu tarihlerde İbrahim Gülşenî (1426–1534) adındaki Halveti-Gülşeni tarikatı şeyhi de Diyarbakır’da bulunuyordu. Şah İsmail’in baskısı üzerine Urfa’ya uğramış fakat bu baskıya dayanamayarak Mısır’a gitmek zorunda kalmıştır.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
OSMANLI İDARESİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
XVI. yüzyıl başlarında Mısır devletine bağlı olan Urfa, 5 Nisan 1517 tarihinde Osmanlı sultanı Yavuz Sultan Selim (1512–1520) tarafından alındı. Önce Urfa sancak olarak Diyarbakır eyaletine bağlandı. İlk valisi de Piri Bey oldu. Kanuni Sultan Süleyman (1520–1566) Bağdat seferi sırasında Halep’e geçerken Urfa’ya uğramış ve iki gün Urfa’da kalmıştır. Sultan IV. Murat da Bağdat seferine giderken Urfa’ya da uğramıştır. Evliya Çelebi’nin bildirdiğine göre 17. yüzyılda Urfa üç tuğlu paşalar tarafından idare edilmekte olup, dört mezhebe göre fetva veren bilgili kadılara sahipti. Urfa, Osmanlı idaresine geçmesinden sonra Sultan III. Mehmet (1595–1603) devrinde Celali isyanları sırasında 1599’da ve Sultan II. Mahmut (1808–1839) devrinde Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı sırasında 1833-1839 yılları arasında Osmanlı idaresinden geçici olarak çıksada Osmanlı ile bağı hiç kopmayan bir şehir olmuştur. Cumhuriyetin ilanına kadar Osmanlı devletinin idaresinde bir sancak olarak kalmış ve sancak beyi tarafından idare edilmiştir.  &lt;br /&gt;
Urfa 1865 yılına kadar Rakka eyaletinin merkezi olarak yaşamıştır. Bu sırda eyalet paşası Urfa’da otururdu. Bu vali paşalar, Urfa’da saraylar, camiler, medreseler, hamamlar gibi imarlarda bulunurlardı. Dolayısıyla Urfa mamur bir şehir olmuştur. Fakat Urfa, 1865’de sancak olarak Halep eyaletine bağlanınca sadece mutasarrıf Urfa’da oturur oldu. Bu yüzden de Urfa eski mamuriyetini ve değerini kaybetti. Zamanla sönükleşmeye başladı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
CUMHURİYET DEVRİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Devleti mağlup olmuştu. Osmanlı Devletinin bir bağımsız sancağı olan Urfa da Mondros mütarekesini takip eden günlerde 24 Mart 1919 senesinde İngilizlerin işgaline uğramıştı. 1919 senesinde Urfa 80.000 nufuslu idi. İyi bir araba yolu vardı ve şehir çok iyi inşa edilmiş güzel bir şehirdi. Sokakları döşeliydi ve iyi ve çok kullanışlı bir su sistemi de vardı. İşgalcilerin gelişi ile gerek Müslüman ve gerekse Hıristiyan Urfalılar işgal kuvvetlerinin baskısı altında kalmıştı. Altı ay kadar sonra İngilizler şehri Fransızlara bırakmışlardı. İngilizlerin Urfa’dan ayrılışı ile 30 Ekim 1919’da da Fransızlar Urfa’yı işgal ettiler. Urfanın işgal edilmesi üzerine bütün Anadolu’da olduğu gibi Urfa da işgalcilere karşı kurtuluş mücadelesine girişti. Bu arada Fransızların tahriklerine kapılan ve onlardan kuvvet alan Urfa’nın Ermeni Hıristiyanlarının bir bölümü de Fransızlarla bir olarak yıllarca beraber yaşadıkları Urfa Müslümanları ile savaşmaya başladılar. Urfa Çetelerinin mücadelesi ile 11 Nisan 1920’de urfa Fransızlardan resmen temizlendi ve Türkiye Cumhuriyetine bağlandı. Bunun üzerine şehirdeki Hıristiyan halk Suriye’ye göç etti.&lt;br /&gt;
&amp;lt;ref name=&#039;a&#039;&amp;gt;&amp;lt;ref name=&#039;a&#039;&amp;gt;Kaynak: Şanlıurfa Valiliği&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
 https://www.sanliurfa.gov.tr/tarihce&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60965</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60965"/>
		<updated>2026-02-20T11:08:29Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde bir şehir.&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Said Nursi, 1960 yılında Şanlıurfa&#039;da [[İpek Palas Oteli]]nde vefat etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ESKİ ÇAĞLARDA URFA VE İSİMLERİ&lt;br /&gt;
Rivayete göre eski Yunanlılar Enoch’un (Enoch=Hermes = İdris Peygamber = Uhnud, bu dört ismin aynı kimse olduğu kabul edilmektedir.) insanlara şehirler kurmayı öğrettiğini ve onun devrinde 180 şehir kurulduğunu, bunların en küçüğünün Urhai veya diğer bir okunuşla Orhay yani Urfa olduğu söylenilmektedir. Bu rivayete göre İdris peygamber Nuh peygamberden önce geldiğinden Urfa Nuh tufanından önce kurulmuştur. Nuh tufanında bütün dünya gibi Urfa’da harap oldu. Fakat tufandan sonra dünya yeniden kuruldu ve Urfa da tarihte ki yerini aldı. Yine anlatıldığına göre Nuh tufanından sonra Babil’de hüküm süren Nemrut üç şehir inşa etmişti. Bunlardan biri de Urfa şehridir. Bu şehir önce Arach ve daha sonra zaman süreci içinde Erech, Orhay, Edessa ve Ruha isimlerini almıştır.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urhai veya Orhay ismi, Urfa’nın ilk sakinleri olan Arami – Süryanilerin verdiği isimdir. Daha sonra Urfa’ya gelen Helenler Edessa ismini verdiler. Helenlerin verdiği Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Helenlerin verdiği Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Urfa da içinden akan Karakoyun (Daysan) deresi ve kaynayan pınarlardan dolayı suyu bol bir şehirdi. Urfa’ya Edessa isminden başka yine suyu güzel çeşme anlamına gelen “Kaliruha” adı da verilmiştir. İslam’ın fethinden sonra Müslüman Araplar tarafından “Kaliruha”nın “Kali” heceleri atılmış ve sadece “Ruha” heceleri kullanılmıştır. İkinci bir rivayete göre Orhay kelimesinin hafif bir değişikliğe uğratılmasıyla Ruha denilmiştir. Böylece şehir, İslam’ın fethinden sonra Müslümanlar tarafından artık “Ruha” diye çağrılmıştır. Osmanlı devrinde Urfa denilmeye başlanmıştır. Başka bir rivayetle Orhay isminin Urfa’ya dönüştürülmesi daha uygun görülmektedir.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
BELLİ BAŞLI DÖNEMLERDE ŞANLIURFA (KURTULUŞ SAVAŞI ÖNCESİ, CUMHURİYET DÖNEMİ )&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SELEFKOSLAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Makedonya kralı Büyük İskender (ö. M.Ö.323) Urfa’yı M.Ö. 331 yılında zapt eder. Büyük İskender, bütün Ön Asya’yı Çin’e kadar fetheder. Vefat edince, ülkesi komutanları arasında paylaştırılır. Bunlardan Antiyochus, Seleucus Nikator ile birlikte bütün Anadolu ve Suriye bölgesine hâkim olmuştu. Antiyochus’un ölümünden sonra Seleucus tek başına Suriye bölgesinde ve bütün büyük Asya’da Hindistan’a kadar Babilonya denilen bu bölgede 21 yıl hüküm sürdü. Bu sebeple bu devlete Selefkoslar devleti denildi. Urfa, M.Ö. II. yüzyılda Seleucos Nikator’un (323–281) hâkimiyeti altına girer. Edessa isminin Selefkoslar zamanında Makedonya’dan bu bölgeye gelen Makedonyalılar tarafından verilmiş olduğu da söylenilmektedir. Fakat o zaman Urfa’nın yerlisi olan Süryaniler, Grekçe olan bu ismi kullanmamış, kendi dillerindeki eski ismi Orhay’ı kullanmışlardır. Buna rağmen Selefkoslardan itibaren Urfa, uzun bir zaman sürecinde Edessa ismi ile şöhret bulacaktır. Bugün bile Avrupa’nın kullandığı isim Helenlerin verdikleri Edessa ismidir.   &lt;br /&gt;
O devirlerde Selefkoslar tarafından birçok şehre verilmiş olan Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Urfa da içinden akan Karakoyun (Daysan) deresi ve kaynayan pınarlardan dolayı suyu bol bir şehirdi. Selefkoslar M.Ö.132 yılında İranlıların baskısına dayanamayarak yıkıldı. Bölgede bu tarihten itibaren Osrhoene ismi ile bir şehir devleti kuruldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA OSRHOENE KRALLIĞI DEVRİ (M.Ö.132 – M.S.244)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa’da kurulan ilk ve tek bağımsız devlet Osrhoene krallığıdır. İngiliz tarihçi Segal’ın belirttiğine göre Osrhoene adı Urfa’nın ilk adı Orhay’dan türemiş olabilir. Osrhoene, Urfa ve çevresine birlikte verilen bir isimdir. Fakat başka bir rivayete göre Urfa krallığının adının Osrhoene olmadığı, bu ismin Urfa krallığının Roma hâkimiyetine geçtikten ve bir Roma eyaleti olduktan sonra bu eyalete verilmiş bir isim olduğu da ileri sürülmektedir. Urfa krallarının çoğu Abgar ismi ile çağrıldığından bu devlete Abgarlar devleti denildiği gibi Abgarlar dönemi de deniliyordu. Abgarlar dönemi Urfa’nın en belirgin ve meşhur dönemidir.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
ROMA HÂKİMİYETİNDE URFA (244–637)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa her ne kadar bağımsız bir devlet görünüyordu ise de daha çok Roma’nın güdümünde bir devletti. Zaman zaman Roma’nın müdahalesi ile krallar değişiyor, yeni kral Roma tarafından tayin ediliyordu. Nihayet bu durum Urfa devletinin M.S. 244 tarihinde tamamen Roma eğemenliğine girmesine kadar devam etti. Bu tarihten itibaren Urfa bir Roma şehri idi. 244 tarihinden itibaren Urfa, Roma imparatorluğunun Osrhoen adında bir eyaleti oldu ve artık Urfa’yı Roma’dan gönderilen valiler idare etmeye başladı. Osrheon bölgesinin merkezi Urfa idi ve Urfa’ya bağlı on iki şehir bulunuyordu Roma imparatorluğunun 395 tarihinde ikiye ayrılmasından sonra da Doğu Roma (Bizans) imparatorluğunun egemenliğine giren Urfa, Güney-doğu Roma’nın merkezi oldu. Artık Urfa Müslümanlar tarafından fethedilmesine kadar 400 yıl Doğu Roma’nın (Bizans’ın) hâkimiyetinde kaldı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’YI MÜSLÜMANLARIN FETHİ VE DÖRT HALİFE DEVRİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
636 tarihinde Kudüs’ün fethi sırasında halife Hazreti Ömer (r.a.) Kudüs’e gitmişti. Oradan Fırat’ı geçerek daha kuzeye doğru çıktığı ve onun bu seyahati sırasında Urfa’ya yaklaştığı, Urfa halkının Hazreti Ömer’i (r.a) karşılamaya çıktıkları ve Urfa’nın güvenliği hakkında kendisinden söz aldıkları da kaydedilmektedir. Halife Ömer, İyaz bin Ganem’i Güneydoğu Anadolu (el-Cezire) valiliğine tayin etmişti. İyaz b. Ganem, önce “Pagan” dininde (daha sonra kendilerine Sabiî denilecek) olan yani halkının yıldızlara taptığı Harranlılara teslim olmalarını teklif eder. Harranlılar, önce Urfa’ya gitmelerini ve bu teklifi onlara yapmalarını, Urfa’nın nasıl bir anlaşmayı kabul ederlerse kendilerinin de aynı anlaşma gereğince teslim olacaklarını söylediler. Bu devirde Bizans İmparatorluğu, putperest olduklarından dolayı Harranlılara, Hristiyan olmalarına rağmen mezhep ayrılığından dolayı Urfalılara zülum ediyordu. O sebepledir ki İslam ordusunun Harran önlerine gelmesi Harranlılara adeta Bizans işkencelerinden kurtulma ümidi vermişti. Yine de Urfa’nın nasıl hareket edeceğini görmek istiyorlardı. Bu arada Urfalıların, Müslümanları kurtarıcı olarak ve seve seve karşıladıkları söylenilmektedir. İyaz bin Ganem Urfa halkı ile anlaştı. Güneydoğu Anadolu’nun diğer şehirlerinin halkı da Urfa barış şartlarına göre, Müslümanlarla barış yaptılar. Böylece Urfa miladi 637–38 yılında fethedildi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA EMEVİLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Hazreti Osman’ın halifeliği zamanında Şam valisi hazreti Muaviye, bu bölgeye Mudar kabilesinin kollarından Beni Temim ve Kays kabilelerini yerleştirmişti. Zaten İslam’dan evvel de Mudarlar bu bölgede yerleşmişlerdi. Onun için Urfa’nın da içinde bulunduğu bu bölgeye bir müddet “Diyar-ı Mudar” deniliyordu. Hazreti Osman’ın şehit edilmesinden sonra Halife olan Hazreti Ali’nin (halifeliği 656–660) halifeliğini Şam valisi Hazreti Muaviye tanımamıştı. O yüzden hazreti Muaviye’nin (halifeliği 660–680) Şam valiliği sırasında ve sonra müstakil hareket ettiği halifeliği zamanlarında, Urfa da Muaviye’nin idaresine girmiştir. Hazreti Muaviye, yumuşak huyluluğu ve cömertliği ile sadece emrinde bulunan müslüman kabilelerini değil, bölgedeki Hristiyanları da hoşnut etmişti.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Velid bin Abdulmelik (705–715) halife olduktan sonra el-Cezire (güneydoğu Anadolu) bölgesine kardeşi Mesleme bin Abdulmelik’i (ö.739) vali tayin etti. Mesleme de devamlı Anadolu içlerine ve hatta İstanbul’a gazalar yapardı. O devrin efsanevî kahramanı Battal Gazi (ölüm.740) de Mesleme’nin komutanlarındandı. Mesleme bin Abdülmelik bölgeye vali olunca, bölgenin merkezini Kinnesrin’den Harran’a taşıdı. İkamet etmesi için de bir saray inşa ettirdi. Böylece Mesleme’den itibaren Güneydoğu Anadolu valileri devamlı Harran’da ikamet etmeye başladılar. Dolayısıyla Anadolu içlerine yapılan gazalar için buradan ordu sevk ettiler.&lt;br /&gt;
Urfa ve Harran’ın fethedilmesi ile Urfa Anadolu’ya açılan bir kapı oldu. Bundan sonra Anadolu üzerine yapılan bütün gazalar Urfa ve Harran üzerinden yapılmıştır. Öyle ki Güneydoğu Anadolu (el-Cezire) genel valileri Kinnesrin’den sonra bölgenin merkezi olan Harran’da otururlar ve Bizans üzerine gönderilen orduları buradan idare ederlerdi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA ABBASİLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Harran, Emevilerle Abbasiler arasında cereyan eden kanlı ve şiddetli savaşlara sahne olmuştur. Bu sırada Abbas oğullarının propagandasını yapanlar, Resulullah’ın (s.a.s.) amcası Hazreti Abbas’ın (ö.653) oğlu Abdullah’ın (ö.687–88) oğlu Ali’nin (ö.736) oğlu Muhammed’e (ö.743) biat ediyorlardı. Onun vefatından sonra da oğlu İbrahim’e biat etmeye başladılar. Dolayısıyla bu İbrahim’e de İmam İbrahim diyorlardı. İmam İbrahim Emevi Halifesi Mervan bin Muhammed (halifeliği 744–750), İmam İbrahimi Harran’da zindana attırdı. İmam İbrahim’in zindanda vefatından(749) sonra Abbas oğulları Abdullah es-Seffah’a 30 Kasım 749 tarihinde biat ederek halife yaptılar. Böylece ilk Abbasi halifesi Abdullah es-Seffah (halifeliği 749–754) oldu. Abbasiler Fırat kısışında cereyan eden savaşta Emevileri yendiler ve Harran’a girdiler. Bu tarihten sonra Urfa bölgesi Abbasi egemenliğine girdi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA HAMDANİLER VE NUMEYRİLER DEVRİ (905–1081)&lt;br /&gt;
