Ahmed Galib Keskin
Muallim Ahmed Galib Keskin Bediüzzaman Barla'ya geldiğinde öğretmenlik yapmaktaydı ve her iki eliyle de yazı yazabilme kabiliyetiyle Risale-i Nur'un tebyizinde çok hizmetleri olmuştur. Fransızca, Farsça, Arapça ve Kürtçe de bilen Ahmed Galib aynı zamanda hattat ve şair bir zattır. Eskişehir hapsine girmiştir. Bediüzzaman için bazı levhalar yazmıştır. Risale-i Nur'da Türkçe, Arapça ve Farsça manzumeleri vardır. [1]
Şahsi Bilgiler
Diğer İsimleri: Ahmed Galib Kesgin
Doğum Yeri ve Tarihi: Ahlat, 8 Mart 1900[1]
Vefat Yeri ve Tarihi: 14 Şubat 1940[1]
Kabrinin Yeri: Konya Musalla Mezarlığı[1]
Harita Konumu: [1]
Risale-i Nur ile Nasıl Tanıştığı
Bediüzzaman Said Nursi ile Görüşmeleri
Bediüzzaman Barla'ya geldiğinde ziyaretine gidenlerden biridir.
Risale-i Nur'da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği
Sözler'in Tebyizinde Kıymettar Hizmeti Sebkat Eden Muallim Ahmed Galib'in Fıkrasıdır
“Elde Kur’an gibi bürhan-ı hakikat varken
Münkiri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?”
Sözün özdür ey can, tekellüf değil
Ledün ilminin zübde-i pâkidir
Bu, sümme’t-tedarik tasannuf değil
Bu bir hikmet-i nur-u irfandır
Ki ehva ve lağv ve tefelsüf değil
Müzekkî-i nefis ve musaffi-i ruh
Mürebbi-i dildir, tasavvuf değil
O Sözler bütün marifet şemsidir
Sözüm doğrudur, bir teellüf değil
İçin nurudur, lafza akseylemiş
Bir iki satırda teradüf değil
Mutabık lafızlar birbirine
Bu aslâ tasannu, tesadüf değil
Dizilmiş nizamla bütün harfleri
Tevafuktur, aslâ tehalüf değil
Bu bir cilve-i sırr-ı i’cazdır
Ki Kur’an’dandır, tecevvüf değil
Bu hüsn-ü tesadüf güzeldir güzel
Bu babda ne dense tezauf değil
Said-i Bedîüzzaman-ı Nursî
Beyanı bedî’dir, taattuf değil
Teselliye ermemiş elinde kalem
Eder arz-ı dîdar, taharrüf değil
İsabet buna savb-ı Hak’tan gelir
Bu kasdî değildir, tasarruf değil
Bunu görmeyen bed nazarlar için
Telehhüf derim ben, teessüf değil
Ki var manevî hayretim galiben
Beyanım bu yolda tazarruf değil
Tevafuk, sözünde ona çok mudur
Tefevvuk, onun için teşerrüf değil
Çok işte Hak onu muvaffak ede
Tevafuk, makam-ı tevakkuf değil!
Ahmed Galib
(Rahmetullahi aleyh)
Merhum Binbaşı Âsım Bey'in Fıkrasıdır
Kasem ederim, doğrudur sözü özüyle beraber
Bu hakikati kabul ve tasdik etmeyen bed-mâyeler
Kalır dalalet ve vâdi-i hüsranda nice seneler
Bunları irşad edip kurtarmaktır hüner
Hidayet erişse eğer, o vakit boyun eğer
Cümlenin ıslahını niyaz edip Hâlık’a yalvaralım
Hep envar-ı Kur’aniye olan Sözler’i okuyup anlatalım
Bu yolda bizler de feyz alıp dilşâd olalım
Fenayı bekaya tebdilde rıza-yı Bâri’ye kavuşalım
Sad-hezar tahsine lâyık bîbaha fıkra-i Galib
Bu hakikatleri söylemekle olur şüphesiz galip.