Onuncu yüzyıldan itibaren artık Abbasi halifelerinin askerî ve siyasî güçleri kalmamıştı. Bu yüzden İslam ülkelerinin bazı yerlerinde şehir devletçikleri diyebileceğimiz kendi hâkimiyetlerini kuran hükümdarlıklar oluşuyordu. Böylece bazı valilikler bu şekilde kendi yarı bağımsızlıklarını ilan ediyorlar ve sadece halifeye dini bakımdan hürmet gösteriyorlardı. 905 tarihinden itibaren de Hamdaniler (905–991) bölgeye hâkim olmuşlardı. On birinci yüzyıl başlarında ise Urfa Numeyr oğullarından (991–1081) Utayr adında birinin hâkimiyetinde idi. Utayr kendisi Hille’de oturuyor ve Urfa’yı da naibi Ahmed bin Muhammed adında biri yönetiyordu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SELÇUKLULAR DEVRİ (1086–1098)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1059 tarihinde Sultan Tuğrul’un (1040–1063) emriyle Alpaslan Harran’ı ele geçirdi. Büyük Selçuklu Sultanı Alpaslan’ın, Bizans İmparatoru Diyojen ile 1071 senesinde yaptığı Malazgirt meydan muharebesini kazanması sonunda yaptığı antlaşma içinde evvelce Müslümanlara ait olan şehirlerden Urfa’nın da Selçuklulara bırakılması maddesi de bulunuyordu. Böylece Urfa tekrar Müslümanlara bırakıldı. 1081 tarihinde Şerefüddevle Müslim bin Kureyş Harran’ı zapt etmiş ve Urfa ile barış anlaşması yapmıştı. 1072 tarihinde Alpaslan’ın ölümü ile Selçuklu tahtına Alpaslan’ın oğlu Melikşah geçti. Büyük Selçuklu sultanı Melikşah (1073–1092), amcası oğlu Kutalmış (ö.1064) oğlu Süleymanşah’ı (ö.1086) Anadolu’ya göndererek Urfa ile Birecik arasında yerleşmelerini emretmişti. Sultan Melikşah’ın (1073–1092) komutanlarından Bozan (ö.1094) 1086–87 senesinde Urfa’yı kuşattı. Sultan Melikşah Urfa’yı zapt eden komutanı Bozan’ı Urfa valiliğine tayin etti.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA HAÇLI KONTLUĞU DEVRİ (1098–1144)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Haçlı seferi içinde olmak üzere 1098–1099 senesinde Kont Budin (Boudion) adındaki bir kontun emrinde Urfa taraflarına da gelen Haçlılar, o sırada Urfa’nın Hristiyan valisi olan Toros’un kendilerini davet etmesi üzerine Urfa’ya girdiler. 1098 tarihinden itibaren Urfa Kontluğu adı altında bir kontluk kurulmuş oldu. Böylece Urfa Müslüman Türk ve Müslüman Araplara karşı Haçlıların hâkim oldukları bölgeleri koruyan güçlü bir kale oldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA ZENGİLER DEVRİ (1144–1182)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa’nın Haçlı Kontluğu devrinde İmadeddin Zengi (1127–1146), büyük Selçuklu devletinin Musul Atabeyi bulunuyordu. Harran’ı üs olarak kullanan İmadeddin Zengi, nihayet 1144 senesinde Haçlıların elinde bulunan Urfa’nın üzerine yürümek için tetikte bekliyordu. O sırada Haçlılardan bir grup şehir dışına çıktığından şehir nispeten korumasız kalmıştı. Bunu haber alan Zengi hemen Urfa’yı kuşattı. Zengi yirmi sekiz gün süresince yaptığı büyük bir savaş sonucu, şehre girdiler. Böylece İmadeddin Zengi Aralık 1144 tarihinde Urfa’yı Haçlılardan geri aldı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA EYYUBİLER DEVRİ (1182–1260)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Sultan Salahaddin Eyyubî (saltanatı.1174–1193), Haçlılarla mücadele etmek niyetinde olduğundan, Urfa, Harran ve Rakka gibi sınır şehirlerini ele geçirmek istiyordu. 1182 tarihinde de Urfa’yı ve diğer şehirleri çetin bir savaştan sonra Zengilerden aldı. Harran 1182 yılında Eyyubilerin hâkimiyetine girdiğinde Sultan Salahaddin Harran’ı el-Cezire ve Musul bölgelerinin zaptında üs olarak kullandı. Anadolu Selçuklularının Harran ve Urfa’yı kuşatması başarısız olunca, Eyyubi hükümdarı Salih Necmeddin 1236 senesinde Urfa ve Harran’ı kendisine yardım eden ve o tarihlerde Moğolların önünden kaçarak Anadolu’ya gelen Harezmlilere bıraktı. Harezmlerin halka kötü davranışı üzerine, 1241’de Halep Eyyubi hükümdarı Melik Nasır Salahaddin Urfa ve çevresine saldırarak buraları zaptetti.&lt;br /&gt;
Bu şekilde Anadolu ve Suriye bölgesinde bulunan İslam devletleri birbirleriyle uğraşırken büyük tehlike de kendilerine yaklaşıyor ve bütün İslam dünyasını tehdit ediyordu. Nihayet Urfa ve çevresi 1244 senesinde Moğolların öncü birlikleri olan Tatarların saldırısına uğradı.&lt;br /&gt;
İslam dünyasının üzerine bir kâbus gibi çöken Moğollar, nihayet 1259–60 senesinde Urfa’yı da alarak Eyubilerin hâkimiyetine son verdiler. Böylece Eyyubilerin 75 yıl kadar süren Urfa’daki hâkimiyetleri son bulmuş oldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA MISIR MEMLUKLERİ DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1300’lü tarihlerde Urfa dâhil el-Cezire bölgesinin büyük bir kısmı Mısır Memluklerinin kontrolüne geçmişti. Urfa’nın 1365–70 yıllarında memluklerin hâkimiyetinde olduğu kabul edilmektedir. XIV. Yüzyıl ikinci yarısında ve XV. Yüzyıl başlarında Urfa Memluklar, Karakoyunlular ve Akkoyunlular arasında devamlı el değiştirmiştir. Ayrıca Memlüklüler Harran kalesini de elden geçirmişler ve bazı onarımda bulunuşlardı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA KARAKOYUNLULAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1362 tarihlerinde Urfa ve çevresinde Şii olan Karakoyunlular hâkim olmuşlar ve bu bölgede bir müddet hâkimiyetlerini sürdürmüşlerdir. 1300’ler önce Moğollar Anadolunun çeşitli bölgelerini yakıp yıktı. 1300’lü yıllarından sonra Urfa, bu defa da Timurluların saldırısına uğradı. 1387’de Anadolu içlerine giren Timur Han (ölüm 1405), birkaç defa Urfa’ya saldırarak birçok yeri tahrip etmiştir. Timur Han, Suriye seferi dönüşü Birecik’i sulh yoluyla Urfa’yı ise savaşarak topraklarına kattı. 1400 senelerinde ise Urfa adeta yeniden imar edilmiştir. Urfa, XIV. Yüzyılda Döger emiri Dımaşk Hocanın (ölüm.1404) hâkimiyeti altında idi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA AKKOYUNLULAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1404 tarihinde Akkoyunlu hükümdarı Karayülük Osman Bey (ö.1435) Urfa’yı 1432 yılında zapt etti. Akkoyunlular zamanında bir ara Mısır askerlerinin saldırısına uğrayan Urfa, oldukça tahrip edilmiştir. 1457’de kardeşi Cihangir Mirza’nın elinden hâkimiyeti alan Uzun Hasan Akkoyunlu hükümdarı oldu. Uzun Hasan Urfa ve Diyarbakır şehirlerinden dolayı Mısır Memluk devletiyle arada bir mücadele eder ve bazen de barış yapardı. O zamana kadar hükümet merkezi Diyarbakır iken, devletin büyümesinden sonra Tebriz’e taşıdı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SAFEVÎLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa, 1514 tarihinde Safevi hükümdarı Şah İsmail’in valisi Eçe Sultan Kaçar’ın elinde bulunuyordu. Sünni mezhebinde olan Urfalılar, Şii mezhebinde olan Safevilerin baskısına tahammül etmek zorunda kalıyorlardı. Safeviler bilhassa Sünni âlimlere çok baskı yapıyorlardı. Şah İsmail Diyarbakır ve Urfa’da birçok âlimi Sünni oldukları için öldürtmüştü. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim Han, 1514’te İran seferi sırasında Akkoyunlu şehzadelerinden Osmanlıya sığınmış olan Murat Bey (ö.1514) komutasında bir kuvvet göndererek Diyarbakır’ı zapt etmek istemişti. Fakat o sırada Urfa valisi olan Eçe Sultan Kaçar, bu kuvveti bozmuştu. Böylece Urfa bir müddet daha Safevilerin elinde kalmıştı. Bu tarihlerde İbrahim Gülşenî (1426–1534) adındaki Halveti-Gülşeni tarikatı şeyhi de Diyarbakır’da bulunuyordu. Şah İsmail’in baskısı üzerine Urfa’ya uğramış fakat bu baskıya dayanamayarak Mısır’a gitmek zorunda kalmıştır.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
OSMANLI İDARESİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
XVI. yüzyıl başlarında Mısır devletine bağlı olan Urfa, 5 Nisan 1517 tarihinde Osmanlı sultanı Yavuz Sultan Selim (1512–1520) tarafından alındı. Önce Urfa sancak olarak Diyarbakır eyaletine bağlandı. İlk valisi de Piri Bey oldu. Kanuni Sultan Süleyman (1520–1566) Bağdat seferi sırasında Halep’e geçerken Urfa’ya uğramış ve iki gün Urfa’da kalmıştır. Sultan IV. Murat da Bağdat seferine giderken Urfa’ya da uğramıştır. Evliya Çelebi’nin bildirdiğine göre 17. yüzyılda Urfa üç tuğlu paşalar tarafından idare edilmekte olup, dört mezhebe göre fetva veren bilgili kadılara sahipti. Urfa, Osmanlı idaresine geçmesinden sonra Sultan III. Mehmet (1595–1603) devrinde Celali isyanları sırasında 1599’da ve Sultan II. Mahmut (1808–1839) devrinde Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı sırasında 1833-1839 yılları arasında Osmanlı idaresinden geçici olarak çıksada Osmanlı ile bağı hiç kopmayan bir şehir olmuştur. Cumhuriyetin ilanına kadar Osmanlı devletinin idaresinde bir sancak olarak kalmış ve sancak beyi tarafından idare edilmiştir.  &lt;br /&gt;
Urfa 1865 yılına kadar Rakka eyaletinin merkezi olarak yaşamıştır. Bu sırda eyalet paşası Urfa’da otururdu. Bu vali paşalar, Urfa’da saraylar, camiler, medreseler, hamamlar gibi imarlarda bulunurlardı. Dolayısıyla Urfa mamur bir şehir olmuştur. Fakat Urfa, 1865’de sancak olarak Halep eyaletine bağlanınca sadece mutasarrıf Urfa’da oturur oldu. Bu yüzden de Urfa eski mamuriyetini ve değerini kaybetti. Zamanla sönükleşmeye başladı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
CUMHURİYET DEVRİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Devleti mağlup olmuştu. Osmanlı Devletinin bir bağımsız sancağı olan Urfa da Mondros mütarekesini takip eden günlerde 24 Mart 1919 senesinde İngilizlerin işgaline uğramıştı. 1919 senesinde Urfa 80.000 nufuslu idi. İyi bir araba yolu vardı ve şehir çok iyi inşa edilmiş güzel bir şehirdi. Sokakları döşeliydi ve iyi ve çok kullanışlı bir su sistemi de vardı. İşgalcilerin gelişi ile gerek Müslüman ve gerekse Hıristiyan Urfalılar işgal kuvvetlerinin baskısı altında kalmıştı. Altı ay kadar sonra İngilizler şehri Fransızlara bırakmışlardı. İngilizlerin Urfa’dan ayrılışı ile 30 Ekim 1919’da da Fransızlar Urfa’yı işgal ettiler. Urfanın işgal edilmesi üzerine bütün Anadolu’da olduğu gibi Urfa da işgalcilere karşı kurtuluş mücadelesine girişti. Bu arada Fransızların tahriklerine kapılan ve onlardan kuvvet alan Urfa’nın Ermeni Hıristiyanlarının bir bölümü de Fransızlarla bir olarak yıllarca beraber yaşadıkları Urfa Müslümanları ile savaşmaya başladılar. Urfa Çetelerinin mücadelesi ile 11 Nisan 1920’de urfa Fransızlardan resmen temizlendi ve Türkiye Cumhuriyetine bağlandı. Bunun üzerine şehirdeki Hıristiyan halk Suriye’ye göç etti.&lt;br /&gt;
Kaynak: Şanlıurfa Valiliği https://www.sanliurfa.gov.tr/tarihce&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C4%B0pek_Palas_Oteli&amp;diff=60964</id>
		<title>İpek Palas Oteli</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C4%B0pek_Palas_Oteli&amp;diff=60964"/>
		<updated>2026-02-20T11:07:50Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Yer]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Otel]]&lt;br /&gt;
[[Kategori:Bediüzzaman&#039;ın Kaldığı Oteller]]&lt;br /&gt;
[[Dosya:27 numaralı oda.png|thumb|left]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İpek Palas&#039;&#039;&#039; Bediüzzaman Said Nursi&#039;nin [[Şanlıurfa]]&#039;da 23 Mart 1960 tarihinde 27 numaralı odasında vefat ettiği oteldir. Bediüzzaman vefatına birkaç gün kala Isparta&#039;dayken talebelerinden Urfa&#039;ya götürmelerini istedi. 20 Mart 1960 Pazar günü sabah 9&#039;da arabayla yola çıkıp 21 Mart 1960 Pazartesi günü sabah 10-11 sıralarında Urfa&#039;ya vardılar. Talebeleri İpek Palas Oteli 27 nolu odasına Üstad&#039;ı yerleştirdiler. Normalde ziyaretçi kabul etmeyen Üstad burada ayırt etmeden yüzlerce ziyaretçiyi kabul etti ve ellerinden öpmelerine izin verdi. Devrin hükümeti Üstad&#039;ı göndermek istediyse de Urfalı halkının ve DP il başkanı Mehmet Hatipoğlu&#039;nun müdahalesiyle bu gerçekleşmedi. Kadir gecesi olması muhtemel 25 Ramazan&#039;a karşılık gelen 23 Mart 1960 gece 2-3 civarında Bediüzzaman bu odada vefat etti. Otel idaresi o zamandan beri bu odaya müşteri almamaktadır ve oda ziyarete açıktır.&amp;lt;ref name=&#039;a&#039;&amp;gt;Mufassal tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı&amp;lt;/ref&amp;gt;&amp;lt;ref name=&#039;b&#039;&amp;gt;http://www.ipekpalashotel.com/hakkimizda.html&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Bilgiler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İnşa/Kuruluş Tarihi:&#039;&#039;&#039; 1945 (Restorasyon: 1998)&amp;lt;ref name=&#039;b&#039;&amp;gt;http://www.ipekpalashotel.com/hakkimizda.html&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Niteliği:&#039;&#039;&#039; Otel&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Yüzölçümü (m2):&#039;&#039;&#039; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Diğer İsimleri:&#039;&#039;&#039; &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Kıta:&#039;&#039;&#039; Anadolu&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Ülke:&#039;&#039;&#039; Türkiye&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Vilayet/Eyalet:&#039;&#039;&#039; Şanlıurfa&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;İlçe/Kasaba:&#039;&#039;&#039; Eyyubiye&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Mahalle/Köy:&#039;&#039;&#039; Yusufpaşa&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Harita konumu:&#039;&#039;&#039; [https://goo.gl/maps/nQPSrr6hyeSQrUzcA]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;daki Diğer Alakalı Yerler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:İpek Palas oda.png]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bediüzzaman&#039;ın vefat ettiği odanın bugünkü hali&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[[Dosya:İpek Palas.png]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Otelin bugünkü hali&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60963</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60963"/>
		<updated>2026-02-20T11:06:33Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde bir şehir.&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Said Nursi, 1960 yılında Şanlıurfa&#039;da [[İpek palas oteli]]nde vefat etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ESKİ ÇAĞLARDA URFA VE İSİMLERİ&lt;br /&gt;
Rivayete göre eski Yunanlılar Enoch’un (Enoch=Hermes = İdris Peygamber = Uhnud, bu dört ismin aynı kimse olduğu kabul edilmektedir.) insanlara şehirler kurmayı öğrettiğini ve onun devrinde 180 şehir kurulduğunu, bunların en küçüğünün Urhai veya diğer bir okunuşla Orhay yani Urfa olduğu söylenilmektedir. Bu rivayete göre İdris peygamber Nuh peygamberden önce geldiğinden Urfa Nuh tufanından önce kurulmuştur. Nuh tufanında bütün dünya gibi Urfa’da harap oldu. Fakat tufandan sonra dünya yeniden kuruldu ve Urfa da tarihte ki yerini aldı. Yine anlatıldığına göre Nuh tufanından sonra Babil’de hüküm süren Nemrut üç şehir inşa etmişti. Bunlardan biri de Urfa şehridir. Bu şehir önce Arach ve daha sonra zaman süreci içinde Erech, Orhay, Edessa ve Ruha isimlerini almıştır.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urhai veya Orhay ismi, Urfa’nın ilk sakinleri olan Arami – Süryanilerin verdiği isimdir. Daha sonra Urfa’ya gelen Helenler Edessa ismini verdiler. Helenlerin verdiği Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Helenlerin verdiği Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Urfa da içinden akan Karakoyun (Daysan) deresi ve kaynayan pınarlardan dolayı suyu bol bir şehirdi. Urfa’ya Edessa isminden başka yine suyu güzel çeşme anlamına gelen “Kaliruha” adı da verilmiştir. İslam’ın fethinden sonra Müslüman Araplar tarafından “Kaliruha”nın “Kali” heceleri atılmış ve sadece “Ruha” heceleri kullanılmıştır. İkinci bir rivayete göre Orhay kelimesinin hafif bir değişikliğe uğratılmasıyla Ruha denilmiştir. Böylece şehir, İslam’ın fethinden sonra Müslümanlar tarafından artık “Ruha” diye çağrılmıştır. Osmanlı devrinde Urfa denilmeye başlanmıştır. Başka bir rivayetle Orhay isminin Urfa’ya dönüştürülmesi daha uygun görülmektedir.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
BELLİ BAŞLI DÖNEMLERDE ŞANLIURFA (KURTULUŞ SAVAŞI ÖNCESİ, CUMHURİYET DÖNEMİ )&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SELEFKOSLAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Makedonya kralı Büyük İskender (ö. M.Ö.323) Urfa’yı M.Ö. 331 yılında zapt eder. Büyük İskender, bütün Ön Asya’yı Çin’e kadar fetheder. Vefat edince, ülkesi komutanları arasında paylaştırılır. Bunlardan Antiyochus, Seleucus Nikator ile birlikte bütün Anadolu ve Suriye bölgesine hâkim olmuştu. Antiyochus’un ölümünden sonra Seleucus tek başına Suriye bölgesinde ve bütün büyük Asya’da Hindistan’a kadar Babilonya denilen bu bölgede 21 yıl hüküm sürdü. Bu sebeple bu devlete Selefkoslar devleti denildi. Urfa, M.Ö. II. yüzyılda Seleucos Nikator’un (323–281) hâkimiyeti altına girer. Edessa isminin Selefkoslar zamanında Makedonya’dan bu bölgeye gelen Makedonyalılar tarafından verilmiş olduğu da söylenilmektedir. Fakat o zaman Urfa’nın yerlisi olan Süryaniler, Grekçe olan bu ismi kullanmamış, kendi dillerindeki eski ismi Orhay’ı kullanmışlardır. Buna rağmen Selefkoslardan itibaren Urfa, uzun bir zaman sürecinde Edessa ismi ile şöhret bulacaktır. Bugün bile Avrupa’nın kullandığı isim Helenlerin verdikleri Edessa ismidir.   &lt;br /&gt;
O devirlerde Selefkoslar tarafından birçok şehre verilmiş olan Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Urfa da içinden akan Karakoyun (Daysan) deresi ve kaynayan pınarlardan dolayı suyu bol bir şehirdi. Selefkoslar M.Ö.132 yılında İranlıların baskısına dayanamayarak yıkıldı. Bölgede bu tarihten itibaren Osrhoene ismi ile bir şehir devleti kuruldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA OSRHOENE KRALLIĞI DEVRİ (M.Ö.132 – M.S.244)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa’da kurulan ilk ve tek bağımsız devlet Osrhoene krallığıdır. İngiliz tarihçi Segal’ın belirttiğine göre Osrhoene adı Urfa’nın ilk adı Orhay’dan türemiş olabilir. Osrhoene, Urfa ve çevresine birlikte verilen bir isimdir. Fakat başka bir rivayete göre Urfa krallığının adının Osrhoene olmadığı, bu ismin Urfa krallığının Roma hâkimiyetine geçtikten ve bir Roma eyaleti olduktan sonra bu eyalete verilmiş bir isim olduğu da ileri sürülmektedir. Urfa krallarının çoğu Abgar ismi ile çağrıldığından bu devlete Abgarlar devleti denildiği gibi Abgarlar dönemi de deniliyordu. Abgarlar dönemi Urfa’nın en belirgin ve meşhur dönemidir.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
ROMA HÂKİMİYETİNDE URFA (244–637)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa her ne kadar bağımsız bir devlet görünüyordu ise de daha çok Roma’nın güdümünde bir devletti. Zaman zaman Roma’nın müdahalesi ile krallar değişiyor, yeni kral Roma tarafından tayin ediliyordu. Nihayet bu durum Urfa devletinin M.S. 244 tarihinde tamamen Roma eğemenliğine girmesine kadar devam etti. Bu tarihten itibaren Urfa bir Roma şehri idi. 244 tarihinden itibaren Urfa, Roma imparatorluğunun Osrhoen adında bir eyaleti oldu ve artık Urfa’yı Roma’dan gönderilen valiler idare etmeye başladı. Osrheon bölgesinin merkezi Urfa idi ve Urfa’ya bağlı on iki şehir bulunuyordu Roma imparatorluğunun 395 tarihinde ikiye ayrılmasından sonra da Doğu Roma (Bizans) imparatorluğunun egemenliğine giren Urfa, Güney-doğu Roma’nın merkezi oldu. Artık Urfa Müslümanlar tarafından fethedilmesine kadar 400 yıl Doğu Roma’nın (Bizans’ın) hâkimiyetinde kaldı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’YI MÜSLÜMANLARIN FETHİ VE DÖRT HALİFE DEVRİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
636 tarihinde Kudüs’ün fethi sırasında halife Hazreti Ömer (r.a.) Kudüs’e gitmişti. Oradan Fırat’ı geçerek daha kuzeye doğru çıktığı ve onun bu seyahati sırasında Urfa’ya yaklaştığı, Urfa halkının Hazreti Ömer’i (r.a) karşılamaya çıktıkları ve Urfa’nın güvenliği hakkında kendisinden söz aldıkları da kaydedilmektedir. Halife Ömer, İyaz bin Ganem’i Güneydoğu Anadolu (el-Cezire) valiliğine tayin etmişti. İyaz b. Ganem, önce “Pagan” dininde (daha sonra kendilerine Sabiî denilecek) olan yani halkının yıldızlara taptığı Harranlılara teslim olmalarını teklif eder. Harranlılar, önce Urfa’ya gitmelerini ve bu teklifi onlara yapmalarını, Urfa’nın nasıl bir anlaşmayı kabul ederlerse kendilerinin de aynı anlaşma gereğince teslim olacaklarını söylediler. Bu devirde Bizans İmparatorluğu, putperest olduklarından dolayı Harranlılara, Hristiyan olmalarına rağmen mezhep ayrılığından dolayı Urfalılara zülum ediyordu. O sebepledir ki İslam ordusunun Harran önlerine gelmesi Harranlılara adeta Bizans işkencelerinden kurtulma ümidi vermişti. Yine de Urfa’nın nasıl hareket edeceğini görmek istiyorlardı. Bu arada Urfalıların, Müslümanları kurtarıcı olarak ve seve seve karşıladıkları söylenilmektedir. İyaz bin Ganem Urfa halkı ile anlaştı. Güneydoğu Anadolu’nun diğer şehirlerinin halkı da Urfa barış şartlarına göre, Müslümanlarla barış yaptılar. Böylece Urfa miladi 637–38 yılında fethedildi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA EMEVİLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Hazreti Osman’ın halifeliği zamanında Şam valisi hazreti Muaviye, bu bölgeye Mudar kabilesinin kollarından Beni Temim ve Kays kabilelerini yerleştirmişti. Zaten İslam’dan evvel de Mudarlar bu bölgede yerleşmişlerdi. Onun için Urfa’nın da içinde bulunduğu bu bölgeye bir müddet “Diyar-ı Mudar” deniliyordu. Hazreti Osman’ın şehit edilmesinden sonra Halife olan Hazreti Ali’nin (halifeliği 656–660) halifeliğini Şam valisi Hazreti Muaviye tanımamıştı. O yüzden hazreti Muaviye’nin (halifeliği 660–680) Şam valiliği sırasında ve sonra müstakil hareket ettiği halifeliği zamanlarında, Urfa da Muaviye’nin idaresine girmiştir. Hazreti Muaviye, yumuşak huyluluğu ve cömertliği ile sadece emrinde bulunan müslüman kabilelerini değil, bölgedeki Hristiyanları da hoşnut etmişti.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Velid bin Abdulmelik (705–715) halife olduktan sonra el-Cezire (güneydoğu Anadolu) bölgesine kardeşi Mesleme bin Abdulmelik’i (ö.739) vali tayin etti. Mesleme de devamlı Anadolu içlerine ve hatta İstanbul’a gazalar yapardı. O devrin efsanevî kahramanı Battal Gazi (ölüm.740) de Mesleme’nin komutanlarındandı. Mesleme bin Abdülmelik bölgeye vali olunca, bölgenin merkezini Kinnesrin’den Harran’a taşıdı. İkamet etmesi için de bir saray inşa ettirdi. Böylece Mesleme’den itibaren Güneydoğu Anadolu valileri devamlı Harran’da ikamet etmeye başladılar. Dolayısıyla Anadolu içlerine yapılan gazalar için buradan ordu sevk ettiler.&lt;br /&gt;
Urfa ve Harran’ın fethedilmesi ile Urfa Anadolu’ya açılan bir kapı oldu. Bundan sonra Anadolu üzerine yapılan bütün gazalar Urfa ve Harran üzerinden yapılmıştır. Öyle ki Güneydoğu Anadolu (el-Cezire) genel valileri Kinnesrin’den sonra bölgenin merkezi olan Harran’da otururlar ve Bizans üzerine gönderilen orduları buradan idare ederlerdi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA ABBASİLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Harran, Emevilerle Abbasiler arasında cereyan eden kanlı ve şiddetli savaşlara sahne olmuştur. Bu sırada Abbas oğullarının propagandasını yapanlar, Resulullah’ın (s.a.s.) amcası Hazreti Abbas’ın (ö.653) oğlu Abdullah’ın (ö.687–88) oğlu Ali’nin (ö.736) oğlu Muhammed’e (ö.743) biat ediyorlardı. Onun vefatından sonra da oğlu İbrahim’e biat etmeye başladılar. Dolayısıyla bu İbrahim’e de İmam İbrahim diyorlardı. İmam İbrahim Emevi Halifesi Mervan bin Muhammed (halifeliği 744–750), İmam İbrahimi Harran’da zindana attırdı. İmam İbrahim’in zindanda vefatından(749) sonra Abbas oğulları Abdullah es-Seffah’a 30 Kasım 749 tarihinde biat ederek halife yaptılar. Böylece ilk Abbasi halifesi Abdullah es-Seffah (halifeliği 749–754) oldu. Abbasiler Fırat kısışında cereyan eden savaşta Emevileri yendiler ve Harran’a girdiler. Bu tarihten sonra Urfa bölgesi Abbasi egemenliğine girdi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA HAMDANİLER VE NUMEYRİLER DEVRİ (905–1081)&lt;br /&gt;
Onuncu yüzyıldan itibaren artık Abbasi halifelerinin askerî ve siyasî güçleri kalmamıştı. Bu yüzden İslam ülkelerinin bazı yerlerinde şehir devletçikleri diyebileceğimiz kendi hâkimiyetlerini kuran hükümdarlıklar oluşuyordu. Böylece bazı valilikler bu şekilde kendi yarı bağımsızlıklarını ilan ediyorlar ve sadece halifeye dini bakımdan hürmet gösteriyorlardı. 905 tarihinden itibaren de Hamdaniler (905–991) bölgeye hâkim olmuşlardı. On birinci yüzyıl başlarında ise Urfa Numeyr oğullarından (991–1081) Utayr adında birinin hâkimiyetinde idi. Utayr kendisi Hille’de oturuyor ve Urfa’yı da naibi Ahmed bin Muhammed adında biri yönetiyordu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SELÇUKLULAR DEVRİ (1086–1098)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1059 tarihinde Sultan Tuğrul’un (1040–1063) emriyle Alpaslan Harran’ı ele geçirdi. Büyük Selçuklu Sultanı Alpaslan’ın, Bizans İmparatoru Diyojen ile 1071 senesinde yaptığı Malazgirt meydan muharebesini kazanması sonunda yaptığı antlaşma içinde evvelce Müslümanlara ait olan şehirlerden Urfa’nın da Selçuklulara bırakılması maddesi de bulunuyordu. Böylece Urfa tekrar Müslümanlara bırakıldı. 1081 tarihinde Şerefüddevle Müslim bin Kureyş Harran’ı zapt etmiş ve Urfa ile barış anlaşması yapmıştı. 1072 tarihinde Alpaslan’ın ölümü ile Selçuklu tahtına Alpaslan’ın oğlu Melikşah geçti. Büyük Selçuklu sultanı Melikşah (1073–1092), amcası oğlu Kutalmış (ö.1064) oğlu Süleymanşah’ı (ö.1086) Anadolu’ya göndererek Urfa ile Birecik arasında yerleşmelerini emretmişti. Sultan Melikşah’ın (1073–1092) komutanlarından Bozan (ö.1094) 1086–87 senesinde Urfa’yı kuşattı. Sultan Melikşah Urfa’yı zapt eden komutanı Bozan’ı Urfa valiliğine tayin etti.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA HAÇLI KONTLUĞU DEVRİ (1098–1144)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Haçlı seferi içinde olmak üzere 1098–1099 senesinde Kont Budin (Boudion) adındaki bir kontun emrinde Urfa taraflarına da gelen Haçlılar, o sırada Urfa’nın Hristiyan valisi olan Toros’un kendilerini davet etmesi üzerine Urfa’ya girdiler. 1098 tarihinden itibaren Urfa Kontluğu adı altında bir kontluk kurulmuş oldu. Böylece Urfa Müslüman Türk ve Müslüman Araplara karşı Haçlıların hâkim oldukları bölgeleri koruyan güçlü bir kale oldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA ZENGİLER DEVRİ (1144–1182)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa’nın Haçlı Kontluğu devrinde İmadeddin Zengi (1127–1146), büyük Selçuklu devletinin Musul Atabeyi bulunuyordu. Harran’ı üs olarak kullanan İmadeddin Zengi, nihayet 1144 senesinde Haçlıların elinde bulunan Urfa’nın üzerine yürümek için tetikte bekliyordu. O sırada Haçlılardan bir grup şehir dışına çıktığından şehir nispeten korumasız kalmıştı. Bunu haber alan Zengi hemen Urfa’yı kuşattı. Zengi yirmi sekiz gün süresince yaptığı büyük bir savaş sonucu, şehre girdiler. Böylece İmadeddin Zengi Aralık 1144 tarihinde Urfa’yı Haçlılardan geri aldı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA EYYUBİLER DEVRİ (1182–1260)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Sultan Salahaddin Eyyubî (saltanatı.1174–1193), Haçlılarla mücadele etmek niyetinde olduğundan, Urfa, Harran ve Rakka gibi sınır şehirlerini ele geçirmek istiyordu. 1182 tarihinde de Urfa’yı ve diğer şehirleri çetin bir savaştan sonra Zengilerden aldı. Harran 1182 yılında Eyyubilerin hâkimiyetine girdiğinde Sultan Salahaddin Harran’ı el-Cezire ve Musul bölgelerinin zaptında üs olarak kullandı. Anadolu Selçuklularının Harran ve Urfa’yı kuşatması başarısız olunca, Eyyubi hükümdarı Salih Necmeddin 1236 senesinde Urfa ve Harran’ı kendisine yardım eden ve o tarihlerde Moğolların önünden kaçarak Anadolu’ya gelen Harezmlilere bıraktı. Harezmlerin halka kötü davranışı üzerine, 1241’de Halep Eyyubi hükümdarı Melik Nasır Salahaddin Urfa ve çevresine saldırarak buraları zaptetti.&lt;br /&gt;