Binbaşı Âsım
(Rahmetullahi aleyh)
(Mektubat, 28. Mektup, 7. Mesele)
On Dokuzuncu Mektup’un On Sekizinci İşaret’inde; bir nüshada, bir sahifede dokuz Kur’an tevafuk suretinde bulunduğu halde birbirine hat çektik, mecmuunda Muhammed lafzı çıktı. O sahifenin mukabilindeki sahifede sekiz Kur’an tevafukla beraber, mecmuunda lafzullah çıktı. Tevafukatta böyle bedî’ şeyler çok var.
Bu hâşiyenin mealini gözümüzle gördük.
Bekir, Tevfik, Süleyman, Galib, Said
(Mektubat, 28. Mektup, 7. Meselenin Hatimesi, Haşiye)
Muallim Galib’dir (rh). Evet bu zat, sadıkane ve takdirkârane, risalelerin tebyizinde çok hizmet etti ve hiçbir müşkülat karşısında zaaf göstermedi. Ekser günlerde geliyordu, kemal-i şevk ile dinliyordu ve istinsah ediyordu. Sonra kendine, otuz lira ücret mukabilinde umum Sözler’i ve Mektubat’ı yazdırdı. Onun maksadı, memleketinde neşretmek ve hem hemşehrilerini tenvir etmek idi. Sonra bazı düşünceler neticesinde risaleleri tasavvur ettiği gibi neşretmedi, sandığa bıraktı. Birden elîm bir hâdise yüzünden bir sene gam ve gussa çekti. Risalelerin neşri ile ona adâvet edecek resmî birkaç düşmanlara bedel, zalim insafsız çok düşmanları buldu; bir kısım dostlarını kaybetti.
(Lem'alar, 10. Lem'a, 12. Tokat)
Hâtimedeki Ahmed Galib Bey’in fıkrası hoştur. Bu fıkranın Hazret-i Kur’an’a ve mahzen-i esrar-ı İlahiyenin bir nevi nurlu reşehatı ve lemaatı olan Sözler’e nisbeti, güzelliğini artırmıştır. Allah bu gibi kardeşlerimizin adedini çok artırsın. Ve cümlesini, bu meyanda bu fakir-i pür-taksiri de muvaffakun bi’l-hayr buyursun, âmin!
...
Hulusi
Ahmed Galib’in Sözler hakkında bir fıkrasıdır
Âdem-i ilm-i hakikattir sözün,
Tercüman-ı kenz-i vahdettir sözün.
Hazret-i Hak’tan atâ-yı mahzdır,
Neş’e-i Şît-i hüviyettir sözün.
Ders-i hikmetten bütün ulvi beyan,
Misl-i İdris, pür-hikmettir sözün.
Mevc-i tufan-ı dalaletten siper,
Keştî-i Nuh-u selâmettir sözün.
Sarsar-ı ilhaddan inkaz eden,
Şule-i Hûd-u hidayettir sözün.
Tezkiyet-bahş-ı kulûb-ü mü’minîn,
Salihdar-ı emanettir sözün.
Vahdetin esrarını ilan eden,
Ol Halil-veş asl-ı millettir sözün.
Bahş-ı zemzem eyler, ehl-i hayrata,
İsmail-i feyz-i hürmettir sözün.
Mahz-ı tahkiktir, hayalattan alâ,
Sırr-ı İshak-ı hakikattir sözün.
Zümre-i Tağut’u hep berbat eder,
Lût gibi rükn-ü salabettir sözün.
Hep kelâmullah-ı nâtık şerhidir.
Kenz-i i’caz-ı risalettir sözün.
Din-i hakkın neşr ü tamimi için
Fazl-ı İsrail-i kudrettir sözün.
Hak cemaliyle kemalin gösteren,
Hüsn-ü Yusuf’tan işarettir sözün.
Yokluk içre, varlığa kaim olan,
Sabr-ı Eyyüb-ü metanettir sözün.
Mülhid firavunları gark eyleyen,
Tûr-u Musa-i şeriattır sözün.
Serteser mizan-ı hikmetle rasîn,
Çün Şuayb-ı emn ü adalettir sözün.
Ehl-i idlâli eden zîr ü zeber,
Sanki Harun-u fesahattir sözün.
Asker-i Calut-u küfrü mahveder,
Savt-ı Davud-u hilafettir sözün.
Marifet-i takva ve hikmet mülküne,
Bir Süleyman-ı emarettir sözün.
Hasılı dertlilere derman eder,
Dest-i Lokman-ı hazakattir sözün.
Ba’s-ü ba’de’l-mevte kaim hüccetin,
Çün Üzeyr mazhariyettir sözün.
Söz değil, özdür bütün tibyanınız,
Vech-i Hakka hep işarettir sözün.
Lübb-ü lüb marifettir mâhasal,
Yüz yüze hakka itaattir sözün.
Ehl-i şevke âb-ı hayat bahşeden,
Hıdr-ı bahreyn-i velayettir sözün.
Bâr-ı sıkletten ukûlü kurtaran,
Nur-u İlyas-ı riyazettir sözün.
Kulluğun efdalini izhar eden,
Zülkifl-i ibadettir sözün.
Set çeker kâfir olan ye’cüclere,
Çünkü Zülkarneyn-i kudrettir sözün.
Sırr-ı tesbihatı telkin eyleyen,
Misl-i Yunus gavvas-ı hakikattir sözün.
Rahmet-i Rahman’ı hep tezkâr eder,
Hamd-i Zekeriyya-yı rahmettir sözün.
Tâb ile şerh-i kitab-ı Hak eder,
İlm-i Yahya-i verasettir sözün.
Mürdeyi ihya, körü bînâ eder,
Nefha-i İsa-yı fıtrattır sözün.
Müjde-peyma-yı kulûb-ü ehl-i hak,
Mâhî-i târîk-i fetrettir sözün.
Ahmed’in mi’racını eyler beyan,
Şerh-i ahkâm-ı nübüvvettir sözün.
Hak Teâlâ daima pür-nur ede,
Çünkü irfan-ı saadettir sözün.
Şan-ı Üstadda ne dersen Galiba,
Az ki bir îma-yı hayrettir sözün.
Ahmed Galib
Ahmed Galib’in Sözler hakkındaki Arabî fıkrasıdır
مُقٖيمُ السُّنَّةِ بِالْاِجْتِهَادِ ۞ قِوَامُ الدّٖينِ فٖى يَوْمِ الْفَسَادِ
سَلَلْتَ السَّيْفَ عَلَى الَّذٖينَ ضَلُّوا ۞ عَنِ الْحَقِّ وَ هُمْ اَهْلُ الْعِنَادِ
بَيَانُكَ كَانَ صَمْصَامًا شَدٖيدًا ۞ عَلٰى اَهْلِ الضَّلَالَةِ وَ الْاِرْتِدَادِ
وَ نَادَيْتَ الْجَوَانِبَ هَلْ اَجَابُوا ۞ اِلٰى نَهْجِ الْحَقٖيقَةِ وَ السَّدَادِ
اَجَابَ اَهْلُ قَلْبٍ طَائِعٖينَ ۞ وَ تَهْتَزُّ الْقُلُوبُ بِالْوَدَادِ
لَاَنْتَ دَعَوْتَهُمْ سِرًّا وَ جَهْرًا ۞ لَقَدْ جَاؤُكَ مِنْ اَقْصَى الْبِلَادِ
فَمَا اسْتَغْنَوْا عَنِ الْاٰيَاتِ طُرًّا ۞ لِاَنَّهُمْ اَتَوْكَ بِاِعْتِمَادٍ
رَاَوْ فٖى نُطْقِكُمْ نُورًا جَلِيًّا ۞ فَيَوْمًا بَعْدَ يَوْمٍ مُسْتَزَادٌ
فَتَحْتَ عَلَيْهِمْ اَبْوَابًا كَثٖيرًا ۞ مِنْ اَقْسَامِ الْعُلُومِ بِالرَّشَادِ