Bu şekilde Anadolu ve Suriye bölgesinde bulunan İslam devletleri birbirleriyle uğraşırken büyük tehlike de kendilerine yaklaşıyor ve bütün İslam dünyasını tehdit ediyordu. Nihayet Urfa ve çevresi 1244 senesinde Moğolların öncü birlikleri olan Tatarların saldırısına uğradı.&lt;br /&gt;
İslam dünyasının üzerine bir kâbus gibi çöken Moğollar, nihayet 1259–60 senesinde Urfa’yı da alarak Eyubilerin hâkimiyetine son verdiler. Böylece Eyyubilerin 75 yıl kadar süren Urfa’daki hâkimiyetleri son bulmuş oldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA MISIR MEMLUKLERİ DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1300’lü tarihlerde Urfa dâhil el-Cezire bölgesinin büyük bir kısmı Mısır Memluklerinin kontrolüne geçmişti. Urfa’nın 1365–70 yıllarında memluklerin hâkimiyetinde olduğu kabul edilmektedir. XIV. Yüzyıl ikinci yarısında ve XV. Yüzyıl başlarında Urfa Memluklar, Karakoyunlular ve Akkoyunlular arasında devamlı el değiştirmiştir. Ayrıca Memlüklüler Harran kalesini de elden geçirmişler ve bazı onarımda bulunuşlardı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA KARAKOYUNLULAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1362 tarihlerinde Urfa ve çevresinde Şii olan Karakoyunlular hâkim olmuşlar ve bu bölgede bir müddet hâkimiyetlerini sürdürmüşlerdir. 1300’ler önce Moğollar Anadolunun çeşitli bölgelerini yakıp yıktı. 1300’lü yıllarından sonra Urfa, bu defa da Timurluların saldırısına uğradı. 1387’de Anadolu içlerine giren Timur Han (ölüm 1405), birkaç defa Urfa’ya saldırarak birçok yeri tahrip etmiştir. Timur Han, Suriye seferi dönüşü Birecik’i sulh yoluyla Urfa’yı ise savaşarak topraklarına kattı. 1400 senelerinde ise Urfa adeta yeniden imar edilmiştir. Urfa, XIV. Yüzyılda Döger emiri Dımaşk Hocanın (ölüm.1404) hâkimiyeti altında idi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA AKKOYUNLULAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1404 tarihinde Akkoyunlu hükümdarı Karayülük Osman Bey (ö.1435) Urfa’yı 1432 yılında zapt etti. Akkoyunlular zamanında bir ara Mısır askerlerinin saldırısına uğrayan Urfa, oldukça tahrip edilmiştir. 1457’de kardeşi Cihangir Mirza’nın elinden hâkimiyeti alan Uzun Hasan Akkoyunlu hükümdarı oldu. Uzun Hasan Urfa ve Diyarbakır şehirlerinden dolayı Mısır Memluk devletiyle arada bir mücadele eder ve bazen de barış yapardı. O zamana kadar hükümet merkezi Diyarbakır iken, devletin büyümesinden sonra Tebriz’e taşıdı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SAFEVÎLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa, 1514 tarihinde Safevi hükümdarı Şah İsmail’in valisi Eçe Sultan Kaçar’ın elinde bulunuyordu. Sünni mezhebinde olan Urfalılar, Şii mezhebinde olan Safevilerin baskısına tahammül etmek zorunda kalıyorlardı. Safeviler bilhassa Sünni âlimlere çok baskı yapıyorlardı. Şah İsmail Diyarbakır ve Urfa’da birçok âlimi Sünni oldukları için öldürtmüştü. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim Han, 1514’te İran seferi sırasında Akkoyunlu şehzadelerinden Osmanlıya sığınmış olan Murat Bey (ö.1514) komutasında bir kuvvet göndererek Diyarbakır’ı zapt etmek istemişti. Fakat o sırada Urfa valisi olan Eçe Sultan Kaçar, bu kuvveti bozmuştu. Böylece Urfa bir müddet daha Safevilerin elinde kalmıştı. Bu tarihlerde İbrahim Gülşenî (1426–1534) adındaki Halveti-Gülşeni tarikatı şeyhi de Diyarbakır’da bulunuyordu. Şah İsmail’in baskısı üzerine Urfa’ya uğramış fakat bu baskıya dayanamayarak Mısır’a gitmek zorunda kalmıştır.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
OSMANLI İDARESİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
XVI. yüzyıl başlarında Mısır devletine bağlı olan Urfa, 5 Nisan 1517 tarihinde Osmanlı sultanı Yavuz Sultan Selim (1512–1520) tarafından alındı. Önce Urfa sancak olarak Diyarbakır eyaletine bağlandı. İlk valisi de Piri Bey oldu. Kanuni Sultan Süleyman (1520–1566) Bağdat seferi sırasında Halep’e geçerken Urfa’ya uğramış ve iki gün Urfa’da kalmıştır. Sultan IV. Murat da Bağdat seferine giderken Urfa’ya da uğramıştır. Evliya Çelebi’nin bildirdiğine göre 17. yüzyılda Urfa üç tuğlu paşalar tarafından idare edilmekte olup, dört mezhebe göre fetva veren bilgili kadılara sahipti. Urfa, Osmanlı idaresine geçmesinden sonra Sultan III. Mehmet (1595–1603) devrinde Celali isyanları sırasında 1599’da ve Sultan II. Mahmut (1808–1839) devrinde Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı sırasında 1833-1839 yılları arasında Osmanlı idaresinden geçici olarak çıksada Osmanlı ile bağı hiç kopmayan bir şehir olmuştur. Cumhuriyetin ilanına kadar Osmanlı devletinin idaresinde bir sancak olarak kalmış ve sancak beyi tarafından idare edilmiştir.  &lt;br /&gt;
Urfa 1865 yılına kadar Rakka eyaletinin merkezi olarak yaşamıştır. Bu sırda eyalet paşası Urfa’da otururdu. Bu vali paşalar, Urfa’da saraylar, camiler, medreseler, hamamlar gibi imarlarda bulunurlardı. Dolayısıyla Urfa mamur bir şehir olmuştur. Fakat Urfa, 1865’de sancak olarak Halep eyaletine bağlanınca sadece mutasarrıf Urfa’da oturur oldu. Bu yüzden de Urfa eski mamuriyetini ve değerini kaybetti. Zamanla sönükleşmeye başladı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
CUMHURİYET DEVRİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Devleti mağlup olmuştu. Osmanlı Devletinin bir bağımsız sancağı olan Urfa da Mondros mütarekesini takip eden günlerde 24 Mart 1919 senesinde İngilizlerin işgaline uğramıştı. 1919 senesinde Urfa 80.000 nufuslu idi. İyi bir araba yolu vardı ve şehir çok iyi inşa edilmiş güzel bir şehirdi. Sokakları döşeliydi ve iyi ve çok kullanışlı bir su sistemi de vardı. İşgalcilerin gelişi ile gerek Müslüman ve gerekse Hıristiyan Urfalılar işgal kuvvetlerinin baskısı altında kalmıştı. Altı ay kadar sonra İngilizler şehri Fransızlara bırakmışlardı. İngilizlerin Urfa’dan ayrılışı ile 30 Ekim 1919’da da Fransızlar Urfa’yı işgal ettiler. Urfanın işgal edilmesi üzerine bütün Anadolu’da olduğu gibi Urfa da işgalcilere karşı kurtuluş mücadelesine girişti. Bu arada Fransızların tahriklerine kapılan ve onlardan kuvvet alan Urfa’nın Ermeni Hıristiyanlarının bir bölümü de Fransızlarla bir olarak yıllarca beraber yaşadıkları Urfa Müslümanları ile savaşmaya başladılar. Urfa Çetelerinin mücadelesi ile 11 Nisan 1920’de urfa Fransızlardan resmen temizlendi ve Türkiye Cumhuriyetine bağlandı. Bunun üzerine şehirdeki Hıristiyan halk Suriye’ye göç etti.&lt;br /&gt;
Kaynak: Şanlıurfa Valiliği https://www.sanliurfa.gov.tr/tarihce&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60962</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60962"/>
		<updated>2026-02-20T10:05:58Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde bir şehir.&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Said Nursi, 1960 yılında Şanlıurfa&#039;da İpek palas otelinde vefat etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ESKİ ÇAĞLARDA URFA VE İSİMLERİ&lt;br /&gt;
Rivayete göre eski Yunanlılar Enoch’un (Enoch=Hermes = İdris Peygamber = Uhnud, bu dört ismin aynı kimse olduğu kabul edilmektedir.) insanlara şehirler kurmayı öğrettiğini ve onun devrinde 180 şehir kurulduğunu, bunların en küçüğünün Urhai veya diğer bir okunuşla Orhay yani Urfa olduğu söylenilmektedir. Bu rivayete göre İdris peygamber Nuh peygamberden önce geldiğinden Urfa Nuh tufanından önce kurulmuştur. Nuh tufanında bütün dünya gibi Urfa’da harap oldu. Fakat tufandan sonra dünya yeniden kuruldu ve Urfa da tarihte ki yerini aldı. Yine anlatıldığına göre Nuh tufanından sonra Babil’de hüküm süren Nemrut üç şehir inşa etmişti. Bunlardan biri de Urfa şehridir. Bu şehir önce Arach ve daha sonra zaman süreci içinde Erech, Orhay, Edessa ve Ruha isimlerini almıştır.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urhai veya Orhay ismi, Urfa’nın ilk sakinleri olan Arami – Süryanilerin verdiği isimdir. Daha sonra Urfa’ya gelen Helenler Edessa ismini verdiler. Helenlerin verdiği Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Helenlerin verdiği Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Urfa da içinden akan Karakoyun (Daysan) deresi ve kaynayan pınarlardan dolayı suyu bol bir şehirdi. Urfa’ya Edessa isminden başka yine suyu güzel çeşme anlamına gelen “Kaliruha” adı da verilmiştir. İslam’ın fethinden sonra Müslüman Araplar tarafından “Kaliruha”nın “Kali” heceleri atılmış ve sadece “Ruha” heceleri kullanılmıştır. İkinci bir rivayete göre Orhay kelimesinin hafif bir değişikliğe uğratılmasıyla Ruha denilmiştir. Böylece şehir, İslam’ın fethinden sonra Müslümanlar tarafından artık “Ruha” diye çağrılmıştır. Osmanlı devrinde Urfa denilmeye başlanmıştır. Başka bir rivayetle Orhay isminin Urfa’ya dönüştürülmesi daha uygun görülmektedir.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
BELLİ BAŞLI DÖNEMLERDE ŞANLIURFA (KURTULUŞ SAVAŞI ÖNCESİ, CUMHURİYET DÖNEMİ )&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SELEFKOSLAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Makedonya kralı Büyük İskender (ö. M.Ö.323) Urfa’yı M.Ö. 331 yılında zapt eder. Büyük İskender, bütün Ön Asya’yı Çin’e kadar fetheder. Vefat edince, ülkesi komutanları arasında paylaştırılır. Bunlardan Antiyochus, Seleucus Nikator ile birlikte bütün Anadolu ve Suriye bölgesine hâkim olmuştu. Antiyochus’un ölümünden sonra Seleucus tek başına Suriye bölgesinde ve bütün büyük Asya’da Hindistan’a kadar Babilonya denilen bu bölgede 21 yıl hüküm sürdü. Bu sebeple bu devlete Selefkoslar devleti denildi. Urfa, M.Ö. II. yüzyılda Seleucos Nikator’un (323–281) hâkimiyeti altına girer. Edessa isminin Selefkoslar zamanında Makedonya’dan bu bölgeye gelen Makedonyalılar tarafından verilmiş olduğu da söylenilmektedir. Fakat o zaman Urfa’nın yerlisi olan Süryaniler, Grekçe olan bu ismi kullanmamış, kendi dillerindeki eski ismi Orhay’ı kullanmışlardır. Buna rağmen Selefkoslardan itibaren Urfa, uzun bir zaman sürecinde Edessa ismi ile şöhret bulacaktır. Bugün bile Avrupa’nın kullandığı isim Helenlerin verdikleri Edessa ismidir.   &lt;br /&gt;
O devirlerde Selefkoslar tarafından birçok şehre verilmiş olan Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Urfa da içinden akan Karakoyun (Daysan) deresi ve kaynayan pınarlardan dolayı suyu bol bir şehirdi. Selefkoslar M.Ö.132 yılında İranlıların baskısına dayanamayarak yıkıldı. Bölgede bu tarihten itibaren Osrhoene ismi ile bir şehir devleti kuruldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA OSRHOENE KRALLIĞI DEVRİ (M.Ö.132 – M.S.244)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa’da kurulan ilk ve tek bağımsız devlet Osrhoene krallığıdır. İngiliz tarihçi Segal’ın belirttiğine göre Osrhoene adı Urfa’nın ilk adı Orhay’dan türemiş olabilir. Osrhoene, Urfa ve çevresine birlikte verilen bir isimdir. Fakat başka bir rivayete göre Urfa krallığının adının Osrhoene olmadığı, bu ismin Urfa krallığının Roma hâkimiyetine geçtikten ve bir Roma eyaleti olduktan sonra bu eyalete verilmiş bir isim olduğu da ileri sürülmektedir. Urfa krallarının çoğu Abgar ismi ile çağrıldığından bu devlete Abgarlar devleti denildiği gibi Abgarlar dönemi de deniliyordu. Abgarlar dönemi Urfa’nın en belirgin ve meşhur dönemidir.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
ROMA HÂKİMİYETİNDE URFA (244–637)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa her ne kadar bağımsız bir devlet görünüyordu ise de daha çok Roma’nın güdümünde bir devletti. Zaman zaman Roma’nın müdahalesi ile krallar değişiyor, yeni kral Roma tarafından tayin ediliyordu. Nihayet bu durum Urfa devletinin M.S. 244 tarihinde tamamen Roma eğemenliğine girmesine kadar devam etti. Bu tarihten itibaren Urfa bir Roma şehri idi. 244 tarihinden itibaren Urfa, Roma imparatorluğunun Osrhoen adında bir eyaleti oldu ve artık Urfa’yı Roma’dan gönderilen valiler idare etmeye başladı. Osrheon bölgesinin merkezi Urfa idi ve Urfa’ya bağlı on iki şehir bulunuyordu Roma imparatorluğunun 395 tarihinde ikiye ayrılmasından sonra da Doğu Roma (Bizans) imparatorluğunun egemenliğine giren Urfa, Güney-doğu Roma’nın merkezi oldu. Artık Urfa Müslümanlar tarafından fethedilmesine kadar 400 yıl Doğu Roma’nın (Bizans’ın) hâkimiyetinde kaldı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’YI MÜSLÜMANLARIN FETHİ VE DÖRT HALİFE DEVRİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