جَزَاكَ اللّٰهُ مِنْ خَيْرٍ كَثٖيرٍ ۞ وَ اَعْطَاكَ الصَّفَا فٖى كُلِّ وَادٍ
وَ يَحْفَظُ قَلْبَكُمْ مِنْ كُلِّ هَمٍّ ۞ وَ اٰثَارَكَ مِنْ طَوْرِ الْكَسَادِ
يُرَوِّجُ نُطْقَكُمْ فٖى سُوقِ حِكْمَةٍ ۞ بِاَنْوَارٍ اِلٰى يَوْمِ التَّنَادِ
اَلَا لَا تَرْتَعِبْ عَنْ دَعْوَةِ النَّاسِ ۞ فَبَشِّرْ قَلْبَهُمْ وَ اللّٰهُ هَادٖى
Cümlesine ale’l-husus isimleri zikrolunan Galib, Hüsrev, Hâfız Ali, Süleyman Efendilere ve Nurların başkâtibi Şamlı Hâfız Tevfik, hasta olduğundan müteessir olduğum ve inşâallah iade-i âfiyet etmiş olan Muhacir Hâfız Ahmed Efendi’ye ve sair mukarreblere selâm ve dualar ederim.
Hulusi
Galib’in Farisî fıkrası. Keramat-ı Gavsiye münasebetiyle yazmış
اَزْ غَمِ فِرْقَتِ دِلْدَارْ بَسٖى پُويَنْدَمْ § كَسْ نَمٖى بُودْ دِلِ زَارِ مَرَا رَاهْنُمُونْ
سَالْهَا دَرْ اَلَمِ هَجْرْ پَرٖيشَانْ بُودَمْ § نَه يَكٖى يَارِ مُوَافِقْ نَه يَكٖى جَامِ سُكُونْ
عَاقِبَتْ دَسْتِ قَضَا هَادِئِ بِهْبُودَمْ شُدْ § هِمَّتِ زُمْرَۀِ مَرْدَانِ خُدَا جِلْوَه نُمُونْ
بَخْتِ نَاسَازِ مَرَا سَازِئِ اِقْبَالْ رَسٖيدْ § دِلِ بٖيچَارَۀِ مَنْ شُدْ زِفُيُوضَشْ مَمْنُونْ
دِلِ شَانْ اٰيٖينَۀِ اٰيَتِ لَوْحِ مَحْفُوظْ § زَانْ سَبَبْ نِهَانْ اَزْدِلِ شَانْ كُنْ فَيَكُونْ
اٰنْچِه دٖيدَنْد و بِگُويَنْدْ خُدَا اٰمُوزَدْ § اٰلَت و قُدْرَتِ حَقَّنْدْ مُكَمَّلْ مَوْزُونْ
بَازْ دَرْ اَهْلِ وَلَايَتْ تُو بٖينٖى اٖينْ رَازْ § دَادَه اَزْ خَبَرِ اٰتٖى پَيَامِ مَقْرُونْ
خَبَرِ گُلْشَنٖى مٖى دَادْ جَلَالِ رُومٖى § شَيْخِ اَكْبَرْ خَبَرِ مِصْرٖى دِهَدْ اَمْرِ يَكُونْ
بَاخُصُوصْ مَرْدِ خُدَا حَضْرَتِ عَبْدُ الْقَادِرْ § غَوْثِ اَعْظَمْ قُطْبِ دَائِرَۀِ كُنْ فَيَكُونْ
پَسْ اِشَارَتْ دِهَدْ اَزْحَالَتِ اٰتِىِ جِهَانْ § هَرْ چِه دٖيدَسْتْ بِگُفْتَسْتْ بَيَانِ مَسْنُونْ
كَرْدَه اَزْ فِتْنَۀِ جَنگٖيز و هُلَاگُو اِخْبَارْ § بِنْگَرَدْ لٖيكْ رُمُوزِ سُخَنَشْ تَا بِكُنُونْ
بَعْد زٖينْ غَالِبِ بٖيچَارَه دُعَا مٖى گُويٖيمْ § بَادْ رَاضٖى زِسَعٖيدْ ذَاتِ خُدَاىِ بٖيچُونْ
هِمَّتَشْ عَالٖى و فَيْضَشْ هَمَه اَعْلَا بَادَا § بِدِهَدْ حَضْرَتِ حَقْ نَشْئَۀِ غَيْرِ مَمْنُونْ
غَالِبْ
(Meali[2]
1- Kimim ben? Ben, gönlü kırık, sinesi dertlerle dolu, başında delilik sarhoşluğu (olan) âciz, güçsüz zavallı biriyim.
2- Gerçek dosttan (sevgiliden) ayrı olmanın üzüntüsünden çok gezip dolaştım, (lâkin), benim inleyen gönlüme yol gösterici (rehber) kimse yoktu.
3- Yıllarca ayrılığın eleminden perişandım, ne kafamın dengi bir dost, ne de sükûnet verecek bir (marifet) kadehi (vardı).
4- Günden güne gidişatım daha da çıkmaza giriyordu, (öyle ki), gece gündüz başımdaki cinnet arzusu artıyordu.
5- Neticede, (Allah’ın) takdir eli iyiye, doğruya gitmeme hidayet etti, Allah dostlarının himmeti yüz gösterip imdada yetişti.
6- Gönlüm pîrim sayesinde huzur buldu, hülâsa, onun lütuf ve inayetinin saadetine nail olarak emniyete kavuştum.
7- Bahtsızlığıma, iyi talih imdada yetişti, biçare gönlüm onun feyzinden mennun oldu.
8- Onun nazarı ile kara toprak yâkuta dönüşürse garipsenmez, (zira), onun bu nazarı, Hakkın nurudur, efsane ve sihir değildir.
9- Ehl-i hak zemininde, Allah’ın tecellisinin nurları vardır, geçmiş ve gelecek onların nazarlarında bir “nun”un noktası gibidir.
10- Geçmişte olanı, gönüllerinde bir kitab gibi okurlar, hâl ve gelecek hepsi aynı şekilde, onların derûnundadır.
11- Onların gönülleri, levh-i mahfuzda (mevcut) âyetlerin aynasıdır, o sebepten “Ol” deyince “olur” sırrı gönüllerinde gizlidir.
12- Gördüklerini ve söylediklerini (onlara) Allah öğretiyor, (onlar), Hakkın mükemmel ve ölçülü kudreti ve aletidirler.
13- İşte Tevrat sahifelerinde Mahmud’un övülmesi ve işte Zebur sahifelerinde Mesih’in ziyadesiyle vasfı.
14- Hz. Muhammed’in ashabının vasfı hepsi İncil’dedir, hepsi eşi ve benzeri olmayan (Allah’tan gelen) ne güzel görüşlerdir.
15- Bu sırrı, ehl-i velâyetten her zaman görürsün, gelecekten ve halden haber vermişlerdir.
16- Celâl-i Rumî, Gülşenî’nin haberini veriyordu, Şeyh-i Ekber ise, Mısrî’nin haberini verir...
17- Ahmed-i Camî, Ahmed-i Fârukî’den haber veriyor, ben hangisini sayayım, zira, sayılmayacak kadar çoktur.
18- Her biri bir haber söylemiş, remz ve işaret vermişlerdir, eskiler, sonra gelenlerden “olacak” diye müjde verdiler.
19-20- Özellikle, Allah adamı Hz. Abdülkadir, Gavs-i Âzam, “ol” der “olur” dairesinin kutbu, cihanın geleceğinin haberini vermiş, her ne görmüş ise münasib bir beyanla söylemiştir.