636 tarihinde Kudüs’ün fethi sırasında halife Hazreti Ömer (r.a.) Kudüs’e gitmişti. Oradan Fırat’ı geçerek daha kuzeye doğru çıktığı ve onun bu seyahati sırasında Urfa’ya yaklaştığı, Urfa halkının Hazreti Ömer’i (r.a) karşılamaya çıktıkları ve Urfa’nın güvenliği hakkında kendisinden söz aldıkları da kaydedilmektedir. Halife Ömer, İyaz bin Ganem’i Güneydoğu Anadolu (el-Cezire) valiliğine tayin etmişti. İyaz b. Ganem, önce “Pagan” dininde (daha sonra kendilerine Sabiî denilecek) olan yani halkının yıldızlara taptığı Harranlılara teslim olmalarını teklif eder. Harranlılar, önce Urfa’ya gitmelerini ve bu teklifi onlara yapmalarını, Urfa’nın nasıl bir anlaşmayı kabul ederlerse kendilerinin de aynı anlaşma gereğince teslim olacaklarını söylediler. Bu devirde Bizans İmparatorluğu, putperest olduklarından dolayı Harranlılara, Hristiyan olmalarına rağmen mezhep ayrılığından dolayı Urfalılara zülum ediyordu. O sebepledir ki İslam ordusunun Harran önlerine gelmesi Harranlılara adeta Bizans işkencelerinden kurtulma ümidi vermişti. Yine de Urfa’nın nasıl hareket edeceğini görmek istiyorlardı. Bu arada Urfalıların, Müslümanları kurtarıcı olarak ve seve seve karşıladıkları söylenilmektedir. İyaz bin Ganem Urfa halkı ile anlaştı. Güneydoğu Anadolu’nun diğer şehirlerinin halkı da Urfa barış şartlarına göre, Müslümanlarla barış yaptılar. Böylece Urfa miladi 637–38 yılında fethedildi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA EMEVİLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Hazreti Osman’ın halifeliği zamanında Şam valisi hazreti Muaviye, bu bölgeye Mudar kabilesinin kollarından Beni Temim ve Kays kabilelerini yerleştirmişti. Zaten İslam’dan evvel de Mudarlar bu bölgede yerleşmişlerdi. Onun için Urfa’nın da içinde bulunduğu bu bölgeye bir müddet “Diyar-ı Mudar” deniliyordu. Hazreti Osman’ın şehit edilmesinden sonra Halife olan Hazreti Ali’nin (halifeliği 656–660) halifeliğini Şam valisi Hazreti Muaviye tanımamıştı. O yüzden hazreti Muaviye’nin (halifeliği 660–680) Şam valiliği sırasında ve sonra müstakil hareket ettiği halifeliği zamanlarında, Urfa da Muaviye’nin idaresine girmiştir. Hazreti Muaviye, yumuşak huyluluğu ve cömertliği ile sadece emrinde bulunan müslüman kabilelerini değil, bölgedeki Hristiyanları da hoşnut etmişti.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Velid bin Abdulmelik (705–715) halife olduktan sonra el-Cezire (güneydoğu Anadolu) bölgesine kardeşi Mesleme bin Abdulmelik’i (ö.739) vali tayin etti. Mesleme de devamlı Anadolu içlerine ve hatta İstanbul’a gazalar yapardı. O devrin efsanevî kahramanı Battal Gazi (ölüm.740) de Mesleme’nin komutanlarındandı. Mesleme bin Abdülmelik bölgeye vali olunca, bölgenin merkezini Kinnesrin’den Harran’a taşıdı. İkamet etmesi için de bir saray inşa ettirdi. Böylece Mesleme’den itibaren Güneydoğu Anadolu valileri devamlı Harran’da ikamet etmeye başladılar. Dolayısıyla Anadolu içlerine yapılan gazalar için buradan ordu sevk ettiler.&lt;br /&gt;
Urfa ve Harran’ın fethedilmesi ile Urfa Anadolu’ya açılan bir kapı oldu. Bundan sonra Anadolu üzerine yapılan bütün gazalar Urfa ve Harran üzerinden yapılmıştır. Öyle ki Güneydoğu Anadolu (el-Cezire) genel valileri Kinnesrin’den sonra bölgenin merkezi olan Harran’da otururlar ve Bizans üzerine gönderilen orduları buradan idare ederlerdi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA ABBASİLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Harran, Emevilerle Abbasiler arasında cereyan eden kanlı ve şiddetli savaşlara sahne olmuştur. Bu sırada Abbas oğullarının propagandasını yapanlar, Resulullah’ın (s.a.s.) amcası Hazreti Abbas’ın (ö.653) oğlu Abdullah’ın (ö.687–88) oğlu Ali’nin (ö.736) oğlu Muhammed’e (ö.743) biat ediyorlardı. Onun vefatından sonra da oğlu İbrahim’e biat etmeye başladılar. Dolayısıyla bu İbrahim’e de İmam İbrahim diyorlardı. İmam İbrahim Emevi Halifesi Mervan bin Muhammed (halifeliği 744–750), İmam İbrahimi Harran’da zindana attırdı. İmam İbrahim’in zindanda vefatından(749) sonra Abbas oğulları Abdullah es-Seffah’a 30 Kasım 749 tarihinde biat ederek halife yaptılar. Böylece ilk Abbasi halifesi Abdullah es-Seffah (halifeliği 749–754) oldu. Abbasiler Fırat kısışında cereyan eden savaşta Emevileri yendiler ve Harran’a girdiler. Bu tarihten sonra Urfa bölgesi Abbasi egemenliğine girdi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA HAMDANİLER VE NUMEYRİLER DEVRİ (905–1081)&lt;br /&gt;
Onuncu yüzyıldan itibaren artık Abbasi halifelerinin askerî ve siyasî güçleri kalmamıştı. Bu yüzden İslam ülkelerinin bazı yerlerinde şehir devletçikleri diyebileceğimiz kendi hâkimiyetlerini kuran hükümdarlıklar oluşuyordu. Böylece bazı valilikler bu şekilde kendi yarı bağımsızlıklarını ilan ediyorlar ve sadece halifeye dini bakımdan hürmet gösteriyorlardı. 905 tarihinden itibaren de Hamdaniler (905–991) bölgeye hâkim olmuşlardı. On birinci yüzyıl başlarında ise Urfa Numeyr oğullarından (991–1081) Utayr adında birinin hâkimiyetinde idi. Utayr kendisi Hille’de oturuyor ve Urfa’yı da naibi Ahmed bin Muhammed adında biri yönetiyordu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SELÇUKLULAR DEVRİ (1086–1098)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1059 tarihinde Sultan Tuğrul’un (1040–1063) emriyle Alpaslan Harran’ı ele geçirdi. Büyük Selçuklu Sultanı Alpaslan’ın, Bizans İmparatoru Diyojen ile 1071 senesinde yaptığı Malazgirt meydan muharebesini kazanması sonunda yaptığı antlaşma içinde evvelce Müslümanlara ait olan şehirlerden Urfa’nın da Selçuklulara bırakılması maddesi de bulunuyordu. Böylece Urfa tekrar Müslümanlara bırakıldı. 1081 tarihinde Şerefüddevle Müslim bin Kureyş Harran’ı zapt etmiş ve Urfa ile barış anlaşması yapmıştı. 1072 tarihinde Alpaslan’ın ölümü ile Selçuklu tahtına Alpaslan’ın oğlu Melikşah geçti. Büyük Selçuklu sultanı Melikşah (1073–1092), amcası oğlu Kutalmış (ö.1064) oğlu Süleymanşah’ı (ö.1086) Anadolu’ya göndererek Urfa ile Birecik arasında yerleşmelerini emretmişti. Sultan Melikşah’ın (1073–1092) komutanlarından Bozan (ö.1094) 1086–87 senesinde Urfa’yı kuşattı. Sultan Melikşah Urfa’yı zapt eden komutanı Bozan’ı Urfa valiliğine tayin etti.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA HAÇLI KONTLUĞU DEVRİ (1098–1144)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Haçlı seferi içinde olmak üzere 1098–1099 senesinde Kont Budin (Boudion) adındaki bir kontun emrinde Urfa taraflarına da gelen Haçlılar, o sırada Urfa’nın Hristiyan valisi olan Toros’un kendilerini davet etmesi üzerine Urfa’ya girdiler. 1098 tarihinden itibaren Urfa Kontluğu adı altında bir kontluk kurulmuş oldu. Böylece Urfa Müslüman Türk ve Müslüman Araplara karşı Haçlıların hâkim oldukları bölgeleri koruyan güçlü bir kale oldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA ZENGİLER DEVRİ (1144–1182)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa’nın Haçlı Kontluğu devrinde İmadeddin Zengi (1127–1146), büyük Selçuklu devletinin Musul Atabeyi bulunuyordu. Harran’ı üs olarak kullanan İmadeddin Zengi, nihayet 1144 senesinde Haçlıların elinde bulunan Urfa’nın üzerine yürümek için tetikte bekliyordu. O sırada Haçlılardan bir grup şehir dışına çıktığından şehir nispeten korumasız kalmıştı. Bunu haber alan Zengi hemen Urfa’yı kuşattı. Zengi yirmi sekiz gün süresince yaptığı büyük bir savaş sonucu, şehre girdiler. Böylece İmadeddin Zengi Aralık 1144 tarihinde Urfa’yı Haçlılardan geri aldı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA EYYUBİLER DEVRİ (1182–1260)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Sultan Salahaddin Eyyubî (saltanatı.1174–1193), Haçlılarla mücadele etmek niyetinde olduğundan, Urfa, Harran ve Rakka gibi sınır şehirlerini ele geçirmek istiyordu. 1182 tarihinde de Urfa’yı ve diğer şehirleri çetin bir savaştan sonra Zengilerden aldı. Harran 1182 yılında Eyyubilerin hâkimiyetine girdiğinde Sultan Salahaddin Harran’ı el-Cezire ve Musul bölgelerinin zaptında üs olarak kullandı. Anadolu Selçuklularının Harran ve Urfa’yı kuşatması başarısız olunca, Eyyubi hükümdarı Salih Necmeddin 1236 senesinde Urfa ve Harran’ı kendisine yardım eden ve o tarihlerde Moğolların önünden kaçarak Anadolu’ya gelen Harezmlilere bıraktı. Harezmlerin halka kötü davranışı üzerine, 1241’de Halep Eyyubi hükümdarı Melik Nasır Salahaddin Urfa ve çevresine saldırarak buraları zaptetti.&lt;br /&gt;
Bu şekilde Anadolu ve Suriye bölgesinde bulunan İslam devletleri birbirleriyle uğraşırken büyük tehlike de kendilerine yaklaşıyor ve bütün İslam dünyasını tehdit ediyordu. Nihayet Urfa ve çevresi 1244 senesinde Moğolların öncü birlikleri olan Tatarların saldırısına uğradı.&lt;br /&gt;
İslam dünyasının üzerine bir kâbus gibi çöken Moğollar, nihayet 1259–60 senesinde Urfa’yı da alarak Eyubilerin hâkimiyetine son verdiler. Böylece Eyyubilerin 75 yıl kadar süren Urfa’daki hâkimiyetleri son bulmuş oldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA MISIR MEMLUKLERİ DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1300’lü tarihlerde Urfa dâhil el-Cezire bölgesinin büyük bir kısmı Mısır Memluklerinin kontrolüne geçmişti. Urfa’nın 1365–70 yıllarında memluklerin hâkimiyetinde olduğu kabul edilmektedir. XIV. Yüzyıl ikinci yarısında ve XV. Yüzyıl başlarında Urfa Memluklar, Karakoyunlular ve Akkoyunlular arasında devamlı el değiştirmiştir. Ayrıca Memlüklüler Harran kalesini de elden geçirmişler ve bazı onarımda bulunuşlardı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA KARAKOYUNLULAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1362 tarihlerinde Urfa ve çevresinde Şii olan Karakoyunlular hâkim olmuşlar ve bu bölgede bir müddet hâkimiyetlerini sürdürmüşlerdir. 1300’ler önce Moğollar Anadolunun çeşitli bölgelerini yakıp yıktı. 1300’lü yıllarından sonra Urfa, bu defa da Timurluların saldırısına uğradı. 1387’de Anadolu içlerine giren Timur Han (ölüm 1405), birkaç defa Urfa’ya saldırarak birçok yeri tahrip etmiştir. Timur Han, Suriye seferi dönüşü Birecik’i sulh yoluyla Urfa’yı ise savaşarak topraklarına kattı. 1400 senelerinde ise Urfa adeta yeniden imar edilmiştir. Urfa, XIV. Yüzyılda Döger emiri Dımaşk Hocanın (ölüm.1404) hâkimiyeti altında idi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA AKKOYUNLULAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1404 tarihinde Akkoyunlu hükümdarı Karayülük Osman Bey (ö.1435) Urfa’yı 1432 yılında zapt etti. Akkoyunlular zamanında bir ara Mısır askerlerinin saldırısına uğrayan Urfa, oldukça tahrip edilmiştir. 1457’de kardeşi Cihangir Mirza’nın elinden hâkimiyeti alan Uzun Hasan Akkoyunlu hükümdarı oldu. Uzun Hasan Urfa ve Diyarbakır şehirlerinden dolayı Mısır Memluk devletiyle arada bir mücadele eder ve bazen de barış yapardı. O zamana kadar hükümet merkezi Diyarbakır iken, devletin büyümesinden sonra Tebriz’e taşıdı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SAFEVÎLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa, 1514 tarihinde Safevi hükümdarı Şah İsmail’in valisi Eçe Sultan Kaçar’ın elinde bulunuyordu. Sünni mezhebinde olan Urfalılar, Şii mezhebinde olan Safevilerin baskısına tahammül etmek zorunda kalıyorlardı. Safeviler bilhassa Sünni âlimlere çok baskı yapıyorlardı. Şah İsmail Diyarbakır ve Urfa’da birçok âlimi Sünni oldukları için öldürtmüştü. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim Han, 1514’te İran seferi sırasında Akkoyunlu şehzadelerinden Osmanlıya sığınmış olan Murat Bey (ö.1514) komutasında bir kuvvet göndererek Diyarbakır’ı zapt etmek istemişti. Fakat o sırada Urfa valisi olan Eçe Sultan Kaçar, bu kuvveti bozmuştu. Böylece Urfa bir müddet daha Safevilerin elinde kalmıştı. Bu tarihlerde İbrahim Gülşenî (1426–1534) adındaki Halveti-Gülşeni tarikatı şeyhi de Diyarbakır’da bulunuyordu. Şah İsmail’in baskısı üzerine Urfa’ya uğramış fakat bu baskıya dayanamayarak Mısır’a gitmek zorunda kalmıştır.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
OSMANLI İDARESİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
XVI. yüzyıl başlarında Mısır devletine bağlı olan Urfa, 5 Nisan 1517 tarihinde Osmanlı sultanı Yavuz Sultan Selim (1512–1520) tarafından alındı. Önce Urfa sancak olarak Diyarbakır eyaletine bağlandı. İlk valisi de Piri Bey oldu. Kanuni Sultan Süleyman (1520–1566) Bağdat seferi sırasında Halep’e geçerken Urfa’ya uğramış ve iki gün Urfa’da kalmıştır. Sultan IV. Murat da Bağdat seferine giderken Urfa’ya da uğramıştır. Evliya Çelebi’nin bildirdiğine göre 17. yüzyılda Urfa üç tuğlu paşalar tarafından idare edilmekte olup, dört mezhebe göre fetva veren bilgili kadılara sahipti. Urfa, Osmanlı idaresine geçmesinden sonra Sultan III. Mehmet (1595–1603) devrinde Celali isyanları sırasında 1599’da ve Sultan II. Mahmut (1808–1839) devrinde Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı sırasında 1833-1839 yılları arasında Osmanlı idaresinden geçici olarak çıksada Osmanlı ile bağı hiç kopmayan bir şehir olmuştur. Cumhuriyetin ilanına kadar Osmanlı devletinin idaresinde bir sancak olarak kalmış ve sancak beyi tarafından idare edilmiştir.  &lt;br /&gt;
Urfa 1865 yılına kadar Rakka eyaletinin merkezi olarak yaşamıştır. Bu sırda eyalet paşası Urfa’da otururdu. Bu vali paşalar, Urfa’da saraylar, camiler, medreseler, hamamlar gibi imarlarda bulunurlardı. Dolayısıyla Urfa mamur bir şehir olmuştur. Fakat Urfa, 1865’de sancak olarak Halep eyaletine bağlanınca sadece mutasarrıf Urfa’da oturur oldu. Bu yüzden de Urfa eski mamuriyetini ve değerini kaybetti. Zamanla sönükleşmeye başladı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
CUMHURİYET DEVRİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Devleti mağlup olmuştu. Osmanlı Devletinin bir bağımsız sancağı olan Urfa da Mondros mütarekesini takip eden günlerde 24 Mart 1919 senesinde İngilizlerin işgaline uğramıştı. 1919 senesinde Urfa 80.000 nufuslu idi. İyi bir araba yolu vardı ve şehir çok iyi inşa edilmiş güzel bir şehirdi. Sokakları döşeliydi ve iyi ve çok kullanışlı bir su sistemi de vardı. İşgalcilerin gelişi ile gerek Müslüman ve gerekse Hıristiyan Urfalılar işgal kuvvetlerinin baskısı altında kalmıştı. Altı ay kadar sonra İngilizler şehri Fransızlara bırakmışlardı. İngilizlerin Urfa’dan ayrılışı ile 30 Ekim 1919’da da Fransızlar Urfa’yı işgal ettiler. Urfanın işgal edilmesi üzerine bütün Anadolu’da olduğu gibi Urfa da işgalcilere karşı kurtuluş mücadelesine girişti. Bu arada Fransızların tahriklerine kapılan ve onlardan kuvvet alan Urfa’nın Ermeni Hıristiyanlarının bir bölümü de Fransızlarla bir olarak yıllarca beraber yaşadıkları Urfa Müslümanları ile savaşmaya başladılar. Urfa Çetelerinin mücadelesi ile 11 Nisan 1920’de urfa Fransızlardan resmen temizlendi ve Türkiye Cumhuriyetine bağlandı. Bunun üzerine şehirdeki Hıristiyan halk Suriye’ye göç etti.&lt;br /&gt;
Kaynak: Şanlıurfa Valiliği https://www.sanliurfa.gov.tr/tarihce&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60961</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60961"/>
		<updated>2026-02-20T10:05:03Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde bir şehir.&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Said Nursi, 1960 yılında Şanlıurfa&#039;da https://nurpedia.org/wiki/%C4%B0pek_Palas_Oteli İpek palas otelinde vefat etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ESKİ ÇAĞLARDA URFA VE İSİMLERİ&lt;br /&gt;