21- Parlak bir nazımla, “Kötülük ve fitneden müridimi koruyan emin bir sığınak olurum.” dedi.
22- Cengiz ve Hülâgu’nun fitnesinden bahsetmiş. Onun sözünün remzi günümüze kadar bakıyor.
23- Bu devrin fitnesinin işareti, Onun sözlerinden anlaşılıyor. Yakîn ehli, Onun remzinden birçok sır bulmuştur.
24- Bu devrin fitnesi, haddinden fazla olduğundan dolayı, kötülerin şer ve fitneleri Hâmûn (çölünün) Ceyhûn’u (nehri) gibi olmuş.
25- İlim ehli, hepsi derin derin düşünüyorlardı, din sahası Allah dostlarından bomboştu.
26- Feleğin gözü, (böyle) bedbinlik dolu bir kargaşa (ortamı) görmemiştir. Fırat nehri akıp durduğu halde, halkın tümü susuz görünüyor.
27- Hiçbir asırda, bu asrın fitnesi mevcut değildi, halkın çoğu asrın (kötü) gidişatına kapılmıştı.
28- Mülhidler gece gündüz fitne çıkarıyorlardı. Mecnun gülmez, aksine, ağlardı.
29- Bu fitne ve şerre karşı Hz. Üstad Said cephe aldı, saadet vesilesi ne mutlu insandır O.
30- Onun elindeki kalem, ucu keskin olmuş kılıç gibidir. Onun kalemi, mülhidler güruhunun hepsini zebûn ve perişan etmiştir.
31- Dinin heybeti, Onun hoş sözlerinden (yeniden) ortaya çıkmıştır. Bu nuru görmeyenin anlayışı kıt olur.
32- Üstad’ın kalemi, ilm-i ledün hakikatlerini açıklıyordu. Onun açık feyzi, tâ ebede kadar, bütün canlıların göz nurudur.
33- Hz. Gavs, meğer “Korkma, onu söyle!” diye buyurdu, (bu söz) Hz. Üstad hakkındaki metinlerin aslı olur.
34- Hz. Abdülkadir’in söylediği remz ne güzeldir, sa’d yıldızı görünümünde olan Said’in yapmış olduğu beyan ne güzeldir.
35- Görüp beğendiği şeyi beyan ediyordu. Hakkı beğenen (ve tutan) Onun feyzine fazlası ile teşnedir.
36- Bundan sonra, ben, biçare Gâlib dua ediyorum, benzeri olmayan Hûdanın zâtı, Said’den razı olsun!
37- Himmeti yüce, feyzi daima en yüce olsun! Hz. Hak, Ona kesintisiz bir neşe versin!
38- Felek döndükçe ve bu arz hareket ettikçe, Allah Onun ecrini yüceltsin ve gözü aydın olsun!
Galib)
Sâniyen: Bu defa bize yazdığın Mu’cizat-ı Ahmediye (asm) Risalesi çok hârika düşmüş. Kim ona bakıyor, bir zevk-i hakiki hisseder. Demek oluyor ki manevî hâlis samimi hisler, maddî nakışlar suretinde kendini hissettiriyor. Bu sırra ben muttali olduğum vakit, kardeşim Galib dahi aynı hisse iştirak etti. Evet, bunun altında manevî tebessüm var diye senin hattını kendi hattına tercihle mukabele etti.
...
Kardeşimiz Ali Efendi’ye dahi çok selâm ve dua ediyorum. İnşâallah tam Hüsrev’e lâyık bir kardeş oluyor. Sair kardeşlere seni tevkil ediyorum, selâm ve dua ediyorum. Bu eyyam-ı mübarekede bana dua etsinler. Galib der: “Hüsrev’le manevî bir irtibat hissediyorum.” Çok selâm ediyor. Ve bilhassa saatçi Lütfü Efendi’ye pek çok selâm ve dua ederim. Cenab-ı Hak ona, o bana yazdığı Pencere Risalesi’nin hurufu adedince ruhuna rahmet, kalbine nur, aklına hakikat, malına bereket ihsan eylesin, âmin âmin âmin! Maksadım, ona o risaleyi yazdırmak, onu has talebeler dairesine idhal etmekti. Yoksa ona o zahmeti vermezdim.