Rivayete göre eski Yunanlılar Enoch’un (Enoch=Hermes = İdris Peygamber = Uhnud, bu dört ismin aynı kimse olduğu kabul edilmektedir.) insanlara şehirler kurmayı öğrettiğini ve onun devrinde 180 şehir kurulduğunu, bunların en küçüğünün Urhai veya diğer bir okunuşla Orhay yani Urfa olduğu söylenilmektedir. Bu rivayete göre İdris peygamber Nuh peygamberden önce geldiğinden Urfa Nuh tufanından önce kurulmuştur. Nuh tufanında bütün dünya gibi Urfa’da harap oldu. Fakat tufandan sonra dünya yeniden kuruldu ve Urfa da tarihte ki yerini aldı. Yine anlatıldığına göre Nuh tufanından sonra Babil’de hüküm süren Nemrut üç şehir inşa etmişti. Bunlardan biri de Urfa şehridir. Bu şehir önce Arach ve daha sonra zaman süreci içinde Erech, Orhay, Edessa ve Ruha isimlerini almıştır.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urhai veya Orhay ismi, Urfa’nın ilk sakinleri olan Arami – Süryanilerin verdiği isimdir. Daha sonra Urfa’ya gelen Helenler Edessa ismini verdiler. Helenlerin verdiği Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Helenlerin verdiği Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Urfa da içinden akan Karakoyun (Daysan) deresi ve kaynayan pınarlardan dolayı suyu bol bir şehirdi. Urfa’ya Edessa isminden başka yine suyu güzel çeşme anlamına gelen “Kaliruha” adı da verilmiştir. İslam’ın fethinden sonra Müslüman Araplar tarafından “Kaliruha”nın “Kali” heceleri atılmış ve sadece “Ruha” heceleri kullanılmıştır. İkinci bir rivayete göre Orhay kelimesinin hafif bir değişikliğe uğratılmasıyla Ruha denilmiştir. Böylece şehir, İslam’ın fethinden sonra Müslümanlar tarafından artık “Ruha” diye çağrılmıştır. Osmanlı devrinde Urfa denilmeye başlanmıştır. Başka bir rivayetle Orhay isminin Urfa’ya dönüştürülmesi daha uygun görülmektedir.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
BELLİ BAŞLI DÖNEMLERDE ŞANLIURFA (KURTULUŞ SAVAŞI ÖNCESİ, CUMHURİYET DÖNEMİ )&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SELEFKOSLAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Makedonya kralı Büyük İskender (ö. M.Ö.323) Urfa’yı M.Ö. 331 yılında zapt eder. Büyük İskender, bütün Ön Asya’yı Çin’e kadar fetheder. Vefat edince, ülkesi komutanları arasında paylaştırılır. Bunlardan Antiyochus, Seleucus Nikator ile birlikte bütün Anadolu ve Suriye bölgesine hâkim olmuştu. Antiyochus’un ölümünden sonra Seleucus tek başına Suriye bölgesinde ve bütün büyük Asya’da Hindistan’a kadar Babilonya denilen bu bölgede 21 yıl hüküm sürdü. Bu sebeple bu devlete Selefkoslar devleti denildi. Urfa, M.Ö. II. yüzyılda Seleucos Nikator’un (323–281) hâkimiyeti altına girer. Edessa isminin Selefkoslar zamanında Makedonya’dan bu bölgeye gelen Makedonyalılar tarafından verilmiş olduğu da söylenilmektedir. Fakat o zaman Urfa’nın yerlisi olan Süryaniler, Grekçe olan bu ismi kullanmamış, kendi dillerindeki eski ismi Orhay’ı kullanmışlardır. Buna rağmen Selefkoslardan itibaren Urfa, uzun bir zaman sürecinde Edessa ismi ile şöhret bulacaktır. Bugün bile Avrupa’nın kullandığı isim Helenlerin verdikleri Edessa ismidir.   &lt;br /&gt;
O devirlerde Selefkoslar tarafından birçok şehre verilmiş olan Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Urfa da içinden akan Karakoyun (Daysan) deresi ve kaynayan pınarlardan dolayı suyu bol bir şehirdi. Selefkoslar M.Ö.132 yılında İranlıların baskısına dayanamayarak yıkıldı. Bölgede bu tarihten itibaren Osrhoene ismi ile bir şehir devleti kuruldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA OSRHOENE KRALLIĞI DEVRİ (M.Ö.132 – M.S.244)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa’da kurulan ilk ve tek bağımsız devlet Osrhoene krallığıdır. İngiliz tarihçi Segal’ın belirttiğine göre Osrhoene adı Urfa’nın ilk adı Orhay’dan türemiş olabilir. Osrhoene, Urfa ve çevresine birlikte verilen bir isimdir. Fakat başka bir rivayete göre Urfa krallığının adının Osrhoene olmadığı, bu ismin Urfa krallığının Roma hâkimiyetine geçtikten ve bir Roma eyaleti olduktan sonra bu eyalete verilmiş bir isim olduğu da ileri sürülmektedir. Urfa krallarının çoğu Abgar ismi ile çağrıldığından bu devlete Abgarlar devleti denildiği gibi Abgarlar dönemi de deniliyordu. Abgarlar dönemi Urfa’nın en belirgin ve meşhur dönemidir.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
ROMA HÂKİMİYETİNDE URFA (244–637)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa her ne kadar bağımsız bir devlet görünüyordu ise de daha çok Roma’nın güdümünde bir devletti. Zaman zaman Roma’nın müdahalesi ile krallar değişiyor, yeni kral Roma tarafından tayin ediliyordu. Nihayet bu durum Urfa devletinin M.S. 244 tarihinde tamamen Roma eğemenliğine girmesine kadar devam etti. Bu tarihten itibaren Urfa bir Roma şehri idi. 244 tarihinden itibaren Urfa, Roma imparatorluğunun Osrhoen adında bir eyaleti oldu ve artık Urfa’yı Roma’dan gönderilen valiler idare etmeye başladı. Osrheon bölgesinin merkezi Urfa idi ve Urfa’ya bağlı on iki şehir bulunuyordu Roma imparatorluğunun 395 tarihinde ikiye ayrılmasından sonra da Doğu Roma (Bizans) imparatorluğunun egemenliğine giren Urfa, Güney-doğu Roma’nın merkezi oldu. Artık Urfa Müslümanlar tarafından fethedilmesine kadar 400 yıl Doğu Roma’nın (Bizans’ın) hâkimiyetinde kaldı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’YI MÜSLÜMANLARIN FETHİ VE DÖRT HALİFE DEVRİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
636 tarihinde Kudüs’ün fethi sırasında halife Hazreti Ömer (r.a.) Kudüs’e gitmişti. Oradan Fırat’ı geçerek daha kuzeye doğru çıktığı ve onun bu seyahati sırasında Urfa’ya yaklaştığı, Urfa halkının Hazreti Ömer’i (r.a) karşılamaya çıktıkları ve Urfa’nın güvenliği hakkında kendisinden söz aldıkları da kaydedilmektedir. Halife Ömer, İyaz bin Ganem’i Güneydoğu Anadolu (el-Cezire) valiliğine tayin etmişti. İyaz b. Ganem, önce “Pagan” dininde (daha sonra kendilerine Sabiî denilecek) olan yani halkının yıldızlara taptığı Harranlılara teslim olmalarını teklif eder. Harranlılar, önce Urfa’ya gitmelerini ve bu teklifi onlara yapmalarını, Urfa’nın nasıl bir anlaşmayı kabul ederlerse kendilerinin de aynı anlaşma gereğince teslim olacaklarını söylediler. Bu devirde Bizans İmparatorluğu, putperest olduklarından dolayı Harranlılara, Hristiyan olmalarına rağmen mezhep ayrılığından dolayı Urfalılara zülum ediyordu. O sebepledir ki İslam ordusunun Harran önlerine gelmesi Harranlılara adeta Bizans işkencelerinden kurtulma ümidi vermişti. Yine de Urfa’nın nasıl hareket edeceğini görmek istiyorlardı. Bu arada Urfalıların, Müslümanları kurtarıcı olarak ve seve seve karşıladıkları söylenilmektedir. İyaz bin Ganem Urfa halkı ile anlaştı. Güneydoğu Anadolu’nun diğer şehirlerinin halkı da Urfa barış şartlarına göre, Müslümanlarla barış yaptılar. Böylece Urfa miladi 637–38 yılında fethedildi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA EMEVİLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Hazreti Osman’ın halifeliği zamanında Şam valisi hazreti Muaviye, bu bölgeye Mudar kabilesinin kollarından Beni Temim ve Kays kabilelerini yerleştirmişti. Zaten İslam’dan evvel de Mudarlar bu bölgede yerleşmişlerdi. Onun için Urfa’nın da içinde bulunduğu bu bölgeye bir müddet “Diyar-ı Mudar” deniliyordu. Hazreti Osman’ın şehit edilmesinden sonra Halife olan Hazreti Ali’nin (halifeliği 656–660) halifeliğini Şam valisi Hazreti Muaviye tanımamıştı. O yüzden hazreti Muaviye’nin (halifeliği 660–680) Şam valiliği sırasında ve sonra müstakil hareket ettiği halifeliği zamanlarında, Urfa da Muaviye’nin idaresine girmiştir. Hazreti Muaviye, yumuşak huyluluğu ve cömertliği ile sadece emrinde bulunan müslüman kabilelerini değil, bölgedeki Hristiyanları da hoşnut etmişti.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Velid bin Abdulmelik (705–715) halife olduktan sonra el-Cezire (güneydoğu Anadolu) bölgesine kardeşi Mesleme bin Abdulmelik’i (ö.739) vali tayin etti. Mesleme de devamlı Anadolu içlerine ve hatta İstanbul’a gazalar yapardı. O devrin efsanevî kahramanı Battal Gazi (ölüm.740) de Mesleme’nin komutanlarındandı. Mesleme bin Abdülmelik bölgeye vali olunca, bölgenin merkezini Kinnesrin’den Harran’a taşıdı. İkamet etmesi için de bir saray inşa ettirdi. Böylece Mesleme’den itibaren Güneydoğu Anadolu valileri devamlı Harran’da ikamet etmeye başladılar. Dolayısıyla Anadolu içlerine yapılan gazalar için buradan ordu sevk ettiler.&lt;br /&gt;
Urfa ve Harran’ın fethedilmesi ile Urfa Anadolu’ya açılan bir kapı oldu. Bundan sonra Anadolu üzerine yapılan bütün gazalar Urfa ve Harran üzerinden yapılmıştır. Öyle ki Güneydoğu Anadolu (el-Cezire) genel valileri Kinnesrin’den sonra bölgenin merkezi olan Harran’da otururlar ve Bizans üzerine gönderilen orduları buradan idare ederlerdi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA ABBASİLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Harran, Emevilerle Abbasiler arasında cereyan eden kanlı ve şiddetli savaşlara sahne olmuştur. Bu sırada Abbas oğullarının propagandasını yapanlar, Resulullah’ın (s.a.s.) amcası Hazreti Abbas’ın (ö.653) oğlu Abdullah’ın (ö.687–88) oğlu Ali’nin (ö.736) oğlu Muhammed’e (ö.743) biat ediyorlardı. Onun vefatından sonra da oğlu İbrahim’e biat etmeye başladılar. Dolayısıyla bu İbrahim’e de İmam İbrahim diyorlardı. İmam İbrahim Emevi Halifesi Mervan bin Muhammed (halifeliği 744–750), İmam İbrahimi Harran’da zindana attırdı. İmam İbrahim’in zindanda vefatından(749) sonra Abbas oğulları Abdullah es-Seffah’a 30 Kasım 749 tarihinde biat ederek halife yaptılar. Böylece ilk Abbasi halifesi Abdullah es-Seffah (halifeliği 749–754) oldu. Abbasiler Fırat kısışında cereyan eden savaşta Emevileri yendiler ve Harran’a girdiler. Bu tarihten sonra Urfa bölgesi Abbasi egemenliğine girdi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA HAMDANİLER VE NUMEYRİLER DEVRİ (905–1081)&lt;br /&gt;
Onuncu yüzyıldan itibaren artık Abbasi halifelerinin askerî ve siyasî güçleri kalmamıştı. Bu yüzden İslam ülkelerinin bazı yerlerinde şehir devletçikleri diyebileceğimiz kendi hâkimiyetlerini kuran hükümdarlıklar oluşuyordu. Böylece bazı valilikler bu şekilde kendi yarı bağımsızlıklarını ilan ediyorlar ve sadece halifeye dini bakımdan hürmet gösteriyorlardı. 905 tarihinden itibaren de Hamdaniler (905–991) bölgeye hâkim olmuşlardı. On birinci yüzyıl başlarında ise Urfa Numeyr oğullarından (991–1081) Utayr adında birinin hâkimiyetinde idi. Utayr kendisi Hille’de oturuyor ve Urfa’yı da naibi Ahmed bin Muhammed adında biri yönetiyordu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SELÇUKLULAR DEVRİ (1086–1098)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1059 tarihinde Sultan Tuğrul’un (1040–1063) emriyle Alpaslan Harran’ı ele geçirdi. Büyük Selçuklu Sultanı Alpaslan’ın, Bizans İmparatoru Diyojen ile 1071 senesinde yaptığı Malazgirt meydan muharebesini kazanması sonunda yaptığı antlaşma içinde evvelce Müslümanlara ait olan şehirlerden Urfa’nın da Selçuklulara bırakılması maddesi de bulunuyordu. Böylece Urfa tekrar Müslümanlara bırakıldı. 1081 tarihinde Şerefüddevle Müslim bin Kureyş Harran’ı zapt etmiş ve Urfa ile barış anlaşması yapmıştı. 1072 tarihinde Alpaslan’ın ölümü ile Selçuklu tahtına Alpaslan’ın oğlu Melikşah geçti. Büyük Selçuklu sultanı Melikşah (1073–1092), amcası oğlu Kutalmış (ö.1064) oğlu Süleymanşah’ı (ö.1086) Anadolu’ya göndererek Urfa ile Birecik arasında yerleşmelerini emretmişti. Sultan Melikşah’ın (1073–1092) komutanlarından Bozan (ö.1094) 1086–87 senesinde Urfa’yı kuşattı. Sultan Melikşah Urfa’yı zapt eden komutanı Bozan’ı Urfa valiliğine tayin etti.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA HAÇLI KONTLUĞU DEVRİ (1098–1144)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Haçlı seferi içinde olmak üzere 1098–1099 senesinde Kont Budin (Boudion) adındaki bir kontun emrinde Urfa taraflarına da gelen Haçlılar, o sırada Urfa’nın Hristiyan valisi olan Toros’un kendilerini davet etmesi üzerine Urfa’ya girdiler. 1098 tarihinden itibaren Urfa Kontluğu adı altında bir kontluk kurulmuş oldu. Böylece Urfa Müslüman Türk ve Müslüman Araplara karşı Haçlıların hâkim oldukları bölgeleri koruyan güçlü bir kale oldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA ZENGİLER DEVRİ (1144–1182)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa’nın Haçlı Kontluğu devrinde İmadeddin Zengi (1127–1146), büyük Selçuklu devletinin Musul Atabeyi bulunuyordu. Harran’ı üs olarak kullanan İmadeddin Zengi, nihayet 1144 senesinde Haçlıların elinde bulunan Urfa’nın üzerine yürümek için tetikte bekliyordu. O sırada Haçlılardan bir grup şehir dışına çıktığından şehir nispeten korumasız kalmıştı. Bunu haber alan Zengi hemen Urfa’yı kuşattı. Zengi yirmi sekiz gün süresince yaptığı büyük bir savaş sonucu, şehre girdiler. Böylece İmadeddin Zengi Aralık 1144 tarihinde Urfa’yı Haçlılardan geri aldı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA EYYUBİLER DEVRİ (1182–1260)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Sultan Salahaddin Eyyubî (saltanatı.1174–1193), Haçlılarla mücadele etmek niyetinde olduğundan, Urfa, Harran ve Rakka gibi sınır şehirlerini ele geçirmek istiyordu. 1182 tarihinde de Urfa’yı ve diğer şehirleri çetin bir savaştan sonra Zengilerden aldı. Harran 1182 yılında Eyyubilerin hâkimiyetine girdiğinde Sultan Salahaddin Harran’ı el-Cezire ve Musul bölgelerinin zaptında üs olarak kullandı. Anadolu Selçuklularının Harran ve Urfa’yı kuşatması başarısız olunca, Eyyubi hükümdarı Salih Necmeddin 1236 senesinde Urfa ve Harran’ı kendisine yardım eden ve o tarihlerde Moğolların önünden kaçarak Anadolu’ya gelen Harezmlilere bıraktı. Harezmlerin halka kötü davranışı üzerine, 1241’de Halep Eyyubi hükümdarı Melik Nasır Salahaddin Urfa ve çevresine saldırarak buraları zaptetti.&lt;br /&gt;