Yirmi Dokuzuncu Mektup’un Dördüncü Kısmı hem uzundur hem bir tek nüshadır. Bu defa gönderemedim. O kısım doğrudan doğruya i’caz-ı Kur’an’ın bir âyinesidir ve çok da mühimdir. Otuz sekiz sahifedir. Başta Sabri, Süleyman, Hüsrev, Bekir, Tevfik, Galib sizlere selâm ederler.
İşte kendi hattıma mukabil, sana iki nükte söyledim. İnşâallah başka bir vakit senin hatırın için büyük zahmet çekip birkaç satır yazacağım. Galib Bey’in iki eli var; sağ elini bana vermiş, benim hesabıma yazıyor, sol eli de kendine kalmış. Bu mektup o iki el ile yazılmıştır.
Hazır Mesud, Galib ve Süleyman Efendiler, Mustafa Çavuş, Abdullah Çavuş selâm ediyorlar. Ben de başta Hüsrev, Bekir Bey umum kardeşlerimize selâm ediyorum. Bilhassa kayınpederiniz Hacı İbrahim Bey’e ve muhtereme hemşireme ve mübarek Bedreddin’e çok dua ediyorum.
Sen benimle ne kadar konuşmayı arzu ediyorsan belki ondan ziyade ben arzu ediyorum. Fakat maatteessüf müteaddid esbab tahtında sıkıntılı bir vaziyetteyim. Hattâ bir iki saatte bulduğum bir fırsat, yedi sekiz mektubu yazmaya çalışıyorum. Ara sıra benim yanıma gelen Galib dahi men’edildi. Yalnız bîçare Şamlı kaldı, o da her vakit gelemiyor.
Kardeşlerim, size latîf bir hikâye:
Bir zaman Barla’da bir zat, ağaçtan bir kutuda cevizli bir tatlı bana göndermişti. Mukabilini verdiğim o bir buçuk kilo lokmalardan her gün altışar tane ben kendim yerdim ve bazen o kadar ve daha ziyade başkalara teberrük olarak verirdim. Sıddık Süleyman bu hâdiseyi belki tahattur eder. Bir aydan ziyade devam etti. Sonra merhum Galib Bey ile hesap ettik, onun beş altı misli bereket, içinde olduğuna kanaatimiz geldi. Ben o vakit dedim: “Bu zatta ehemmiyetli bir bereket, bir ihlas var.” Şimdi tahmin ve tahattur ediyorum ki o zat Hacı Hâfız imiş. O acib bereketin şimdi sırrı çıkmış. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖى
Şâyan-ı Hayret Bir Tefe’ül ve Mühim Bir İhbar-ı Gaybî
Sabri, Süleyman, Bekir, Galib ve Tevfik’in fıkrasıdır. Hem Hüsrev, Hâfız Ali ve Re’fet ve Âsım’ın ve Kuleönü’nden Mustafaların fıkrasıdır.
Latîf ve müjdeli bir tefe’ül: Üstad, Galib ve Süleyman, Ümmi Sinan divanında mesleğimize ve Sözler’e dair tefe’ül edildi, şu beyitler çıktı. Baktık “Sözler” lafzı, bütün divanında yalnız bu kafiyelerde görünüyor. Demek Sözler “hak söz” hem “nur söz” oluyor.