Bu şekilde Anadolu ve Suriye bölgesinde bulunan İslam devletleri birbirleriyle uğraşırken büyük tehlike de kendilerine yaklaşıyor ve bütün İslam dünyasını tehdit ediyordu. Nihayet Urfa ve çevresi 1244 senesinde Moğolların öncü birlikleri olan Tatarların saldırısına uğradı.&lt;br /&gt;
İslam dünyasının üzerine bir kâbus gibi çöken Moğollar, nihayet 1259–60 senesinde Urfa’yı da alarak Eyubilerin hâkimiyetine son verdiler. Böylece Eyyubilerin 75 yıl kadar süren Urfa’daki hâkimiyetleri son bulmuş oldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA MISIR MEMLUKLERİ DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1300’lü tarihlerde Urfa dâhil el-Cezire bölgesinin büyük bir kısmı Mısır Memluklerinin kontrolüne geçmişti. Urfa’nın 1365–70 yıllarında memluklerin hâkimiyetinde olduğu kabul edilmektedir. XIV. Yüzyıl ikinci yarısında ve XV. Yüzyıl başlarında Urfa Memluklar, Karakoyunlular ve Akkoyunlular arasında devamlı el değiştirmiştir. Ayrıca Memlüklüler Harran kalesini de elden geçirmişler ve bazı onarımda bulunuşlardı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA KARAKOYUNLULAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1362 tarihlerinde Urfa ve çevresinde Şii olan Karakoyunlular hâkim olmuşlar ve bu bölgede bir müddet hâkimiyetlerini sürdürmüşlerdir. 1300’ler önce Moğollar Anadolunun çeşitli bölgelerini yakıp yıktı. 1300’lü yıllarından sonra Urfa, bu defa da Timurluların saldırısına uğradı. 1387’de Anadolu içlerine giren Timur Han (ölüm 1405), birkaç defa Urfa’ya saldırarak birçok yeri tahrip etmiştir. Timur Han, Suriye seferi dönüşü Birecik’i sulh yoluyla Urfa’yı ise savaşarak topraklarına kattı. 1400 senelerinde ise Urfa adeta yeniden imar edilmiştir. Urfa, XIV. Yüzyılda Döger emiri Dımaşk Hocanın (ölüm.1404) hâkimiyeti altında idi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA AKKOYUNLULAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1404 tarihinde Akkoyunlu hükümdarı Karayülük Osman Bey (ö.1435) Urfa’yı 1432 yılında zapt etti. Akkoyunlular zamanında bir ara Mısır askerlerinin saldırısına uğrayan Urfa, oldukça tahrip edilmiştir. 1457’de kardeşi Cihangir Mirza’nın elinden hâkimiyeti alan Uzun Hasan Akkoyunlu hükümdarı oldu. Uzun Hasan Urfa ve Diyarbakır şehirlerinden dolayı Mısır Memluk devletiyle arada bir mücadele eder ve bazen de barış yapardı. O zamana kadar hükümet merkezi Diyarbakır iken, devletin büyümesinden sonra Tebriz’e taşıdı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SAFEVÎLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa, 1514 tarihinde Safevi hükümdarı Şah İsmail’in valisi Eçe Sultan Kaçar’ın elinde bulunuyordu. Sünni mezhebinde olan Urfalılar, Şii mezhebinde olan Safevilerin baskısına tahammül etmek zorunda kalıyorlardı. Safeviler bilhassa Sünni âlimlere çok baskı yapıyorlardı. Şah İsmail Diyarbakır ve Urfa’da birçok âlimi Sünni oldukları için öldürtmüştü. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim Han, 1514’te İran seferi sırasında Akkoyunlu şehzadelerinden Osmanlıya sığınmış olan Murat Bey (ö.1514) komutasında bir kuvvet göndererek Diyarbakır’ı zapt etmek istemişti. Fakat o sırada Urfa valisi olan Eçe Sultan Kaçar, bu kuvveti bozmuştu. Böylece Urfa bir müddet daha Safevilerin elinde kalmıştı. Bu tarihlerde İbrahim Gülşenî (1426–1534) adındaki Halveti-Gülşeni tarikatı şeyhi de Diyarbakır’da bulunuyordu. Şah İsmail’in baskısı üzerine Urfa’ya uğramış fakat bu baskıya dayanamayarak Mısır’a gitmek zorunda kalmıştır.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
OSMANLI İDARESİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
XVI. yüzyıl başlarında Mısır devletine bağlı olan Urfa, 5 Nisan 1517 tarihinde Osmanlı sultanı Yavuz Sultan Selim (1512–1520) tarafından alındı. Önce Urfa sancak olarak Diyarbakır eyaletine bağlandı. İlk valisi de Piri Bey oldu. Kanuni Sultan Süleyman (1520–1566) Bağdat seferi sırasında Halep’e geçerken Urfa’ya uğramış ve iki gün Urfa’da kalmıştır. Sultan IV. Murat da Bağdat seferine giderken Urfa’ya da uğramıştır. Evliya Çelebi’nin bildirdiğine göre 17. yüzyılda Urfa üç tuğlu paşalar tarafından idare edilmekte olup, dört mezhebe göre fetva veren bilgili kadılara sahipti. Urfa, Osmanlı idaresine geçmesinden sonra Sultan III. Mehmet (1595–1603) devrinde Celali isyanları sırasında 1599’da ve Sultan II. Mahmut (1808–1839) devrinde Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı sırasında 1833-1839 yılları arasında Osmanlı idaresinden geçici olarak çıksada Osmanlı ile bağı hiç kopmayan bir şehir olmuştur. Cumhuriyetin ilanına kadar Osmanlı devletinin idaresinde bir sancak olarak kalmış ve sancak beyi tarafından idare edilmiştir.  &lt;br /&gt;
Urfa 1865 yılına kadar Rakka eyaletinin merkezi olarak yaşamıştır. Bu sırda eyalet paşası Urfa’da otururdu. Bu vali paşalar, Urfa’da saraylar, camiler, medreseler, hamamlar gibi imarlarda bulunurlardı. Dolayısıyla Urfa mamur bir şehir olmuştur. Fakat Urfa, 1865’de sancak olarak Halep eyaletine bağlanınca sadece mutasarrıf Urfa’da oturur oldu. Bu yüzden de Urfa eski mamuriyetini ve değerini kaybetti. Zamanla sönükleşmeye başladı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
CUMHURİYET DEVRİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Devleti mağlup olmuştu. Osmanlı Devletinin bir bağımsız sancağı olan Urfa da Mondros mütarekesini takip eden günlerde 24 Mart 1919 senesinde İngilizlerin işgaline uğramıştı. 1919 senesinde Urfa 80.000 nufuslu idi. İyi bir araba yolu vardı ve şehir çok iyi inşa edilmiş güzel bir şehirdi. Sokakları döşeliydi ve iyi ve çok kullanışlı bir su sistemi de vardı. İşgalcilerin gelişi ile gerek Müslüman ve gerekse Hıristiyan Urfalılar işgal kuvvetlerinin baskısı altında kalmıştı. Altı ay kadar sonra İngilizler şehri Fransızlara bırakmışlardı. İngilizlerin Urfa’dan ayrılışı ile 30 Ekim 1919’da da Fransızlar Urfa’yı işgal ettiler. Urfanın işgal edilmesi üzerine bütün Anadolu’da olduğu gibi Urfa da işgalcilere karşı kurtuluş mücadelesine girişti. Bu arada Fransızların tahriklerine kapılan ve onlardan kuvvet alan Urfa’nın Ermeni Hıristiyanlarının bir bölümü de Fransızlarla bir olarak yıllarca beraber yaşadıkları Urfa Müslümanları ile savaşmaya başladılar. Urfa Çetelerinin mücadelesi ile 11 Nisan 1920’de urfa Fransızlardan resmen temizlendi ve Türkiye Cumhuriyetine bağlandı. Bunun üzerine şehirdeki Hıristiyan halk Suriye’ye göç etti.&lt;br /&gt;
Kaynak: Şanlıurfa Valiliği https://www.sanliurfa.gov.tr/tarihce&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60960</id>
		<title>Şanlıurfa</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=%C5%9Eanl%C4%B1urfa&amp;diff=60960"/>
		<updated>2026-02-20T10:02:59Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Halil Doğan: Şanlıurfa&lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;Türkiye&#039;nin Güneydoğu bölgesinde bir şehir.&lt;br /&gt;
Bediüzzaman Said Nursi, 1960 yılında Şanlıurfa&#039;da vefat etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ESKİ ÇAĞLARDA URFA VE İSİMLERİ&lt;br /&gt;
Rivayete göre eski Yunanlılar Enoch’un (Enoch=Hermes = İdris Peygamber = Uhnud, bu dört ismin aynı kimse olduğu kabul edilmektedir.) insanlara şehirler kurmayı öğrettiğini ve onun devrinde 180 şehir kurulduğunu, bunların en küçüğünün Urhai veya diğer bir okunuşla Orhay yani Urfa olduğu söylenilmektedir. Bu rivayete göre İdris peygamber Nuh peygamberden önce geldiğinden Urfa Nuh tufanından önce kurulmuştur. Nuh tufanında bütün dünya gibi Urfa’da harap oldu. Fakat tufandan sonra dünya yeniden kuruldu ve Urfa da tarihte ki yerini aldı. Yine anlatıldığına göre Nuh tufanından sonra Babil’de hüküm süren Nemrut üç şehir inşa etmişti. Bunlardan biri de Urfa şehridir. Bu şehir önce Arach ve daha sonra zaman süreci içinde Erech, Orhay, Edessa ve Ruha isimlerini almıştır.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urhai veya Orhay ismi, Urfa’nın ilk sakinleri olan Arami – Süryanilerin verdiği isimdir. Daha sonra Urfa’ya gelen Helenler Edessa ismini verdiler. Helenlerin verdiği Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Helenlerin verdiği Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Urfa da içinden akan Karakoyun (Daysan) deresi ve kaynayan pınarlardan dolayı suyu bol bir şehirdi. Urfa’ya Edessa isminden başka yine suyu güzel çeşme anlamına gelen “Kaliruha” adı da verilmiştir. İslam’ın fethinden sonra Müslüman Araplar tarafından “Kaliruha”nın “Kali” heceleri atılmış ve sadece “Ruha” heceleri kullanılmıştır. İkinci bir rivayete göre Orhay kelimesinin hafif bir değişikliğe uğratılmasıyla Ruha denilmiştir. Böylece şehir, İslam’ın fethinden sonra Müslümanlar tarafından artık “Ruha” diye çağrılmıştır. Osmanlı devrinde Urfa denilmeye başlanmıştır. Başka bir rivayetle Orhay isminin Urfa’ya dönüştürülmesi daha uygun görülmektedir.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
BELLİ BAŞLI DÖNEMLERDE ŞANLIURFA (KURTULUŞ SAVAŞI ÖNCESİ, CUMHURİYET DÖNEMİ )&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SELEFKOSLAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Makedonya kralı Büyük İskender (ö. M.Ö.323) Urfa’yı M.Ö. 331 yılında zapt eder. Büyük İskender, bütün Ön Asya’yı Çin’e kadar fetheder. Vefat edince, ülkesi komutanları arasında paylaştırılır. Bunlardan Antiyochus, Seleucus Nikator ile birlikte bütün Anadolu ve Suriye bölgesine hâkim olmuştu. Antiyochus’un ölümünden sonra Seleucus tek başına Suriye bölgesinde ve bütün büyük Asya’da Hindistan’a kadar Babilonya denilen bu bölgede 21 yıl hüküm sürdü. Bu sebeple bu devlete Selefkoslar devleti denildi. Urfa, M.Ö. II. yüzyılda Seleucos Nikator’un (323–281) hâkimiyeti altına girer. Edessa isminin Selefkoslar zamanında Makedonya’dan bu bölgeye gelen Makedonyalılar tarafından verilmiş olduğu da söylenilmektedir. Fakat o zaman Urfa’nın yerlisi olan Süryaniler, Grekçe olan bu ismi kullanmamış, kendi dillerindeki eski ismi Orhay’ı kullanmışlardır. Buna rağmen Selefkoslardan itibaren Urfa, uzun bir zaman sürecinde Edessa ismi ile şöhret bulacaktır. Bugün bile Avrupa’nın kullandığı isim Helenlerin verdikleri Edessa ismidir.   &lt;br /&gt;
O devirlerde Selefkoslar tarafından birçok şehre verilmiş olan Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Urfa da içinden akan Karakoyun (Daysan) deresi ve kaynayan pınarlardan dolayı suyu bol bir şehirdi. Selefkoslar M.Ö.132 yılında İranlıların baskısına dayanamayarak yıkıldı. Bölgede bu tarihten itibaren Osrhoene ismi ile bir şehir devleti kuruldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA OSRHOENE KRALLIĞI DEVRİ (M.Ö.132 – M.S.244)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa’da kurulan ilk ve tek bağımsız devlet Osrhoene krallığıdır. İngiliz tarihçi Segal’ın belirttiğine göre Osrhoene adı Urfa’nın ilk adı Orhay’dan türemiş olabilir. Osrhoene, Urfa ve çevresine birlikte verilen bir isimdir. Fakat başka bir rivayete göre Urfa krallığının adının Osrhoene olmadığı, bu ismin Urfa krallığının Roma hâkimiyetine geçtikten ve bir Roma eyaleti olduktan sonra bu eyalete verilmiş bir isim olduğu da ileri sürülmektedir. Urfa krallarının çoğu Abgar ismi ile çağrıldığından bu devlete Abgarlar devleti denildiği gibi Abgarlar dönemi de deniliyordu. Abgarlar dönemi Urfa’nın en belirgin ve meşhur dönemidir.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
ROMA HÂKİMİYETİNDE URFA (244–637)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa her ne kadar bağımsız bir devlet görünüyordu ise de daha çok Roma’nın güdümünde bir devletti. Zaman zaman Roma’nın müdahalesi ile krallar değişiyor, yeni kral Roma tarafından tayin ediliyordu. Nihayet bu durum Urfa devletinin M.S. 244 tarihinde tamamen Roma eğemenliğine girmesine kadar devam etti. Bu tarihten itibaren Urfa bir Roma şehri idi. 244 tarihinden itibaren Urfa, Roma imparatorluğunun Osrhoen adında bir eyaleti oldu ve artık Urfa’yı Roma’dan gönderilen valiler idare etmeye başladı. Osrheon bölgesinin merkezi Urfa idi ve Urfa’ya bağlı on iki şehir bulunuyordu Roma imparatorluğunun 395 tarihinde ikiye ayrılmasından sonra da Doğu Roma (Bizans) imparatorluğunun egemenliğine giren Urfa, Güney-doğu Roma’nın merkezi oldu. Artık Urfa Müslümanlar tarafından fethedilmesine kadar 400 yıl Doğu Roma’nın (Bizans’ın) hâkimiyetinde kaldı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’YI MÜSLÜMANLARIN FETHİ VE DÖRT HALİFE DEVRİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