Derim ki yardımcım Allah
Şefaatçim Resulullah
Ki bürhanım Kitabullah
Budur bendeki hak söz
Senin kapında kul çoktur
Hesabı, haddi hiç yoktur
Velâkin bir dahi yoktur
Sinan-ı Ümmi gibi nur söz
(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 8. Lem'a)
İşte hocamızın bu macera-yı hayatiyesi gösteriyor ki Hazret-i Şeyh’in müteveccih olduğu ve ehemmiyetle bahsettiği ve istikbalde gelecek müridi bu olmak için kuvvetli bir ihtimaldir. Hazret-i Şeyh’in vefatından sonra hayatta oldukları gibi tasarrufu ehl-i velayetçe kabul edilen üç evliya-yı azîmenin en a’zamı, o Hazret-i Gavs-ı Geylanî’dir. Ve demiş:
اَفَلَتْ شُمُوسُ الْاَوَّلٖينَ وَ شَمْسُنَا اَبَدًا عَلٰى فَلَكِ الْعُلٰى لَا تَغْرُبُ
fıkrasıyla ba’de’l-memat dua ve himmetiyle müridlerinin arkasında ve önünde bulunmasıyla, böyle hârika keramet-i acibe ile meşhur bir zat, elbette böyle bir zamanda kıymettar bir hizmet-i Kur’aniye bir müridinin vasıtasıyla olacağını onun görmesi ve göstermesi şe’nindendir. Hazret-i Şeyh’in bahsettiği ehemmiyetli müridi ve talebesi ve himaye-gerdesi olan şahıs; binden sonra, on dördüncü asırda geleceğine bir îmadır.
Süleyman, Sabri, Zekâi, Âsım, Re’fet, Ali, Ahmed Hüsrev, Mustafa Efendi, Rüşdü, Lütfü, Şamlı Tevfik, Ahmed Galib, Zühdü, Bekir Bey, Lütfü, Mustafa, Mustafa, Mesud, Mustafa Çavuş, Hâfız Ahmed, Hacı Hâfız, Mehmed Efendi, Ali Rıza (r. aleyhim)
(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 8. Lem'a)
Şeyh Sa’dî-i Şirazî’nin “Bostan”ından Sözler hakkında ben, Hâfız Hâlid, Galib, Süleyman niyet edip açtık. Tefe’ül bu çıktı:
نِگَرْ تَا گُلِسْتَان مَعْنَا شُگُفْت § بَرُو هٖيچْ بُلْبُلْ چُنٖينْ خُوشْ نَگُفْت
عَجَبْ گَرْ بِمٖيرَدْ چُنٖينْ بُلْبُلٖى § كِه اَزْ اُسْتُخٰوانَشْ نَرُويَدْ گُلٖى
Meali: Yani “Gel, bak, güller bağı şeklinde hakikat gülleri açılmış. Böyle hakikat bahçesinde hiçbir bülbül, böyle şirin, hoş nağme etmemiştir. Nasıl oluyor ki böyle bir bülbül öldükten sonra onun kemiklerinden güller açılmasın.”
Bu meal, maksadımıza o kadar yakındır ki tabire lüzum yoktur. Yalnız gülistanımız; ebedî Kur’an cennetindendir, ondan gelmiştir.
Mehmed Tevfik, Galib, Süleyman, Hâfız Hâlid, Said (ra)
(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 8. Lem'a)
Hem ezcümle Muallim Galip, üç dört sene evvel Barla'da iken muallimliği münasebeti ile haftada, bazan yirmi günde bir defa ayak üstünde görüşüyorduk. Bu zat hattattır. Hüsn-ü hattından kendime istifade etmek için kendime mahsus eskiden yazdığım İ'caz-ı Kur'ân ve Mu'cizat-ı Ahmediye risalesini yazdırdım. Odamda talik ettiğim bir-iki levhayı da bana yazdı.
İşte münasebetimiz bu kadardır. Bu zatın şiire hevesi bulunduğundan, ben de şâir olmadığımdan, hiç bir risalemi Onuncu Söz'den başka vermedim. Onuncu Söz'ü de başkasına vermiş. Yanında hiç bir eserim bulunmadığı halde benim mevhum cürmümden elbette hakikî bir hisse ona ifraz edilmez. Bunun gibi çoklar var. Men-i muhakeme ile haklarında adaletin tecellisini bekliyorlar.