636 tarihinde Kudüs’ün fethi sırasında halife Hazreti Ömer (r.a.) Kudüs’e gitmişti. Oradan Fırat’ı geçerek daha kuzeye doğru çıktığı ve onun bu seyahati sırasında Urfa’ya yaklaştığı, Urfa halkının Hazreti Ömer’i (r.a) karşılamaya çıktıkları ve Urfa’nın güvenliği hakkında kendisinden söz aldıkları da kaydedilmektedir. Halife Ömer, İyaz bin Ganem’i Güneydoğu Anadolu (el-Cezire) valiliğine tayin etmişti. İyaz b. Ganem, önce “Pagan” dininde (daha sonra kendilerine Sabiî denilecek) olan yani halkının yıldızlara taptığı Harranlılara teslim olmalarını teklif eder. Harranlılar, önce Urfa’ya gitmelerini ve bu teklifi onlara yapmalarını, Urfa’nın nasıl bir anlaşmayı kabul ederlerse kendilerinin de aynı anlaşma gereğince teslim olacaklarını söylediler. Bu devirde Bizans İmparatorluğu, putperest olduklarından dolayı Harranlılara, Hristiyan olmalarına rağmen mezhep ayrılığından dolayı Urfalılara zülum ediyordu. O sebepledir ki İslam ordusunun Harran önlerine gelmesi Harranlılara adeta Bizans işkencelerinden kurtulma ümidi vermişti. Yine de Urfa’nın nasıl hareket edeceğini görmek istiyorlardı. Bu arada Urfalıların, Müslümanları kurtarıcı olarak ve seve seve karşıladıkları söylenilmektedir. İyaz bin Ganem Urfa halkı ile anlaştı. Güneydoğu Anadolu’nun diğer şehirlerinin halkı da Urfa barış şartlarına göre, Müslümanlarla barış yaptılar. Böylece Urfa miladi 637–38 yılında fethedildi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA EMEVİLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Hazreti Osman’ın halifeliği zamanında Şam valisi hazreti Muaviye, bu bölgeye Mudar kabilesinin kollarından Beni Temim ve Kays kabilelerini yerleştirmişti. Zaten İslam’dan evvel de Mudarlar bu bölgede yerleşmişlerdi. Onun için Urfa’nın da içinde bulunduğu bu bölgeye bir müddet “Diyar-ı Mudar” deniliyordu. Hazreti Osman’ın şehit edilmesinden sonra Halife olan Hazreti Ali’nin (halifeliği 656–660) halifeliğini Şam valisi Hazreti Muaviye tanımamıştı. O yüzden hazreti Muaviye’nin (halifeliği 660–680) Şam valiliği sırasında ve sonra müstakil hareket ettiği halifeliği zamanlarında, Urfa da Muaviye’nin idaresine girmiştir. Hazreti Muaviye, yumuşak huyluluğu ve cömertliği ile sadece emrinde bulunan müslüman kabilelerini değil, bölgedeki Hristiyanları da hoşnut etmişti.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Velid bin Abdulmelik (705–715) halife olduktan sonra el-Cezire (güneydoğu Anadolu) bölgesine kardeşi Mesleme bin Abdulmelik’i (ö.739) vali tayin etti. Mesleme de devamlı Anadolu içlerine ve hatta İstanbul’a gazalar yapardı. O devrin efsanevî kahramanı Battal Gazi (ölüm.740) de Mesleme’nin komutanlarındandı. Mesleme bin Abdülmelik bölgeye vali olunca, bölgenin merkezini Kinnesrin’den Harran’a taşıdı. İkamet etmesi için de bir saray inşa ettirdi. Böylece Mesleme’den itibaren Güneydoğu Anadolu valileri devamlı Harran’da ikamet etmeye başladılar. Dolayısıyla Anadolu içlerine yapılan gazalar için buradan ordu sevk ettiler.&lt;br /&gt;
Urfa ve Harran’ın fethedilmesi ile Urfa Anadolu’ya açılan bir kapı oldu. Bundan sonra Anadolu üzerine yapılan bütün gazalar Urfa ve Harran üzerinden yapılmıştır. Öyle ki Güneydoğu Anadolu (el-Cezire) genel valileri Kinnesrin’den sonra bölgenin merkezi olan Harran’da otururlar ve Bizans üzerine gönderilen orduları buradan idare ederlerdi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA ABBASİLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Harran, Emevilerle Abbasiler arasında cereyan eden kanlı ve şiddetli savaşlara sahne olmuştur. Bu sırada Abbas oğullarının propagandasını yapanlar, Resulullah’ın (s.a.s.) amcası Hazreti Abbas’ın (ö.653) oğlu Abdullah’ın (ö.687–88) oğlu Ali’nin (ö.736) oğlu Muhammed’e (ö.743) biat ediyorlardı. Onun vefatından sonra da oğlu İbrahim’e biat etmeye başladılar. Dolayısıyla bu İbrahim’e de İmam İbrahim diyorlardı. İmam İbrahim Emevi Halifesi Mervan bin Muhammed (halifeliği 744–750), İmam İbrahimi Harran’da zindana attırdı. İmam İbrahim’in zindanda vefatından(749) sonra Abbas oğulları Abdullah es-Seffah’a 30 Kasım 749 tarihinde biat ederek halife yaptılar. Böylece ilk Abbasi halifesi Abdullah es-Seffah (halifeliği 749–754) oldu. Abbasiler Fırat kısışında cereyan eden savaşta Emevileri yendiler ve Harran’a girdiler. Bu tarihten sonra Urfa bölgesi Abbasi egemenliğine girdi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA HAMDANİLER VE NUMEYRİLER DEVRİ (905–1081)&lt;br /&gt;
Onuncu yüzyıldan itibaren artık Abbasi halifelerinin askerî ve siyasî güçleri kalmamıştı. Bu yüzden İslam ülkelerinin bazı yerlerinde şehir devletçikleri diyebileceğimiz kendi hâkimiyetlerini kuran hükümdarlıklar oluşuyordu. Böylece bazı valilikler bu şekilde kendi yarı bağımsızlıklarını ilan ediyorlar ve sadece halifeye dini bakımdan hürmet gösteriyorlardı. 905 tarihinden itibaren de Hamdaniler (905–991) bölgeye hâkim olmuşlardı. On birinci yüzyıl başlarında ise Urfa Numeyr oğullarından (991–1081) Utayr adında birinin hâkimiyetinde idi. Utayr kendisi Hille’de oturuyor ve Urfa’yı da naibi Ahmed bin Muhammed adında biri yönetiyordu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SELÇUKLULAR DEVRİ (1086–1098)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1059 tarihinde Sultan Tuğrul’un (1040–1063) emriyle Alpaslan Harran’ı ele geçirdi. Büyük Selçuklu Sultanı Alpaslan’ın, Bizans İmparatoru Diyojen ile 1071 senesinde yaptığı Malazgirt meydan muharebesini kazanması sonunda yaptığı antlaşma içinde evvelce Müslümanlara ait olan şehirlerden Urfa’nın da Selçuklulara bırakılması maddesi de bulunuyordu. Böylece Urfa tekrar Müslümanlara bırakıldı. 1081 tarihinde Şerefüddevle Müslim bin Kureyş Harran’ı zapt etmiş ve Urfa ile barış anlaşması yapmıştı. 1072 tarihinde Alpaslan’ın ölümü ile Selçuklu tahtına Alpaslan’ın oğlu Melikşah geçti. Büyük Selçuklu sultanı Melikşah (1073–1092), amcası oğlu Kutalmış (ö.1064) oğlu Süleymanşah’ı (ö.1086) Anadolu’ya göndererek Urfa ile Birecik arasında yerleşmelerini emretmişti. Sultan Melikşah’ın (1073–1092) komutanlarından Bozan (ö.1094) 1086–87 senesinde Urfa’yı kuşattı. Sultan Melikşah Urfa’yı zapt eden komutanı Bozan’ı Urfa valiliğine tayin etti.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA HAÇLI KONTLUĞU DEVRİ (1098–1144)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Haçlı seferi içinde olmak üzere 1098–1099 senesinde Kont Budin (Boudion) adındaki bir kontun emrinde Urfa taraflarına da gelen Haçlılar, o sırada Urfa’nın Hristiyan valisi olan Toros’un kendilerini davet etmesi üzerine Urfa’ya girdiler. 1098 tarihinden itibaren Urfa Kontluğu adı altında bir kontluk kurulmuş oldu. Böylece Urfa Müslüman Türk ve Müslüman Araplara karşı Haçlıların hâkim oldukları bölgeleri koruyan güçlü bir kale oldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA ZENGİLER DEVRİ (1144–1182)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa’nın Haçlı Kontluğu devrinde İmadeddin Zengi (1127–1146), büyük Selçuklu devletinin Musul Atabeyi bulunuyordu. Harran’ı üs olarak kullanan İmadeddin Zengi, nihayet 1144 senesinde Haçlıların elinde bulunan Urfa’nın üzerine yürümek için tetikte bekliyordu. O sırada Haçlılardan bir grup şehir dışına çıktığından şehir nispeten korumasız kalmıştı. Bunu haber alan Zengi hemen Urfa’yı kuşattı. Zengi yirmi sekiz gün süresince yaptığı büyük bir savaş sonucu, şehre girdiler. Böylece İmadeddin Zengi Aralık 1144 tarihinde Urfa’yı Haçlılardan geri aldı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA EYYUBİLER DEVRİ (1182–1260)&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Sultan Salahaddin Eyyubî (saltanatı.1174–1193), Haçlılarla mücadele etmek niyetinde olduğundan, Urfa, Harran ve Rakka gibi sınır şehirlerini ele geçirmek istiyordu. 1182 tarihinde de Urfa’yı ve diğer şehirleri çetin bir savaştan sonra Zengilerden aldı. Harran 1182 yılında Eyyubilerin hâkimiyetine girdiğinde Sultan Salahaddin Harran’ı el-Cezire ve Musul bölgelerinin zaptında üs olarak kullandı. Anadolu Selçuklularının Harran ve Urfa’yı kuşatması başarısız olunca, Eyyubi hükümdarı Salih Necmeddin 1236 senesinde Urfa ve Harran’ı kendisine yardım eden ve o tarihlerde Moğolların önünden kaçarak Anadolu’ya gelen Harezmlilere bıraktı. Harezmlerin halka kötü davranışı üzerine, 1241’de Halep Eyyubi hükümdarı Melik Nasır Salahaddin Urfa ve çevresine saldırarak buraları zaptetti.&lt;br /&gt;
Bu şekilde Anadolu ve Suriye bölgesinde bulunan İslam devletleri birbirleriyle uğraşırken büyük tehlike de kendilerine yaklaşıyor ve bütün İslam dünyasını tehdit ediyordu. Nihayet Urfa ve çevresi 1244 senesinde Moğolların öncü birlikleri olan Tatarların saldırısına uğradı.&lt;br /&gt;
İslam dünyasının üzerine bir kâbus gibi çöken Moğollar, nihayet 1259–60 senesinde Urfa’yı da alarak Eyubilerin hâkimiyetine son verdiler. Böylece Eyyubilerin 75 yıl kadar süren Urfa’daki hâkimiyetleri son bulmuş oldu.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA MISIR MEMLUKLERİ DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1300’lü tarihlerde Urfa dâhil el-Cezire bölgesinin büyük bir kısmı Mısır Memluklerinin kontrolüne geçmişti. Urfa’nın 1365–70 yıllarında memluklerin hâkimiyetinde olduğu kabul edilmektedir. XIV. Yüzyıl ikinci yarısında ve XV. Yüzyıl başlarında Urfa Memluklar, Karakoyunlular ve Akkoyunlular arasında devamlı el değiştirmiştir. Ayrıca Memlüklüler Harran kalesini de elden geçirmişler ve bazı onarımda bulunuşlardı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA KARAKOYUNLULAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1362 tarihlerinde Urfa ve çevresinde Şii olan Karakoyunlular hâkim olmuşlar ve bu bölgede bir müddet hâkimiyetlerini sürdürmüşlerdir. 1300’ler önce Moğollar Anadolunun çeşitli bölgelerini yakıp yıktı. 1300’lü yıllarından sonra Urfa, bu defa da Timurluların saldırısına uğradı. 1387’de Anadolu içlerine giren Timur Han (ölüm 1405), birkaç defa Urfa’ya saldırarak birçok yeri tahrip etmiştir. Timur Han, Suriye seferi dönüşü Birecik’i sulh yoluyla Urfa’yı ise savaşarak topraklarına kattı. 1400 senelerinde ise Urfa adeta yeniden imar edilmiştir. Urfa, XIV. Yüzyılda Döger emiri Dımaşk Hocanın (ölüm.1404) hâkimiyeti altında idi.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA AKKOYUNLULAR DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
1404 tarihinde Akkoyunlu hükümdarı Karayülük Osman Bey (ö.1435) Urfa’yı 1432 yılında zapt etti. Akkoyunlular zamanında bir ara Mısır askerlerinin saldırısına uğrayan Urfa, oldukça tahrip edilmiştir. 1457’de kardeşi Cihangir Mirza’nın elinden hâkimiyeti alan Uzun Hasan Akkoyunlu hükümdarı oldu. Uzun Hasan Urfa ve Diyarbakır şehirlerinden dolayı Mısır Memluk devletiyle arada bir mücadele eder ve bazen de barış yapardı. O zamana kadar hükümet merkezi Diyarbakır iken, devletin büyümesinden sonra Tebriz’e taşıdı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
URFA’DA SAFEVÎLER DEVRİ&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Urfa, 1514 tarihinde Safevi hükümdarı Şah İsmail’in valisi Eçe Sultan Kaçar’ın elinde bulunuyordu. Sünni mezhebinde olan Urfalılar, Şii mezhebinde olan Safevilerin baskısına tahammül etmek zorunda kalıyorlardı. Safeviler bilhassa Sünni âlimlere çok baskı yapıyorlardı. Şah İsmail Diyarbakır ve Urfa’da birçok âlimi Sünni oldukları için öldürtmüştü. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim Han, 1514’te İran seferi sırasında Akkoyunlu şehzadelerinden Osmanlıya sığınmış olan Murat Bey (ö.1514) komutasında bir kuvvet göndererek Diyarbakır’ı zapt etmek istemişti. Fakat o sırada Urfa valisi olan Eçe Sultan Kaçar, bu kuvveti bozmuştu. Böylece Urfa bir müddet daha Safevilerin elinde kalmıştı. Bu tarihlerde İbrahim Gülşenî (1426–1534) adındaki Halveti-Gülşeni tarikatı şeyhi de Diyarbakır’da bulunuyordu. Şah İsmail’in baskısı üzerine Urfa’ya uğramış fakat bu baskıya dayanamayarak Mısır’a gitmek zorunda kalmıştır.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
OSMANLI İDARESİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
XVI. yüzyıl başlarında Mısır devletine bağlı olan Urfa, 5 Nisan 1517 tarihinde Osmanlı sultanı Yavuz Sultan Selim (1512–1520) tarafından alındı. Önce Urfa sancak olarak Diyarbakır eyaletine bağlandı. İlk valisi de Piri Bey oldu. Kanuni Sultan Süleyman (1520–1566) Bağdat seferi sırasında Halep’e geçerken Urfa’ya uğramış ve iki gün Urfa’da kalmıştır. Sultan IV. Murat da Bağdat seferine giderken Urfa’ya da uğramıştır. Evliya Çelebi’nin bildirdiğine göre 17. yüzyılda Urfa üç tuğlu paşalar tarafından idare edilmekte olup, dört mezhebe göre fetva veren bilgili kadılara sahipti. Urfa, Osmanlı idaresine geçmesinden sonra Sultan III. Mehmet (1595–1603) devrinde Celali isyanları sırasında 1599’da ve Sultan II. Mahmut (1808–1839) devrinde Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı sırasında 1833-1839 yılları arasında Osmanlı idaresinden geçici olarak çıksada Osmanlı ile bağı hiç kopmayan bir şehir olmuştur. Cumhuriyetin ilanına kadar Osmanlı devletinin idaresinde bir sancak olarak kalmış ve sancak beyi tarafından idare edilmiştir.  &lt;br /&gt;
Urfa 1865 yılına kadar Rakka eyaletinin merkezi olarak yaşamıştır. Bu sırda eyalet paşası Urfa’da otururdu. Bu vali paşalar, Urfa’da saraylar, camiler, medreseler, hamamlar gibi imarlarda bulunurlardı. Dolayısıyla Urfa mamur bir şehir olmuştur. Fakat Urfa, 1865’de sancak olarak Halep eyaletine bağlanınca sadece mutasarrıf Urfa’da oturur oldu. Bu yüzden de Urfa eski mamuriyetini ve değerini kaybetti. Zamanla sönükleşmeye başladı.&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
CUMHURİYET DEVRİNDE URFA&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Devleti mağlup olmuştu. Osmanlı Devletinin bir bağımsız sancağı olan Urfa da Mondros mütarekesini takip eden günlerde 24 Mart 1919 senesinde İngilizlerin işgaline uğramıştı. 1919 senesinde Urfa 80.000 nufuslu idi. İyi bir araba yolu vardı ve şehir çok iyi inşa edilmiş güzel bir şehirdi. Sokakları döşeliydi ve iyi ve çok kullanışlı bir su sistemi de vardı. İşgalcilerin gelişi ile gerek Müslüman ve gerekse Hıristiyan Urfalılar işgal kuvvetlerinin baskısı altında kalmıştı. Altı ay kadar sonra İngilizler şehri Fransızlara bırakmışlardı. İngilizlerin Urfa’dan ayrılışı ile 30 Ekim 1919’da da Fransızlar Urfa’yı işgal ettiler. Urfanın işgal edilmesi üzerine bütün Anadolu’da olduğu gibi Urfa da işgalcilere karşı kurtuluş mücadelesine girişti. Bu arada Fransızların tahriklerine kapılan ve onlardan kuvvet alan Urfa’nın Ermeni Hıristiyanlarının bir bölümü de Fransızlarla bir olarak yıllarca beraber yaşadıkları Urfa Müslümanları ile savaşmaya başladılar. Urfa Çetelerinin mücadelesi ile 11 Nisan 1920’de urfa Fransızlardan resmen temizlendi ve Türkiye Cumhuriyetine bağlandı. Bunun üzerine şehirdeki Hıristiyan halk Suriye’ye göç etti.&lt;br /&gt;
Kaynak: Şanlıurfa Valiliği https://www.sanliurfa.gov.tr/tarihce&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Halil Doğan</name></author>
	</entry>
</feed>